Ümit-Kurt / umit105@gmail.com
Ermenilerin yokluk durumuna düşürülmesi esas itibariyle
politik ve ideolojik bir hedeftir. Dönemin iktidar partisi olan İttihat ve
Terakki’den Cumhuriyet yönetimine tevarüs eden Ermeniler’i hem yerinden etme
hem de mülksüzleştirme planı devreye sokulurken kullanılan şiddetin en temel
aracı bu planını gerçekleştirmeye dönük olarak çıkarılmış hukuksal mevzuattır. Ermenilere yönelik şiddetin ekonomik boyutunu belirlemek
ve bu “ekonomik şiddetin” Ermeni soykırımında oynadığı temel ve yapısal
parametreyi ortaya koymak aynı zamanda tehcir dediğimiz sürecin nasıl bir imha
kastı/niyeti içerdiğini de göstermesi bakımından önemlidir.
Esas itibariyle, burada ekonomik şiddetten kasıt tehcir
edilen ve zorla yerlerinden çıkartılan Ermenilerin geri bırakmak zorunda
kaldıkları taşınır ve taşınmaz mallara mevcut hukuk sisteminin bütün
enstrümanlarından yararlanılarak el konulması suretiyle bu topluluğun varlık
statüsünden yokluk statüsüne düşürmektir.
Ekonomik şiddetin fiziksel ve çıplak şiddet gösterilerine
dayanması gerekmez. Şiddeti kullanma tekelini elinde bulunduran yasal bir aygıt
olarak devlet ve bu devletin bürokratik aygıtları belirli bir topluluğun
ekonomik yaşam koşullarını ortadan kaldırarak da şiddet uygulayabilir. Üstelik
burada kullanılan şiddet hem hukuksal bir zeminden hem de politik bir gayeden
doğar.
Dolayısıyla ekonomik şiddet aslında politik ve egemen
olan iktidarın tekelinde bulunan hukuk sisteminin yarattığı şiddet ile doğrudan
ilintilidir. Egemen, şiddet kurucu ve yapıcı bir ‘hukuki’ entite olarak devlet,
aynı zamanda kanunun gücüne dayanarak şiddet uygular.
Şiddet olgusu aynı zamanda bir devletin bütün hukuki
mevzuatına sinmiş ve ona mündemiç bir hale gelmiştir. Kanun koyucu ve kurucu
olmak aynı zamanda şiddet kurucu olmayı da beraberinde getirir. Kanunlar,
şiddet kullanma tekelini elinde bulunduran devletin bürokratik ve ideolojik
aygıtları olarak da işlev görürler. Bu durumda değişik ve farklı çıkarlara
sahip olan sınıfların kendi sınıfsal çıkarlarını gerçekleştirmeye çalıştığı bir
mücadele alanı olarak devlet, bu mücadeleden galip gelen egemen sınıfın temsilcisi
olur.
Böylece askeri, siyasi, dini veya ekonomik sınıflar
ve/veya elitler de şiddet araçlarıyla donatılmış olurlar. Bu elitler sahip
oldukları güçten dolayı zaten ayrıcalıklarla donatılmıştır. Bunlar kendi
çıkarlarına hizmet edebilecek her türlü kaynağa ulaşmak bakımından
muktedirlerdir. Dolayısıyla şiddet, aynı zamanda devlet ve toplumun değişik
çıkar sahibi kesimleri arasındaki girift ilişkinin kristalize edilmesi
bakımından da üzerinde önemle durulması gereken bir olgu ve insanlık durumdur.
Bir topluluktaki belirli bir unsurun ekonomik olarak
varoluş temellerini ortadan kaldırmak aynı zamanda bu unsurun siyaseten
hiçlik/yokluk derekesine de indirir. 1915’te Ermenilere yönelik şiddet
gösterilerinin ve katliamların toplumsal rıza ve destek mekanizmaları
üretmesinde ve bu bağlamda Ermenilerin yok oluş sürecine bilhassa Sünni
Müslüman yerel elitlerin ve sınıfların katılımında Ermenilerin sahip oldukları
malları ve serveti edinme motivasyonun payı azımsanmayacak bir öneme sahiptir.
Dolayısıyla ekonomik motivasyonun sürgün edilen
Ermenilere yönelik şiddet gösterilerindeki etkisi ekonominin Türkleştirilmesi,
milli ve Müslüman bir burjuvazi yaratma idealinde tezahür eder. Bu politik ve
hukuki şiddetin içeriği ve doğasının ekonomik bir boyut kazanması ve
katliamların arka planında böyle bir örüntünün varlığı altı çizilmesi gereken
tarihsel bir olgudur.
Bunun izdüşümlerini İttihat ve Terakki iktidarının Ermeni
tehciri ve soykırımına dönük aldığı merkezi kararlara verilen toplumsal destek
ve sosyal rıza mekanizmalarında görebilmek mümkündür. Ekonomik çıkar, şiddetin
tonlarını ve kiplerini de belirlemiştir.
Toplumsal destek ayakları ekonomik bir motivasyon
üzerinden şekillenir. Yalnız burada Ermenilerin siyasi, hukuki, ekonomik ve
kültürel varlığını ortadan kaldırmakla onların mal ve servetine el koymak
arasında doğrusal bir illiyet bağı kurmamak gerekir. Zira, ekonomik motivasyon
politik ve ideolojik bir kararın yarattığı kanaldan girerek kendisine bir damar
bulmuştur.
Bu anlamda Ermenilerin yokluk durumuna düşürülmesi esas
itibariyle politik ve ideolojik bir hedeftir. Emval-i Metruke Kanunları ve
bunun etrafındaki bütün bir hukuki mevzuat sonucunda Ermenilerin mal ve
mülklerine el koymak bu politik ve ideoloji temelli kararın bir sonucudur.
Osmanlı ve onu takip eden Cumhuriyet rejimleri,
Hristiyanların varlığını kendi geleceği için bir tehdit olarak görmüş ve tüm
siyasetini, Hristiyanların Anadolu’daki izlerinin silinmesi üzerine
oturtmuştur. Hristiyanların yokluğunu, kendisinin varlık şartı olarak görmüştür.
Talat Paşa’nın, Ermeni varlığının “vücudunu ortadan
kaldırmak” sözlerinde en özlü ifadesini bulan bu tutum, tüm bir Osmanlı ve
Cumhuriyet döneminde Ermeni mallarına yönelik izlenen politikanın ana ruhunu
bize verir.
Ermenilere yönelik çıkartılan tüm kanun ve kararnamelerin
özü, onların Anadolu topraklarındaki izlerini silmek ve yeniden vücut
bulmalarını engellemeye yöneliktir. Bu hedefe ulaşabilmek için, Ermenilerin
fiziki olarak imha edilmeleri belki gerekliydi ama yeterli değildi.
Bu fiziksel imha kadar ve belki ondan daha da önemli
olan, hukuk sisteminin kullanılmasıdır. Hukuk, özellikle de Emval–i Metruke
Kanunları, Ermenilerin ekonomik varlığını ortadan kaldırmanın, onların
izlerinin Anadolu’dan silinmesinin en önemli aracı olmuştur.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.