İsmail Beşikçi
Bugün, Mardin’de yaşayan ve bu ilişkiler üzerinde kafa
yoran arkadaşlar şöyle söylüyor. “Musevilerden artık hiç kimse kalmadı.
Süryanilerden beş, Ermenilerden üç aile kaldı. Pazar günleri, Kırmızı Kilise’de
ayin yapılıyor. Ama, yeteri kadar cemaat toplanamadığı için ayin yapılamıyor.
Ayin, ancak İstanbul’dan gelenlerle yapılabiliyor. Artık Mardin’de Ezidi
Kürdler de kalmadı.” Derik’de sadece bir (1) Ermeni kalmış. Sokakta arasında
bir Kilise var. Temiz, bakımlı bir Kilise. Kiliseye bu Ermeni bakıyor.
Bahçesiyle, ağaçlarıyla, çiçekleriyle güzel bir Kilise. Kilisede 1805 basımlı
bir İncir var. Ermenice İncil. Sayfalarını alt kısımlarını fareler kemirmiş.
Buna rağmen okunaklı bir İncil.
***
Eski şehirde, yapılara, yeni bölümler eklenmesine, kat
çıkılmasına izin verilmemelidir.
30-31 Mayıs 2015 günlerinde, Mardin’de, Novapark’ta,
Kitap Fuarı vardı. Fuar dolayısıyla Mardin ve çevresinde biraz dolaşma fırsatı
oldu.
Mardin için, “halkların, dillerin, dinlerin, huzur
içinde, barış içinde yaşadıkları bir kent” şeklinde bir görüş vardır.
Mardin’de, otellerin lobi ve kayıt-kabul bölümlerinde bu düşünceyi görüşü dile
getiren levhalar, panolar vardır. Bu levhalarda, Ezidi Kürdler, Museviler,
Hristiyanlar, Müslümanlar gösterilmektedir. Bu levhalarla, panolarla
Mardin’deki bütün halkların, dillerin, dinlerin barış içinde yaşadıkları
belirtilmek istenir. Kürd ressam Ahmet Güneştekin’in bazı tablolarında da bu
görüşleri dile getiren çizgiler vardır.
İnsan, Mardin’de ve çevresinde biraz dolaştığı zaman, bu
konuları kendine dert etmiş kişilerle konuştuğu, geçmişi sorgulamaya başladığı
zaman, bu düşüncenin, görüşün yaşamda karşılığının olmadığını hemen fark
ediyor.
Süryani Kadim Metropolit Hanna Dolebeni’ nin (1885-1969)
Tarihte Mardin isimli bir kitabı var. (Itr-el-Nardin fi Tarih Merdin)
Kitap 1972 yılında, İstanbul’da, İstanbul Süryani Kadim
Kilisesi Vakfı tarafından yayımlanmış. P.Cebrail Aydın bu eseri Türkçe’ye
uygulamış (çevirmiş)
Kitap 2006 da, Metropolit Saliba Özmen’in önsözüyle
yeniden yayımlanmış
Kitabın bir yerinde, 1830’lara ilişkin şöyle bir saptama
var. “Bu sırada şehir, 3643 haneden ibaretti. Bunun 1816 hanesini Müslümanlar,
1809 hanesini Hristiyanlar, 18 hanesinin de Museviler teşkil etmekteydi.
(İkinci baskı s. 97)
Müslümanlar, Kürdler ve Araplardı. Türkmen olan aileler
de vardı. Hristiyanları Süryaniler ve Ermeniler oluşturmaktaydı.
Bugün, Mardin’de yaşayan ve bu ilişkiler üzerinde kafa
yoran arkadaşlar şöyle söylüyor. “Musevilerden artık hiç kimse kalmadı.
Süryanilerden beş, Ermenilerden üç aile kaldı. Pazar günleri, Kırmızı Kilise’de
ayin yapılıyor. Ama, yeteri kadar cemaat toplanamadığı için ayin yapılamıyor.
Ayin, ancak İstanbul’dan gelenlerle yapılabiliyor. Artık Mardin’de Ezidi
Kürdler de kalmadı.”
Derik’de sadece bir (1) Ermeni kalmış. Sokakta arasında
bir Kilise var. Temiz, bakımlı bir Kilise. Kiliseye bu Ermeni bakıyor.
Bahçesiyle, ağaçlarıyla, çiçekleriyle güzel bir Kilise. Kilisede 1805 basımlı
bir İncir var. Ermenice İncil. Sayfalarını alt kısımlarını fareler kemirmiş.
Buna rağmen okunaklı bir İncil.
Bu koşullarda, “Mardin, bütün dinlerin, dillerin,
kavimlerin, huzur içinde, barış içinde yaşadıkları bir kenttir” denebilir mi?”
Bu, inandırıcı olur mu?
İnsan, Deyrulzafaran’ı, Deyrulumur’u daha pek çok
Manastırı, Kiliseyi dolaşırken büyük bir medeniyetle, kültürle karşı karşıya
olduğunu hemen fark ediyor. Mardin’de pek çok tarihsel bina, anıt var. Bunları
yapanlar, bunların torunları bugün nerededir? Taş işçiliğinin görkemli eserleri
camiler, medreseler var. Bu yapıların ustalarının da Ermeni veya Süryani olduğu
vurgulanıyor. Musa Anter’in anılarında söz ettiği Mekteb-i Leyli bu yapıların
hangisidir, ne zaman yapılmış, nasıl kullanılmıştır?
Mardin’de eski şehir açık hava müzesi olarak
korunmalıdır. Eski şehirde, yapılara, yeni bölümler eklenmesine, kat
çıkılmasına izin verilmemelidir.
Tarih Bilinci, Toplum Bilinci
1962-1964 yıllarında, Bitlis’te askerlik yaptım. O
yıllarda, Bitlis ve çevresinde dolaşma imkanı buldum. Mutki, Hizan, Tatvan,
Ahlat, Adilcevaz gibi alanlarda, bazı arkadaşlarla birlikte birçok seyahat
gerçekleştirdik. Mutki’de, Hizan’da, özellikle Van Gölü’nün güney taraflarında
örneğin Qariz mıntıkasında pek çok Kilise kalıntıları gördüm. Kilise
kalıntıları Bitlis içinde ve yakın çevresinde de vardı. 1963 yılı yaz
aylarında, görev gereği, Başkale’ye, Yüksekova’ya, Şemdinli’ye, Irak-İran
sınırlarına kadar gitmiştik. Buralarda da Kilise-manastır kalıntılarına,
Sinagog-Havra kalıntılarına rastlamıştık.
Yıkık, kırık- dökük Kilise- Manastır, Sinagog-Havra
kalıntıları… “Bu Kilisenin cemaati nerededir? Bu kilise, manastır neden
harabedir, cemaatı nerededir?” diye sormak, tarih bilinciyle, toplum bilinciyle
ilgilidir. Eğer böyle bir bilince sahip değilseniz bu tür sorular soramazsınız.
Kiliseleri, Manastırları görürsünüz, geçip gidersiniz. O yıllarda böyle bir
bilince sahip değildim.
Yine o yıllarda, define arayıcıları vardı. Define
arayıcılarından sık sık söz edilirdi. Bazı binaların temellerinin, duvar
diplerinin, büyük ağaçların köklerinin kazıldığı söylenirdi. Definecilerin
elinde krokilerin olduğu vurgulanırdı. Küp küp altın, mücevher buldukları
konuşulurdu. Kim paralarını, mücevherlerin saklamış? Neden saklamış? Saklayıp
nereye gitmiş… Sakladığını gelip bulmuş mu? Bunu gibi sorular sormak, yine
tarih bilinciyle, toplum bilinciyle ilgilidir.
Süryani Kadim Metropolit Hanna Dolebeni, Tarihte Mardin
kitabında, 1830’larda, Mardin’de, 3643 haneni 1809’unu Hristiyan Süryanilerin
ve Ermenilerin ı oluşturduğunu söylüyordu. Bugün, Süryanilerden beş,
Ermenilerde üç aile kalmış. Geriye kalanların ne olduklarını, nasıl bir
akibetle karşılaştıklarını yakından biliyoruz. Büyük bir kısmı 1915 de,
tehcirle, soykırımla yok edildi. Önemli bir kısmı yaşadıkları alanları terke
zorlandı, sürgünde yaşıyor. Bir kısmı devlet terörü eşliğinde Müslümanlığa
asimile edildi.
Mardin’de dolaşırken, insan, geçmişi düşünerek büyük bir
hüzün yaşıyor. Her büyük eski yapının, her sokağın girişinde, sokakta
ilerlerken bu hüzün yoğunlaşıyor.
Bu hüznü, Hanna Dolebeni’nin kitabını okurken de
duyuyorsunuz. P.Cebrail Aydın, Süryani kadim Metropolit Hanna Dolebeni için,
“Türklüğüyle her zaman övünürdü” diyor. (s.15) “Her bakımdan Türk olan Süryani
cemaati”nden söz ediyor. “Her bakımdan Türk olan Süryani cemaatinin dini kural
ve ayini ancak Türkçe olduğu takdirde en iyi şekilde anlaşılır…” diyor (s.
14-15) 1965 yılında, Deyrulzafaran Manastırı’nı ziyaret eden bir General,
“Manastır mensupları, özü, sözü ve misafirperverliğiyle halis Türk olduklarının
bir işaretidir” diyor ( s.154)
1964 yılında Manastırı ziyaret eden ‘gazeteci ve
muharrir’ Ahmet Emin Yalman, Süryani Kadim Cemaati’nin ibadetleri için Türk
dilini seçmesinden duyduğu memnuniyeti dile getiriyor. (s.152) Devlet, resmi ideoloji,
Türk olmayan herkesi “Türküm” dedirtmekten büyük bir gurur duyuyor. Bu
devletin, resmi ideolojinin değerlerinin evrensel değerlere ne kadar zıt
olduğunu gösterir. Ama, böylesi sömürgeci, çağdışı, ırkçı bir anlayışa, Süryani
Kadim Metropoliti’nin ve Süryani Kadim Cemaati’nin teslim olması insanı
hüzünlere gark etmektedir.
Hanna Dolebeni’nin, Revandiz Miri, Mir Muhammed’den,
Baban, Soran, Erdelan, İmadiye, Botan, Hakkari mirlerinden ‘çapulcu’ diye söz
etmesi (s. 97) de kabul edilemez. Burada, tarih yazımı ile ilgili bir not
düşürme gereğini duyuyorum. Kürdler, Ermeniler, Süryaniler, Ezidi Kürdler…
Kendi tarihlerini özgürce yazmalıdırlar. Tarihte olup-bitenleri kendi görüş
açılarından değerlendirmelidirler. Bu, Türk, Arap ve Fars resmi ideolojilerine eleştirel
bakmak anlamına gelir, elbette, birbirlerinin yazdıklarına da…
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.