Sait Çetinoğlu
İttihat ve Terakki dönemi ile 1908’de
başlayarak Kemalist dönemdeki 1924 yılı kovulmalarına kadar devam eden
Hıristiyanlara karşı ekonomik boykotlar, Hıristiyanların mülksüzleştirilerek
tarihsel topraklarından kazınma operasyonudur. Bu operasyonlar devlet
politiksaı olarak Jöntürkler eliyle yürütülmüştür. Operasyonların ikinci önemli
işlevi ve amacı milli duyguları yükselterek Türk kimliğinin inşa edilmesidir.
Gelişimi daha kolay anlayabilmek açısından boykotların
kabaca üç döneme ayırmak mümkündür: Emekleme dönemi 1908, Olgunlaşma dönemi
1909-1910-1911. Balkan Savaşı sonrasında Nihai çözüm dönemi 1913 sonrasından
mübadele adı altındaki kovulmaya kadar olan dönem.1924 tarihinden sonra kalan
kılıç artıklarının da tüketilmesine yönelik politikalar uygulamaya konulmuş ve
operasyonlarla %99,9 oranında Müslüman bir ülke oluşturulmaktan gurur duyulan
bir homojen yapı yaratılmıştır.
Boykot operasyonları,
sadece mülk sahibi sınıfların mülksüzleştirilmeleri ve mülkiyet gaspını
kapsamamaktadır. Emekçilerin iş güçlerinden başka satacak bir şeyi olmayan
sınıfların da işlerinin kaybettirilmeleriyle sonuçlanmıştır. Sürgünler,
mülksüzleştirilenlerin göç yollarında soykırıma varacak masrafsız yok etmenin
aracı, yangınlar da hem terör aracı hem de kalan izlerin süpürülmesinden başka
bir şey değildir.
Bu politikanın çok önceden projelendirildiğinin izlerini
görmek mümkündür. 1905 yılında henüz İttihad ve Terakki Cemiyeti iktadara
gelmemişken, Bir Türk yazarı Hıristiyan burjuvaziyi suçlarken kullandığı
ifadeler bir yanıyla itibarsızlaştırmayı içerirken diğer yandan bir
provokasyonu barındırmaktadır. yazar “yaptıkları servetler, sanatta
ulaştıkları seviyeler, bütün bunların nedeni bizim sırtımızdan geçinerek
yaşamış olmalarıdır” ifadesini kullanır ve okurlarının gerekli sonuçları
çıkarmalarını ve [aksi takdirde] sayıları doğal olarak artacak olan bu
tüccarları ve zanaatkarları boykot etmelerini önerir. Bu tür ifadelerde, Ermeni
ya da Rum işadamlarının yerine Türkleri veya Müslümanları koymayı ya da en
azından Ermenileri ve Rumları mahvetmeyi amaçlayan Millî İktisat teorisinin
ilk nüvelerini görebiliyoruz. Ermenilerin ya da Rumların elde ettikleri bu
başarıların kişisel beceriyle bir alakası olmadığı, bu başarılara Türkleri
mağdur eden suiistimaller sonucunda ulaşıldığı” [1] anlatılmaktadır.
İTC iktidara geldiğinde Hıristiyanların boykotla
zayıflatılıp piyasanın Türklere kolaylıkla açılmasında, bu yöntem bir silah
olarak kullanılacaktır. Boykotun yetmediği zamanlarda, yangınlar çıkartılarak
çarşıların ve mahallelerin yakılması, görevlendirdiği özel kurullar eliyle
savaş, kıtlık ve pahalılık bahanesiyle Hıristiyanların ticarethanelerine ve
mallarına el koyarak mülksüzleştirdi. Daha da ileri giderek soykırımdan
çekinmedi. Bu bakımdan, İttihat ve Terakki’nin, 19. yüzyılda daha hızlı gelişen
Rum, Ermeni, Yahudi burjuvazisine karşı Müslüman-Türk burjuvazisini özellikle
onun ekonomik konumunu güçlendirme çabaları bir soykırımla el ele gittiğini
söyleyebiliriz. [2]
1908 Boykotu
Osmanlıda 1908 öncesinden siyasi boykot geleneği
mevcuttur. Kastamonu ve Erzurum’da rejime karşı kitlesel boykotlar yapılmış
rejimi ve yerel temsilcilerini oldukça zor duruma düşürdüklerini
söyleyebiliriz. Bir bakıma bu boykotlar Abdülhamid rejimini zayıflatan
unsurlardan bir olarak sayabiliriz. 1908’den sonraki boykotlar ise, başka bir
anlam taşır ve rejimin dayandığı tabakaları güçlendirmeye, iktidarı için
tehlikeli gördüğü gruplara (Hıristiyanlara özellikle Rumlara ve Ermenilere )
karşı kamuoyu oluşturmaya, onları sarsmaya, zayıflatmaya ve yok etmeye yönelik
bir politikanın en önemli silahıdırlar.
Avusturya-Macaristan İmparatorluğunun 1908 Temmuz
Hareketinden sonra Bosna – Hersek’i ilhak etmesiyle Avusturya mallarını boykot
etmesi ile Boykotaj hareketinin, yeni stratejisinin ilk adımlarının atıldığını
söyleyebiliriz. Özellikle Avusturya malı feslerin yırtılması ve ardından yerine
yine Avusturya ve diğer Avrupa ülkelerde dokunan kumaşlardan başlıklar
yapılması ile devam etti. 1908 yılında Girit Meselesi dolayısıyla Yunanistan’ın
ürünlerine boykot niyeti ve girişimi sergilense de başarılı olunamadı.
Avusturya’ya ve Avusturya mallarına karşı Boykot, 8 Ekim
1908 tarihinde başladı, 26 Şubat 1909 tarihli anlaşma ile son buldu. Bu anlaşma
gereğince Avusturya, ilhak karşılığında Osmanlı Devleti’ne 2,5 milyon altın
tazminat ödemeyi kabul etti [3]. Bu boykot Milli birliğin güçlenmesine ve milli
duyguların yükselmesine yardımcı olduysa da Osmanlı ve Avusturya arasındaki
ticaret yanında, Avusturya mallarını
satan Osmanlı uyruklu Hıristiyanlarına da zarar verdi. Ancak dönemin ekonomik
sisteminin kaygısı sadece iktidardır. İktidarına tehdit olarak aldığı
sınıflardır.
1909-1910 ve 1911 boykotları
1909 yılının boykotları Yunanistan’a karşı ve Yunan
mallarına boykot’un kitleselleşmesi yine Girit Meselesi vesilesiyle başladı.
Yunan malları, Yunanistan uyruklu kişilerin işlettikleri dükkanlar ve
Yunanistan’da üretilen malları satan dükkanlar, Yunan işçiler boykot edildi. Bu
dönemin özelliği boykot hareketinin kitleselleşmesi yanında merkezileşmesi ve
bir merkezden yönetilmesidir.
İzmir’de bir “Boykotaj Cemiyeti” diğer adıyla Harb-i
İktisadi (ekonomik savaş) Cemiyeti kurulmuş, 17 Ağustos 1909’da “Yunanlılar’a
karşı harb-i iktisadi [ekonomik savaş ] ilanına karar” verildiği açıklanmıştır.
Ne var ki, 1909 yılının Ağustos ayında başlayan boykot hareketi, ne de
Yunanlılara karşı yürütülen askeri hareket bir sonuç verdi. Boykot kitlelere
pek hitap etmedi, çünkü Girit onların bilincine seslenemeyecek kadar uzaktı.
[4] Osmanlı Devleti ile Yunanistan arasındaki gerginliğin azalmasına bağlı
olarak kısa bir süre sonra sona ermiştir.
Yunanistan’a karşı yapılan ikinci boykot hareketi, yine
Girit Sorunu nedeniyle iki ülke arasındaki ilişkilerin gerginleşmesine bağlı
olarak, 1910 yılının Haziran ayında yeniden başladı. Yunanistan’a karşı
uygulanan boykotun en şiddetli ve düzenli şekilde yürütüldüğü Osmanlı şehri
İzmir’di. Türkiye’nin en büyük Ege limanı İzmir’in nüfusunun yarıdan fazlası
Rum’du; sanayi, ticaret ve kültür açısından kent o denli Yunanlıydı ki, Türkler
ondan genellikle ‘gavur İzmir’ diye bahsediyorlardı [5]. Boykot hareketi, 1911
Eylül ayında İtalya’nın [6] Trablusgarp’ a saldırması sonrasında uluslararası
alanda meydana gelen değişmelere bağlı olarak 1911 yılının Kasım ayında sona
erdi .
Boykotlar bir koordinasyon (Boykotaj Cemiyetleri) ve
şiddet eşliğinde yürütülmüştür. Cemiyet faaliyetleri ile Donanma Cemiyeti,
Müdafaa- i Milliye Cemiyeti gibi milli örgütlerin ayrılmaz bir parçası olduğu
gibi, faaliyetlerinin büyük kısmı İttihat ve Terakki Cemiyeti’nin gizli işlerinin
bir parçası olarak görülmektedir. Bundan dolayı boykotçular kendilerini görevli
olarak görür öyle davranırlar. Yasal bir örgüt olmadan istediği gibi hareket
eden geniş bir organizasyondur. Merkez ve taşra idarecileri, cemiyete meşru
imiş gibi davranmakta ve tasvip görmektedir. Taşradaki müslüman tüccar ve eşraf
da boykotçuların gayretkeş katılımcılarıdır. [7]
Boykotlarla ilgili geniş bir literatür bulunmaktadır.
Dönemin gazeteleri hareket hakkında geniş bir bilgi sunar: 27 Mayıs 1910 (9
Haziran 1910) günlü Embros Gazetesinin Boykot bütün Türkiye’de ilan ediliyor
başlıklı haberinde Yafa’da Hiristiyan mağazalarının yağmalanmasında sonra
Edremit’e aynı olaylar olmuştur. Bu olayların Türkiye’ye gelen hüriyettin ne
anlama geldiğini bütün Avrupa’ya teşhir etmektedir…. denilmektedir. Gazetede ,
İttihatçıların halkı Yunanlılara karşı kışkırttığı, Yunanlara karşı saldırı
planlarından bahsedildiği, Edremit’e olayların camilerde hocaların kışkırtması
sonunda çıktığını, iki Rum mağazasının yağmalandığı ve Polis’in olaylara
müdahale etmemesi durumunda büyük boyutlara ulaşacağı, Tekirdağ ve Foça’da
boykotun başladığı, Selanik Limanında Yunanistan’dan gelen postaya da boykot
uygulanıldığı, Yunanistan B.Elçisi Griparis’ın olaylara karşı Sadrazam Hakkı
Paşa’ya protesto ziyareti yaptığı, ancak Sadrazamın halkı kontrol
edemediklerini söylediği, 28 Mayıs günlü Embros’ta, İzmir de durumun fanatik
yazılar yayan gazeteler tarafından kışkırtıldığı (gazeteler İttihat, Ahenk,
Köylü). Hatta Girit’li Türklerin Rumlara toplu katliam yapacakları söylentileri
ve polis güçlerinin olaylar sırasında Yunan konsolosluğunu korudukları
yazılmaktadır.
Bir süre sonra yayınlarda ve eylemlerde Rum yada Yunani
yerine Hıristiyan tercih edilecek. Boykot’un Hıristiyanlara yönelmesine neden
olacaktır. Resmi olarak Yunanlara karşı başlatılan Boykot Hareketi’nin kısa
süre sonra Osmanlı’nın Rum tüccarlarını kapsayacak şekilde genişlediği
söylenebilir. [8] Müslüman kimliği, bu boykotu 1908 boykotundan ayıran bir
dayanak noktasıdır.
Dönemin Amerikan Büyükelçisi Henry Morgenthau, Osmanlı
ülkesinde uygulanan boykot hakkında şunları yazmaktadır: “Türkler, İzmir’deki
tüm yabancı işletmelerin Rum elemanlarını kovmasını ve yerlerine Müslümanları
almasını istediler. Amerikan firmaları arasında, Singer Manufacturing Company
buna benzer talimatlar aldı ve benim müdahaleme ve altmış günlük süre almama
rağmen, firma sonunda emre uymak zorunda kaldı. Yalnız Anadolu’da değil,
İstanbul’da da tüm Hıristiyanlara karşı resmi bir boykot başlatıldı…[9]
Boykot Hareketi sırasında belirli kişileri haklarında
yalanlar yayarak mahvetmek amacını taşıyan bu tür komplolar sıra dışı
değildir. Provokatif yayınlar yapılmakta, provokatif afişler hazırlanmaktadır.
Bugün karşılaştığımız anti propagandanın prototiplerini dönemin provokatif
yayınlarında, afiş ve bildirilerinde görüyoruz: ” Yunanların camileri meyhaneye
çevirdikleri, anne karnındaki ceninleri öldürdükleri, İslâm’a hakaret
ettikleri ve Müslüman kadınlarını aşağılayıp iğfal ettikleri iddia
ediliyordu.” [10] Boykot sadece İşyerlerini etkilemedi, yerli ve yabancı
şirketlerde çalışan Yunan işçilerini, Rum okullarındaki öğretmenleri ve Hatta
resmi kurumlarda çalışanları dahi hedef almıştır.
Boykot Meclis’te de tartışılmış, Serfiçe vekili Harisios,
boykotun, imparatorluğun ekonomisine zarar verdiği için vatanseverliğin bir
sonucu olarak görülmemesi gerektiğini söylemiştir. [11] Boykot, Hıristiyanları
ve özellikle Rumları etkiledi. Zira Osmanlı ve Yunanistan uyruklu Rumların
ayrılması imkansızdır. Ailenin bir kısmı Yunanistan uyruklu iken diğer yarısı
Osmanlı uyruğundadır. 1909-10 – 11 yıllarında uygulanan bu boykotaj Rumlara
büyük zarar verdi bir kısmı işyerlerini kapatarak Yunanistan’a göç ettiler. 14
Haziran, 1910 Günlü Amalthia gazetesinde Vangelis, “Eğer bugün Yunanların
kovulması tartışma konusu oluyorsa, Osmanlı Rumlarının kovulmasının
tartışılacağı zaman da gelecektir”, diye yazması ilginçtir. Vangelis geleceğe
ışık tutar.
1913-1914 yılı Boykotları
Balkan savaşları, öncesi ve sonrasıyla Türk milliyetçiliğinin
geliştirildiği ve kitleselleştirildiği bir laboratuvar oluşturmuştur. Bu
bağlamda Boykot Hareketi, 1913’ün sonlarından itibaren Osmanlıcı söylemlerinden
uzaklaşarak müslüman cemaati içinde dayanışma propagandası yapmaya ve 1914
başlarından itibaren de gayr-i Müslimleri açıkça dışlamaya ve hatta
şeytanlaştırmaya başladı. [12] Özel bröşürler hazırlanarak ücretsiz dağıtıldı.
Bröşürler bir anlamda ülkenin yeniden fethedilmesi için birer çağrıdır.. Dil
çok ağır bir nefret söylemidir: Bröşürlerde Hıristiyanlar için; [b]eslediğimiz
engerekler olup milletin kanını emmekteler… Etimizle beslenen bu asalak
kurtların icaplarına bakmalı ve onları yok etmeliyiz. İster kanunî ister
gayrikanunî olsun bu kişilerden kendimizi kurtarmanın zamanı geldi. Bu
bröşürlerden Müslümanlara mahsus‘un yazarı Bu işe teşebbüsüm ancak bir ay
kadar olduğu hâlde, beş on Rum esnâfmm muhtelif semtlerde terk-i ticaret etmiş
olduğunu istibşâr ettim [haber aldım]. diyerek öğünecektir. [13] yazar, metne
bir de yemin eklemiştir: Katiyen Hıristiyandan alışveriş etmeyeceğim. Edersem
namussuzum. Alçağım. Her türlü lanete ve tahkire layıkım! yazar, ikinci baskı
olarak 10 Kasım 1913 itibariyle 100 bin tane daha basmayı düşünüyordu.
Boykotun niteliği bu defa daha da farklıdır. Devlet
şiddeti ile birlikte yürütülür. Boykot bir anlamda Hıristiyanların,
Müslümanların lehine mülksüzleştirilerek kovulmalarını hedeflemektedir.
Milliyetçi duygular körüklenerek şiddet kitleselleştirilir.
Rum Ortodoks Patrikliği, Ekklisiastiki Alitheia
gazetesinde boykotun Şubat ayının sonlarında imparatorluk çapında en yaygın
haline ulaştığını bildirir. Boykot camiler, meydanlar ve çarşılarda duyurulur.
Rumların yoğun olduğu yerlerden şiddet haberleri gelir. Bandırma, Kuşadası,
Kayseri, Bartın, Edirne, Ayvalık, Bursa, Niksar, Çanakkale, Simav, Lazistan
(Atina Mapavre)… bunlardan bazılarıdır.
1914 baharını yaza bağlayan aylarda ve özellikle de
Haziran ayında Balıkesir, Burhaniye, Bergama, Çeşme, Edremit, Foçateyn
kazasının tümü, Eskice, Karaburun, Kemer, Kınık, Menemen, Ödemiş, Seyrek,
Uluabad, Kasaba-Aydın demiryolu hattı üzerindeki bazı köy ve kasabalar ile
Bursa ve Ayvalık’ın çevresindeki bazı köy ve kasabalar Müslüman çetelerin
saldırı ve tacizlerine maruz kalmıştı. Oluşan şiddet olayları ve baskılar
sonucunda Rumlar çoğu zaman eşyalarını dahi toparlama fırsatı bulamadan
kaçmışlardır. Kaçmayıp direnenler çetelerin şiddetine maruz kalmış ve örneğin
Eski Foça ve Seyrek’te ölümler yaşanmıştır. Giden Rumların eşyaları ve taşınmaz
malları kısa süre sonra onların yerine yerleştirilen Balkan muhacirlerine
verilmiştir. [14]
Şiddet ve Boykottan Ermeniler de muaf değildir. Hatta
Arnavutlar gibi Türk olmayan Müslümanlar dahi boykot ve şiddetten nasibini
alacaktır. Yerel bürokratlar şiddete açık destek vermektedir. Bunlara dair örnekler
batılı gözlemcilerin raporlarında olduğu gibi Yunanistan Elçiliği raporlarında
da örneklenir.
Fiziki şiddetin yanında manevi şiddet de eşlik eder.
Basın sindirme işlevini üstlenmiştir. İttihadın ve Kemalizmin önemli sima ve
kalemlerinden Hüseyin Kazim Kadri[15] Patrikliğin itirazına karşı Rum
Patrik’ine Açık Mektup Boykot Müslümanların Hakkı Değil midir? başlıklı uzun
bir broşür kaleme kaleme alır. dil çok ağırdır ve hükümet tepkiler üzerine
göstermelik olarak yasaklar. Oysa Rum Patrikliği’nin uyarısı son derece
yumuşak ve temkinli bir dil kullanmıştı. Patriklik özetle, boykotun Türk
halkını ekonomik kölelikten kurtaracağı iddiasını reddediyordu.
Boykot Hareketi’ni düzenleyen isim olarak görülen Dr.
Nâzım Bey konsolosla yaptığı bir başka konuşmada milletin “nefret
duygularıyla” dolduğunu söylemiş; dolayısıyla hükümetin Rum karşıtı boykota bir
son vermesi mümkün olmadığını belirtmiştir. İzmir valisi Rahmi Bey Smith’e
Rumların stratejik nedenlerden dolayı muhtemelen iç bölgelere gönderileceğini
ima etmiştir.[16]
Boykotaj ile birlikte terör uygulayıcılarından biri olan
Taşkilat-ı Mahsusa Şefi Kuşçubaşı Eşref’in yabancılarla iyi ilişkileri ve
ülkenin kuzeyinde büyük yatırımları olan Avrupalı bir tüccarı korumaktadır ve
kendisine, milliyetçilerin herhangi bir şekilde müdahale etmesi halinde onu
kurtaracak, kişisel olarak imzaladığı bir seyahat tezkeresi vermesi, İzmir’in
Britanya başkonsolosunun arkadaşı olan bir başka Avrupalıya da koruma vermesi
[17] manidardır.
Savaş ile birlikte ilan edilen seferberlik gerekçesiyle
Tekalif-i harbiye (olağanüstü savaş vergisi) bir başka mülksüzleştirme
işlemidir. Hıristiyanlara uygulanır. Heyet- Mahsusa (özel komisyonlar) eli ile
Hıristiyanların eşyalarına, mallarına hayvanlarına hiçbir gerekçe göstermeden el
konulmaktadır.
Bağış toplama bir başka mülksüzleştirme biçimidir;
Trabzon İttihat kulübünün “savaş gemileri satın alma” resmi amacıyla
başlattığı “vatanperverane” para toplama kampanyası bu politikanın iyi bir
göstergesidir: Para toplama görevi, bu fırsattan yararlanarak “Ermenilerden ve
Rumlardan büyük meblağlar gasp eden ve zaman zaman dükkânları yağmalayan yerel
suçlulara verilir. [18]
Dinî çevrelerde Hıristiyanlarla yapılan işlerin ve
ticaretin kesilmesi gerektiğine dair “gizli vaazlar” verilir. 1913 başından
itibaren sadece Türk tüccarlardan oluşan ticari şirketler kurulmaya başlanır ve
sadece onlardan alışveriş edilmesi ve artık Hıristiyanlardan “murdar malların
satın alınmaması” gerektiği salık verilir. Agn [Eğin-Kemaliye], Arapkir,
Divrik vb. kazalarda Ermeni memurların işten çıkarılmaları da kayda değerdir;
ağırlıklı olarak Ermeni tüccar ve zanaatkarlardan oluşan Diyarbakır çarşısı
yangını, Edirne Ermeni mahallesinin yakılması gibi daha gösterişli eylemler de
çabasıdır. Uygulamalar başarılı olmuş İttihatçılar Türk ve Müslüman
Burjuvazisine dönüşmüştür; 1908’de sadece iki Türk anonim şirketi varken,
1909’da bu sayı 13’e, 1915 ila 1917 arasında 39’a çıkmıştır. 1916 ve 1918
arasında, İTC’nin aktif “desteği”84 ile kurulan 80 şirketin kökeninde el
konulmuş Ermeni malları vardır. [19]
30 Mart 1913’te Sivas vilayetine Ahmed Muammer
Cankardeş’in vali olarak atanmasının -1 Şubat 1916’ya kadar bu görevde kalır-
gayrimüslimlerin durumundaki kötüleşmenin başlangıç noktası olduğu görülüyor.
Vali göreve başlar başlamaz, Hıristiyan iş adamlarına ve tüccarlara karşı bir
boykot politikası başlatır. Bir hâkimin oğlu olan Sivas doğumlu Muammer
1908’den itibaren vilayette bir İttihat kulüpleri ağının kurulmasında
belirleyici bir rol üstlenmiştir. Vali kanalıyla İTC’nin dayattığı üstü örtülü
ekonomik boykotun Ermenileri çökertmeye yetmediğinde yeni bir yönteme
başvurulur. Nisan ve Mayıs 1914!te Merzifun/Marzevan [Merzifon], Amasya, Sivas
ve Tokat çarşılarında arka arkaya bir sürü şüpheli yangın çıkar. [20]
Hıristiyan Mahallelerinde çıkan yangınlar geniş bir liste
oluşturur: Amasya Selağzı, 12.3.1914 ve 21.7. 1915, Kastamonu Cebrail
Mahallesi, Tokat Çarşı Mayıs 1915, Ocak 1916, Edirne Kaleiçi 24.8.1914,
Bandırma Preme (Kapudağ) 30.6.1915, Bursa Orhangazi Yeniköy 23/24.8.1915, İzmit
Ermeni Mahallesi 27.8.1915,Haçin (Saimbeyli) 3.10.1915, Tire Rum Mahallesi
2.7.1916, Ankara Hıristiyan Mahallesi Eylül 1916,Bandırma Ermeni karyesi, mart
1917, Ayvalık Nisan Ağustos 1917, Gelibolu 18.4. 1917, Erdek, 27.8.1917,
Tirebolu 1917, 1918, Espiye 1916 [21], Sinop, 17.12.1917, Samsun Kaleiçi
18.7.1818, Bafra 1917, Havza Aralık 1918…
Yangınlar aynı zamanda, terör ve sindirmenin aparatıdır.
Samsun’daki Ermeniler 1915 Kasımı itibariyle tehcir edilmiştir. 1916’nın
sonunda, Samsun’un çevresindeki Rum köyleri yağmalanmaya ve yakılmaya başlar.
1916 “Aralık ayı başında Bahaettin Şakir’in Samsun’a gelmesiyle birlikte sürgün
politikası sistemli bir şekilde uygulanır… 9 Ocak’ta… genel sürgün
uygulaması… Samsun’un Rum varoşu Kadıköy’den başlatılır. “[1917] Ocak sonunda
Bafra ve çevresi, Şubat’ta da Çarşamba ve Ünye’de… yaşayan 30.000 kadar insan
Ankara vilayetine doğru yola çıkarılır.” Karadeniz yangınları, öyle
anlaşılıyor ki, 1916’nın sonunda başlayan genel Rum tehcirinin bir
parçasıdır.[22] Bu olayların mantığını Morghenthau şu sözlerle özetler:
Almanya’nın Anadolu’ya ilişkin kendi planları olduğu için, bu bölgedeki Rumlar
Alman tutkularına ister istemez bir engel oluşturuyorlardı. Bu bölge Rum
kaldığı sürece, Almanya’nın, aynı Sırbistan’da olduğu gibi, İran Körfezine yönelmesine
doğal bir engel olacaktı. Pan-Alman edebiyatını baştan savma da okumuş herkes,
Alman siyaset yazarlarının Almanya’nın yolu üzerindeki halkların icabına bakmak
için savundukları alışılmamış yönteme yabancı değildir. Bu yöntem tehcirdir.
[23]
Boykotun savaş sonrasında da sona ermediğini acıları
resmeden anılardan biliyoruz. 1921 yılında Ankara’lı Rumlara boykot
uygulanmaktadır: Endişe ve korkularımız haricinde iyi zaman geçiriyorduk.
Türkler bize boykot uyguluyor ve çarşıdan çıkarıyorlardı. {{‘Sana gavura
verinceye dek din kardeşime veririm. Hınzır gavurlar anan öldü baban öldü sıra
size geldi daha akıllanmadınız mı?’}} diyorlardı. Özellikle [hatırlıyorum], 21
Mart 1921 günü cumartesi gece yarısından sonra kapı yüksek sesle çalındı. Gelen
Türklerdi; anlamıştık. İki gün önce, dayım hakim Panagiotis de Mikes
Pestimacoğlu ile konuşmuş; Mikes, ona, güvenilir birinden, Türklerin {donanma}
[24] yapacağını ve Ortodoksları öldüreceğini öğrendiğini ve haberi verenin,
birkaç gün içinde onu kaçmaya teşvik ettiğini anlatmış. Dayım önemsemedi ve
Ankara’da kalmaya devam etti ve onun felaketi oldu. [25]
Dipnotlar:
[1] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı, çev.Ayşen
Taşkent Ekmekçi, İletişim Y. 2015, s 51
[2] Garbis Altınoğlu, Apoizmin Tatsız meyveleri,
http://gelawej.net/index.php/yazarlar/garbis-altinoglu/1794-apoizmin-tatsiz-meyveleri
(3.5.2015)
[3] Hasan Taner KERİMOĞLU, 1913–1914 RUMLARA KARŞI BOYKOT
VE HÜSEYİN KAZIM BEY’İN BİR RİSALESİ ÇTTAD, V/13, (2006/Güz), s.s. 91–107
[4] Feroz Ahmad, İttihatçılıktan Kemalize, çev. Fatmagül
Berktay, Kaynak Y. 1999, s 106
[5] Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü, çev Attila Tuygan,
Belge y. 2005 s 47
[6] İtalya’nın Trablusgarp’ı işgal etmesine tepki olarak
Trablusgarp Savaşı boyunca Osmanlı ülkesinde İtalyan mallarına karşı da bir
boykot yapıldı.
[7] Y. Doğan Çetinkaya, Osmanlı’yı Müslümanlaştırmak,
çev. Özgür Bircan,İletişim, 2015, s 99
[8] Y. Doğan Çetinkaya, 118
[9] Henry Morgenthau, Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü,
Belge yay., İstanbul, 2005, s.48.
[10] Y. Doğan Çetinkaya, Osmanlı’yı Müslümanlaştırmak… s
96
[11] Y. Doğan Çetinkaya, 115
[12] Y. Doğan Çetinkaya, 167
[13] Ahmet Nedim Servet Tör, Nevhiz’in Günlüğü, YKY,
2000, s 123
[14] Emre Erol makedonya sorunu’nun batı anadolu’ya
sıçrayışı ve 1914 rum tehciri, toplumsal tarih 252 aralık 2014 s 58-65
[15] Jöntürklerin en önemli ve en bilgili ve yetenekli
söz yazarı olarak kabul edilen Hüseyin Kazım Kadri, Halep ve Selanik Valisi,
1912 de İT Manisa mebusu. Kemalist dönemde mebus, 4.dönem meclis Başkan
Yardımcısı.
[16] kay. ing FO, 195/2458, “Hıristiyan Karşıtı Boykot”
dosyası (eski referans no. 306/3080), kutu no. 6 (Aydın valisi Rahmi Bey ve Dr.
Nâzımla yapılan görüşmeler), s. 553. akt. Çetinkaya aynı yerde.
[17] Y. Doğan Çetinkaya, s 226
[18] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı… 249
[19] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı…235,294,295
[20] Raymond Kevorkian, Ermeni Soykırımı… 605-606
[21] Rum tehciri ise “… 9 Kasım [ 1916]’da duyurulmuş ve
16 Ka- sım’da … başlamıştır. Rum nüfus ilk aşamada Giresun’a doğru sürülmüş,
ardından … Şebinkarahisar’a … varmış[t]ır.111 Espi- ye’de de tehcir aynı
tarihte başlamıştır: “Son Hıristiyan kafilesi de … köyden ayrılır ayrılmaz …
Topal Osman’ın silahlı çeteleri Espiye’ye girdiler. Espiyeli gençlerden
bazıları da onlarla beraber yağmaya katıldı, bunların çoğu muhacir
ailelerindendi… Üç saat… sonra … boşaltılan Rum evlerini ateşe verdiler (Taylan
Esin-Zeliha Etöz, 1916 Ankara Yangını, Felaketin Mantığı s 82-83)
[22] Taylan Esin-Zeliha Etöz, 1916 Ankara Yangını,
Felaketin Mantığı, İ;letişim, 2015 s 90
[23] Büyükelçi Morgenthau’nun Öyküsü… s 47-48
[24] Milliyetçi duyguların kabardığı şenlik, Bkz* Edirne
1914
[25] ANDRONİKİ KARASULİ MASTRİDU Kayıp Vatanımdan
Hatıralar (Ankara’daki Hayatım), Atina, 1966
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.