İçinde bulunduğum Feminist Kadın Çevresi ve Boğaziçi
Gösteri Sanatları Topluluğu’nda, bugüne kadar farklı temalarda yapılmış “kadın
çalışmaları”nda yer aldım.. Konu kimi zaman “kadınların edebiyatı” oldu, kimi
zaman “kadınların müziği”. Önceleri -Kardeş Türküler’den hareketle- “geleneksel
müzikler ve kadınların müziği”1yle haşır neşirken, zaman içinde
kendimi “Türkiye’de erken dönem popüler müzik içerisinde yer alan kadınlar”la
ilgili okumalar yapıp müzikler dinlerken buldum.2
Bu yazının konusu, Türkiye’de erken dönem popüler müziğin
-özellikle de ‘kanto’ türünün- içerisinde kadınlar; kadınların hangi
kültürel-politik iklimde, nasıl ürünler verdiği…Özellikle de Müslüman kadınlar
henüz kamusal mekânlarda şarkı söyleyemezken sahnelere çıkan, şarkı yazıp
söyleyen, dans eden, kanto yapan öncü kadınlar; Hıristiyan, Musevi, özellikle
de bu işi başlattığı bilinen Ermeni kadınlar..
Şimdiden söyleyeyim; bu alan bir derya deniz. Bu konuda
yazılanları okurken -bahsi geçen tüm şarkıların kayıtlarına ulaşamasanız, tüm
sesleri dinleyemeseniz de- ömrü sahnelerde geçmiş, yaşadığı dönemi, şehri,
sokakları, insanları, kadın erkek ilişkilerini yazdıkları şarkılarla anlatmış
çok sayıda kadın müzisyen, sanatçı çıkıyor karşınıza. O yüzden, meramımı kısa
yoldan anlatabilmek için, sadece ‘kanto’ türüne ve Ermeni kadınların bu
gelenekteki öncü rolüne odaklanmanın iyi olacağını düşünüyorum.
Müzik araştırmacıları, genellikle -ve doğal olarak- erken
dönem popüler müziğin ortaya çıkışını ‘Batılılaşma ve modernleşme’
hareketlerinin bir uzantısı olarak ele alıyorlar. Araştırmalar bizi Tanzimat
Dönemi’ne götürüyor; Osmanlı’nın son dönemi dans ve müziklerinin, Tanzimat’la
birlikte yeni şekiller ve isimler almaya başladığı, yeni türlerin ortaya
çıktığını söylüyor.
Melih Duygulu ve Cemal Ünlü’nün kaleme aldığı bir
makaleye göre3; 19. yüzyıl ortalarında İstanbul sahnelerinde görülen
İtalyan ve Fransız operetlerinin etkisiyle Türk operet geleneği başlar,
ağırlığını Ermeni sanatçıların oluşturduğu pek çok müzikli tiyatro topluluğu,
bu türün sevilmesini ve yaygınlaşmasını sağlar.4
“İlk popüler müziğimiz” olan kanto ise bir diğer tiyatro
türü olan tuluat’ın önemli bir parçasıdır; tuluat tiyatrolarında doğar5.
Yazılı bir tiyatro metni olmadan doğaçlama yaratılan bu komik tiyatro,
kaynağını, 1850’lerden sonra İstanbul’da sık olarak rastladığımız İtalyan
topluluklarının gösterilerinden alır. Bu toplulukların seyirci çekmek ve perde
aralarında salondakileri eğlendirmek için çalıp söyledikleri bağımsız şarkılara
da “kanto” denmektedir. Tamamen doğaçlamaya dayalı olan ve döneminin siyasal,
toplumsal, güncel olaylarını yakalayarak oynamayı temel alan tuluat tiyatrosu,
içinden çıkan kantoyu da kendine benzetir.
Sahneye ilk çıkanlara, işin yürütücülerine baktığımızda
da tuluat tiyatrolarıyla kantoların çok benzer yoldan yürdüğüne şahit oluruz.
İlk sahneye çıkanlar arasında Müslümanlar, Türkler yoktur; aslen Ermeniler
vardır. Refik Ahmet Sevengil’in ifadesine göre:
“Türklerin doğrudan doğruya tiyatroculukla meşgul olması
belki de hoş görülmezdi, hele işin içinde sahneye kadın çıkartmak da
olduğuna göre o zamanın telâkkisince tiyatroculuk çirkin bir iş de
sayılabilirdi. Bu sebeple bu işin müteşebbisleri olan Türkler, Ali Bey ve
arkadaşları, tiyatrolarının müdür ve sahibi olmak üzere bir başkasını ortaya
çıkartmak mecburiyetini duydular. Bu adam, Türkçe olarak temsil ettiği Sezar
Borciya piyesinde Ali Bey’in dikkatini çekmiş olan Agop Vartoviyan olabilirdi,
öyle oldu.”6
Berna Özbilen’in tanımıyla kanto; özellikle bir kadın
tarafından söylenen, dans ve şarkının aynı anda orkestra eşliği ile icra
edildiği, genellikle hareketli, akılda kalıcı melodilere sahip, konuları
açısından yaşadığı dönemin güncelliğini yansıtan şarkılardır. Kanto türünün
benimsenmesini sağlayan kimlik, kadın kimliğidir. Gerek dans, gerekse şarkı
sözlerinin anlamları kantonun kadınlar tarafından yaratıldığı, kadınlara özgü
bir icra biçimi olduğunu desteklemektedir7.
Tam da burada, kantoya dair okuduklarım içinde en çok
aklımda kalan, kantoyu ve “erkek dünyadaki” algılanışını en güzel anlatan
yorumu yazmak isterim: Murat Belge, Kalan Müzik için hazırladığı, kantocu
kadınları anlattığı yazısında, tüllere, peçelere alışmış “erkek” Osmanlı
toplumunun “hafifmeşrep” kantocu kadınları “hem ağlarım hem giderim” misali
kabullenişini anlatır:
“Kadının kendini sahnede göstermesi yetmiyormuş gibi,
elbisesi de onu genellikle, hiç alışılmadık biçimde gösterir -bütünüyle
‘mahrem’ kalmış bedenin- bazı bölümlerini açarak… Tüllere, peçelere alışmış
Osmanlı toplumunda, kanto da bazı koruyucu, ama aslında ‘şeffaf ‘ tüllerle,
kadının kendisine tanınan yerden dışarıya çıkmasını örter ve açar: gayrı
müslimlerin söylemesi, hafif meşrep, hovarda tiplemelerin seçilmesi, bir yandan
‘canım, bunlar gördüğünüz gibi, özel kadınlar. Her kadın böyle olmaz.’ der gibi
görünürken, aslında böyle olabileceğinin de işaretini verir. Erkek toplumu ise,
hem bundan korkar hem bunu çok ister.”8
İzlemekten kendini alamayan erkeklerin lâf etmeden
duramayışının elbette birçok sebebi vardır. Fakat herhalde en çok üzerinde durulması
gereken, onlar için en rahatsız edici nokta, “kadının varlığı”dır. “İslâm
dinine göre yasak!” demek kadınların sahnedeki varlığını engellemeye
yetmemektedir artık. Ermeni kadınlar çıkar ortaya, Rumlar, Yahudiler,
Levantenler, Çingeneler… Müslüman kadınların şarkı söylemesi, gerçek kimliğiyle
sahneye çıkması yılları alacağı için, sahnelerin yolunu kadınlara açanlar
öncelikle Ermeni ve Rum kadınlar, daha sonra Çingene ve Yahudi kadınlar olur.
Tam da bu yüzden, ilk kantocuların isimlerinin Peruz, Şamram, Küçük Virjin,
Büyük Amelya, Küçük Amelya, Eleni, Ağavni, Aramik, Kamela, Viktorya,
Rozika, Marika, Öjeni, Luçika, Flora, Viyolet, Mari, Anjel, Pipina, Tereza
olması tesadüf değildir. 9
Bu anlamda kantolarda ele alınan tipler ve konular
açısından kentin çeşitlilik içeren nüfus yapısı en önemli malzeme olmuştur.
Ağırlıklı olarak Türkçe söylenir fakat Ermenice, Rumca, Çingenece kelimeler de
vardır içinde. Sokaktan geldiği, sokağı anlattığı için, bolca argo kelime
barındırır içerisinde. Kantocu kadınların “şiveleri ve Türkçeyi vurgulama
farklılıkları dikkat çekici olmuştur. Kelime sonlarındaki harfleri
tizleştirmeleri ve bazı kelimeleri çok hızlı söylemeleri gibi.”10
“Hafifmeşrep kadın” lâfını umursamaz kantocu kadınlar,
sevdikleri işi yaparlar. Kadın artık ‘açık saçık’ tabir edilen rahat,
gösterişli kıyafetlerle sahneye çıkmakta, bedenini kimselerden saklamamakta,
sözünü kimselerden sakınmamaktadır. Sokağa, sokakta lâf atana, sevgiliye,
kocaya, erkek şoförlere, esnafa, … kim kafasını bozduysa hepsine söyleyecek bir
sözü vardır. Yazar sözünü, bestesini yapar, çıkar sahneye, dalgasını geçe geçe,
taklit ede ede anlatır.
Peruz Terzakyan, döneminin en meşhur
kantocularındandır. Hatta “Peruzun, bu kârın mucidi ve kantocuların piri
olduğunu söylerler.11” 1870 yılından 1910’a kadar sahneye
çıkmıştır. Ermenidir; kantolarını kendisi besteler, kendisi icra eder. Bu
yönüyle de ardından gelen kantocu kadınlara örnek olur, yol açar.12
Çoğunu kendi yazıp bestelediği kantolarını “Neşe-i Dil” adıyla yayımlayan Peruz
Hanım, ‘Sahne-i Âlem’ adında bir tiyatro topluluğu kurar; Küçük Virjin,
Viyolet, Flora, Amelya ve Peruz topluluğun kantocuları arasında yer alır. Bu
topluluğa bakarak da anlayacağımız gibi; kantocular yaşadıkları dönemin
kantocularının desteği ile sahnelere adım atmışlardır. Mesela Peruz Hanım,
Küçük Virjin ve Zarife Hanım’ın seslerini beğenerek onları Naşit Bey ile
tanıştırmıştır. Aynı zamanda, Küçük Virjin’e deneyimlerini aktararak kanto
söylemeyi, izleyicinin dikkatini çekmeyi öğreterek bir çeşit usta-çırak
ilişkisi içerisine girmiştir. Orhan Tahsin, Direklerarası’nın tüm
kantocularının Peruz’dan ders aldığını veya Peruz’un en az bir şarkısını
repertuarlarına aldıklarını belirtir.
“Âfet-i Devran Peruz” adıyla da bilinir: “Peruz daha
işveli, daha marifetli, daha şehvetli, daha munis görünüyordu. Onun için
tiyatronun sahneye yakın yerleri dopdolu bulunurdu. Tersane topçu
neferlerinden, sıkma potur üstüne kukuletalı sako giyimli natırlardan,
tellaklardan, hafiyelerden, mavnacı, salapuryalardan tutun da, kalem
mümeyyizlerine, on dört on beş yaşlarında çocuklara varıncaya kadar hekes
buralarda yerini alırdı. O zaman Peruz için derlerdi ki: ‘Çok kimsenin katili
olmuş, çok gencin canını yakmış bir kahpedir.’ Şarkısını bitirdi mi, localardan
sandalyeler, çiçekler, buketler, fiyongalı mektuplar atılır, şangırtı,
höngürtü, patırtıdan bina yıkılacak zannedilirdi. Rakipler arasında tokattan,
sopa, usturpadan başlayan çekişme, ustura, bıçak, demir çekme, bazen de tabanca
atmakla son bulurdu.”13
Çok canlar yakmış fakat canı da iyi yanmış olan Peruz,
kantocu kadınların çoğu gibi, yalnızlık ve sefalet içerisinde ölmüştür.
Kantonun kaderi de, “kantonun pîri” sayılan, pek çok kadını eğiten, onlara yol
gösteren, sevdiren Peruz’un kaderine benzer: Sosyal yaşamda meydana gelen hızlı
değişimler Tanzimat ve Cumhuriyet’ten sonra eski eğlencelerin yok oluşunu
hızlandırır. 1930’larla birlikte Direklerarası’nın sonunun gelmesi, temaşa
sanatının da sonu olur. Buna bir de teknolojik gelişmelerle birlikte plâk
kayıtlarının başlaması, 1927’de radyo yayınlarının başlaması ile kantoların
evlerde de dinlenir hale gelmesi eklenince, tüm sihri kaybolur. Artık evlerde
gramafondan, radyodan dinlenebilen kantolar canlı icra ile aynı tadı vermekten
yoksundur.
Kantonun zaman içinde yok olması teknolojiyle, değişen
eğlence kültürüyle açıklanabilir belki fakat; Müslüman kadınların sahneye
çıkmaya başladığı dönemde Ermeni ve Rum kantocularun yavaş yavaş sahnelerden
çekilmeye başlamasını açıklamak o kadar da kolay değil sanırım. Bu noktada
müzik araştırmacılarının pek de sormadığı sorular geliyor akla: Ermeni, Rum,
Yahudi şarkıcı kadınların seslerinin birden kesilmesinin sebebi sadece Müslüman
kadınlara sahnelerin yolunun açılması mıdır sahiden?
1915 Ermeni Soykırımı’ndan, 1923-24 Mübadelesi’nden, 6-7
Eylül olaylarından bağımsız düşünmek doğru mudur bu kayboluşları? Kim bilir, bu
kadınlar nelere maruz kaldılar, nerelere sürüldüler, nerelerde hayatlarının son
demlerini yaşadılar…
Ve onlardan geriye, bize ne kaldı?
Müslüman kadınlar için sahnelere çıkmak imkânsızken,
kimselere kulak asmadan, ‘hafifmeşrep’ gibi aşağılayıcı sözleri göğüsleyerek
çıkıp şarkı söyleyen, dans eden, erkeklerle dalgasını geçen Ermeni, Rum,
Yahudi, Çingene kadınları bir dönemi kapatıp yeni bir dönemin kapısını ardına
kadar açtılar. Ve nihayetinde o gün yaptıkları müzikle, yazdıkları sözlerle,
danslarıyla, oyunculuklarıyla, cesur giyim kuşamları ve tavırlarıyla,
yaşamlarıyla kantocu kadınlar, yakın geçmişte ve bugün kendi müziğini yapan
kadınlar için bir büyük ilham kaynağı oldular.
FERYAL ÖNEY / EvrenselKültür
1 [1] “Kadın ağzı türküler” diye de
adlandırılmakta.
2 [1] Kardeş Türküler’in müziğini sadece
‘geleneksel’ olarak addedilen müzikle sınırlandırmak eksik olacaktır; o yüzden
“Türkiye’de popüler müziğin başlangıcı; erken dönem popüler müzik” olarak
sayılabilecek 1900’ler başı müzikleri (kanto, operet, vb) de yaptığımız, yapmak
istediğimiz müziğin ilgi alanına girdi, giriyor.
3[1] Melih Duygulu-Cemal Ünlü, “Son Yüzyılda
Türkiye’nin Müzik Hayatı: Tarih, Türler, Ses Kaydı, Sektörel Yapı”, Türk Müziği
Portalı, (http://www.turkishmusicportal.org/article.php?id=22&lang2=tr)
4 [1] “Dikran Çuhacıyan tarafından 1875 yılında
başlatılan Osmanlı ‘operet’ geleneği Arif’in Hilesi, Köse Yahya,Pembe Kız,
Zeybekler gibi oyunlarla en olgun örneklerini vermiş, Çuhacıyan’ın ünlü oyunu
Leblebici Horhor’la doruğa ulaşmıştır. Leblebici Horhor operet parçaları
çeşitli firmalarca plak yapılmıştır. Favorite Firması’nın İzmir’li tenor
Ovannes Efendi ile Benliyan’a okuttuğu Leblebici Horhor şarkıları, bu dönemin
plakları aracılığıyla günümüze ulaşmıştır. (Melih Duygulu-Cemal Ünlü; age)
5 [1] Cemal Ünlü, Kantolar, Kalan Müzik Arşiv
Serisi, CD-Kitapçık, İstanbul, 1998
6 [1] Berna Özbilen, Kanto’nun Değişim Süreci ve
Yakın Dönem İcralarının Değerlendirilmesi, Yüksek Lisans Tezi, İTÜ Sosyal
Bilimler Enstitüsü; İstanbul, 2006; sf. 10 (Refik Ahmet Sevengil, 1998.
İstanbul Nasıl Eğleniyordu? İstanbul: İletişim Yayınları)
7 [1] Berna Özbilen, age; sf. 6
8 [1] Murat Belge, Kantolar, Kalan Müzik Arşiv
Serisi, CD-Kitapçık, İstanbul, 1998
9 [1] Berna Özbilen’in tezinde daha geniş bir
listeye yer verilmiştir (Berna Özbilen, age, sf. 20). Buna göre; erken dönem ve
Cumhuriyet sonrası kantocuları şunlardır: Agavni Arapyan, Amelya Hanım, Analia,
Anastas, Anjel, Aramik, Avantiye, Bayzar, Büyük Amelya, Büyük Mari, Deniz Kızı
Eftalya, Despina, Dardispanyan, Eugénie, Eleni, Fikiye Hanım (Şakrakses),
Garibe, Giselle, Hayganuş Hanım (Minyon Virjin), Hermine, İclal, Kamela Hanım
(Meşum Kadın), Kamelya (Beyoğlu Gülü̈), Kikina, Küçük Amelya, Küçük Nezihe
Hanım, KüçükŞamram Hanım, Küçük Peruz Hanım, Küçük Virjin Hanım, Luçika, Madam
Avatiya, Madam Blanş, Mahmure Handan Hanım, Mahmure Şenses Hanım, Makbule Enver
Hanım, Mari Ferha, Marika, Matild Mari, Matmazel Flora, Matmazel Roza, Melahat,
Muzaffer, Mihri, Minyon Viyolet, Nazmiye Sedat, Nemzur Hanım, Neriman Hanım,
Nıvart Hanım, Oranya, Peruz, Peruz Hale Hanım, Pipina, Rana Dilberyan, Raşel,
Rozali, Rozika, Saadet, Sıdıka, Şamram Hanım, Tereza, Toto, Viktor Haçikyan,
Viktorya, Yalfraz ve Zarife Hanım.
10 Berna Özbilen, age, sf. 13
11 Berna Özbilen, age, sf. 12 (Sermet Muhtar Alus, 1995.
İstanbul Kazan, Ben Kepçe. İstanbul.)
12 Çoğu müzik yazarının da üzerinde durduğu gibi, kantoyu
çok özel kılan şeylerden biri gündelik hayatın, kadın-erkek ilişkisinin
eleştirisini yapmasıysa bir diğeri de özellikle kadınlar tarafından
yaratılması, “kadın dili”yle yazılıp söyleniyor olmasıdır. “Toplumsalla ve politik
olaylar ve değişimlerle ilişkisi de dolaylı, örtük, ama sonuna kadar
günceldir.” (Murat Belge, age)
13 Cemal Ünlü’nün, Kalan Müzik için hazırladığı “Eski
Kanto, Yeni Kanto” yazısında, Ahmet Rasim’in Fuhş-i Atik (Eski Fuhuş Hayatı)
kitabından yaptığı alıntı. (Cemal Ünlü, age, www.kalan.com )


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.