Telefonlar geliyor. Ermeni toplumunun yüzde 90’ının oyunu
almak Ermeniler için bir devrimdir. Çünkü korku bulaşıcı olduğu gibi cesaret de
bulaşıcı. Bugüne kadar Ermeniler korkularıyla kaygılarıyla oy veriyorlardı,
şimdi cesaretleriyle, özgüvenleriyle eşitliğe, barışa, demokrasiye oy verdiler.
Markar Eseyan da mesela seçildi. Ancak savunduğu şey bir AKP’li Kürt’ten, bir
AKP’li Türk’ten çok da farklı değil. O anlamda benim için bana yakın
diyebileceğim bir insan değil. Partili yoldaşlarım, Ermeni kimliğinin dertleri
ve eşitlik politikalarında çok daha yakınlar. Mesele insanlar ne diyorsa odur.
***
Ermeni soykırımın 100. yılında Meclis’e 3 Ermeni vekil (Garo
Paylan, Selina Özuzun Doğan, Markar Eseyan) seçildi. Acılı ve uzun bir
geçmişten gelen bu sürecin önemini HDP Milletvekili Garo Paylan anlattı.
Paylan’a göre asıl önemli olan, kendi kimliğiyle siyasette bir yere sahip
olmak.
Soykırımın 100. yılında milletvekili seçimlerinde meclise 3
Ermeni vekil (Garo Paylan, Selina Özuzun Doğan, Markar Eseyan) seçildi. Yerel
seçimlerde olduğu gibi 7 Haziran 2015 seçimlerinde de HDP (Halkların Demokratik
Partisi), listelerini Türkiye’deki bütün halklarla birlikte hazırlayınca Ermeni
adaylardan Garo Paylan İstanbul milletvekili seçildi. Garo Paylan ile aile
köklerine, dolayısıyla Türkiye’nin karanlık dehlizlerine projektör tuttuk.
100 yıl sonra kimliğine sahip çıkan vekiller meclise girdi. Ermeni toplumunda bu süreç nasıl karşılık buldu?
Kontenjanlar Ermeniler, Süryanilere ve Êzidîlere dönüktü. Üç
Ermeni aday oldu. İstanbul’un üç bölgesinde birer Ermeni aday oldu. Toplum içi
istişareler yaptık. Pek çok yerde yoklamalar, toplantılar, görüşmeler yapıldı.
Partim de yoklamalar yaptı ve benim ismim öne çıktı. Toplumda ciddi bir
teveccüh buldu bu. Kapı kapı yaptığımız çalışmalarda partimin fikirlerinin,
geçmişle yüzleşme anlamında ve eşitlik anlamında büyük teveccühle
karşılandığını gördük. Ve her 10 Ermeni’den 9’unun oyunu aldık. Yani Ermenilerin
yüzde 90’ının oyunu aldığımızı rahat rahat söyleyebilirim. Bu Ermenilerin 100
yıl sonra mecbur kaldıkları, mecburen yanında durdukları o iki siyasi akımın
dışında; özgürlüğe, eşitliğe, barışa, geçmişle yüzleşmeye ve gelecek kurma
hayaline doğru yüzlerini dönmesidir. Ermeniler için kendi içlerinde bir
devrimdir bu dönüş. Keşke sayımız daha fazla olsaydı. 50-60 bin Ermeni oyu var.
Yani Ermeni’yiz diyenlerin oyu. Yoksa pek çok Müslümanlaşmış Ermeni var. Bu
anlamda yüzbinlerce Müslümanlaşmış Ermeni var. Onların da oyunu almışızdır.
Telefonlar geliyor. Ermeni toplumunun yüzde 90’ının oyunu almak Ermeniler için bir devrimdir. Çünkü korku bulaşıcı olduğu gibi cesaret de bulaşıcı. Bugüne kadar Ermeniler korkularıyla kaygılarıyla oy veriyorlardı, şimdi cesaretleriyle, özgüvenleriyle eşitliğe, barışa, demokrasiye oy verdiler. Markar Eseyan da mesela seçildi. Ancak savunduğu şey bir AKP’li Kürt’ten, bir AKP’li Türk’ten çok da farklı değil. O anlamda benim için bana yakın diyebileceğim bir insan değil. Partili yoldaşlarım, Ermeni kimliğinin dertleri ve eşitlik politikalarında çok daha yakınlar. Mesele insanlar ne diyorsa odur.
Telefonlar geliyor. Ermeni toplumunun yüzde 90’ının oyunu almak Ermeniler için bir devrimdir. Çünkü korku bulaşıcı olduğu gibi cesaret de bulaşıcı. Bugüne kadar Ermeniler korkularıyla kaygılarıyla oy veriyorlardı, şimdi cesaretleriyle, özgüvenleriyle eşitliğe, barışa, demokrasiye oy verdiler. Markar Eseyan da mesela seçildi. Ancak savunduğu şey bir AKP’li Kürt’ten, bir AKP’li Türk’ten çok da farklı değil. O anlamda benim için bana yakın diyebileceğim bir insan değil. Partili yoldaşlarım, Ermeni kimliğinin dertleri ve eşitlik politikalarında çok daha yakınlar. Mesele insanlar ne diyorsa odur.
Garo Paylan kimdir? Ailesinin kökenleri hangi şehirlere dayanıyor?
Şöyle söyleyeyim. 1915 Ermeni Soykırımı öncesinde de Ermeni katliamları vardı. 1896’da mesela. Benim babaannemin kökeni Muş’a dayanıyor. Muş yoğun olarak Ermenilerin yaşadığı bir şehirdi. Ancak Hamidiye Alayları’nın katliamları vardır. Babaannemin ailesi de katledilir. Bir bölümü Malatya’ya sığınır. Annemin dede tarafı da Amasya’ya dayanıyor. İşte 1915’te oradaki katliamlarda bir tek dedemin babası hayatta kalabiliyor. O da bir şekilde Malatya’ya sığınmış, saklanmış. Orada anneanne tarafıyla evleniyor. Malatya’daki sülalemizin zaten kökü kazınmış. Bir tek babaannemle dedem kalmış 1915’te. Zaten o katliamda genelde yetimler kalır. Kılıç artığı denir dikkat ederseniz. Hepsi çok acı hikayeler. Onların hayatta kalma hikayelerine baktığımızda yürek dayanmaz. Hepsinin ya anaları ya babaları ya kardeşleri gözlerinin önünde katledilmiş. Acılar yaşanıyor, bir yandan insanlar öldürülüyorlar, bir yandan inkar ediliyor. Ve hatta hain ilan ediliyorsunuz. Kimliğiniz düşman olarak ortaya konuyor ve suçlama devam ediyor. Bütün bunlar geriye kalanları, hayatta kalanları bir sessizliğe mahkum ediyor. Çocuklarına dahi bu hikayeleri yıllarca anlatmamışlar. Bu dertle her uğraşan bir suçla karşı karşıya kalıyor. O açıdan 1990’lara kadar üç kuşaklık bir sessizlik var. Çünkü cezalandırılmayan her suç tekrarlar. Ama o suç yalnızca Ermenilere karşı tekrarlanmaz diğer kimliklere karşı da tekrarlanır. Ermeni Soykırımı ile Türkiye, esas kötülüğü kendine yapmıştır. ‘Biz o suçun etrafından geçip devam edebiliriz’ dediği anda geçememişler. Tam tersine o sistem en korkunç şekilde bir tek Ermeni’ye değil herkese kötülük yapmış. O açıdan üç kuşaklık bir sessizlikten sonra Ermeniler aslında Hrant Dink’le beraber başlarına gelen felaketi dillendirmeye başladılar. Biz de ‘aman oğlum, aman kızım’la büyütüldük. Biz babaannemin ailesinin başına gelen felaketi öğrendik ama konuşmamamız bize salık verilmişti. ‘Aman bunlardan bahsetmeyin başınıza bir iş gelir’ denildi.
Aileniz göç yolunda mı katlediliyor?
Önce seferberlik ilan ediliyor. Önce silahlar toplanıyor.
15-45 yaş arası bütün Ermeni erkekler toplanıyor. Ve şehirden biraz uzaklaştırılıp
hemen katlediliyorlar. Daha sonra tehcir denilen şey kadınlara, çocuklara ve
yaşlı erkeklere uygulanıyor. Tehcire gönderilenler ya yolda katlediliyorlar, ya
tecavüze uğruyorlar. Ya da bazı çocuklar başka ailelerin yanına alınıyor. Şu
anda Malatya’dan güneye doğru baktığımızda Adıyaman’da, Urfa’da pek çok akrabam
olabilir. Çünkü göç yollarında pek çok çocuk evlat olarak alınmış, pek çok
kadın eş olarak alınmış. Anlatılır ya ‘Ermeniler tehditti o yüzden sürdük”
diye. Halbuki göç ettirilenler kadınlar ve çocuklardı, erkekler zaten
öldürülmüştü.
Aile Malatya’da Çavuşoğlu Mahallesi’nde mi yaşıyordu? Taş Horan Kilisesi’nin (Surp Asdvadzadzin Kilisesi) olduğu bölgede?
Evet Çavuşoğlu Mahallesi. Soykırımdan önce Malatya’nın 20 bin Ermenisi vardı. Merkez olarak söylüyorum, köyler hariç. Soykırımdan sonra 700-800 kişi hayatta kalıyor. Gizlenen insanlar. Bir bölüm insan da şöyle hayatta kalıyor: Zanaatinden dolayı bırakılıyorlar. Diyelim ki bir marangoz, iki demirci lazım, diyorlar ki bunlar kalsın ihtiyaç var. Bazıları komşularının yanında gizleniyor, böylece 700-800 insan hayatta kalıyor. Daha sonra dönen insanlar oluyor. 1960’larda 3-4 bin kişilik bir cemaate ulaşıyor, ama sonra tekrar yaşanmaz oluyor. Kıbrıs meselesi, milliyetçi akımlar oluyor, Ermeniler tehdit ediliyor. Anadolu’da kalan Ermeniler de zamanla İstanbul’a ya da yurtdışına göç ediyorlar. Soykırım olmasına rağmen Anadolu’da 100 bin, İstanbul’da 100 bin Ermeni kalıyor. Bugün onlara bile hayat yaşanılır kılınsaydı nereden baksan bugün 1.5 milyon Ermeni olurdu. Bu bile soykırımın devam ettiğini gösteriyor.
Varlık Vergisi de ailenizi etkilemiş mi?
Dedemin babası Malatya’nın varlıklı ailelerinden birisiymiş.
Soykırımda canlarını aldıkları gibi bütün varlıklarına da el koyuyorlar.
Zanaatkar bir aile. Ayakkabıcı. Dedem de çok çalışkan bir insanmış. Zaten
herhangi bir devlet desteği olmadığı için ekmeğini taştan çıkarmak zorundalar.
Dedem ahdediyor, çalışıyor bir ev satın alıyor. Bir-iki bahçeleri oluyor.
Varlık Vergisi’nde bütün varlığının 10 misli bir vergi çıkarılıyor.
Ödeyemeyenler askere alınıyorlar. Perişan oluyorlar, suç devam ediyor yani.
Sermayenin millileştirilme hikayesi hem soykırımda uygulandı hem sonrasında bu
tür uygulamalarla sermaye tırnak içinde millileştirildi.
1955 pogromu aileyi nasıl etkiledi?
1955’te aynı şekilde Malatya’da da bazı olaylar olmuş.
Ermenilere ‘Artık bu ülke bize vatan olmayacak. Burada hiçbir zaman güvende
olmayacağız. Artık burada çocuklarımıza bir gelecek yok’ hissi getirdi. Ve 1955
sonrası Anadolu’yu terk etme veya yurtdışına göçler hızlandı.
Siz İstanbul’da hangi semtte büyüdünüz?
Yeşilköy’de yaşıyorduk. Sessizlikten sonra Hrant Dink
başımıza gelen felaketi barışın diliyle ‘bu işi çözelim arkadaş’ deyip ortaya
koyduktan sonra Ermenilere cesaret geldi, bunlar konuşulmaya başlandı. Nasıl ki
bir Alevi geçmişte gizleniyordu, artık kendi kimliğini daha rahat
söyleyebiliyorsa bizler de Hrant’ın sayesinde, Kürt özgürlük mücadelesi
sayesinde, bütün mücadele gelenekleri sayesinde artık kimliğimizi
söyleyebiliyoruz. Dertlerimizi dillendirebiliyoruz. Tabi henüz adaleti bulabilmiş değiliz
soykırımla ilgili. Faillerine katil demekte henüz adım atılmış değil ama
özgürlük mücadelesi sürdükçe hem geçmişle yüzleşmeyi, yalnızca Ermenilerle ilgili
değil bütün kimliklerin başına gelen felaketlerle ilgili olarak yüzleşileceğini
düşünüyorum. Ve faillerine de katil deneceğini düşünüyorum.
Kimliklere isim yazdırma sorununu ve isminizin hikayesini sorsam...
İsmimizi bile sokakta söyleyemezdik. Herkesin kod adı vardı.
Benim kod adım Kaya idi. Bana annem Garo demezdi, Kaya derdi. Annemin adı
Sirarpi idi ama Serpil denirdi kendisine. Babamın adı Avadis idi. Beyazıt’ta
esnaftı, Halis adını kullanırdı. Ermeni olduğunu söylemezdi. Çünkü Ermeni bir
küfürdü. Kimliğini gizlemek zorundaydı. Benim isimimin uzun hali Garabet’tir.
Garo kısaltılmış hali. Babam Garabet diyor, kimlikte Karabet yazıyorlar.
Hısımlık anlamına gelir Türkçe’de. Hiçbirimizin ismini doğru yazmazlar. Annemin
adı Sirarpi’dir Siropi yazarlar. Babamın adı Avedis’ti Avadis yazarlar. Bizde
soy kodu diye bir uygulama var. Biz Ermenilere 2, Rumlara 1, Yahudilere 3,
Süryanilere 4 kodu verilmiş. Ama yasal bir uygulama değil. Teşkilat-ı
Mahsusa’ya dayanan bir uygulama, devletin derinliklerinde. İnsanlar fişleniyor,
kodlanıyor. O uygulama çerçevesinde ayrımcılığa uğruyoruz, mallarımıza,
mülklerimize el konuyor. Ermeni okulunda çocuğun okuması için gidip soyunuzu
ispat etmek zorundasınız. Halbuki azız, bir avuç kalmışız, birbirimizi tanırız.
Ama devlet senin ‘soy kodun 2 değil’ deyip çocuğu okutmayabiliyor. Ben Ermeni
okullarında yönetici olduğum için çok karşılaştım. Her yıl başvuru yaparlar
bazı ailelerde soy kodu çıkmaz, gider belgelerle ispat etmek zorunda kalırlar.
bazısı kabul edilir bazısı edilmez. Yasal dayanağı olmayan ırkçı uygulamayı devlet
hala sürdürüyor. Siz nasıl bir kişinin Ermeni olup olmadığına devlet adına
karar verirsiniz ki? Bunu ancak cemaatler, topluluklar yaparlar. kendi
içlerinde sistemleri var. Bizim patrikanemiz var, orada hepimizin kaydı var.
Belgeyi orası versin.
Büyükbaba, büyükanne tarafının yaşadığı mezalimi nasıl ne zaman öğrenebildiniz?
Babaanneme sorardım. ‘Babaanne senin annen kim?’
cevaplamazdı. ‘Baban kim?’ Cevaplamazdı. ‘Senin kardeşlerin nerede? Niye yok
kardeşlerin’ cevaplamazdı. Halama giderdim ‘Niye böyle?’ derdim. Halam
anlatmıştı mesela başımıza gelenleri.
7-8 yaşlarındaydım. İlkokula gittiğimizde, hoca bize ‘Türk’sünüz.
Hepiniz Türk’sünüz’ derdi. ‘Türk’üm doğruyum, çalışkanı’ı ezberlettirdi. Ben de
babama ‘Baba biz Ermeni değil miyiz. Hoca bize Türk’üz diyor’ derdim. Babam
‘oğlum sen böyle söylemek zorundasın’ derdi. Ben de buna isyan ederdim.
İsyankar ruhum aslında o günlerde başlamış. ‘Ermeni isek niye Türk’üz demek
zorundayız’ diye isyan ederdim. Sonra babaannemin bizden gizli olarak
yaşlılarla Ermenice konuştuğunu gördüm. Korkusundan kendi çocuklarına
Ermenice’yi öğretmemiş. Kendisinin o yıllarda tek bildiği dil Ermenice olmasına
rağmen gizlice yaşıtlarıyla konuşuyor, çocuklarına öğretmiyor. Çünkü
korkuyorlar. Öğretmediği için torunları olarak bizler de Ermenice’yi
bilmiyorduk, Ermeni okuluna gittik orada öğrendik. Bütün bunlar aslında suçun
yalnızca bir doğal afet gibi 1915’te olmadığını o suçun hala devam ettiğini
gösteriyor. Hesabı sorulacak yalnızca 1915 değil 100 yıldır. Biz hala Talat
Paşa isimli caddelerde yürüyoruz. Talat Paşa isimli okullarda çocuklarımızı
okutuyoruz. Suçun devam ettiğinin farkına varmalıyız. Bu kötülük esas çoğunluğa
yapılan bir kötülük. Ermeniler ne yaşadıklarını biliyorlar, esas çoğunluğun
adına bu suçlar işlenmeye devam ediliyor. Çoğunluk bununla yüzleşmeli bir an
önce.
İlkokula Yeşilköy’de başlıyorsunuz, ya ortaokul ve sonrası...
İlkokula Yeşilköy’de başlıyorsunuz, ya ortaokul ve sonrası...
Yeşilköy Ermeni Okulu’nda başladım. Ermeni okulları bir tek
İstanbul’da kalmıştı. Anadolu’da 2 bin Ermeni okulu 2 bin Ermeni kilisesi
vardı, belki daha fazlaydı. Hepsi kapatıldı. Kiliseler ya cami oldu ya ahır
oldu, ya da dinamitlendi yıkıldı. Okullara el konuldu. hatta Malatya’da bir
Ermeni Katolik Kilisesi genelev oldu. Tam mahallenin ortasında bir yer, genelev
olarak kullanıldı. Malesef böyle uygulamalara yol verildi. Dillerini kültürleri
korumak için istanbul’a göç ettiler. Şu anda İstanbul’da 20 kadar Ermeni okulu,
40 kadar Ermeni Kilisesi var. Benim ailem de bu çerçevede İstanbul’a göç etti.
Ben Yeşilköy’deki Ermeni Okulu’nda okudum. Dilimi orada öğrendim. Anne baba tek
kelime bilmiyorlardı. Her ikisi de anneleri ve babaları muhteşem Ermenice
bilmelerine rağmen çocuklarına tek kelime öğretmemişler. ‘Vatandaş Türkçe
konuş’ kampanyalarının yoğun olduğu yıllar. O açıdan biz de tek kelime bilmiyorduk.
Okullarımızın şartları malesef çok iyi değildi. Ortaokulu devlet okulunda,
liseyi kolejde okudum. Basketbol oyuncusuydum. Şişli Spor Klübü’nde. Bir Ermeni
klübüydü. Daha sonra İstanbul Üniversitesi İşletme Fakültesi’ni okudum. İktisat
konusunda da ihtisasım var.
Din derslerinde yaşananlar
Mahallede, okullarda, üniversitede ayrımcılıkla
karşılaştınız mı?
Ortaokulda müzik hocamız vardı. Irkçı bir adamdı. Sürekli
Ermenilerin nasıl hain olduğunu anlatırdı. Ders kitaplarında ‘Ermeniler
arkamızdan hançerledi. İhanet ettiler’ diye yazardı. Şimdikinden çok öte ağır
ibareler vardı. Hoca derste Ermenilerin ne kadar hain olduğunu anlatırdı. Din
dersine katılmamız zorunluydu. Bir din öğretmeni vardı mesela, Ermenilerin,
Hristiyanların pis olduklarını, kirli olduklarını anlatırdı. Arkadaşlarımızn
gözü önünde ayrımcı uygulamalara maruz kalırdık.
‘Ermeni diyenin ağzını burnunu kırdım’ diyen asker...
Öğretmenlerin tutumundan sonra arkadaşlarınızın size karşı tavrı değişiyor muydu?
Arkadaşlarımız tabii ki ondan etkileniyorlardı. Bunu
konuşmamaya çalışıyorduk. Siz sessizliğe mahkum olduğunuz için kendi isyanınızı
ancak gidip evde ailenize söyleyebiliyordunuz. Aileniz de size ‘aman oğlum
tepki verme’ diyor. Yaniz siz sessizliğe mahkum oluyorsunuz. O faşizme maruz
kalıyorsunuz. Kendilerini üstün ırk olarak gören arkadaşların yanında siz
mahçup Ermeniler olarak hayatta kalmaya çalışıyordunuz. Mesela o derslerle
Ermenileri bilmeyen insanların, Ermenileri düşman, hain olarak görerek büyümesi.
Bebeklerden katil yaratan zihniyet böyle oluşturuluyor. Askerdeki bir anımı
anlatayım. Birlikte askerlik yaptığım er vardı. 1996 yılında ikmal bölümünde.
Bir gün koşa koşa geldi ve ‘Abi dedi senin için Ermeni dediler. O Ermeni
diyenin ağzını burnunu kırdım” dedi. Ben “niye bunu yaptın, ben Ermeni’yim’
dedim. Çocuk afalladı olduğu yerde bayıldı. Ayılttık. Bana ‘abi sen nasıl
Ermeni olabilirsin, sen iyi bir insansın’ dedi. Mardinli bir çocuktu ve bu
şekilde yetiştirmişler. ‘Ermeniler haindir kuyrukludur, şeytandır’ diye
yetiştirmişler. Beni gördükten sonra Ermenilerin nasıl olduğunu anladı ancak.
Kendileri için tehlike olarak gördüklerinden bana silah vermiyorlardı. Yalnızca
eğitimde üç kurşun attım. Verilmemesinden de mutluydum, sevindim, hakkım
olsaydı vicdani ret hakkımı kullanırdım ama bu da bir ayrımcalıktı. Sistem bu
düşmanlık üzerinde kendini tahkim etti. Ermeni düşmanlığı zehri 100. yılda
boşaldı diyemeyiz. Örneğin; hala Melih Gökçek PKK’ye Ermenisiniz diyerek
suçlama yapabiliyor.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.