Halil Berktay / yazarlar@serbestiyet.com
/@HalilBerktay
Ayşe Hür, seçim kampanyası boyunca HDP’ye gelen bütün
saldırıların hükümet ve/ya AKP’den geldiğini; Diyarbakır mitingini de gene
AKP’nin bombaladığını; nihayet Suruç intihar saldırısının da AKP’nin işi
olduğunu, kesin ve tartışılmaz bir gerçeklik sayıyor… Şimdi lütfen, yukarıda, başlık resmi yerinde göreceğiniz
tweet’i dikkatle inceleyin. Bunu, son kuşakların üstün beyinlerinden Ayşe Hür
yazmış; bir diğer üstün beyin olarak Aslı Aydıntaşbaş da retweet’lemiş. Ne iyi etmiş; bu sayede, etrafımızı saran
zifirî karanlıklarda çok nadir çakan dahiyane bir gerçek şimşeği, eskilerin
deyimiyle barika-i hakikat, muttasıl akıp giden zamanın derinliklerinde
kaybolmaktan kurtulup ebediyete kazanılmış.
***
Ayşe Hür, seçim kampanyası boyunca HDP’ye gelen bütün
saldırıların hükümet ve/ya AKP’den geldiğini; Diyarbakır mitingini de gene
AKP’nin bombaladığını; nihayet Suruç intihar saldırısının da AKP’nin işi
olduğunu, kesin ve tartışılmaz bir gerçeklik sayıyor.
[1 Ağustos 2015] Üniversite öğrencisisiniz. İnsan ve toplum
bilimlerinin şu veya bu alanında lisans yapmayı seçmişsiniz; tercihan Tarih,
ama Antropoloji, Sosyoloji veya Kültürel Etütler de olabilir. Üç yılda üç
seminer aldınız; daha önce verdiğimiz ödevleri (tabii yüksek öğrenime özgü
uyarlamalarıyla) başarıyla tamamladınız; son sınıfa geldiniz. Şimdi sıra, 30-40
sayfalık bir bitirme tezinde. Dolayısıyla sizin için tabii daha zor, daha ciddî
ve ağır bir konu seçmiş bulunuyoruz.
Şimdi lütfen,
yukarıda, başlık resmi yerinde göreceğiniz tweet’i dikkatle inceleyin.
Bunu, son kuşakların üstün beyinlerinden Ayşe Hür yazmış; bir diğer üstün beyin
olarak Aslı Aydıntaşbaş da retweet’lemiş.
Ne iyi etmiş; bu sayede, etrafımızı saran zifirî karanlıklarda çok nadir
çakan dahiyane bir gerçek şimşeği, eskilerin deyimiyle barika-i hakikat,
muttasıl akıp giden zamanın derinliklerinde kaybolmaktan kurtulup ebediyete
kazanılmış. Ne ki, bundan sonra işler karışmış. Aslı Aydıntaşbaş’ın retweet’i
maalesef kötü kişilerin eline geçmiş ve kötü amaçlara âlet edilmiş. Sabah
gazetesi bunu almış; 25 Temmuz’da Ayşe Hür hocamıza saldırmak, akademik
güvenilirliğini karalamak için malzeme olarak kullanmış. Bu tezvirata karşı,
sağa sola savrulan parçaları ihtimamla toplayıp birbirine ekleyerek doğruları
restore etmek ve bu arada, tarihçi geçinen amatör cahil cühela takımına biraz
olsun metodoloji ve historiyografi öğretmek, sizin sorumluluğunuz.
Görmüş olacağınız
gibi, Ayşe Hür şöyle diyor tweet’inde: HDP’ye 120 kez saldır. Diyarbakır’da 4
kişiyi öldür, 400’ni yarala. 32 sosyalisti öldür. 3 polisin intikamı için
Kandil’i bombala. Ne kadar adil! Şimdi buraya yazarken bile, hem Hür’ün parlak
sezgisi ve üslûbunun vurucu, perküsyonlu, cazgırlığı değil cazı andıran
müzikalitesine hayran oluyor, hem de bir kere daha sinirimden tir tir
titriyorum -- kıskançlıklarından olacak -- buna kusur bulanlara.
(1) Ayşe Hür, seçim
kampanyası boyunca HDP’ye gelen bütün saldırıların hükümet ve/ya AKP’den
geldiğini; Diyarbakır mitingini de gene AKP’nin bombaladığını; nihayet Suruç
intihar saldırısının da AKP’nin işi olduğunu, kesin ve tartışılmaz bir
gerçeklik sayıyor ve bütün argümanını buna dayandırıyor. Böylece, Selâhattin Demirtaş,
Figen Yüksekdağ ve bütün Kandil PKK/HPG önderliği gibi diğer dürüstlük ve
doğruluk timsalleriyle aynı noktada buluşuyor. Fakat şimdi birtakım münafıklar
çıkıp bu iddianın en ufak bir kanıtı olmadığını; mevcut bütün kanıtların aksi
yöne ve başka odaklara işaret ettiğini söyleyebilir. Tezinizin 6-7 sayfalık
Giriş bölümünü sırf bu tesbitlere hasredin. Tek tek olay veya olgular için
fazla teferrüata girmeksizin “büyük tablo”yu öne çıkarın (bu yöntemin Yalçın
Küçük, Soner Yalçın veya Ayhan Aktar gibi diğer ünlü pratisyenlerine de
başvurabilirsiniz); (i) AKP iktidarının esasen faşist bir diktatörlük olduğunu;
(ii) dolayısıyla her zaman ve her durumda Kürtlere düşman olduğunu; (iii) buna
karşılık Kürtlerin ise hep mağdur ve gene mağdur olduğunu; (iv) yani AKP’nin
tabiatı gereği bunları yapmış olacağını ve bizim de bunu böyle kabul etmemiz
gerektiğini; (v) kaldı ki, burada zalimin sözüyle mazlumun sözünün karşı
karşıya geldiğini ve hangisine inanacağımızın da belli olduğunu, zira
Bayık’lardan, Hozat’lardan, Demirtaş’lardan ve hele Yüksekdağ’lardan asla şüphe
edilemeyeceğini... münkirlerin aklı şaşa misali, sabırla bir kere daha
açıklayın.
(2) Tezinizin takriben 15 sayfa olması gereken ikinci
bölümünde, asıl önemli metodoloji meselelerine girin. 19. ve erken 20. yüzyıl
tarihçiliğinin pozitivizmi ve ampirisizmi aşırıya götürmesiyle başlayın. Buna
karşı, net bir postmodern tavır alın. (a) Esasen nesnel gerçek diye bir şey
olamıyacağını; tarihçiliğin gerçeği aramaya kalkışamayacağını; hattâ bu açıdan,
herhangi bir anda gerçeği tam yakalayamasak bile ona giderek daha fazla
yaklaşmaya çalışmak gibi, bütün tarihçileri bu kadarcık olsun bağlayan bir
meslek etiğinin dahi söz konusu edilemiyeceğini; tam da bu yüzden, artık
tarihçilik diye bir şeyin değil, sadece sübjektivitelerinde alabildiğine özgür
tek tek tarihçilerin kaldığını; tarih ile edebiyatın farksızlaştığı ve
özdeşleştiğini, gerekirse gene Ayşe Hür’ün geçmiş bazı yazılarından da
yararlanarak savunun. Objektifliği ve olgulara dayanmayı geçin bir kalem; asıl yaratıcılığa
ve kurguculuğa bakın.
(b) Bir adım ötede, aktivizm ile gözlem ve bilim arasındaki
ilişkiye de eğilin. Bu ikisi arasında ayırım gözeten, sözümona tarafsız burjuva
tavrını çürütün. Tarihin edebiyat gibi siyasetten ve siyasi mücadeleden de farksızlığının
altını çizin. Objektiflik maskesi altındaki seçkincilik, gericilik ve hâkim
sınıf yandaşlığı tavrına, ancak tam zıddı bir mağdurlar ve ezilenler
yandaşlığıyla karşılık verilebileceğin savunun. E. H. Carr’ın katkısını,
tarihçileri olası önyargılarına duyarlı ve özeleştirel kılmaktan, tarihçilerin
önyargıları olmasını doğallaştırma ve normalleştirmeye, tarihçileri önyargıları
konusunda rahatlatmaya dönüştürün. Tarihçinin tabii ki bir tarafı ve bir
teorisi olacak; herşeyi ona göre yorumlayacaktır. Tarihin bir “fayda”sı olmalı;
bu fayda da, asla ufuk genişliği, kültür birikimi, titiz eleştirellik ve
gerçeğe hep daha fazla yakınlaşma gibi ne idüğü belirsiz ölçütlere göre değil,
belirli bir anda çarpışan taraflardan hangisine yaradığına göre belirlenmelidir.
Sorun toplumsal ve tarihsel bakımdan haksız ve yanlış tarafa ya da teoriye koz
vermemekte; buna karşılık makro planda haklı ve doğru taraf ve teoriyi ayakta
tutmaktır. Kısacası, gerçek kaygısının yerini yüzde yüz fayda ve yarar kaygısı
almalı; tarihçi, olanca aktivizmini dolu dizgin bilim alanına taşımalı ve
gerçeğin değil şu veya bu pozisyonun militanı olmalıdır. -- Bu ilkeler
açısından, Ayşe Hür’ün tavrının neden ham ve hödük bir eylemcilik değil, tam da
olması gerektiği gibi, tarihçiliği kısırlıktan kurtarıp renklendiren olgun bir
yaratıcılık anlamına geldiğini anlatın. Bu tavrı (i) 20. yüzyıl başlarının
Leninist-Stalinist Sovyet tarihçileriyle; (ii) 1960’lar ve 70’lerin
Althusserci-strüktüralist teorisizmiyle; (iii) Hayden White ve Alan Munslow’larla
karşılaştırın. Ayşe Hür’ün aslında hepsini “aşmış” olabileceğini, ama her
nasılsa (tabii erkek) akademik profesyonellerce hep ezilip hakkının yendiğini
de, ek bir boyut olarak okuyucularınıza hatırlatın.
(3) Tezinizin gene aşağı yukarı 15 sayfa olabilecek üçüncü
bölümünde, “intikam” ve “adalet” kavramlarına Ayşe Hür’ün getirdiği yeni ve
derin kavrayış üzerinde durun. Suruç’un ardından polis avına başlamakla ve
özellikle de ilk iki polisi “Suruç’a misilleme” diye uykularında, susturucuyla
öldürmekle PKK’nın asla intikam duygusuyla değil adalet düşüncesiyle harekete
geldiğini; buna karşılık üç polisin öldürülmesi karşısında devletin Kandil’i
bombalamaya girişmesinin, devletin devlet olmasından değil sırf intikam
duygusundan kaynaklandığını ispatlayın.
Argümanınızın devamında, bütün barometre ve termometrelerin
yerini alacak yepyeni bir iustitiometre (adaletölçer) cihazı tasarlayın. Eski
logaritmik cetveller gibi düşünün. Bir kenarında (dılında), AKP’nin olabilecek
bütün suç ve günahları yer alsın. Gerçek mi, hayalî diye bakmayın; Selâhattin
Demirtaş’ın da (“AKP = IŞİD” bağlamında) açıkladığı gibi, böyle bir algı
olması, bunun gerçek olması demektir. Onun için koyun hepsini bir araya; diğer
kenarına ise, PKK’nın öldürdüğü (BBC üslûbuyla) söylenen veya iddia edilen
polis ve askerleri yerleştirin. Arada, mazumlar ile zalimler arasındaki
simetriyi gözeterek, meselâ 1’e 10 gibi bir ilişki kurun (yani AKP’nin bir
“intikam” günahı, diyelim ki PKK’nın on cinayetini, pardon eylemini “âdil”
kılsın). Bu karşılıklı eliminasyondan sonra da arta kalan PKK cinayetleri,
pardon eylemleri varsa (habire dilim sürçüyor allah kahretsin), kaç tanesinden
sonra devletin ne surette harekete geçmesinin “âdil” sayılabileceğini, 25- 50 -
75 - 100’lük çentikler halinde belirtin. Bu ölçekte Çözüm Sürecinin
durdurulması 25-50 dolayında; ateşkesin sonlandırılması 75-100’de; Kandil’in
bombalanması ise en az 500’lerde yer alsın.
(4) AKP’ye yakın, yandaş, yalaka ve Kürt düşmanı çevrelerde
sık sık, “ahlâksızlığa karşı çıkamama ahlâksızlığı”ndan söz edilir oldu. Bu
zavallı Beyaz Cüceler (bkz Stalin), bununla bir kısım liberal-sol aydınların
PKK’ya karşı çıkamaması ve PKK’ya karşı çıkamayan HDP’yi eleştirememesini
kastediyorlar. Gene bu karşı-devrimci emperyalist ajanlarına bakılırsa, Ayşe Hür’ün
tweet’i de üç polisin öldürülmesini mazur gösterdiği için aynı ahlâksızlık
kategorisine girermiş. Tezinizin Sonuç bölümünde, Sovyet, pardon PKK/KCK
düzenini yıkmaya kalkışan bu namussuz hainlere, asıl Ayşe Hür’e saldırmaya
cüret eden Sabah gazetesinin ve dolayısıyla tabii kendilerinin ahlâksız
olduğunu hatırlatın.
(5) Ek (Appendix). İnternette biraz gezinirseniz, son bir
iki yılda Ayşe Hür’ün birdenbire her yerde Prof. Dr. diye tanıtılmaya
başladığını göreceksiniz. Bunu birkaç açıdan inceleyin ve dikkatli bir
değerlendirmeye tâbi tutun. (a) Belki hatırlarsınız; Beyaz Türklük bundan bir
süre önce kendine başka bir kahraman bulmuş, Muazzez İlmiye Çığ diye fantezist
bir amatörü de, Türk Tarih Tezi ve Güneş-Dil Teorisi döneminden kalma bütün
saçmalıkları, hattâ Noeli Türklerin icat ettiğine dair masallarıyla birlikte,
doktorası dahi yokken, hattâ ne Hititolog ne Sümerolog sadece bir kütüphane
memuruyken, Prof. Dr. diye göklere çıkarmaya koyulmuştu. Şimdi acaba Ayşe Hür’e
aynı muamele yapılıyor olması, onu da hafızalarda Muazzez İlmiye Çığ’a
yanaştırarak kötülemenin olağanüstü sinsi bir yöntemi olabilir mi? (b) Tersine,
Ayşe Hür’e yakıştırılan Prof. Dr. sıfatı, hocamızın olağanüstü ilmini takdirden
kaynaklanıyor, yani “aslında profesör olmalı”yı ifade ediyor olabilir mi? (c)
Bu ikinci şıkkın geçerli olması halinde, hangi güzide üniversitemizde Kürsü
Başkanı, Ana Bilim Dalı Başkanı ve/ya Bölüm Başkanı olarak göreve başlamasını
önerirdiniz?
Lütfen işin kolayına kaçmayıp parti okulları dışında bir
veya birkaç alternatif bulun; açıklayın ve tartışın.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.