Ümit-Kurt / umit105@gmail.com
Bir tarafta Batılı büyük güçlerin yoğun baskısı karşısında
reform paketini uygulamak zorunda kalması; diğer taraftan ise Batılı
güçlerin/devletlerin İmparatorluğun nasıl paylaşılacağı üzerinde bir konsensüse
varamayıp kendi içinde ayrışmalara gitmesi Osmanlı devletinin ömrünü uzatan
belirleyici faktörlerden biri olmuştur.
Bir önceki yazıda bıraktığım yerden devam etmeye
çalışacağım. Pek tabi ileri-geri dönüşler yaparak meselenin özüne ve esasına
ilişkin bir çerçeve çıkarmaya gayret edeceğim. 1876 Anayasası’nın kodifiye
ettiği vatandaşlık temelindeki eşitlik ilkesinin biçimsel düzeyde kalması ve
İmparatorluğun Hıristiyan unsurlarının hayatında belirgin iyileştirmelere kapı
açmaması söz konusu unsurların belirli bir politik bilinçlenme ekseninde
örgütlü yapılar teşkil ettikleri süreci başlattı.
Esasında İmparatorluğun merkezi İstanbul’da atılan ve
Tanzimat ile başlatılan reform adımları Anadolu’nun çeşitli vilayetlerinde,
kazalarında ve kasabalarında yaşayan başta Ermeniler olmak üzere gayrimüslim
tebaanın hayatında pek de bir değişikliğe yol açmamıştı. Bilhassa Ermeni
nüfusunun yoğun olarak yaşadığı Doğu vilayetlerinde toplumsal huzursuzluklar
hat safhadaydı. Çarlık Rusya’sı ile yapılan 1828-29 ve 1853-56 (Kırım Harbi)
harplerinde alınan yenilgiler aynı zamanda bu bölgede yaşayan Müslüman nüfus
açısından büyük insanlık dramlarını da beraberinde getirdi. Kafkasya ve
Rusya’da yaşayan başını Çerkezlerin çektiği nüfus bu trajediden Anadolu’ya
kaçarak kurtulabildi. Bu nüfus ‘yönetmek’ ve ‘idare etmek’ durumunda olan Osmanlı,
çareyi bu nüfusu Ermenilerin yoğun olarak mukim olduğu Doğu vilayetlerine
dağıtmakta buldu.
Bir anda karşısında çoğunluğunu Çerkezlerin teşkil ettiği bu
dağınık ve topraksız nüfusu bulan Ermeniler, zaten bölgedeki Kürt aşiretlerin
güvenliklerine yönelik daimi bir tehdit altındaydı. Hem merkezi hükümete hem de
söz konusu aşiretlere vergi vermek durumundaydılar. Zira güvenliklerini bu
şekilde sağlıyorlardı. İşledikleri topraklardan elde ettikleri gelirleri hem
merkezdeki devlet ile hem de yerelde adeta devlet gibi hareket eden Kürt
aşiretlerle paylaşmak zorundaydılar.
19. yüzyılın son çeyreğine geldiğimizde Doğu vilayetlerinde
kabaca hatlarını çizdiğim fay hatlarının derinleştiği etno-dinsel çatışmalara
cevaz veren sürekli bir ‘güvensizlik’ ortamı vardı. Bu sosyo-politik iklimde,
1877-78 Osmanlı-Rus savaşı patlak verdi. Savaştan büyük hasarla çıkan Osmanlı
devleti Batılı devletlerin de müdahaleleriyle 1878’de bir reform anlaşması
imzalamak ‘zorunda’ bırakılmıştır. Bu savaşla birlikte Osmanlı’nın Balkanlardaki
nüfuzu büyük ölçüde kırılır. Burada reform anlaşmalarından kasıt 1878’de
Osmanlı-Rus Savaşı sonrası Osmanlı Devleti ile Çarlık Rusya, İngiltere,
Almanya, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu, İtalya ve Fransa arasında 13
Temmuz 1878 tarihinde imzalanan Berlin Anlaşmasıdır.
Bu anlaşmaya göre, Osmanlı devleti bünyesinde bulunan
azınlıklarla—özellikle Vilayet-i Sitte denilen Doğu Anadolu’daki illerde
Ermeniler lehine—ilgili ıslahatlar yapmayı taahhüt etmiştir. Bu anlaşma dönemin
ileri gelen Osmanlı siyasetçileri ve aydınları tarafından İmparatorluk adına
ciddi bir egemenlik kaybı olarak mülahaza edilir. Söz konusu anlaşmanın
özellikle 61. Maddesi yukarıda açımlamaya çalıştığım Ermenilerin güvenliğine
tehdit oluşturan Kürt ve Çerkez unsurlara karşı önlem alınması ve bu bölgede
Ermenilerin lehine idari ve adli reformların derhal uygulanmasına ilişkindir.
Hasılı, 19. yüzyılın ikinci yarısı Osmanlı devleti için
kritik dönüm noktalarının yaşandığı bir dönemdir. İmparatorluğun kaderini
belirleyen gelişmeler bu dönemde vuku bulur. Aslında 1878’de imzalanan Berlin
Anlaşması’ndan sonra İngiltere, Fransa ve Rusya’nın başını çektiği uluslararası
büyük güçlerin Osmanlı imparatorluğunun bütünlüğü muhafaza etme eksenli
geleneksel siyasası dramatik bir biçimde değişir. Başka bir ifadeyle 1856 Paris
Kongresi’nde İmparatorluğun bekasının devamı prensibini benimseyen Batılı
güçler 1878’e gelindiğinde bundan vazgeçmiştir. 1878 Berlin Anlaşması ile bir
Müslüman devlet olarak Osmanlı’nın istiklalini muhafaza etmesi bir hayli zorlaşmış
ve bünyesindeki Hıristiyan tebaadan dolayı büyük devletlerin daimî müdahalesine
açık hale gelmiştir.
Etno-dinsel olarak çeşitli unsurları barındıran Osmanlı
devleti Berlin Kongresi sonucunda sadece Avrupa’daki topraklarını kaybetmekle
kalmamış aynı zamanda Doğu vilayetlerinde vaat ettiği reformların uygulanması
noktasında büyük güçlerin kontrolü ve müdahalesine maruz kalmıştır. İlaveten,
bu süreç imparatorluğun Hıristiyan unsurları arasında milliyetçi ve ayrılıkçı
fikirlerin fitilini de ateşlemiştir.
Böyle bir siyasi atmosferde, Dersaadet reform sürecini
başlatmıştır. Bir tarafta Batılı büyük güçlerin yoğun baskısı karşısında reform
paketini uygulamak zorunda kalması; diğer taraftan ise Batılı
güçlerin/devletlerin İmparatorluğun nasıl paylaşılacağı üzerinde bir konsensüse
varamayıp kendi içinde ayrışmalara gitmesi Osmanlı devletinin ömrünü uzatan
belirleyici faktörlerden biri olmuştur. Fransa, Almanya, İtalya ve Britanya’nın
aralarında cereyan eden ihtilaflar ve Avrupa’daki yeni güç dengeleri Abdülhamid’e
dış politikada yeni kapılar ve farklı opsiyonlar sağlamıştır.
Bu opsiyonlardan Abdülhamid Almanya ile yakınlaşmayı tercih
eder. Almanya’yla yakınlaşarak Rusya tehdidini savuşturmayı amaçlar. Aynı
şekilde, reformların uygulanması ve bunun kendilerinin gözetimi altında
olmasında ısrarcı olan Anglo-Fransız hakimiyetinin Osmanlının içişlerine
müdahalesini Almanya ile yakınlaşarak dengeleme çabasındadır. Almanya’nın
aksine, Britanya ve Fransa’nın Müslümanların yaşadığı bölgelerdeki kolonyal
planları, Abdülhamid’in Almanya’ya yakınlaşması ve bu minvalde yürüttüğü
Panislamizm siyasetiyle de örtüşmektedir. Zira, Kayser Wilhelm kendisini
Müslümanların dostu olarak sunmakta bir hayli başarılı olmuştur. İlaveten,
Berlin ve İstanbul’u yakınlaştıran ekonomik ve jeopolitik faktörler de etkili
olmuştur.
Örneğin, Berlin-Bağdat tren hattının inşasının bir ekonomik
ayrıcalık olarak Almanya’ya verilmesi bu yakınlaşmanın önemli nişanelerinden
biridir. Bu şekilde, Almanya Osmanlı üzerindeki nüfuzunu artırmıştır. Aynı
zamanda Osmanlı’yı diğer devletlerin baskısı karşısında askeri açıdan
desteklemiştir. Berlin-Bağdat tren hattı imtiyazına karşılık Almanya ayrıca
Osmanlı ordusunun modernizasyonu görevini de üstlenmiş ve orduda yaptığı
yeniliklerle ordunun direncinin yükselmesini sağlamıştır. Açıkçası,
Abdülhamid’in Almanya’yla ittifak kurma siyaseti İngiltere, Fransa ve Rusya’nın
tazyiklerinin dengelemesi noktasında oldukça başarılı olmuştur. Almanya’nın bu
şekilde güçlenmesi ve bu emperyalist devletlere rakip olması, Abdülhamid’in
işini kolaylaştırmış ve bu çıkar çatışmalarından yararlanarak İmparatorluğun
ömrünü biraz daha uzatmıştır.
İmparatorluğun Almanya ile olan ortak çıkarlara dayalı yakın
ilişkisi 1908’e kadar devam eder. Almanya’yı Osmanlı’ya yakınlaştıran en önemli
unsur Almanya’nın İngiltere, Fransa ve Rusya gibi büyük güçlerin aksine Osmanlı
devletine reformların uygulanması için baskı yapmamasıdır. Hasılı, 1878 Berlin
Kongresi bir taraftan Osmanlı’yı dış güçlerin müdahalesine açık hale getirmiş
ancak diğer taraftan da Avrupa’da yeniden şekillenen güç dengeleri karşısında
alternatif siyasi ittifaklar kurmasına yol açmıştır. Bu yeni ittifak
arayışlarının tek bir amacı vardır: O da can çekişen ve artık emperyal güçlerin
müdahalesine açık hale gelen devletin ömrünü biraz daha uzatmak. Ancak Berlin
Kongresi’nin 61. maddesine yer alan reformların uygulanmaması sadece dış
güçlerin müdahalesini değil iç siyasette de bu reformların kuvveden fiile
geçirilmesi beklentisinde olan Ermenilerin tepkisiyle de karşılaşılmıştır. Bu
tepkiler bir noktadan sonra örgütlü bir siyasi yapılanmayı da beraberinde
getirmiştir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.