Artun Ünsal
Osmanlı/İstanbul kent mutfağı derken sadece Müslüman
halkının yaratıcılığından söz edilmemeli; yüzyıllardır birlikte yaşadığımız
Hıristiyan ve Yahudi kökenli “hemşerilerimizin” de bu mutfağın oluşmasındaki
önemli katkıları yadsınamaz. Ermenilerin “topik”in yanı sıra, bol soğanlı asma
yaprağı sarması, Rumların balıklı “ papaz yahnileri”, fasulye “pilakileri”,
Musevilerin “pırasa köfteleri” ilk akla gelenler. Ne var ki, “çokkültürlü ve çok dinli” İstanbul’da
gayrimüslim azınlıkların geleneksel yemeklerinin; çeşitliliğine karşın, domuz
eti gibi dinsel yasakların dışında, özünde Müslümanlarla birlikte aynı kentsel
sentezi ve coğrafyayı paylaşmaları, dolayısıyla aynı çarşılardan ve pazarlardan
alışveriş yapmanın doğurduğu ortak bir aidiyet duygusunu taşıdıkları açıktır.
***
Osmanlı/İstanbul kent mutfağı derken sadece Müslüman
halkının yaratıcılığından söz edilmemeli; yüzyıllardır birlikte yaşadığımız
Hıristiyan ve Yahudi kökenli “hemşerilerimizin” de bu mutfağın oluşmasındaki
önemli katkıları yadsınamaz.
İmparatorluklar başkentinden günümüz modern Türkiye’sine,
en kozmopolit, zengin ve dinamik merkez özelliğini sürdüren İstanbul,
etkileyici bir yemek kültürünü de içinde barındırır. Bunun nedeni ise
insan-doğa- kültür etkileşiminden kaynaklanmaktadır: İnsanlarının çeşitliliği,
kendilerine özgü kültürel birikimleri, zengin doğası, ılıman iklimi, çarşı ve
pazarlarda ürün çeşitliliği, ekonomisi, siyaseti ve kültürü arasındaki
kaçınılmaz tarihsel etkileşim süreçleri, bize bu ince mutfağın sırrını açıklar.
Osmanlı/İstanbul kent mutfağı derken sadece Müslüman
halkının yaratıcılığından söz edilmemeli; yüzyıllardır birlikte yaşadığımız
Hıristiyan ve Yahudi kökenli “hemşerilerimizin” de bu mutfağın oluşmasındaki
önemli katkıları yadsınamaz. Ermenilerin “topik”in yanı sıra, bol soğanlı asma
yaprağı sarması, Rumların balıklı “ papaz yahnileri”, fasulye “pilakileri”,
Musevilerin “pırasa köfteleri” ilk akla gelenler.
Ne var ki, “çokkültürlü ve çok dinli” İstanbul’da
gayrimüslim azınlıkların geleneksel yemeklerinin; çeşitliliğine karşın, domuz
eti gibi dinsel yasakların dışında, özünde Müslümanlarla birlikte aynı kentsel
sentezi ve coğrafyayı paylaşmaları, dolayısıyla aynı çarşılardan ve pazarlardan
alışveriş yapmanın doğurduğu ortak bir aidiyet duygusunu taşıdıkları açıktır.
Bu yüzden, şimdilerde post-modernist akıma uyan, kimi
Müslüman Türk, Musevi, Rum, Ermeni kökenli yazarın ‘Büyükada’lı teyzemin
yemekleri’ tarzı kitapları peşpeşe çıkarmaları, bana biraz yapay geliyor. Çünkü
İstanbul mutfağı, günümüzde Anadolu göçünün etkileri de dâhil, hiçbir etnik ve
dinsel kesimin tek başına sahiplenemeyeceği kadar büyük ve tek bir mutfaktır.
Nitekim Amerika’ya göç etmiş İstanbullu Ermeni Ardaşes H. Keolyan’ın 1913’te
New York’ta yayımladığı yemek kitabı The Oriental Cook Book , “Şark’ın
doyurucu, lezzetli ve ekonomik yemekleri”nin tarifini sunarken, herhangi bir
etnik ya da dinsel kimlik ayrımı sergilemekten kaçınmıştı. Bu mutfak, aynı
ülkede yaşayan insanların ortaklaşa oluşturdukları bir mutfaktı. Elbette,
kitaptaki tarifler arasında Rum usulü kurutulmuş balık “Bakaliaro”, Ermeni
usulü “Düzoğlu kızartma”, “Halep köfte”, “hünkâr-beğendi”, “Türk” pilavı,
kahvesi ya da lokumu gibi, etnik/ dinsel cemaatlerin ünlü yemekleri, içecekleri
yer alıyordu.
Ne var ki, yemek adlarının İngilizce yazılışıyla Türkçe
verilmiş olması da, toplumsal bir sentez ve aidiyet duygusunu ortaya koyuyor;
Keolyan, hiçbir ayrımcılık yapmadan, “Bu mutfak bizim ortak mutfağımız”
mesajını veriyordu. Aynı şekilde, son yıllarda çıkan ve beğeni kazanan, Takuhi
Tovmasyan’ın “Sofranız Şen Olsun” ve Sula Bozis’in “İstanbullu Rumların Mutfak
Kültürü” de bize ağırlıkla zengin bir kentin ortak sofrasını sunuyor. Çünkü
İstanbul Rum ve Ermenileri ile Anadolu Rum ve Ermenilerinin yemek yeme
alışkanlıkları farklıdır; İstanbul’da yaşayanlarınki bu kentin, Anadolu’daki
gayrimüslimlerin sofraları ise yöresel/ kırsal mutfakların izlerini taşırlar.
Sonuçta, İstanbul mutfağı, küçük nüanslar dışında, bu kentte yaşamış ve yaşayan
insanların ortak kültürel ürünüdür.
İstanbul yemeklerini etnik/dinsel etiketleme çabaları
bana bu yüzden ters geliyor dersem, beni bağışlar mısınız?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.