Ünal Çeviköz
ABD’nin liderlerin devrilmesi ve rejimlerin değiştirilmesi
yöntemini yumuşak güç uygulaması ile değiştirmeye başladığı dönemde Türkiye’nin
yumuşak güçten kuvvet kullanımını destekleyen bir anlayışa doğru dönüşüm
geçirmesi Suriye sorunu karşısında Türkiye’nin gerek ABD gerek uluslararası
toplumun diğer aktörleriyle arasındaki temel görüş ayrılıklarının başlıca
nedenini oluşturmuştur. Bu görüş ayrılığı Suriye’de asıl mücadelenin IŞİD’e
karşı verilmesi gerektiği görüşünde olan uluslararası toplumla ve askeri kuvvet
kullanımını da IŞİD’e yöneltmek isteyen ABD ile uyum içinde olmamızı
engellemiştir. Son günlerde bu bağlamda bazı yeni yaklaşımların ve çalışmaların
yapılmakta olduğu gözden kaçmıyor. Bununla beraber 21. Yüzyılın temel
uluslararası ilişkiler prensibini yumuşak güç anlayışının oluşturacağı
görüşünün Türkiye’nin dış politikasında tam anlamıyla benimsendiğini görmek
için sadece “Esad mı, IŞİD mi?” sorusuna takılıp kalmak yetmiyor. Türkiye “IŞİD
mi, YPG mi?” sorusuna da sağlıklı bir yanıt bulamadıkça hem kendi iç istikrar
ve huzurunu tehlikeye atmak, hem çok ortaklı uluslararası ilişkiler ortamında
ayrık otu gibi yalnızlığa mahkum kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmaya
devam ediyor.
***
ABD askeri kuvvet kullanımı yerine küresel etkisini artık
"yumuşak güç" kavramı üzerine inşa etmeye başlıyor. Bu dönüşümün
temel nedenini de Irak ve Afganistan müdahaleleri sonucunda ABD'nin Ortadoğu
coğrafyasında önemli prestij kaybına uğraması oluşturuyor.
Uluslararası İlişkiler alanında çalışmakta olan
akademisyenler arasında Amerikan dış politikasına son zamanlarda en çok etki
yapan sosyal bilimci olarak
nitelendirilen Joseph Nye’ın son kitabı “Amerikan Yüzyılı Bitti mi?” başlığını
taşıyor. Dış Politika (Foreign Policy) dergisinin 2011 yılında dünyanın önde gelen 100 düşünüründen biri
olarak nitelediği Nye, Haziran ayının başında Londra’da ünlü düşünce kuruluşu
Chatham House tarafından düzenlenen ikinci Londra Konferansı’na konuşmacı
olarak katılmıştı. Küresel liderlik konularının ele alındığı panelde bu ünlü
sosyal bilimci ara sıra kitabına da atıfta bulunmak suretiyle hem sorunun
yanıtını vermeye çalıştı hem günümüzdeki uluslararası ilişkiler yumağı
hakkındaki değerlendirmelerini paylaştı.
Nye’ın “yadsınamaz gerçek” olarak vurguladığı en önemli olgu
Çin’in yükselişi. Bununla beraber, bu yükselişin ABD’nin etkinliğini ortadan
kaldıracak boyutta bir gelişme olmadığını savunan Nye, ABD ile Çin arasında
giderek artan bir yakınlaşma olacağını, bunun da aslında uluslararası sistem için
iyi bir gelişme olarak görülmesi gerektiğini vurguluyor, “Amerikan Yüzyılı”nın
ise bittiği görüşüne katılmıyor. Nye’ın Londra Konferansı’nda katıldığı panelde
yaptığı kısa konuşmadan en çarpıcı biçimde hatırda kalan üç unsur vardı:
Kutuplaşma olgusunu unutun, bu konu sadece ekonomik boyuttadır ve hepsi bundan
ibarettir; uluslararası yönetişim konusunda artık sadece devletler ve
uluslararası örgütler değil, devlet dışı yeni aktörler de sahnede yer
alacaktır; ABD’yi henüz tamamen devre dışı kalmış olarak görmeyin, bu sonuca
varmak için vakit çok erkendir. 2016 yılında yapılacak olan ABD başkanlık
seçimlerinde Demokrat Parti adayı olarak yarışa giren önceki Dışişleri Bakanı
Hillary Clinton’ın yaklaşımı da bu anlayışı destekliyor: “Günümüzde çok kutuplu
değil çok ortaklı bir dünyada yaşıyoruz” diyor Hillary Clinton.
Irak ve Afganistan müdahalelerinden sonra ABD’nin
Ortadoğu’dan çekilmeye başladığı görüşü son yıllarda çok sık dile getirilmekte.
Hatta bu görüşü ABD’nin kaya gazı üretimini artırdığı ve artık enerji ithal
eden bir ülke değil enerji ihraç eden bir ülke konumuna doğru ilerlediğine
bağlayarak destekleyen, bunun sonucunda Ortadoğu petrolüne ihtiyacı kalmayacağı
için ABD’nin bölgeye olan siyasi ilgisinin de azalacağı sonucuna varan
açıklamalar görülmekte. Oysa ABD küresel düzeyde önemli ve en güçlü aktör olma
konumunda herhangi bir gerileme içinde değil. Aksine, bu konumunu sağlayan
yöntemlerde bir dönüşüm geçirmek ve durumunu daha da pekiştirmek hedefini
güdüyor. Bu dönüşümü de yine Nye’ın ortaya atmış olduğu bir kavramla açıklamak
gerekirse, ABD askeri kuvvet kullanımı yerine küresel etkisini artık “yumuşak
güç” kavramı üzerine inşa etmeye başlıyor. Bu dönüşümün temel nedenini de Irak
ve Afganistan müdahaleleri sonucunda ABD’nin Ortadoğu coğrafyasında önemli
prestij kaybına uğraması oluşturuyor.
Bununla beraber, kendi iç kamuoyunda da ABD’nin uluslararası
ilişkilerde eskiye oranla daha az müdahaleci olmasını savunanların oranı arttı.
1964 yılından beri yapılmakta olan kamuoyu yoklamalarında “başka ülkelerin
meselelerinin çözümünü bırakalım kendileri bulsunlar, biz uluslararası
ilişkilerde daha çok kendi işimize bakalım” görüşünü savunanların oranı
önceleri %20 ile %40 arasında
değişirken, bu oran 2013 yılında ilk kez %52’ye yükseldi. ABD uluslararası sorunlar
bağlamında Irak ve Afganistan’da olduğu gibi askeri kuvvet kullanarak çözüm
aramak yerine artık daha farklı yaklaşımlar benimsemeyi yeğliyor, çok ortaklı,
çok yönlü stratejiler geliştirerek etkisini sürdürmeyi hedefliyor.
Irak müdahalesi “Arap Baharı” diye de adlandırılan Ortadoğu
ve Kuzey Afrika ülkelerinde yaygınlaşan ve totaliter rejimlere başkaldıran halk
hareketlerinden önce gerçekleştirilmişti. ABD bu halk hareketleri başladığında
başka ülkelerin rejimlerinin ve liderlerinin askeri müdahale ile devirilmesi
yönteminden de artık uzaklaşmaya başlamış, bu tür müdahalelerin ülkeleri daha
sorunlu durumlarla karşı karşıya bıraktığını görmüştü. Nitekim, Irak’ta
Saddam’ın devrilmesinden bu yana on yıl geçmişken hala istikrara kavuşulamaması yaşayan önemli bir örnektir. Afganistan’da da durumun çok farklı
olduğu söylenemez. Libya örneğinde durumu
kavradığını açıkça gösteren ABD, Suriye örneğinde bu kararı artık
tamamen içselleştirmiş görünüyor. Önemle altını çizmek gerek: Nye askeri
kuvvetin ABD’nin uluslararası gücünün önemli bir boyutu olarak kalmaya devam
edeceğini, ABD’nin müttefiklerine güvenlik desteği sağlamayı sürdüreceğini,
dolayısıyla gerektiğinde sınırlı müdahalelerin de gündemden düşmeyeceğini
vurgulamaktan geri kalmıyor.
Türkiye’nin dış politikasında “yumuşak güç” kavramının
kullanılması ve bu yaklaşımla uluslararası sorunlar karşısında etkin, yapıcı ve
kolaylaştırıcı roller üstlenilmesi 2009 yılına kadar uygulandı. Pek de
başarısız olunduğu söylenemez. Türkiye tüm komşularının sorunlarına bilinçli
bir anlayışla yaklaşıyor, hem ikili hem çok taraflı adımlarla sorunların
çözümünde kuvvet kullanımını savunmuyor, işlevsel, ekonomik işbirliğini öne
çıkaran, insani ve tarafsızlık ilkesine önem veren yöntemlerle hareket
ediyordu. Birçok ülkeyle Yüksek Düzeyli İşbirliği Konseyi adı altında harekete
geçirilen mekanizmalar da bu yaklaşımda
Türkiye’ye önemli avantajlar sağlıyordu. 2011 yılına kadar, bu konudaki en
ileri uygulamanın Suriye ile gerçekleştiğini
hatırlamamak mümkün değil.
ABD’nin liderlerin devrilmesi ve rejimlerin değiştirilmesi
yöntemini yumuşak güç uygulaması ile değiştirmeye başladığı dönemde Türkiye’nin
yumuşak güçten kuvvet kullanımını destekleyen bir anlayışa doğru dönüşüm
geçirmesi Suriye sorunu karşısında Türkiye’nin gerek ABD gerek uluslararası
toplumun diğer aktörleriyle arasındaki temel görüş ayrılıklarının başlıca
nedenini oluşturmuştur. Bu görüş ayrılığı Suriye’de asıl mücadelenin IŞİD’e
karşı verilmesi gerektiği görüşünde olan uluslararası toplumla ve askeri kuvvet
kullanımını da IŞİD’e yöneltmek isteyen ABD ile uyum içinde olmamızı
engellemiştir. Son günlerde bu bağlamda bazı yeni yaklaşımların ve çalışmaların
yapılmakta olduğu gözden kaçmıyor. Bununla beraber 21. Yüzyılın temel
uluslararası ilişkiler prensibini yumuşak güç anlayışının oluşturacağı
görüşünün Türkiye’nin dış politikasında tam anlamıyla benimsendiğini görmek
için sadece “Esad mı, IŞİD mi?” sorusuna takılıp kalmak yetmiyor. Türkiye “IŞİD
mi, YPG mi?” sorusuna da sağlıklı bir yanıt bulamadıkça hem kendi iç istikrar
ve huzurunu tehlikeye atmak, hem çok ortaklı uluslararası ilişkiler ortamında
ayrık otu gibi yalnızlığa mahkum kalmak tehlikesiyle karşı karşıya kalmaya
devam ediyor. Yeni Hükümet’in 21. Yüzyılın gerçekleriyle uyumlu bir dış
politika uygulaması sadece Türkiye halkının değil, tüm komşularımızın ve
uluslararası toplumun başlıca beklentisini oluşturuyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.