Ayşe Hür
Ankara'da yangın 13 Eylül 1916 günü başlamış, Refik Halit
Karay'a göre iki gece/bir gün, başka kaynaklara göre üç gece/iki gün sürmüştü.
21 Eylül 1916 tarihli bir rapora göre yangında 1030 hane, 935 dükkan, iki cami,
altı mescit, yedi kilise, üç hastane, iki tevkifhane, bir polis karakolu, Reji
ve İTC Kulüp binaları ile şehrin yarısı yanmış, beş kişi ölmüştü.
Adeta siyasi bir yangın yaşadığımız bir dönemde
gerçekleşen Cumhuriyet tarihinin en önemli seçimlerinden birinde oy verme
işlemi sürerken, Türkiye’nin siyasi kaderinin tayin edildiği Ankara hakkında
yazmak iyi bir fikir geldi bana. Umarım size de öyle gelir.
Ankara’nın Milli Mücadele’nin fiili başkenti olmasında,
Ali Fuad (Cebesoy) Paşa kumandasındaki 20. Kolordu’nun merkezinin Ankara’da
olmasının payı büyüktü. 1919 yılının Eylül ayında, Ali Fuad Paşa ile Ankara
Müftüsü Rıfad (Börekçi) Efendi’nin liderliğini yaptığı Azm-i Milli Cemiyeti,
İstanbul yanlısı Ankara Valisi Muhiddin Bey’i yargılanmak üzere Sivas’a
göndererek, yerine Yahya Galib’i atamışlardı. Sivas Kongresi sırasında Elazığ
Valisi Ali Galib’in Sivas’ı basarak Kongre’yi dağıtmayı ve Mustafa Kemal’i
İstanbul’a götürmeyi planlaması, Sivas Valisi Reşid Paşa’nın Fransız Jandarma
Müfettişi Mr. Brunot’nun önerisi ile Mustafa Kemal’e kongreyi başka yerde
toplamayı önermesi, Mustafa Kemal Amasya’ya doğru yola çıktığında Şeyh Receb,
Ahmed Kemal ve Celal adlı üç kişinin İstanbul’a Mustafa Kemal’in aleyhine bir
telgraf çekmesi gibi pek çok tatsız olay, Mustafa Kemal’in Ankara’ya gelmesi
için uygun zemini hazırlamıştı.
MUSTAFA KEMAL’İN ANKARA’YA GELİŞİ
Mustafa Kemal ve Sivas’ta seçilen Heyet-i Temsiliye
üyeleri, Ankara’ya 27 Aralık 1919 Cumartesi günü öğleden sonra geldiler. 23
Nisan 1920’de açılan Büyük Millet Meclisi Ankara’nın yeni devletteki rolüne
dair ilk ciddi ipucu idi. Gerçi, Eskişehir bozgunundan sonra Ankara tahliye
edilmiş ve hükümetin önemli kadroları Kayseri’ye taşınmıştı ama Sakarya Meydan
Muharebesi’nin kazanılmasının verdiği özgüvenle Mustafa Kemal, Kasım 1921’de Le
Temps gazetesi yazarı Madame Berthe G. Gaulis’e “Siyasi başkent Anadolu’nun
yüreğinde olacak. Avrupa’nın ve Asya’nın temsilcileri bizlerle burada
buluşacaklar, bütün diplomatik sorunlar burada ele alınacak, iç ve dış politika
burada oluşacak. Türk milletinden doğma hükümet Ankara’da çalışacak” diyecekti.
(Mustafa Kemal’in ve Heyet-i Temsiliye’nin Ankara’ya
gelişi, 27 Aralık 1919.)
ASYALI BAŞKENT
1922’de Ankara’yı ziyaret eden İngiliz gazeteci Grace M.
Ellison “Acayip ama, bir insanın bu bozkır kasabasında gözüne çarpan ‘büyük
doğuş’ havası İstanbul’da yok. Türkler aynı düşüncede birleşmişler ve seçimleri
için tam ve pratik sebepler ileri sürmüşler. İstanbul’da insan geçici olarak
kalabilir. Fakat onlar Asyalı bir başkent istiyor. Onlar kendi ülkelerini savaş
gemilerinin muhtemel saldırılarından uzak bir yerden yönetmek istiyorlar.
Eylemin beşiğiyle bağlılıklarını bu yeri seçmekle sürdürebilecekler. Bundan
başka bu bozkır kasabasında ilkel ve Asyalı bir çekicilik var. Böylece
kendilerini Batı’nın ticaret üstüne kurulu imparatorlarının entrika ve
maddeciliğinden korumuş olacaklar” derken Kemalist kadroların ruh halini büyük
ölçüde yakalamış görünüyordu.
BİR ‘YANGIN YERİ’ OLARAK ANGORA
1922’de Fransız Temps gazetesinin muhabiri olarak
Türkiye’ye gelen Paul Gentizon, 1929 yılında yayımlanan Mustafa Kemal ve Uyanan
Doğu adlı eserinde o günlerin Ankara’sını şöyle anlatır: “Angora, Kemalistler
1920’de oraya yerleştiklerinde, hatta daha sonraları, 1923’de (…) ilk kez
gördüğümde (…) ağır ağır can çekişerek ölmeye mahkum olmuş gibiydi. Eski
semtlerde, Türk kentlerinin o bilinen hoş, çekici havasından eser bile yoktu.
(…) Zeminin korkunç engebeleriyle birleşen nemli sokakçıklar, ayakta duramayan
viran evler, delik deşik olmuş kulubeler, boş arsalar, yıkık duvarlar, harap
hanlar, çukurlar, su birikintileri, döküntüler, pislik ve bu korkun yıkıntıda,
yırtık pırtık giysiler içinde bir kalabalığın ürkütücü sefaleti (…) 1918’de
orada iki bin ev alev alev yanmış. Ve şimdi onların kent merkezindeki
yerlerinden geriye, mantar ve böğürtlenlerin istilasına uğramış boş bir alan
kalmış.”
Bundan üç yıl önce
Toplumsal Tarih dergisinin 227. sayısında Taylan Esin’in “Yunanca Kaynaklara
Göre 1916 Ankara Yangını” yazısını okuyuncaya kadar bu ‘yangın yeri’ teriminin
bir metafor olduğunu düşünüyordum. Meğerse gerçek anlamıyla bir yangın yeriymiş
Ankara. Gentizon’un yanlışlıkla 1918’de dediği 1916 yangının önceki Ankara
nasıl bir yerdi? Yangın nasıl çıkmıştı? Yangından sonra neler olmuştu? Gelin
bunları Taylan Esin’in makalesinden ve Taylan Esin ve Zeliha Etöz’ün 1916
Ankara Yangını adlı kitabından anlamaya çalışalım.
Yazarların önemli kaynaklarından ilki, yangın tarihinde
Ankara’da sürgün hayatı yaşayan Refik Halit (Karay). Diğer iki önemli kaynak
ise Evdokya Epeoğlu Bakalaki’nin “Ankara’daki Hayatımdan Hatıralar’ kitabı,
diğeri Androniki Karasuli-Mastoridu’nun ‘Kayıp Vatanımdan Hatıralar:
Ankara’daki Hayatım’ kitapları.
HIRİSTİYAN MAHALLELERİNİN YOK OLUŞU
Bu kaynaklara göre yangın 13 Eylül 1916 günü başlamış,
Refik Halit Karay’a göre iki gece/bir gün, başka kaynaklara göre üç gece/iki
gün sürmüştü. 21 Eylül 1916 tarihli bir rapora göre yangında 1.030 hane, 935
dükkan, iki cami, altı mescit, yedi kilise, üç hastane, iki tevkifhane, bir
polis karakolu, Reji ve İTC Kulüp binaları ile şehrin yarısı yanmış, beş kişi
ölmüştü. Rapora ekli haritadan anlaşıldığı kadarıyla yangında Ermeni ve Rum
mahallesi neredeyse tümüyle yanmış, buna karşılık yangın Hallac Mahmud
Camii’nin ve Kuyulu Kahve’nin batısına uzanmadığı için Müslüman mahalleri
görece az zarar görmüştü. Karasuli’ye göre 8 bin Hıristiyan evini, Epeoğlu’na
göre toplam 12 bin evi kül etmişti. İngiliz belgelerine göre geride sadece 100
civarında Rum evi ile Ankara Çayı’nın kenarında 50 kadar Ermeni evi kalmıştı.
Yangında Ankara Rum Metropolithanesi arşivleri tamamen yok olmuştu.
İstanbul’daki Ayasofya’dan bile eski olduğu rivayet olunan, 15. yüzyılda camiye
çevrilen, 1916’da sadece yıkıntıları kalmış olan Aziz Klementos Kilisesi de yok
olan dini yapılar içinde en önemlisiydi. 1914’de askeri hastahane yapılmak
üzere el konulmuş olan üç gayrimüslim okulu da yanmıştı.
SU YERİNE GAZYAĞI DÖKÜLÜRSE...
Rum yazarlara göre yangın Ermeni mahallesinde başlamıştı.
Ama nasıl başladığını bilinmiyordu. Karasuli ‘kundaklama’ demekle yetinmişti.
Epeoğlu ise “Türkler sakinliklerini koruyarak dükkan ve evlerini boşaltarak ve
Hazine ile olan hesaplarını bir kerede ve tümden mahsup etmek için ateşe
verdiler. Yangın hiçbir şeyin kurtulmaması içindi. Bu ana baba gününde Rum
mahalleleri de temizlenmişti. Görüntüyü kurtarmak için asgari sayıda Türk
evinin de yanmasına izin verdiler” diye yazacaktı.
Bazı görgü tanıklarına göre yangının hızla yayılmasının
nedeni bazı grupların yangına su değil gazyağı dökmesiydi. Refik Halit Karay da
“sokaklardaki eşyaların üzerine sanki gaz dökülmüş, benzin serpilmiş gibi
alevlendiğini” yazmıştı. Karasuli de “İnsanların birbiri ardına yangını
söndürme çalışmalarını bıraktıklarını ve vazgeçmeye başladığını gördüm.
Bazıları ne oluyor diye sordu. Başlarındakiler, ateşi söndürmelerini yasaklamış
ve evleri yanmaya terk etmişti, soranlara bunu söylediler” demişti. Karasuli
ardından, Ortodoks ahalinin Aziz Nikolaos Kilisesi’nin yanmasını önlemek için
olanca güçleriyle, dış cephesini halılarla örtmeyi ve ıslatmayı başardıklarını
ancak bir grup Türk’ün dayısına okkalı bir tokat atıp “Bırakın yansın hınzır
gavurlar, daha örnek almadınız mı, dağılın buradan!” dediğini eklemişti. Bu
anlatılar ve yangının ulaşmadığı Ulus’taki Aziz Nikolaos Kilisesi’nin de
yanması, yangının kasıtlı olarak gayrimüslimleri kaçırtmak için çıkartıldığı
tezleriyle uyumluydu.
(1915 öncesinde Ankara’da bir Ermeni okulu)
KAÇ GAYRİMÜSLİM YAŞIYORDU?
1914 nüfus verilerine göre Ankara merkez kazasında 69.066
Müslüman, 3.327 Rum-Ortodoks, 915 Protestan, 3.341 Gregoryan, 6.690 Katolik
olmak üzere toplam 14.400 gayrimüslim yaşıyordu. Bu sayılara göre Ankara merkezin
nüfusunun yüzde 20’si gayrimüslimdi. Ermenilerin ezici bölümü 1915’te sürülmüş,
katledilmişti. Böylece 1916’da Ankara’da 2 bin Katolik Ermeni, 1.500-2 bin
arasında da Ortodoks (Rum-Ermeni) olduğu sanılıyordu. Yangından sonra kalan
Ermenilerin çoğu Ankara’dan taşındı.
Rumlar için sürgün tarihi ise 1921 idi. Bu tarihe kadar
Rum cemaati önemli bir baskı görmemişti. Hatta Karasuli’ye göre cemaatin
Yunanistan özlemini dile getiren müsamerelerini, Türkler de izliyor ve ayakta
alkışlıyorlardı. Ancak İtilaf Devletleri’nin komiserlerinin Ankara’dan
çekildiği Mart ayından itibaren Rum evleri aranmaya başlamış, erkekler hapse
atılmış, mahkeme, sürgün veya infazlar başlamıştı.
ÖNCE LATERNA SESLERİ KESİLDİ
Haymana Kaymakamı iken Ankara’da Polis Müdürlüğü görevine
atanmış olan Ali Cemal Bardakçı’ya göre, Muhittin Paşa’nın yerine vali olarak
atanan Defterdar Yahya Galip’e göre “laterna gürültüsü Ankara’nın haysiyeti ile
bağdaşmamakta” idi. Yahya Galip, Cemal Bardakçı’ya “Beni ve şehri bu laterna
gürültüsünden kurtaracaksın. Ötesini sen bilirsin” demişti. “Mütareke’den bu
yana devam eden taşkınlıkları önlemek için benimle gelen dört Haymanalı ile
Ankara…. sokaklarına daldık. Aradan bir hafta geçmişti ki ortalıkta ne
laternalar, ne silah sesleri ve ne de sokaklarda İngiliz ve Fransız
komiserlerine güvenerek serkeşlik edenler kalmıştı,” diye anlatır görevi nasıl
yerine getirdiğini Cemal Bardakçı.
Ankara’daki Rum cemaati, Yunan ordusu Polatlı’ya kadar
geldiğinde umutlanmış, hatta orduyu karşılamak üzere bayraklar bile hazırlamıştı.
Ancak ricat haberi ile birlikte umutlar sönmüş ardından da infazlar başlamıştı.
Her gün 28-30 genç, Yunan esirler, asker kaçları ve rejim muhalifi Müslümanlar
Atpazarı’ndaki darağaçlarına gönderilmeye başlamıştı. 9 Eylül 1922’de İzmir
geri alındığında, geride kalanların Ankara’dan çıkmasına izin verilmişti.
BİZ EFENDİ, ONLAR ÇORBACIMIZ
Falih Rıfkı, Çankaya adlı eserinde şöyle anlatmıştı
‘Türklere’ kalmış Ankara’yı: “Vaktiyle Hıristiyanlar Ankara’nın bütün iyi geçim
ve kazanç kaynakları üstünde kurulmuşlar, Kalenin istasyona bakan sırtını
konakları, otelleri, lokanta ve hanları ile donatmışlar. Çankaya ve Keçiören
semtlerine de asma, yemiş ve gölge ağacı dikerek yaz için serince birer köşe
edinmişler. Biz Türkler efendiliğimizle kalmışız ama, onlar, çorbacımız
kesilmişler. [1]923’te Ankara’ya geldiğimiz vakit, bağ evleri ile müstesna,
Hıristiyan mahallesinden eser yoktu. Trenden inince iki taraflı bir bataktan,
ağaçsız bir mezarlıktan, kerpiç ve hımış esnaf barakaları arasından geçerek
tozuması bir türlü bitmeyen bir yangın yerine sapardık. Şimdi geri bir Anadolu
kasabasının bile o günkü Ankara kadar iptidai olduğunu sanmıyorum (…) Ankara,
İstanbul surları dışındaki bütün Türkiye’nin sembolü idi. Ermeniler ve Rumlarla
beraber hayat ve ‘umran’ denecek ne varsa hepsi sökülüp gitmişti. Bu şehri ve
bu memleketi temelinden çatısına kadar kuracaktık. (…) ”
(1916 Ankara Yangını kitabının kapağındaki fotoğrafta
Ankara)
Taylan Esin’in dediği gibi Falih Rıfkı ancak, 1963
yılında yayımlanan Batış Yılları’nda adlı eserinde kollektif sorumluluğu
üstlenecekti: “Ankara’nın zengin semtleri ve bakımlı yazlıkları Ermenilerin
malı idi. Ermeni lokantasında yiyor ve Ermeni otelinde kalıyorduk. Müslüman
çarşısı en eski alaturka idi. Yerden yüksek dükkanlarda bağdaş oturulduğunu
hatırlıyorum. Ankara’da kaldığımız otelin adı Santral, lokantası iyi, yatakları
temiz ve rahattı. ‘Tehcir’ zamanı yıkılmış olmalı idi. Ankara başkent olduğu vakit
Santral otelini aramıştım. Altındaki ahıra at bağlanan Taşhan’dan başka
kalınabilecek yer yoktu. Benim ilk gördüğüm Ankara’nın medenilik adına nesi
varsa hepsini yakıp kül etmiştik.” (Falih Rıfkı’nın 1922 İzmir Yangını ile
ilgili itiraflarını ise şu yazımdan okuyabilirsiniz: okumak için tıklayın)
SOYKIRIMIN TAMAMLAYICISI YANGINLAR
Taylan Esin ve Zeliha Etöz’ün saptadığına göre, 1914-1918
arasında Anadolu’nun başka yerlerinde de önemli yangınlar yaşanmıştı. Örneğin
12 Mart ve 21 Temmuz 1915 tarihlerinde Amasya’da, 3 Mayıs 1914’te
Kastamonu’da, Mayıs 1914 ve Ocak 1916’da
Tokat’ta, 19 Ağustos 1914’te Diyarbakır’da, 24 Ağustos 1914’te Edirne’de, 30
Haziran 1915’te Bandırma’nın Preme karyesinde, 23/24 Ağustos 1915’de Bursa-Orhangazi’nin
Yeniköy karyesinde, 27 Ağustos 1915’te İzmit’te, 3 Ekim 1915’te Adana-Haçin’de,
Mart 1917’de Bandırma’da, Nisan-Ağustos 1917’de Ayvalık’ta, 18 Nisan 1917’de
Gelibolu’da, 27 Ağustos 1917’de Erdek’te, 31 Mayıs 1918’de İstanbul’da
Cibali-Fatih-Altımermer bölgesinde yangınlar çıkmıştı. Yazarlara göre bu
yangınların ortak özelliği 1) Kentlerde veya görece büyük merkezlerde meydana
gelmeleri, 2) Genellikle Hıristiyanların yoğunlukta olduğu mahal(le)lere zarar
vermeleri, 3) Diyarbakır yangını hariç, resmi belgelerde bilgilerin muğlak ve
örtük oluşu, faillerin kim olduğunun belirtilmemesi, 4) Buna karşın, çoğunun
kundaklama olduğuna dair ikincil kaynaklar ve rivayetlerin olmasıydı. Yazarlar
son olarak, bu yangınların hem ülkeden zorla sürülenlerin geride bıraktıkları
malların (emval-i metruke) paylaşımında ortaya çıkan ihtilafların, hem de iskân
politikalarının tamamlayıcısı, kolaylaştırıcısı olduğunu belirtiyorlar.
DEVLETİN MERKEZİ ANKARA’DIR!
Tekrar Ankara’ya dönersek, Lozan Barış Görüşmeleri’nin
kesintiye uğradığı günlerde Mustafa Kemal bir Ege gezisine çıkmış, 16/17 Ocak
1923 tarihinde İzmit Kasrı’nda İstanbul’un önde gelen gazetecileri ile yaptığı
ünlü toplantıda, Suphi Nuri (İleri) Bey’in sorusu üzerine şu cevabı vermişti:
“Hükümet merkezi neresi olmalıdır? Düşündük. Bendenizce iki nokta-i nazardan
tetkikat yapmak icabeder. Biri her nevi taarruz ve tecavüze karşı yerinden
kıpırdamayarak kuvvet ve sükûnetini muhafaza edecek bir yer olmalı (…) Yoksa
bir geminin topundan telaşa düşebilecek bir yerde hükümet merkezi olmaz.
İkincisi: Hükümet merkezi öyle bir yerde olmalı ki hükümet nazarını memleketin
bütün muhitlerine müsavi surette atfedebilsin (…) Herhalde birçok sebepler
hükümet merkezinin (Ankara-Kayseri-Sivas) müsellesi (üçgeni) dahilinde bir
noktada olmasını icap ettiriyor. Bu müsellesin bir re’sinde (noktasında)
bulunan Ankara pek âlâ merkez olabilir. Esasen hadisat (olaylar) da orasını
merkez yapmıştır.”
Kâzım Karabekir ve Rauf Bey, bu karara şiddetle karşı
çıktılar, ancak İsmet (İnönü) Bey ve 14 arkadaşı Ankara’nın ‘devletin makarr-ı
idaresi’ yani ‘idare merkezi’ olması için önergelerini verdiler. Önerge 13
Ekim1923’te kabul edildi. Karara sadece Bağımsız Gümüşhane Milletvekili Zeki
(Kadirbeyoğlu) Bey ret oyu vermişti. Bu karar 1921 Teşkilat-ı Esasiye’sine bir
madde olarak eklendi. Böylece, İstanbul’un 470 yıl süren saltanatına son
verildi.
(1916 Ankara Yangını’nda yokolan Ermeni okullarından
birinin yerine yapılan İstiklal Mahkemesi binası)
MİLLÎ MİMARİ/ YENİ MİMARİ
1916 yangını ile zenginliğinin silinip süpürülmesine dair
son izlerin de ortadan kaldırılmasıyla ‘köhne Anadolu kasabası’ tanımlamasına
gerçeklik kazandırılan, bir zamanların ıssız ve sıkıcı kasabasından modern ve
Batılı bir şehir yaratılması işine 16 Şubat 1924’te Şehremaneti’nin (belediye)
kurulmasıyla başlandı. Gelişmeleri, 1924 tarihli Lörcher Planı, 1925 tarihli
İstimlak Kanunu, 1926 tarihli Emlak ve Eytam Bankası ile finansman kaynağının
yaratılması izledi. Yapı malzemeleri sağlayan fabrikalar ve amele evleri
yapıldı. İstanbul’dan davet edilen Vedad (Tek), Guillio Mongeri, Kemaleddin
Bey, Muzaffer Bey ve Arif Hikmet (Koyunoğlu) gibi Selçuklu ve Osmanlı
unsurlarının Batılı unsurlarla harman edilmesinden oluşan neo-klasik üsluptaki
‘Milli Mimari’ akımının üstatları, devletin ve halkın tüm olanaklarını seferber
ederek Ankara’nın en önemli kamu binalarını inşa ettiler ancak Cumhuriyet’in
‘Yeni Mimari’ diye anılan kendi özgün (?) mimari üslubunu bulması ancak
yabancıların katkısıyla olacaktı.
(1933’te Ulus Meydanı’nda Cumhuriyet’in 10. Yıl
kutlamaları)
1927 yılında, aslında yabancılardan nefret eden ama eski
bir belediyeci olarak planlı imara inanan Şükrü Kaya ve Ankara Valisi Asaf Bey,
“istemeye istemeye” Batılı uzmanlara akıl danışmak için Berlin’e bir komisyon
gönderdiler. Komisyonun görüştüğü 75 yaşındaki mimar Profesör Ludwig Hoffmann
Türkiye’ye gelemeyecek kadar yaşlı olduğunu söyledi ve yerine Berlin Güzel
Sanatlar Akademisi ve Mühendislik Mektebi öğretim üyesi Herman Jansen’i önerdi.
1928’de açılan uluslararası yarışmayı, Mustafa Kemal’in ağırlığını koymasıyla kazanan
Jansen’in planı ile Ankara dev bir şantiyeye dönüştü. Jansen’i Clemens
Holzmeister, Ernst Egli, Theodor Jost, Martin Wagner, Martin Elsaesser, Bruno
Taut ve R. Oerley gibi mimarlar izledi.
Hepsi dev ölçekli projeler yüzünden arsa fiyatları yüzde
1000 ilâ 4000 artmış, rüşvet ve yolsuzluk hikâyeleri ayyuka çıkmıştı ama, 1930
yılına gelindiğinde bugün hâlâ kullanılan kamu binalarının ve bankaların tümü
tamamlanmıştı.1929 Dünya Ekonomik Buhranı’nın etkisiyle tüm Türkiye’de
yatırımlar dururken Ankara’da kişi başına belediye harcamaları, Afife Batur’a
göre 1927’de Türkiye ortalamasının 28 katı, 1931’de 23 katıydı. Başka bir
deyişle, “modern ve Batılı bir başkent yaratma” hedefine ulaşmak uğruna tüm
ülke ihmal edilmişti. Çünkü bu proje basit bir kültürel öykünme değildi, aksine
ulus-devletin kurucu unsurlarından biriydi.
YAKUP KADRİ’NİN ÜTOPYA-ANKARA’SI
1930-1932 arasında Kemalist devletçiliğin daha radikal
bir uygulamasını savunan çoğunluğu TKP geleneğinden gelen bir grup sol
yönelimli aydının oluşturduğu Kadro hareketinden Yakup Kadri Karaosmanoğlu,
1934 yılında yayımlanan Ankara adlı romanında şöyle der: “(…) Gerçi Jansen
planına göre açılmış olan ana cadde, henüz, herhangi bir Avrupa metropolündeki
boulevard veya aveneu’ler gibi işlek ve canlı görünmekten uzaktı. Fakat bu ana
caddeye doğru inen sokaklarda eski tenhalıktan artık eser kalmamıştı. Çünkü
eski şehrin bir salyangoz izine benzeyen dolaşık, çarpışık sokaklarında dağılıp
kaybolan halk, şimdi bellibaşlı birkaç muntazam mahallede toplanmış bulunuyordu.”
Yakup Kadri, bu ‘muntazam mahalleler’deki apartmanların,
evlerin, resmi binaların hemen hepsinde ‘exotique’ mimari tarzının hakim
olduğunu söyler. Ona göre Yenişehir’den Kavaklıdere’ye doğru sıralanan villalar
arasında kulesiz, saçaksız binalara rastgelmek mümkün değildir. Bu evlerden
birinin içine girersek, örneğin zengin sınıftan Murat Bey’in bir büyük salon
genişliğinde olan “dillere destan” banyosunun lavabosundaki bizote aynalar,
Berlin’den getirtilen çeşitli friksiyon ve masaj aletleri, “Avrupai” yaşam
tarzının işaretleridir. Murat Bey’in evinde bir de Şark salonu vardır ki oyma
rafların ve hücrelerin içinde “Şarkkarilikle hiçbir ilgisi bulunmayan” çeşitli
eşyalar bulunur. Hakkı Bey’in ‘Batı tarzı’ evinden çıkan Neşet Sabit adlı bir diğer kahraman ise “eski Ankara
kasabasının göbeğinde yürürken” doğu ile batı arasındaki zıtlıklar üzerinde
kafa yormaktadır. “Oturduğu mahallede henüz hiçbir evin ne elektriği ne de suyu
vardır ve zavallı Ankara halkı, muhasaraya uğramış bir şehirde gibi yarı ıslak
çeşme ve kuyuların başında birbirleriyle kavga etmektedir.”
GARP İLE ŞARK ARASINDA
Roman baş kahramanlarından Selma Hanım’ın evindeki
“çılgın balodan” çıkan Neşet Sabit, fakir mahallelerden birinde yürümekteyken
ellerinde fenerlerle yürüyen bir kalabalık görür ve onların yatsı namazından
sonra okunacak mevlûda gittiklerini öğrenerek, kendisi de kafileye dahil olur.
Yakup Kadri, Neşet Sabit’in içinde bulunduğu ikilemi şu sözlerle özetler: “Genç
adam yarım saat evvel ‘aksa-yı garp’ta idi. Şimdi, tam Asya’nın, bir de ortaçağ
Asya’sının göbeğindedir. Bu kadar ivicaçlı (kıvrımlı) bir cemiyet içinde doğru
yolu nasıl bulmalı? Bu mevlûda gidenler mi haklıdır, o salonda dans edenler
mi?” Cevabı yine kendisi verir: “Onun milli idealine göre vücut bulması lazım
gelen yeni Türk cemiyetinin üslûbu, ne bu kerpiç duvarlar arasında bir örümcek
gibi yaşayanlardan, ne de iğreti bir dekor içinde kurulmuş kuklalar gibi
zıplayanlardan örnek alabilirdi. Türk inkılâbının vakarlı ve ahenkli ruhu,
kendine layık ifadeyi çok daha canlı, çok daha şahsiyetli bir mimaride
aramaktadır.”
90 yıldır
siyasetten kültüre, ekonomiden sanata aynı sorular etrafında dönüp durmamız ne
acıklı…
Özet Kaynakça: Mahmut Goloğlu, Türkiye Cumhuriyeti 1923,
Başnur Matbaası, 1971, Falih Rıfkı Atay,
Çankaya, Doğan Kardeş Matbaacılık, 1969; Refik Halit Karay, Ankara, Hazırlayan:
Ali Birinci, İnkılap Kitabevi, 2009; Hamdi Sadi Selen, “Ankara’nın Başkent
Oluşu”, Atatürk Konferansları I, TTK Basımevi, 1964; NureddinTürsan, Ankara’nın
Başkent Oluşu, Harp Akademedileri Basımevi, 1981; Vehbi Koç, Ankara’nın İlk
Günleri, Ankara Ticaret Odası Yayınları, 1988; Yakup Kadri Karaosmanoğlu, Vatan
Yolunda, Selek Yayınevi, 1958; a.g.y., Ankara, İletişim Yayınları, 2006; Afife
Batur, “Cumhuriyet Döneminde Türk Mimarlığı”, Cumhuriyet Dönemi ve Türkiye
Ansiklopedisi, İletişim Yayınları, 1995, s.1382, Gönül Tankut, Bir Başkentin
İmarı, Anahtar Kitaplar Yayınevi, 1993; Tuğrul Akçura, Türkiye Cumhuriyetinin
Başkenti Hakkında Monografik Bir Araştırma, OTDÜ Yayını, Güzel İstanbul Matbaası,
1971; İlhan Bardakçı , Taşhan’dan Kadifekale’ye, Türk Edebiyatı Vakfı
Yayınları, 1975; Taylan Esin, “Yunanca Kaynaklara Göre 1916 Ankara Yangını”
Toplumsal Tarih, 2012 Kasım, S. 227, s.22-34 ; Taylan Esin- Zeliha Etöz, 1916
Ankara Yangını, İleşitim Yayınları, 2015; Alice Odian Kasparian, “The 915
Massacres of the Armenian in the State of Angora, Turkey”, Journal of Armenian
Studies, 1992, IV, S. 1-2, s. 119-136; Ferda Balancar’ın röportajı, “Soykırımın
tamamlayıcı unsuru olarak yangın”, http://www.agos.com.tr/tr/yazi/10657/soykirimin-tamamlayici-unsuru-olarak-yangin
.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.