Ümit-Kurt / umit105@gmail.com
Hamidiye Alayları’nın teşkili geçici bir süre “başarılı”
olan bu siyaset başta Ermeniler olmak üzere pek çok Müslüman Kürt köylüsünün topraklarının
gaspına, sürülmelerine ve şedit şiddet gösterilerinin ve katliamların
yaşanmasına neden oldu. Son yazımda, Abdülhamid rejiminin Ermenileri ‘terbiye’
etmenin zamanın geldiğine kanaat getirdiğine ve bu ‘terbiye’ ve ‘disipline’
etmenin, Ermenilere yönelik sistematik katliamların devlet eliyle ve bazı
durumlarda devletin göz yummasıyla vukua gelmesine neden olduğuna vurgu
yapmıştım.
1895 Ekim-Kasım ayları boyunca Doğu Anadolu’da, Kilikya’da ve Anadolu’nun
çeşitli vilayetlerinde Ermenilere karşı gerçekleştirilen katliamlar bu
‘disipline’ etme planının kuvveden fiile çıkarılmasıydı. Bu katliamlarda
bilhassa Ermenilerin yoğun olarak mukim olduğu doğu vilayetlerindeki Hamidiye
Alayları’nın varlığına ve rolüne dikkat çekmek gerekiyor.
Geç dönem Osmanlı tarihi çalışanların üzerinde durduğu en
önemli konulardan bir tanesi, II. Abdülhamid döneminde Doğu ve Güneydoğu
Anadolu bölgelerinde kurulmuş ve aşiretlerden mürekkep Hamidiye Hafif Süvari
Alayları’dır. Yoğun bir biçimde tartışılmasına karşın Hamidiye Alayları üzerine
tafsilatlı, çeşitli arşiv kaynaklarına ve belgelerine dayalı dört başı mamur
çalışmaların sayısı maalesef oldukça düşük.
Halbuki Hamidiye Alayları etrafında dönen Osmanlı’da ve daha
sonra Cumhuriyete tevarüs eden bir dizi sorun mevcut. Alayların kurulduğu ve
etkin olarak faaliyette olduğu bölgelerdeki eylemleri, buralardaki aşiret
yapısı, Alaylar’ın Ermeni katliamlarındaki rolü ve etkisi, söz konusu
bölgelerdeki başta toprak ve güvenlik sorunu olmak üzere vuku bulan hayati
sorunlar ve bugün de karşı karşıya kaldığımız etnik çatışmalar ve sınır
problemleri olmak üzere hem son dönem Osmanlı’nın hem de Türkiye
Cumhuriyeti’nin ulus devlet formasyonu ve ulusal kimlik inşası süreçlerinde
doğrudan rolü olan olaylar zinciri Hamidiye Alayları ile birebir ilişkili.
Dolayısıyla Hamidiye Alayları’nın tarihsel olarak ortaya
çıkış sürecini ve dönemin tarihsel arka planını etraflıca irdelemek bize geç
dönem 19. yüzyıl ve erken dönem 20. yüzyıl Osmanlısı’nın siyasi rotasına ve
anatomisine dair çarpıcı ipuçları ve doneler vermekte. Bu bağlamda en başta
Osmanlı’daki parçalı aşiret yapısının, etno-dini kimlik ihtilaflarının, nüfus
politikalarının, Ermenilerin kısmi imhasına dönük pogrom niteliğindeki 1894-96
katliamlarının ve etnik temizliklerin, imparatorluğun önemli sınır
bölgelerindeki kaygan siyasi atmosferin ve bunun merkezi otoritenin
periferisinde yaşayan ve kontrol altında tutmak istediği topluluklara ve
merkezkaç güçlere yönelik ne gibi politikalar ortaya koyduğu anlamak adına
müstakilen Hamidiye Hafif Süvari Alayları’nın rolünü ağırlık merkezine almak
elzem.
Hamidiye Süvari Alayları’nın 19. yüzyıl sonu ile 20. yüzyıl
başında Osmanlı Devleti’nin doğu bölgelerini dışarıdan tehdit eden Rusya ve
bölgede Kürt aşiretleri ve şeyhlerinin kurduğu Janet Klein’in “paralel
otoriteler” olarak tasvir ettiği bir strüktürde kuvveden fiile çıktığını
görüyoruz. Merkezi Osmanlı otoriteleri açısından gayya kuyusu bir habitus olan
bu yapıda, söz konusu merkezi devlet güçlerinin 19. yüzyıl boyunca yürüttüğü,
periferisini merkeze bağlama ve daha iyi idare etme çabalarının büyük ölçüde
başarısız olduğu vaki idi. Unutmadan, bu merkezileştirme gayesinin bilhassa II.
Mahmud dönemi ve Tanzimat sonrası bütün Osmanlı devlet sisteminin olmazsa olmaz
bir muradı olduğunun altını çizmemiz lazım.
İmparatorluğun bekasına yönelik bütün bu tehditlerin
ötesinde, söz konusu dönemde palazlanmaya başlayan milliyetçi-devrimci Ermeni
siyasi örgütlenmeleri ve faaliyetleri, merkezdeki siyasi elitlerin ve Sultan
Abdülhamid’in birinci gündem maddesiydi. Bu dönemde Ermeniler Osmanlı hükümet
çevrelerince, devlet otoritesine meydan okuyan ve Rusların hesabına çalışan
“hain” unsurlar olarak kodlandı. Esasında devletin hain ve düşman skalasında ve
envanterinde bölgedeki başına buyruk, devlete vergi ödemeyen, asker
göndermeyen, imparatorluğun sınır bölgelerini korumadığı gibi güvenliğini
tehdit eden, her türlü sadakatten azade ve devletin değişmez dış düşmanı Çarlık
Rusya’sıyla her an devletin varlığına kast etmeye meyilli Kürt aşiretleri de
“muteber” bir konuma sahipti.
Ancak, Sultan II. Abdülhamid ve şürekâsı Zeki ve Şakir
paşalar, bu “düşman” unsurlardan Kürt aşiretlerine yakınlaştı ve onu devlet
otoritesine meydan okuyan yerel bir merkezkaç güç olmaktan çıkarıp bunun
uzantısı ve kendisine “sadık” bir entite haline getirmeye çalıştı. Ve fakat
tahayyül edilen bu “sadakat” ziyadesiyle kaygan bir zemine oturuyordu ve kalıcı
hiçbir etki taşımıyordu. Zira başına buyrukluk Kürt aşiretlerinin teşkil ettiği
Hamidiye Alayları’nın adeta genetiği haline gelmişti ve devletin onlara
sağladığı ayrıcalıklar bölgede deyim yerindeyse bir rant ve talan ekonomisinin
patlamasına cevaz verdi.
Hamidiye Alayları’nın teşkili geçici bir süre “başarılı”
olan bu siyaset başta Ermeniler olmak üzere pek çok Müslüman Kürt köylüsünün
topraklarının gaspına, sürülmelerine ve şedit şiddet gösterilerinin ve
katliamların yaşanmasına neden oldu. Hamidiye örgütlenmesi devlet-toplum
ilişkileri ve bölge üzerinde kalıcı bir etki bıraktı ve bu etkinin kısmen
bugüne kadar sürdüğünü söylemek mümkün.
Gelelim Alayların nasıl teşkil edildiğine. Hamidiye Hafif
Süvari Alayları seçme Kürt aşiretlerinden müteşekkil düzensiz bir milis
gücüydü. Alaylar 1890’da, Sultan II. Abdülhamid ve en yakınındaki Şakir ve
Müşir Zeki Paşalar tarafından oluşturuldu. Bu milis güçlerinin teşkil edildiği
coğrafyanın uzamı kabaca Ağrı Dağı’nın kuzeyinden günümüzde İran, Irak ve
Türkiye sınırlarının birleştiği alana, güneybatıda Cizre’ye, batıda Erzincan’a
kadar genişleyen bir araziyi kapsıyordu. Oldukça stratejik öneme sahip bu
coğrafya Çarlık Rusya için hayati bir güç temerküz alanı idi. Mezkur bölge aynı
zamanda, 1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı’nda kanlı çarpışmaların cereyan ettiği ve
Ermeni milliyetçi-devrimci faaliyetlerinin kuvveden fiile çıktığı bir
coğrafyaydı.
Meseleyi Osmanlı devlet otoriteleri açısından daha
çetrefilli hale getiren kontrolü zor bir bölge olmasıydı. Islahat hareketleri
çerçevesinde merkezi devlet yapısını sağlamlaştırmak adına bölgenin vergiye
bağlanması, askerlik hizmetlerinin muntazam ifa edilmesi ve idari reformların
gerçekleştirilmesi için atılan adımlar bölge söz konusu olduğunda akamete
uğruyordu. Kürt aşiret reisleri ve şeyhlerden teşekkül iktidar odağı bu bölgede
Osmanlı yöneticilerinden daha fazla itibar görüyor ve devletin ta kendisi
olarak telakki ediliyordu.
Sultan Abdülhamid’in
mutlak iktidarına neredeyse alternatif teşkil edecek bu yapılanmanın çözülmesi,
bölgenin Osmanlı saflarına katılması, Rus tehlikesine karşı bölgedeki askerî
varlığın güçlendirilmesi, Kürtlerin İmparatorluğa sadakatle bağlı kılınması ve
daha da önemlisi Ermeni faaliyetlerinin bastırılması gibi saikler Alayların
teşkilindeki arka planı besleyen tetikleyici faktörlerdi. Ancak buradaki
meta/grand plan, hudut bölgelerinin güvenliğinin ve bunların sınırları
belirlenmiş topraklara dönüşmesinin bu minvalde modern devlet inşası idi.
İlaveten, medeniyetten uzak kalmış ve imparatorluğun bekası için
“ehlileştirilmesi” elzem olan aşiretler bu proje etrafında aynı zamanda
“medenileştirilmiş” hale geleceklerdi.
Osmanlı’da modern ulus devlet inşasıyla paralel işleyen bir
süreç çerçevesinde değerlendirildiğinde Hamidiye Alayları ve Alayların
faaliyetleri sonucu Kürtler ve Ermeniler arasında vuku bulan etnik temelli
çatışmalar esasında maddi kaynaklar üzerindeki çatışmalar üzerinden
billurlaştı. Yani altyapı üstyapının ve burada tebarüz eden ihtilafların
belirleyicisiydi. Ancak burada temkinli olmakta fayda var. Zira bölgenin
parçalı ve girift yapısı düşünüldüğünde ekonomi ve etnisite üzerinden yaşanan
çatışmaların bu bölge özelinde iç içe geçtiği momentler oldukça fazla.
İlaveten vurgulanması gereken bir diğer nokta da 1895-96
Hamidiye pogromları ile 1915 Ermeni Kırımı arasında doğrudan bir illiyet bağı
kurmanın; iki olaya nedenleri ve sonuçları itibariyle doğrusal bir ilişki
atfetmenin tarihsel metodoloji açısından bir hayli sorunlu olması. Zira her iki
tarihsel moment de kendi özgül dinamikleri ve bağlamları olan; failleri
açısından da bir hayli farklılıklar ihtiva eden süreçlerden müteşekkil. Üstelik
bambaşka politik bağlamlarda cereyan eden iki olayın mimarı olan siyasi
aktörlerin, yani Abdülhamid rejiminin ve İttihat ve Terakki liderlerinin
güttükleri amaç ve kuvveden fiile çıkarmaya çalıştıkları “proje”ler de önemli
farklılıklar arz ediyor. Pek tabii Ermenilere yönelik uygulanan şiddet
siyasetinin bir ölçüde somut olarak süreklilik gösterdiği söylenebilir.
Esasında İttihatçılar, Abdülhamid’in başlattığı
Sünnileştirme siyasetini Türkleştirme projesi ile “taçlandırmış”lardır. Ancak
Abdülhamid döneminde Ermenilere yönelik şiddet, onların reform taleplerini
bastırma ve bu taleplerle devleti dış baskılara açık hale getirdikleri için bir
çeşit cezalandırma ve bu toplumu baskılama/“terbiye etme” işlevi görmüştür.
Ancak İttihatçılar açık bir biçimde imha siyaseti gütmüşlerdir. Kendi
varlıklarına ve ulusal egemenliklerine tehdit olarak gördükleri Ermeni
toplumunu topyekûn “hasım” olarak kodlamış ve 1878 Berlin Anlaşmasıyla artık
uluslararası siyasetin bir parçası haline gelen bu “gaile”yi Talat Paşa’nın
kendi ifadesiyle “kamilen izale etmek” saikiyle hareket etmişlerdir.
Bir sonraki yazımda İttihat ve Terakki’nin nasıl tebarüz
ettiğinden ve ideolojik saiklerinden
bahsederek konuyu deşmeye devam edeceğim.
http://serbestiyet.com/Yazarlar/ermeni-gailesinden-ermeni-soykirimina-giden-surec-4-148365

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.