By Talin Suciyan
Azad Alik
editörleri olarak “1915’i konuşmak ama nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli
bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü özel sayı ve yayınlarının içeriğine
bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük.
Bu vesileyle Nisan ayından bu yana eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir
şekilde organize ettiğimiz uzun soluklu diziye Talin Suciyan‘ın İstanbul’daki
anma toplantılarına dair eleştirel değerlendirmesiyle başlıyoruz.]
***
Editörlerin Notu: Ermeni Soykırımı ile ilgili resmi tarih
anlayışında çatlaklar oluşmaya başladığı 90lı yılların başından itibaren 1915
hakkında konuşuyor olmanın kendisi, sağ ve sol liberal çevreler arasında içerik
ve biçimden bağımsız olarak olumlu bir gelişme olarak kodlandı. Yirmi yılı
aşkın bu süre zarfında 1915 hakkında konuşmayı ve yazmayı sınırlayıcı ya da
sansürleyici güç, çokça devletle, devletin inkar politikasıyla ilişkili olarak
düşünüldü. Dolayısıyla gerek
etnisitelerarası gerekse anaakım çoğunluk aydınlar ve azınlıklar arasındaki güç
ilişkileri, bu ilişkilerin üzerine inşa edilen asimetrik gramer üzerine
konuşmak, yani sahiden 1915’i şimdiki zamanda konuşmak çok da mümkün olmadı.
Bunların “nasıl”ını konuşamamanın devletten kaynaklı
nedenleri olmakla birlikte sivil toplum aktörleri ve kanaat önderlerinden
kaynaklı zorlukları da vardı. Azad Alik editörleri olarak “1915’i konuşmak ama
nasıl?” sorusuna yanıt aramayı da önemli bulduğumuz için soykırımın 100. yıldönümü
özel sayı ve yayınlarının içeriğine bakmayı ve üretilmiş metinlerle fikri
takibe ve diyaloğa girmeyi uygun gördük. Bu vesileyle Nisan ayından bu yana
eski ve yeni yazarlarımızla kolektif bir şekilde organize ettiğimiz uzun
soluklu diziye Talin Suciyan‘ın İstanbul’daki anma toplantılarına dair
eleştirel değerlendirmesiyle başlıyoruz.]
Talin Suciyan
Beş yıl önce, o tarihte yapılan ve Taksim Meydanı’nda ilk
kez düzenlenen anma da dahil olmak üzere bir dizi etkinliğin içeriği hakkında o
gün düşündüklerimi Toplumsal Tarih dergisine yazmıştım.[1] 2010’dan bu yana, 24
Nisan anmaları ve Özür Kampanyası hakkında çok daha kapsamlı çalışmalar
yayımlandı. Seyhan Bayraktar’ın hatırlama ve siyaset üzerine 2010 Ağustos’unda
yayımlanan kitabı Politik und Erinnerung: Der Diskurs über den Armeniermord in
der Türkei zwischen Nationalismus und Europäisierung ve Ayda Erbal’ın özür
dilemenin şekli ve içeriği üzerine 2013 yılında yazdığı “Özür Dilemek
‘Bildiğiniz gibi değil’”[2] makalesi bunlardan ilk aklıma gelenler. Ayrıca,
2010 yılında Sabancı Üniversitesi ile Hrant Dink Vakfı’nın ortaklaşa
düzenlediği atölye çalışması çerçevesinde Bayraktar, Erbal ve Bilgin Ayata
hatırlama, özür, inkâr konuları etrafında Türkiyeli akademisyen ve
aktivistlerle tartışma olanağı bulmuşlardı. Aslına bakılırsa, bu panelin
düzenlenmesi bile olay olmuştu. [3] Farklı bakış açılarına sahip, Türkiye
dışında doğmuş büyümüş ya da uzun yıllarını yurt dışında geçirmiş Türkiye
kökenli kadın akademisyen olma hali, Türkiye akademi ve sivil toplum çevrelerinde
o gün olduğu gibi bugün de akademik özgürlüğün ve hatta insani ilişkilerin
sınırlarını zorlamayı sürdürüyor. Bunun nedenlerini sorgulamayan akademik
geleneğin ve sosyal hayatın kurulumunun da inkârın sıradanlığıyla yakından
ilgisi olduğunu hatırlamakta fayda var.
Bu yazıda son beş yıl içindeki yayınların ve
tartışmaların, yüzüncü yılında İstanbul’daki Ermeni soykırımı anmalarının[4]
içeriğine nasıl yansıdığına ya da yansıyıp yansımadığına bakmaya çalışacağım.
Yüzüncü yıl ile ilgili hazırlık çalışmaları bağlamında birkaç kez 2013 yılı
yazında sivil toplum örgütlerinin toplantılarına da katılmış, orada yapılan
tartışmaları takip etme imkânı bulmuştum. Yukarıda saydığım kaynak ve
toplantılar hakkında burada geniş bir özet yapmak yerine, çok temel bir iki
noktaya değinmekle yetineceğim; çünkü bunların, bu yıl yapılan anmalarda da
devam eden ana sorunlar olduğunu düşünüyorum. Özür Kampanyası’nın aldığı en
temel eleştirilerden biri, kampanyada kimin kimden ve hangi suça istinaden özür
dilediğinin belli olmamasıydı. Metinde soykırım kelimesi kullanılmamış
olduğundan suçun ne olduğu muğlak bırakılmıştı. Suçun muğlaklaşması sonucu fail
de kullanılan edilgen fiillerle ortadan kalkmıştı.[5] Özür Kampanyası’ndaki
suçun isminin konmaması ve daha sonra da “ortak acı”ya evrilen söylemin faile
ihtiyaç duymaması, son beş yılda devletin de benimsediği bir dil olarak çıktı
karşımıza. 2014 yılındaki taziye mesajı bu içselleştirmenin en iyi örneğidir.
Taksim’de anma düzenleyen grupların soykırım kelimesini kullanmaları 2012
yılında, 24 Nisan 2011’den sonra, yani inkâr bir can daha aldıktan sonra
olacaktı. Öte yandan failsizlik 2015’te de bütün eleştirilere ve tartışmalara
rağmen farklı faaliyetlerin içeriklerinde ve metinlerinde mevcuttu.
http://goo.gl/NH1xHy
22 Nisan gecesi “In Memoriam 24 Nisan – 24 Ապրիլ” (24
Nisan Anısına) başlığı altında bir konser düzenlendi. Gerek Türkiyeli gerekse
Türkiye dışından Ermeni sanatçıların davet edildiği konserde aralarında Ermeni
yazar ve entelektüellerin eserlerinden, anılarından da kesitler okundu. Ermeni
izleyiciler konsere gelenlerin önemli bir kısmını oluşturuyordu. Türkiye’nin
batısında, İstanbul’un ortasında, ilanlarında ve açılış konuşmasında açık bir
biçimde ifade edilmese de, imâ edildiği haliyle soykırımın yüzüncü yılı anısına
bir konser düzenlenmesi elbette ki önemlidir. Ancak yüz yıl sonra gelinen nokta
itibariyle baktığımızda içerik açısından sorulması gerekenin sorulmamış
olduğunu da tespit etmek gerekir. Konser bir anma etkinliği olarak nasıl
düzenlenmelidir ki amacına ulaşsın sorusu en temel sorudur. Bu soruyu sorarken,
bir yeni sorunun, amacın ne olduğunun açık olması gerekir. Amaç, “bir daha
asla” mı demektir? Yoksa Ermenileri içererek Ermenilerin kayıplarına ya da
bugünkü Türkiye’nin bütünün kayıplarına mı dikkat çekmektir? Hangi sorunun
cevabına giden yol bizleri bir anma faaliyetine çıkarır?
Hollanda merkezli Impunity Watch (Cezasızlığı İzleme)
örgütünün “Policy Brief: Guiding Principles of Memorialisation” başlıklı
raporunda hatırlama pratiklerine ilişkin şunlara dikkat çekiliyor: Öncelikle,
hatırlama pratiklerinin kurbanların hak taleplerini dile getirmeye aracı bir
nitelikte olması gerektiği belirtiliyor. İkinci olarak, kurbanların geçmişte
yaşadıkları şiddetle bugünün eşitsizliklerinin bağının kurulması gerektiğine
vurguda bulunuluyor. Özellikle de kurbanın kurban olma durumunun devam ettiği
durumlarda, bu sonuçları ve ilişkileri kurmak hatırlama pratiklerinin içermesi
gereken unsurlardan biri olarak karşımıza çıkıyor. Üçüncü olarak ise rapor, yapısal
şiddeti yani sosyal, toplumsal cinsiyet temelli, siyasi, sosyo-ekonomik
farklardan kaynaklanan tüm şiddet türlerini de içerecek şekilde hatırlama
faaliyetinin bağlamsallaştırılmasının önemine dikkat çekiyor.[6]
https://goo.gl/C7W8ZT
Anmanın en önce bir ritüel ile ilgili olduğunu düşünmek
yanlış olmaz. Dolayısıyla bir anmayı anma yapan ona kimlerin katıldığından
ziyade, neyin nasıl anılacağına ilişkin bir öneri getirmesidir. Bu bakımdan, bu
konserin en temel meselelerinden biri, bütününde herhangi bir konserden büyük
bir farkının olmamasıdır. İstanbullu Ermeni aydınlarının evlerinden alınıp bir
daha geri dönmedikleri, bu yüzden soykırımın sembolik olarak başlangıcına
işaret eden 24 Nisan’a denk gelen günlerde düzenlenmiş olmasının konserin
içeriğini ve amacını kendiliğinden dile getirdiği, “bunu da herkesin bildiği”
söylenebilir. Ancak yukarıda da açıkladığım gibi anma etkinlikleri şekil ve
içerik bakımından farklılık gösterir. Neyin anıldığının, nasıl anılacağının
açık bir şekilde ilan edilmesi, varsa bir ritüelin anmanın başında anmaya
katılanlara söylenmesi, bir anma faaliyetini herhangi bir konser etkinliğinden
ayıracaktır. Örnek vermek gerekirse, “bu gece alkış olmayacak” demek dahi,
ritüel yaratma yolunda bir adımdır.
Konserin açılış konuşmasında, bu gecenin “Ermeni
aydınlarının ‘son rahat gecesi’” olduğuna vurgu yapılarak “onların seslerini
duymaya çalışacağız” deniyordu. Daha ziyade estetik olmaya gayret gösteren bir
anlatımla karşımıza çıkan bu tanımlamalar, konunun esasıyla ancak uzak bir
ilişki kurabilmişti. Çünkü, muhtemelen Ermeni aydınları 24 Nisan 1915’e kadar,
önceki on yıllarda da çok rahatsız, kabuslu, uykusuz geceler geçirmişti.
Impunity Watch’ın önerdiği ilkeleri takip edecek olursak,
bir anma faaliyetinin açılış konuşmasının yukarıda belirtilen bağlamı ve onun
gereklerini yerine getirmesini bekleyebiliriz. Oysa konserin açılış
konuşmasında kimin kimi nasıl anacağını, bu konserin hangi özelliklerinin onu
bir anma yapacağına dair çok temel ilkeler dışarıda bırakılmıştı.
Konserin başlığında soykırımının imâsı vardı ancak
kendisi yoktu, Açılış konuşmasının içeriğinde, son yıllarda getirilen
eleştirilere rağmen, hâlen fail yoktu. Failsizlik tercihi, suçun da yine muğlak
bırakılmasıyla, daha doğrusu telaffuz edilmemesiyle bir arada düşünülmelidir.
Edilgen cümlelerle başlayan açılış konuşması I. Dünya Savaşı arka planında,
“her ırktan ve inançtan insan hayatlarını kaybetti” gibi çok genel bir noktadan
hareket ederek yazılmış ve ulus devlet teranesi tekrarlanmıştı: Ulus devletler
kurulurken meydana gelmiş “yaralar”dan biriydi Ermenilerin yok edilmesi. Bu
söylemin iddiası, her ulus devletin soykırımla kurulduğu yanılsamasını içine
barındırmasıdır ve hepimiz biliyoruz ki durum böyle olmamıştır. Açılış metninin
tek önemli özelliği 1915’te işlenen suçlarla 1923 sonrasının önemli ırkçı
vakalarıyla arasında bağlantı kurmuş olmasıydı.
Bu yıl yapılan anmaların bir diğer temasının da “utanç”
olduğunu gördük. “Yapılanlardan duyduğumuz utanç, hem onlar (Ermeniler) hem de
ülkemiz için adalet aramak yolunda bize daha fazla sorumluluk yüklüyor.”
Kuşkusuz, utanç duyabilmek sorumluluk almak anlamına gelir; ancak metnin daha
önceki bölümlerindeki edilgen fiilerle dolu cümleler, utanç ve sorumluluk
arasındaki bağı kurmayı maalesef imkânsızlaştırıyor: Neyin sorumluluğunu kim
alıyor? Soykırım ya da inkârın sorumluluğunu konseri düzenleyenler mi alıyor?
Devletin sürekliliğine ve sorumluluğuna işaret edilmesi gerekmiyor mu?
Türkiye’nin resmi devlet politikasının yüz yıldır inkâr olduğu düşünülürse,
“ülkemiz”in de sorumluluğunu almayı bu bağlamda nasıl okuyacağız?
Bu konsere ağırlıklı olarak Ermeni sanatçıların davet
edilmesi nasıl okunmalıdır? Elbette ki, bu adım Ermeni sanatçılarla Türkiyeli
aktivistlerin dayanışması, yürüttükleri çalışmanın desteklenmesi olarak
okunabilir. Nancy Kricorian Armenian Weekly’de yayımlanan yazısında Project
2015 kapsamında Amerikalı Ermenilerin anmalara katılmasını, diyasporalı
Ermenilerin Türkiye’de Ermeni soykırımının tanınması için çalışan gruplarla
“birlikte direnme” (co-resistance) hareketi olarak okuduğunu söylüyor.[7]
Öncelikle böylesi bir “birlikte direnme” ya da desteğe gerek olup olmadığı
sorulabilir. Almanlar Yahudi Soykırımı’nı ve işledikleri suçları tanırken
Yahudilerden destek mi beklemişlerdi? Faillik ve sonraki sessizlik durumunun
öncelikle Almanya’nın sorunu olduğu başından itibaren açıktı. Ayrıca, Kricorian
İsrail-Filistin sorunundan yola çıkarak bu öneriyi getiriyor. Ancak, bu örneğin
yapısal pozisyonları ile anmaları düzenleyen ve onlara destek olan grupların
yapıları karşılaştırılabilir değil. Gerek İsrail’de gerekse Filistin
Yönetimi’nde siyasal sistemlerden, temsilden ve bunların devamı olan yapılardan
söz etmek mümkünken, tüm bunların dengi bahsettiğimiz bağlamda ne olacaktır?
Foto: Talin Suciyan
24 Nisan sabahı ise anma etkinlikleri Gomidas’ın ve Rupen
Sevag’ın Elmadağ’daki evlerinin önünde başladı. Bu evlerin önüne birer hatıra
taşı konacağına ilişkin bir girişimde bulunulmuştu; ancak bununla ilgili
halihazırda herhangi bir sonuç alınmış değil. Kanımca bu girişim, son yıllarda
düzenlenen anmaların içeriğine önemli bir katkıdır. Özellikle de İnsan Hakları
Derneği’nin (İHD) 2010 yılında Haydarpaşa Garı ile başlattığı ve daha sonra
İbrahim Paşa Sarayı ile devam ettirdiği, hafıza mekânları oluşturarak anma
ritüelinin önemli bir tamamlayıcı unsurudur. Bu türden hatıra taşlarının
yerleştirilmesi, gündelik hayatın içine soykırım felâketini yerleştirmek, diğer
bir deyişle günlük hayatın içine bu tarihi yerleştirmek anlamına gelir; ki bu
da hafızanın ve bu konuda hassasiyetin oluşturulması ve sürekli kılınması
yolunda önemli bir adımdır. Bu girişimin bir sonuç getirebilmesini umalım.
Bir sonraki durak Balıklı Ermeni Mezarlığı’nda ise
1894-1908 arasında hayatını kaybeden Ermeniler anısına yapılan anıtta,
Ermeniler dualar okuyarak ölülerini andılar. Bir dua eşliğinde ruhlara huzur
dilenen sade bir anma töreniydi. Bu Ermenilerin son yıllarda ölülerini anmak
için geliştirdikleri bir tören olarak tekrarlanıyor.
Sadece soykırımı anmada değil aynı zamanda sorumluluk ve
anmaların çerçevesi hakkındaki tartışmaların da öncüsü niteliğinde olan İnsan
Hakları Derneği (İHD) 2005 yılından bu yana 24 Nisan’ı anıyor. İHD, 2014 yılı
dışındaki son beş yıl boyunca 24 Nisan gecesi tutuklananların tutulduğu
hapishane binası olan İbrahim Paşa Sarayı’nın önünde toplanılıp basın
açıklaması yaptı. Bu sene de burada bir araya gelen grup, daha sonra yürüyerek
Sirkeci’ye ve oradan Haydarpaşa’ya,[8] Ayaş’a gönderildikleri tren istasyonunun
önünde bir anma düzenledi ancak buna polisin pankart dahi tutmalarına izin
vermediğini de eklemek gerek. İHD son yıllarda yaptığı gibi, bu defa da, suçun
ismini koyarak, inkâr ile soykırımın devam ettiğine dikkat çekerek, ancak fail
kuşakların sorumluluğu üstlendikleri ve bu suçtan utanç duyduklarını dile
getirdikleri bir anmanın soykırım coğrafyasında anlamlı olacağını vurguladı.
Devletten soykırımın tanınmasını, özür dilemesini ve tazmin etmesini talep
etti. Verdiği mesajlar bakımından İHD’nin gerek anma faaliyetinin gerekse
metninin yukarıda göndermede bulunduğum Impunity Watch’ın öngördüğü kriterlerle
de büyük ölçüde örtüştüğünü söyleyebilirim. İHD’nin kampanyasını da “İnkâra
Son!” başlığıyla yürüttüğünü hatırlatalım.
IMG_6184
Foto: Talin Suciyan
Bir sonraki durak 2011 yılının 24 Nisan’ında mecburi
askerliğini yaparken öldürülen Sevag Balıkçı’nın mezarı başındaydı. 24 Nisan
2011, soykırım inkârıyla kurumsallaşan ve toplumsallaşan örgütlü ırkçılığın,
yüz yıllık karanlığın üstümüze yeniden çöktüğü gün olmuştu ve bir ailenin daha
ocağına ateş düşmüştü. Maritsa Küçük cinayeti, Samatya’da ve Kurtuluş’ta yaşlı
Ermeni kadınlara yapılan saldırılar, inkârın sıradanlığının, kurbanların yok
sayılmasının, faillerin görünmez kılınmasının yüz yıl sonra bile kurbanların
kendi halinde bir hayat sürdüremeyeceklerinin, hayatta kalanın yapabileceği en
iyi şeyin hayatta kalmayı yeniden üretebilmek olabileceğinin, öyle ki buna
“sevinmesi” gerektiğinin kanıtı adeta.
Oradan sonra İstiklâl Caddesi’nin girişine doğru yola
çıktık. Project 2015 çerçevesinde ABD’den gelen, aralarında Ermeni
diyasporasından bazı, önemli isimlerin de bulunduğu gruptan Heghnar
Watenpaugh’nun “Yeni bir Başlangıca Davet” konuşmasıyla başladı anma.
Watenpaugh, Musa Dağlı büyükannesinin ve büyükbabasının katılmış olduğu, daha
sonra Franz Werfel’in Musa Dağ’da Kırk Gün romanına konu olacak direnişten
bahsetti. Bu önemli direniş, Werfel’in kitabı aracılığıyla daha sonra Yahudi
soykırımı döneminde Varşova Gettosu’ndaki direnişe ilham kaynağı olmuştu.
Yüzüncü yılın önemi ve soykırımlar arasındaki bağlantılara dikkat çekmesi
bağlamında bu direniş bağını hatırlatmak anlamlı olurdu.
Açılış konuşmasını Watenpaugh’nun yapması, Türkiye’de
soykırımın tanınmasına ve adalet talebinin yükseltilmesine diyasporadan bir
destek olarak okunabilir. Aynı zamanda, yüz yıldır düşmanlaştırılan
diyasporayla Türkiyeli sivil toplum örgütlerinin yeni bir ilişki kurmasıdır bu.
Her ikisi de elbette ki, Kemalist inkârcılığın çok yakın zamana kadar başarıyla
ters yüz ettiği ilişkinin yeniden tesisi anlamında önemlidir ve bu dönüşümün
yaşanabilmesi için yıllardır çaba sarf edildiği de unutulmamalıdır, — bunun
henüz çok yeni ya da çok geç başlamış bir ilişki olduğu da not düşelim.
Watenpaugh’un metni kendisinden bir önceki nesil ile kendi çocuklarının neslini
birbirine bağlarken, bir yandan da “yeni bir başlangıcın” çağrısını yapıyordu.
Bu başlangıcın yeniliği sanıyorum diyasporadaki Ermenilerin Türkiye’de
soykırımın tanınması ve adalet talep eden grupların bir arada çalışmalarına
ilişkindir. Anlamlı bir umut olmakla birlikte, bu iş öncelikle Türkiyelilerin,
inkâr mirasını üstlenmiş, kurumsallaştırmış, toplumsallaştırmış kitlelerin
işidir. Devletin inkârcı pozisyonunun değişmediği bir ortamda bu yolun da nasıl
gidileceği bin bir soru işaretiyle doludur. Ve tabii ki Watenpaugh’nun kendi
ailesinden yola çıkarak yaptığı açılış konuşması, tüm temsil sorunlarının
ortasından okunmalıdır. Ne Watenpaugh, ne de bir başkasının “Ermenileri
temsilen” bir şey söylemesinin mümkün olduğu ve bu temsil sorunun kendisinin soykırımın
sonuçlarından biri olduğu da unutulmamalıdır. Kişisel bir hikayeden çıkarak bir
metin yazmak elbette ki tercih meselesidir; öte yandan inkârı bütün şiddetiyle
süren bir soykırımın aile hikayelerinden yola çıkılarak anlatılması, suçun
kitleselliği ve kuşakları kesen bağlamında yeniden düşünülmelidir.[9] Bunun
anlamı “kişisel hikayelerimiz önemsizdir ya da daha az önemlidir” demek
değildir elbette. Kişisel hikayelerimizdir bizleri biz yapan. Ancak
unutulmaması gereken, inkârın bütün düşünce ve faaliyet alanlarını belirlediği
bir bağlamda konuşuluyor olduğudur. Watenpaugh’dan sonra Nurcan Kaya’nın
konuşmasında ise yüzleşme ve özür talebi vardı. Bununla birlikte yüzleşmenin
neleri içermesi gerektiği, hangi yolu takip edeceğine ilişkin kesin ve net öneriler
yoktu. Bu konu önümüzdeki dönemde konuyla ilgilenenlerin ya da en çok bu
konuyla ilgilenmeyenlerin merak ettiği meseleler arasına girer diye umuyorum.
Foto: Talin Suciyan
Taksim’deki gruba Galatasaray’dan yürüyerek gelen Nor
Zartonk’un organize ettiği grup, elinde Maritsa Küçük, Sevag Balıkçı’nın
yanında 1915’de hayatını kaybedenlerin resimlerini taşıyarak katıldı. Yürüyüş
yapmanın anma bağlamında önemli bir harekete geçirici özelliği olduğuna hiç
şüphe yok, ancak atılan sloganların bazılarının anma ile ilişkisini kurmak
zordu. “Yaşasın halkların kardeşliği” özellikle Ermeni soykırımı söz konusu
olunca çok manidar bir hal alıyor; zira Ermeni soykırımının en belirleyici
özelliklerinden birisi fail ile kurbanın gerek devlet yönetiminde gerekse
komşuluk ilişkileri bağlamında birbirine her seviyede çok yakın olmasıdır. Aynı
şekilde, sol cenahtan neredeyse her mitingde duyulan “Faşizme karşı omuz omuza”
sloganı da 24 Nisan’ın yüzüncü yılıyla ne kadar ilgilidir? “İnkâr etme, suça
ortak olma” benim duyabildiğim en anlamlı slogandı.
Bu anma etkinliği çerçevesinde bir de dilek ağacı
hazırlanmıştı. Hale Tenger’in eseri olan Dilek Ağacı’nın bir rituel olduğu,
birlikteliğin ve anımsamanın bir simgesi olması amacını taşıdığı
belirtiliyor.[10] Ağaç metaforunun oldukça olumlu anlamlar içeren, kök salan
geçmişi, bugünü ve geleceği birbirine bağlayan bir anlamı var. Öte yandan,
dilek ağaçlarına bağlanan dilekler Tanrı’ya havale edilir. Bu bakımdan
insanların sorumluluğunu hafifleten bir anlamı olduğunu da unutmamak gerekir.
Türkiye’deki 24 Nisan anmaları içerik bakımından önceki
yıllarla büyük farklılıklar göstermezken, Avrupa’da hiç beklenmedik gelişmeler
oldu. Papa Francis’in Ermeni soykırımında hayatını kaybedenleri andığı ayinin
ardından, Almanya’da devlet başkanı Joachim Gauck 23 Nisan günü Berlin’deki
ekümenik ayinde hazır bulunarak bir konuşma yaptı. Gauck soykırımın
kurbanlarının neden anılması gerektiğini teker teker açıkladıktan sonra,
“Failden konuşmadan kurbanı anma yarım bir hatırlamadır. Failsiz kurban yoktur”
dedi ve konuşmasını suçlulara ve bugünkü Türkiye’de adalet aramanın
sorumluluğuna işaret ederek sürdürdü. Ayrıca Almanların da bu suçtaki
ortaklıklarıyla yüzleşmeleri gerektiğini söyledi.[11] Gauck, yine son dönemde
yaptığı konuşmalardan birinde, Auschwitz’in olmadığı bir Alman kimliğinden söz
edilemeyeceğini söylemişti. “Burada Almanya’da, günlük olarak evlerinden alınıp
götürülen Yahudilerin evlerinin önünden geçiyoruz. Burada Almanya’da, yok
etmenin planlandığı yerdeyiz; burada geçmişin dehşeti ve bugün ile geleceğe
yönelik sorumluluk başka her yerdekinden daha büyük ve daha zaruridir.”
Gauck’un Alman kimliğine, Yahudi soykırımına ve Almanya’ya yönelik sözlerini
Türk kimliği, Ermeni soykırımı ve Türkiye üzerinden okunduğunda failin, suçun
ve tarihsel sorumluluğun ne kadar açık ve net bir şekilde ifade edildiğini
görebiliriz. Öte yandan, Türkiye’de anma pratikleri şekillenirken, en azından
2010 yılından 2015’e fail, suç ve sorumluluk kavramları çerçevesindeki
muğlaklık kalıplarının çeşitli şekillerde tekrar ettiğini söyleyebiliriz.[12]
Bu tercihin temelinde şüphesiz inkârın kurumsal ve toplumsal yaygınlığı,
derinliği ve normalliği vardır. Bu nedenle de bu yazının başında belirttiğim
eleştirel yaklaşımların, çeşitli vesilelerle sormakta olduğumuz soruların hâlen
geçerli olduğunu düşünüyorum: İnkârın yüz yıldır kesintisiz bir devlet
politikası ve toplumsal pratik olarak işlemekte olduğu bir durumda soykırım
anmaları nasıl yapılmalıdır, kim kimi anmaktadır, soykırımla nasıl yüzleşilir, fail
ve sorumluluk nasıl tanımlanmalıdır? Bu soruların cevaplarını ararken, mevcut
deneyimlerden faydalanmak, inkâr zulmüyle yaşamaya mahkûm olan kurban
nesillerin hassasiyetlerinin neler olabileceğine ilişkin kafa yormak, güç
dengelerini görünmez kılarak, fail ile kurban arasında simetrik olduğu izlenimi
uyandıran bir ilişki kurarak, suçun adını koymayarak kurban nesilleri yeniden
kurban etmemeye özen göstermek, anma faaliyetlerinin de şeklini ve içeriğini
değiştirecektir. Ermenilerin bu faaliyetlerin organizasyonuna katılmış olması
faaliyetlerin içeriği “anma” olmadığı sürece kendi kendine bir anlam ifade
etmeyecektir. Türkiye özelinde inkârı iyi anlamak, onu hedef almak, Gauck’un
sözleriyle, “failsiz bir anmanın yarım bir hatırlama” olduğunu akılda tutmak, yüz
yıldır süregelen yapısal eşitsizliğin sonuçlarına dikkat çekmek, kurbanların
hak taleplerini dile getirmek anma pratiğinin olmazsa olmazları halini alması
hem benzer deneyimlerden elde edilen birikimin yok sayılmaması hem yeni bir
anma anlayışının geliştirilebilmesi için önemli bir adım olabilir.
* Bu yazıyı Azad Alik editörlerinden Tümay Arslan, Ayda
Erbal ve Özge Genç yayına hazırladı, son düzelti okuması içinse Deniz Buga’ya
teşekkür ediyoruz.
[1] Talin Suciyan, “Toplumsal Anma Pratikleri Şekillenirken:
Istanbul 24 Nisan 2010” Toplumsal Tarih 119, Temmuz 2010. Sayfa 14-17.
[2] Ayda Erbal, “Özür Dilemek ‘Bildiğiniz Gibi Değil’”,
Azad Alik, Şubat 2013,
https://azadalik.wordpress.com/2013/02/01/ozur-dilemek-bildiginiz-gibi-degil/
Erbal’ın aydınların özrünü çok daha detaylı biçimde ele aldığı makalesi için
bkz “Mea Culpas, Negotiations, Apologias: Revisiting the ‘Apology’ of Turkish
Intellectuals”, in Birgit Schwelling (ed.), Reconciliation, Civil Society, and
the Politics of Memory. Transnational Initiatives in the 20th and 21st Century,
Bielefeld: Transcript, 2012, 51-94.
[3] İçeriği ve etrafındaki tartışmalar için bkz. Ayşe
Günaysu, “Silenced but Resilient: A Groundbreaking Panel Discussion in
Istanbul”, Armenian Weekly, 3.8.2010.
http://armenianweekly.com/2010/08/03/gunaysu-silenced-but-resilient-a-groundbreaking-panel-discussion-in-istanbul/
[4] Diyarbakır’da, Ankara’da ve başka illerde de anmalar
düzenlendi. Mevzubahis şehirlerde anmalara katılanların bu anmalar üzerine
yazmasının daha doğru olacağını düşündüğümden bu yazı sadece İstanbul’u
kapsayacak.
[5] Soykırım kelimesinin kullanılıp kullanılmaması
etrafında Türkiye’de maalesef hâlen devam eden bir tartışma var. Yüz yıl sonra,
dünyanın farklı yerlerinde önemli yüzleşme deneyimleri yaşanmışken, bu
deneyimlerden yola çıkarak soykırım, örgütlü ırkçılığın neden olduğu diğer
suçlara karşı kurbanları koruyucu yasal düzenlemeler kabul edilmişken,
Türkiye’de hâlen ısrarla bu kelimenin kullanılıp kullanılmamasına ilişkin
tartışmanın meşruiyetinin savunulması, yüz yıllık inkârın zihinlerde yarattığı
bir deformasyon sonucu fail sorunsalının çözülememiş olmasıyla ilintilidir.
[6] Impunity Watch, Policy Brief: Guiding Principles of
Memorialisation, Perspective Series, January 2013, p. 5.
http://www.impunitywatch.org/docs/Policy_Brief_Guiding_Principles_of_Memorialisation.pdf
[7] Nancy Kricorian, “Choosing ‘Co-Resistance’ Rather
than ‘Turkish-Armenian Dialogue’” Armenian Weekly, bkz.
http://armenianweekly.com/2015/05/22/co-resistance/ Kricorian’ın verdiği
“birlikte karşı koyma” örnekleri de Türkiye’ye ne kadar uyarlanabilir bu da ayrıca
tartışılabilir.
[8] Haydarpaşa daha sonraki yıllarda, Anadolu’nun uzak
köşelerinde hayatta kalmayı başaranların İstanbul’a geldiklerindeki ilk
durakları olacaktı. Haydarpaşa Garının yanında çadırlardan oluşan bir kampta
hayatta kalan Ermeniler gelip bir süre barınıyorlardı.
[9] Fatih Akın The Cut filmi de benzer bir metod ile bir
kişinin ‘yol hikayesi’ olarak tasarlanmış, bu nedenle de soykırımın kitlesel ve
kuşaklar ötesi etkilerinin muğlaklaştırmasını beraberinde getirmişti. Kişisel
hayatta kalma hikayeleri elbette çok önemlidir; ancak inkâr sisteminin temel
mantığı suçun sistematikliğinin görünmez kılınması olduğundan, en elverişli
materyaller bu sistematikliğin ortaya çıkamadığı kişisel hikayelerdir. Sonuç
olarak kurbanlardan sürekli kişisel hikayelerini anlatmaları istenirken, bir
yandan da bu hikayelerin bir sistematiklik ortaya koyamayacak kişisel hikayeler
olarak kategorize edilmeleri açmazı ile karşıya karşıya kalınmaktadır.
[10] Bkz.
http://www.armenianproject2015.org/wp-content/uploads/pr.2015.04.10.Wishing-Tree-Public-Ritual.tur_.pdf
[11] Bu tarihi konuşmanın içeriği hakkında Türkiye
medyasında pek az şey duymuş olmamız tesadüf değildir ve büyük bir kayıptır.
Bir devlet başkanının ağzından yapılmış ve pek çok öğretici özelliğe sahip bir
metin olduğunu söylemeden geçmeyeyim.
[12] İHD’yi ayrı tutmak isterim, gerek bu yazının içinde,
gerekse 2010 yılında yazdığım yazıda, İHD’nin 2005 yılından bu yana çok net ve
açık mesajlarla suçu, sorumluluğu açıkça tanımlayarak anmalar düzenlediğine
değinmiştim.





Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.