Sevan Nişanyan
“Ülkede sistemli olarak ayrımcılığa uğramış olan başlıca
üç grup var: Dindarlar, Kürtler ve gayrimüslimler” demiş Serdar Kaya, beni
izana davet eden yazısında. http://derinsular.com/tartisilmazlari-tartisabilmek/ Bu, şaşırtıcı bir iddia. Öncelikle memlekette siyasi baskı ve ayrımcılık
deyince ilk akla gelen grup unutulmuş. Solcular nerede? 1920’lerden 1990’lara
dek aralıksız olarak polis baskısı altında tutulan, yasaklanan, fişlenen,
işinden kovulan, vatan haini sayılan, tutuklanan, işkence gören, idam edilen,
evlerine girilip kitapları “yakalanan” onlar değil miydi?
Aleviler de bir menşın hak ederdi sanıyorum. 1940’lardan
sonra sistemli bir siyasi baskı görmediler belki, ama sosyal düzeyde her türlü
hakarete ve ayrımcılığa maruz kaldılar, linç edildiler, linç tehdidiyle kasaba
ve köylerinden sürüldüler. Dersim’de katledilen 28.000 Alevi’nin ve onun
arkasında yatan 500 yıllık zulüm ve zorbalığın anısı silinmiş midir sizce?
Ya Ethem’in ve Düzce isyanlarının günahını ebedi bir yük
olarak taşıyan Çerkesler? İstihbarat paranoyası altında yaşayan Hatay ve Urfa
Arapları? İnsan bile sayılmayan Çingeneler? Yaradandan ötürü yaratılanı
sevdiğini iddia edenlerin kana susamış küfürleri altında hayatları karartılan
eşcinseller? Devletin ve “dindar” toplumun el birliğiyle tükürük yağmuruna
tuttuğu din karşıtları?
Saydığım grupların hiçbiri sayıca, mesela
gayrimüslimlerden az değildir. “Dindarlar” etiketi altında sayıları kabartılmaya
çalışılan dincilerden de az olduklarını sanmıyorum.
“Dindar” ne demek ve nasıl bir ayrımcılığa uğramışlar,
onu da kısaca mercek altına alalım. Benim bildiğim, “dindar” diye kafasına örgü
bağlayıp salondaki halıyı işgal eden teyzelere ve sakal koyverip cami avlusunda
dedikodu yapmayı seven amcalara denir. Entellerin hafif yollu istihzasına hedef
olmuşlardır belki, ama bundan öte herhangi bir siyasi, hukuki, sosyal,
entellektüel teröre maruz kaldıklarını iddia eden bence hayal görüyordur, ya da
TC’nin muktedir olduğu siyasi ve sosyal terörün boyutları hakkında gerçekten
bir fikri yoktur.
Geçmişte TCK 163. Madde ya da 28 Şubat gibi uygulamalar
altında mağdur edilen kesim dindarlar değildi, dincilerdi, yani islamcılardı.
Yani bir dini benimsemiş olmak dışında kimseye zararı dokunmayan insanlar
değil, benimsedikleri dinin vecibelerini şu ya da bu ölçüde, şu ya da bu
yöntemle, toplumun geri kalanlarına empoze etmeyi dava edinmiş insanlardı.
Toplumun geri kalan kısmı bunlardan korkmakta haklı mıydı? Bu soruya net bir
cevap vermek zor. Eskiden haksız olduklarını düşünürdüm. Şimdi o kadar emin
değilim.
Bu tehlike algısına rağmen yine de kabul etmek gerekir ki
TC devletinin dincilere yaklaşımı her zaman ılımlı ve affedici olmuştur. Mesela
Kürtler gibi katliama uğramadılar. Gayrimüslimler gibi soyulup soğana çevrilip
yurtlarından sürülmediler. Aleviler gibi linç edilmediler, eşcinseller gibi
hayatları karartılmadı. Dönem dönem örgütleri dağıtıldı, en sivri sözcüleri
hapsedildi, kamu hizmetlerinden kovuldular, merkez medyada aleyhlerine çirkin
manşetler atıldı, o kadar. Eğer “sistemli ayrımcılık” buysa, mesela 1944 ve
1950 sonrasında topluca tutuklanan Türkçü-ülkücülerin, ya da 2007 ertesinde
kovuşturlan askerlerin de ayrımcılık kurbanı olduklarını kabul etmemiz gerekir.
“Başörtülü kızlara Akmerkez’de pis pis bakıyorlar”
deseniz size hak verir ve gönüldaşlık ederiz. Ama hemen ardından, Erzurum’da
Ramazan ayında elinde gazozla dolaşanlara, Bingöl’de şortla gezenlere,
Yozgat’ta sevgilisiyle öpüşenlere, İstanbul’da eşcinsel yürüyüşü düzenleyenlere
nasıl bakıyorlar diye sormayı ihmal etmeyiz. Başörtüsü takmakla, Ramazan ayında
göstere göstere rakı içmek arasında, ilke ve itikat ve insanlık onuru açısından
ne fark olduğunu anlamakta zorluk çekeriz. “Canım sen de git odanda iç rakını,
ona karışıyor muyuz?” diyenlere, “sen de başörtünü odanda tak, ona karışıyor
muyuz?” cevabı verildiğinde susup hak vermek zorunda kalırız.
Bence şu konuda kafamızın net olması lazım. Davanız
birtakım şeylere inanmak, o inançların gerektirdiği davranış biçimlerini
göstermek, sizin gibi düşünen insanlarla serbestçe bir araya gelmek,
görüşlerinizi dinlemek isteyenlere anlatabilmek ve bundan dolayı utanmamak ve
korkmamak mı? Yoksa hayalinizdeki ahlak ve toplum modelini herkese, yahut
sadece Müslümanlara, ya da kendi kasabanıza, ya da sadece kendi kadınlarınıza
ve kızlarınıza dayatmak mı? Eğer ilkiyse haklısınız. İkincisiyse
tecavüzkârsınız, karşınızdakinin savunma hakkı doğar. Ve eğer ki “İslam öyle
bir din değil, toplumsal düzenden ayrı düşünülemez” derseniz, karşınızdakilerin
bundan çıkaracağı tek sonuç islamın tehlikeli bir saldırganlık dini olduğu ve
demokrasiyle asla bağdaşmayacağı olur. Kavga çıkar.
Günde beş defa hoparlörle ezan okunmasından başlayalım mı
tartışmaya? Sizce ibadet midir, yoksa tecavüz müdür? Kendi iman ve kültür
alanlarını mı korumaya çalışıyorlar, yoksa başkasının hanesine girip sopa mı
sallıyorlar?
Sabah akşam sopa sallayanların, karşılarında iki çift laf
eden birini bulunca, “Ama Sevan Bey, arkadaşlarımızın kalbi kırılacak şimdi,
demokratik diyaloğumuz zora girecek” diye mıy mıy etmeye başlamaları sizce
nasıl bir anlayışın ürünüdür?
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.