Mehmet Fatih Öztarsu –
Kitap değerlendirmesi : Ethnicity, Nationalism and
Conflict in the South Caucasus
Yazarı : Ohannes Geukjian
Değerlendirme : Mehmet Fatih Öztarsu
Ohannes Geukjian’ın yazdığı “Ethnicity, Nationalism and
Conflict in the South Caucasus” adlı kitap bu konulara Güney Kafkasya perspektifinden
yaklaşarak aslında genel anlamıyla Sovyetlerin sorunlu yaşama kültürünü tarihi
kökenleriyle irdeliyor.
***
Kitap değerlendirmesi : Ethnicity, Nationalism and
Conflict in the South Caucasus
Yazarı : Ohannes GEUKJIAN
Değerlendirme : Mehmet Fatih ÖZTARSU
Halklar hapishanesi ve halkların özgür birliği gibi iki
çelişkili tanıma sahip olan Sovyetler Birliği bugün Avrasya’daki pek çok etnik
ve bölgesel sorunun faili olarak adlandırılmaktadır. Bünyesindeki sayısız etnik
ve dini unsuru eleştiriye kapalı bir ideolojik bakış açısıyla yönetme kültürü,
Sovyetler Birliği’ni anlayabilmemiz için, üzerinde yoğunlaşılması gereken en
önemli konulardan biridir. Milliyetçilik, dini akımlar, yerel çatışmalar ve
komünist ideolojinin sosyal ve kültürel hayatta “birleşme” yerine oluşturduğu
“ayrışmalar” Sovyet coğrafyasının gerçek hikâyesini anlatmaktadır.
Ohannes Geukjian’ın yazdığı “Ethnicity, Nationalism and
Conflict in the South Caucasus” adlı kitap bu konulara Güney Kafkasya perspektifinden
yaklaşarak aslında genel anlamıyla Sovyetlerin sorunlu yaşama kültürünü tarihi
kökenleriyle irdeliyor. Yazar Azerbaycan, Ermenistan ve Gürcistan örneğinden
yola çıkarak ortak sorunlara sahip olan diğer Sovyet ülkelerinin de portresini
çiziyor. İlk başta Dağlık Karabağ sorunu üzerinden giderek, iç içe geçmiş
kronik meselelerin bugüne yansımalarını değerlendiren Geukjian, Ermenistan ve
Azerbaycan gözüyle nasıl bir tarih yazımının yapıldığına dikkat çekerek bu iki
ülkenin tarihini irdeliyor. Çünkü bugün sorunların arka plandaki tartışmaları,
halkların bölgedeki tarihi varlıklarını ispatıyla anlam kazanıyor.
Bölgedeki ilk Ermeni varlığının Erzurum-Erzincan
bölgelerindeki Hayasa-Azzi Konfederasyonu’nda görüldüğünü ve Van-Muş
bölgelerindeki Arimi-Urumea Konfederasyonu ile yerleşik bir Ermeni kültürünün
geliştiğini belirten yazar, Azerbaycan tarihi için ise Atropatena medeniyetini
referans olarak göstermekte. Bu tarih yazımının 1940’larda yani Sovyet
döneminde başladığını da dikkate alırsak, iki tarafın bölgenin en eski
medeniyeti olma iddiasını güçlendirme yönündeki girişimlerinin daha detaycı
olduğunu söyleyebiliriz. Geukjian da aslında Karabağ meselesinin tarihi
kökenine inmek için bölgenin kültürel resmini çizmeye çalışmaktadır. Fakat
bugün tarihi bir muamma olan Albania medeniyetinin Kafkasya’daki varlığı iki
tarafın yoğun bir şekilde tarih üzerinden kavga etmesine sebep olmaktadır.
Kafkasya’daki eski bir Hıristiyan medeniyeti olan Albania; Ermenistan’a göre
Hıristiyan Ermenilere, Azerbaycan’a göre ise Azerbaycan’a ait eski bir
devletti. Geukjian bu tartışmalara referans olarak Azerbaycanlı tarihçilerden
E. Buniatov, F. Mamedov ve Akhundov gibi isimleri sunmaktadır. (p.33)
Ermenistan ve Azerbaycan arasındaki ilk çatışmaların
Rusya-İran savaşlarına sebep olduğunu ve Kafkasya’nın parçalanmasını sağlayan
ilk girişimlerin 19. yüzyılda başladığına dikkat çeken Geukjian, bölgedeki Rus
hâkimiyeti dönemine yönelik ilginç veriler aktarmakta. Yazar bu dönemde
Rusya’nın bölgedeki homojen etnik yapıları yok etmek ve burayı daha rahat
yönetmek için 57 bin Ermeni’yi Rusya ve Kuzey Kafkasya’dan Karabağ ve Erivan’a,
35 bin Azerbaycanlı Müslüman’ı ise Karabağ’dan alarak farklı bölgelere göç
ettirdiğini belirtiyor. (p.41) Bu göç
politikasına rağmen iki taraf arasındaki çatışmalar Bakü petrolünün
keşfedilmesi döneminde Bakü pazarındaki Ermeni hâkimiyeti yüzünden yeniden
alevleniyor. 20. yüzyılın ilk yıllarında yaşanan olaylar Rus, Ermeni ve Gürcü
sosyal demokratları tarafından siyasileştiriliyor. (p.44)
Birinci Dünya Savaşı dönemi ve sonrasında bölgenin
Türkler, İngilizler ve Ruslar arasında yaşadığı gelgitler ve nihayetinde
Sovyetler Birliği hâkimiyetindeki ilginç ayrıştırma politikalarına farklı bir
tarzla değinen yazar, etnik ve bölgesel sorunların daha rahat anlaşılması
amacıyla Sovyetleştirme ve Ruslaştırma hamlelerinin iyi incelenmesi gerektiğine
vurgu yapıyor.(p.81)
Lenin döneminde gerçek bir “Sovyet Halkı” şuurunun
bulunduğu ancak sonrasında Ruslar ve Rus olmayanlar arasında ciddi ayrışmaların
meydana getirildiğini belirten Geukjian, Sovyetleştirme politikasının üç ana
başlığını şu şekilde belirtiyor: ekonomik kalkınma, anti-milliyetçilik ve
kolektifçilik hareketi.(p.87) Bu hamleleri incelediğimizde, Sovyet
yönetimindeki etnik ayrışmaların ve milliyetçiliğin bu siyaset sebebiyle
arttığını ve karar alıcıların çatışmaları siyasallaştırdığını görürüz.
Sovyetleştirme politikası dâhilinde gerçekleştirilen siyasi cinayetler, aydın
soykırımı, neşriyata müdahale ve sansürcülük gibi uygulamalar milliyetçiliği
içten içe artırmakla birlikte, merkezi yönetime karşı nefreti de körüklemiştir.
Geukjian, Stalin döneminin aşırı uygulamalarının ters
teptiğini ve Kruşçev döneminde Leninist siyasetin önem kazandığına dikkat
çekiyor. 1962’de “Sovyet Halkları” anlayışıyla suni bir ortak tarih bilinci
oluşturmaya çalışan yönetim yine de Rus-Rus olmayan arasındaki uçurumu
önleyemedi. 1973-75 arasında yükselen siyasal milliyetçilik Ukrayna, Baltıklar
ve Kafkasya’nın en büyük sorunu haline geldi. Gürcü Zviad Gamsakhurdia samizdat
yoluyla üzerlerindeki Ruslaştırma baskısını eleştiriyordu. Eduard Şevardnadze
ise böylesi bir dönemde Gürcistan’daki Abhaz meselesini gündeme
taşıyordu.(p.100) Kısacası Stalin dönemindeki uygulamalar din-milliyet karşıtı
baskı hareketleri yoluyla etniklerarası sorunların da ortaya çıkmasını sağladı.
Kültürel baskıya karşı gelen aydınların yok edilmesi, Rusça bilmeyenlerin
ikinci sınıf vatandaş muamelesi görmesi ve merkezi yönetimin bazı Sovyet
başkentlerini diğerlerine nazaran daha çok kalkındırması içinden çıkılmaz bir
sorunlar yumağını meydana getirdi. 1980’lerde ise, halkların on yıllar boyunca
bastırdığı kin ve öfke duyguları siyasi faaliyetler yoluyla ortaya çıktı ancak
bu durum hem merkeze karşı hem de birbirine komşu olan halklar arasında büyük
bir intikam hareketine dönüştü.
Bu politikaların Karabağ meselesine yansımasını büyük
oranda Ermeni ve Batılı kaynaklar yoluyla ele alan Geukjian 1980’lerdeki
serbest siyasi faaliyetler ışığında Ermeniler tarafından Karabağ Komitesi’nin,
Miatsum hareketinin ve Ermeni Ulusal Kongresi’nin kuruluşunu ilk bağımsızlık
hareketleri olarak nitelendiriyor ve bunun diğer Sovyet ülkelerine de
sıçradığını belirtiyor. Azerbaycan’daki karşı örgütlenmeler ve yerel
çatışmaların Sovyet yönetimi desteğiyle gerçekleştiğine vurgu yapan Geukjian,
Karabağ’daki Ermenilerin militarist yaklaşımlarının bu sebeple güçlendiğine
dikkat çekiyor. Fakat burada, Ruslar’ın Ermeniler’e karşı neden Bakü’ye destek
verdiği, sorulması gereken en önemli sorudur. Çünkü Karabağ ve çevresindeki
çatışmalar, işgal hareketleri ve kıyımların büyük oranda Rus-Ermeni
ortaklığında gerçekleştiği bilinmesine rağmen, yazarın Rusya-Azerbaycan
birlikteliğine vurgu yapması kafalarda soru işareti oluşturuyor.
Bağımsızlık sonrasında Erivan ve Karabağ arasındaki
siyasi sürtüşmelere ayrıca değinen Geukjian, dönemin Ermenistan Cumhurbaşkanı
Levon Ter Petrosyan’ın, Karabağ Ermenilerine Karabağ üzerinde hak iddia
etmeyeceği garantisini vermesi Ermeniler arasındaki sürtüşmenin en önemli
ispatı olarak sunuyor. Bugün de devam eden Erivan-Karabağ ayrışmasının o
dönemden miras olduğu açık bir şekilde belirtiliyor.
Dönemi geniş kaynaklarla incelemeye çalışan yazarın,
Azerbaycan tarafının söylemlerini kısıtlı şekilde vermesi tek taraflı yaklaşım
sorunu doğurmakta. Buna rağmen, eski çağlardan itibaren bölgenin resmini çizen
yazarın Karabağ sorunu örneğinde analiz ettiği Sovyet politikaları son derece
verimli içeriğe sahip. Milliyetler meselesinin ortaya çıkardığı etnik ve
bölgesel çatışmaların sebep-sonuç ilişkisiyle irdelendiği kitap, halklararası
sorunların daha rahat anlaşılmasını sağlıyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.