Ümit-Kurt / umit105@gmail.com
1915 ile birlikte, Ermenilerin geride bıraktıkları
malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunma ve işlem yapma hakkı kanunen
yasaklanır. Bir önceki yazımda Ermeni mallarına el konulması ile ilgili, Ermeni
soykırımına özgü bir kaç unsurdan söz edeceğimi belirtmiştim. Birincisi,1913–8
döneminde malları tasfiyeye uğrayan topluluk sadece sürgün edilen Ermenilerdir.
Sürgün edilmeyen Ermenilerin mallarına el konulmaz. Bölgelere yollanan çeşitli
telgraflarla, sadece sürgün edilenlerin mallarının tasfiye edileceği özel
olarak belirtilir.
İkincisi, Ermenilerin mallarına ırkçı bir ideoloji esas
alınarak el konulmadığı için, Nazi Almanya’sı Yahudileri örneğinin aksine,
tehcir ve soykırım boyunca Ermenilerin vatandaşlıktan çıkartılmaları söz konusu
olmadı. Hatta Ermeniler, eğer özel olarak Bakanlar kurulu kararı ile
vatandaşlıktan atılmadılar veya kendileri çıkmadılar ise, 1964 yılına kadar
vatandaşlıklarını korudular.
Üçüncüsü, Ermenilerin mal varlıklarına el konurken, bu
müsadere biçiminde yapılmadı; yani mallar veya değerleri sahiplerine geri
verilmeyecektir denmedi, denemedi. Aksine her şey, malların ve/veya
değerlerinin sahipleri adına devletçe idare edileceği ve zamanı belirsiz
olmakla birlikte, malların ve/veya değerlerinin asıl sahiplerine iade edileceği
ilkesine göre düzenlendi.
Bu yolun seçilme nedeni, soykırımın örgütleniş tarzı ve
ideolojik gerekçeleri idi. Ve bu nitelik, malların niçin müsadere edilmesi
gerektiğini izah etmeye uygun değildi. Ama öte yandan, mallara zorla el koymanın,
müsadere biçiminde değil, Ermenilerin mülkiyetleri üzerindeki hakları korunarak
yapılması kendi içinde bir gerilimi ve çelişkiyi beraberinde getirdi. Devlet,
el koyduğu malların asıl sahiplerinin Ermeniler olduğunu kabul etti ve
karşılıklarının kendilerine verileceği ilkesini benimsedi.
Burada açık bir çelişki ve gerilim bulunmaktadır: bir
taraftan malları zorla gasp eden olarak suçlanmak istemeyen bir devlet vardır
ve Emval–i Metruke Kanunlarının dilini buna göre ayarlamaktadır ama öbür
taraftan aynı devlet, Ermenilerin varlık temellerini imha ederek, gaspı
kurumsallaştırmak ve resmîleştirmek istemektedir. Mevcut hukuk sistemi bu
gerilim ve çelişkinin üstüne kurulmuştur.
1915 ile birlikte, Ermenilerin geride bıraktıkları
malları üzerinde her türlü tasarrufta bulunma ve işlem yapma hakkı kanunen
yasaklanır. İkincisi, kanunen hakları olduğu söylenmesine rağmen, malların
değerlerinin kendilerine ödenmesine ilişkin her hangi bir adım atılmaz. Söz
verilen kanun ve yönetmeliklerin hiç birisi çıkartılmaz.
Tüm bir Osmanlı ve Cumhuriyet döneminde, Emval–i
Metrukeler ile ilgili çıkartılan kanun ve kararnameler, malların ve/veya
değerlerinin Ermenilere geri verileceği esasına göre örülür ve düzenlenir.
Fakat öbür taraftan, bu geri verme işlemi hiç bir biçimde düzenlenmez ve aynı
hukuk sistemi, Ermenilere “tek bir kıymık” bile vermemek esasına uygun olarak
kullanılır. Özellikle Cumhuriyet döneminde, her nasılsa hayatta kalmış bazı Ermeniler
veya onların varisleri mallarını veya değer karşılığını isteyebildikleri nadir
durumlarda, mevcut hukuk sisteminin koridor ve dehlizlerinde kaybolmuşlardır.
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemi Emval–i Metruke kanun ve
kararnamelerinin, nasıl soykırımın önemli bir parçası olarak inşa edildiklerini
anlamak için, onları üç ayrı düzeyde ele almak ve incelemek gerekir. Birincisi,
Ermenilerin sürgün edildikleri yeni yerlerde hangi esaslara göre
yerleştirilecekleri; ikincisi, geride kalan malları ve/veya değerlerinin
kendilerine verilip verilmeyeceği, eğer verilecekse bunun nasıl yapılacağı;
üçüncüsü geride kalan malların kimler tarafından ve nasıl kullanılacağıdır.
Kanun ve kararnameleri bu üç farklı düzey ışığında ele
aldığımızda ilginç bir tablo ile karşılaşırız. Birinci düzey, yani Ermenilerin
yeni yerlerine nasıl yerleştirilecekleri konusu kanun ve kararnamelerde hemen
hemen hiç yer almaz. Sadece sürgünün ilk başında çıkartılan bir kararnamede,
son derece sınırlı olarak yer alan hususa, daha sonraki kanun ve kararnamelerde
yer verilmeyecektir. Böyle bir sorun, mevcut değildir, yoktur.
İkinci düzey ise, sadece genel bir ilke olarak bir kaç
sefer tekrar edilir. Malların gerçek sahiplerinin Ermeniler olduğu ve devletin,
bu malları onlar adına işlettiği kabul edilir. Ama bu malların veya
karşılıklarının asıl sahiplerine ne zaman ve nasıl verileceği hiç bir biçimde
ele alınmayacak ve bu konuda her hangi bir düzenleme yapılmayacaktır.
İlk iki düzeyin yokluğu bize bir şeyi gösterir:
İttihatçıların, zihniyet dünyalarında ve pratik politikalarında Ermeniler
yerlerinden sürüldükleri andan itibaren yok sayılmışlardır. Yok sayılan bir şey
için herhangi bir düzenleme yapmak da gereksizdir. Bu nitelikleri ile, eldeki
mevcut kanunlar, Ermeni sürgünlerine ilişkin resmi tezi çürütecek en önemli
kanıttırlar.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.