Oya Baydar / -@t24.com.tr
Türk ulus devletinin 100 yıldır değişmeyen zihniyet ve suç
tarihi ancak bu kadar iyi özetlenebilir. 1915’te, bir milyondan fazla Ermeni’yi
topraklarından süren, en az 600 bininin katledilmesine cevaz veren;
tehcirlerle, soykırımla, mallarının müsaderesiyle, varlıklarına topraklarına el
koymayla azınlıkların tümüne ‘Türk’ün gücünü’ gösteren devlet... 1938’de
Dersim’de, başta Kızılbaş Alevîler Dersim halkını kadın, çoluk, çocuk
kurşunlayan, dipçikleyen, sığındıkları mağaralarda boğan; Munzur’u kan rengi
akıtan devlet…
***
T.C Devleti’nin Özel Harekat Timi komutanı, Yüksekova’da
bir şantiyede çalışan 52 işçiyi, elleri arkadan bağlı yüzükoyun yere yatırmış
böğürüyor: “Ne yaptı lan size bu devlet! Hepinizi tanıyorum ben; kim ki vatan
hainliği yapıyor karşılığını görecek. Türk’ün gücünü göreceksiniz!”
Soru güzel. Cevabını da kendi içinde taşıyor. Yere
yatırılmış “hain ve şerefsiz” Kürt yurttaşların bu sınavdan çakmaları mümkün
değil. ‘Aha da bunu yaptı’ demeleri yeterli.
Türk ulus devletinin 100 yıldır değişmeyen zihniyet ve suç
tarihi ancak bu kadar iyi özetlenebilir. 1915’te, bir milyondan fazla Ermeni’yi
topraklarından süren, en az 600 bininin katledilmesine cevaz veren;
tehcirlerle, soykırımla, mallarının müsaderesiyle, varlıklarına topraklarına el
koymayla azınlıkların tümüne ‘Türk’ün gücünü’ gösteren devlet... 1938’de
Dersim’de, başta Kızılbaş Alevîler Dersim halkını kadın, çoluk, çocuk
kurşunlayan, dipçikleyen, sığındıkları mağaralarda boğan; Munzur’u kan rengi
akıtan devlet… ‘Biz de varız, eşit yurtdaşlık haklarımızı istiyoruz’
dediklerinde her daim ‘şerefsiz, vatan haini’ ilan edilen Kürtleri asimile
edemediğinde yok etmeyi yeğleyen devlet… Vesayetçi elitlerin laik
Cumhuriyet’inde, dindar kesimleri ‘gerici/cahil halk’ ilan edip kamu ve siyaset
sahnesine çıkmalarını darbelerle engelleyen, inancını ve kültürünü özgürce
yaşamasına kendi normlarını, sınırlarını dayatan devlet… Alevileri,
Aleviliklerini saklamak zorunda bırakmış olan, inançlarını kültürlerini yok
sayan devlet… İlk sol nüvelerden, ilk sosyalist örgütlenmelerden bu yana, yüz
yıldır sosyalistlere, komünistlere karşı en ağır baskıları uygulamış olan
devlet… Vatanın dağlarını, ovalarını, ormanlarını yakıp kül eden devlet…
Tellaklar değişse de devlet hamamı değişmiyor
Aslında bir zihniyetten söz ediyoruz: Türk ulus
devletinin bugüne kadar değişmeden süren özünden… Bu devletin adının Türkiye
Cumhuriyeti olmasını dahi kabullenemeyenler var. Geçenlerde bir TV programında
MHP adına konuşan milletvekili, ‘Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları’ diyen başka
bir katılımcıya, ‘Biz Türk millî devleti diyoruz’ ikazında bulundu.
Yüksekova’daki devlet memuru özel timci aynı zihniyetin alanda görevli eli
sopalısından başka bir şey değildi Türk’ün gücünü göreceksiniz, derken. Üstelik
o kadar emin ve memnundu ki şerefsiz Kürtlere yaptıklarından, utanmak çekinmek
bir yana, sahneyi videoya bile çektişmişti; izledik. Haber sosyal medyaya
düştüğünde, bir bölümünün adı TC.’li, bir bölümü TC. rumuzsuz onbinlerce ‘asil
Türk vatanseveri’nden aldığı: ‘Şerefsiz Kürt hainlerine az bile yapmışsın, ellerin
dert görmesin, hepsini gebertmek lazım bu itlerin’ türünden övgü ve destek,
Hrant Dink katledildiğinde sosyal medyayı istila eden, ‘Ermeni döllerinden biri eksildi, vuranın
elinde gül bitsin, daha kaç tane kaldınız, vb.,vb.’ mesajlarını andırıyordu.
Yüksekova’daki özel timci; İstanbul’da mahalleleri basan,
gösterilere saldıran özel olmayan timci, devlet adına yurttaşa hakaret hakkını
kendinde gören irili ufaklı memur, nefret dili kullanan siyasetçi, bu dili algı
operasyonlarında saldırı silahı olarak kullanan yazar çizer ve
Cumhurbaşkanı’ndan parti başkanlarına, TSK’nın üst kademelerinden iktidar
sözcülerine kadar hepsi, aynı zihniyetin taşıyıcıları. Siyasal iktidarın kim
olduğu hiç mi hiç fark etmiyor. Dün, darbeci vesayetçi iktidarların söylemi eylemi
neyse, dünün mağdurları bugünün muktedirleri İslamcıların söylemi eylemi, hem
de katlanmış katmerlenmiş olarak aynı. Dün Kürt halkına pislik yedirenler,
bastıkları köylerde erkekleri çırılçıplak soyup erkeklik organlarına
bağladıkları ipleri karılarına sürütenler bugün işçileri yere yatırıp ‘Türk’ün
gücünü göreceksiniz’ diye tekmeliyorlar. (İyileşme var diye sevinelim mi?) Dün
Kürtlere, Ermenilere, azınlıklara, ötekilere zulüm uygulayanlar devlet
tarafından nasıl taltif edilip terfi ettirilmişse, devlet nezdinde itibar
görmüş, rütbe almışsa bugün de Roboski katliamı sorumluları, Hrant Dink’in
katledilmesinin arkasındaki küçükler büyükler, son olarak Dirik’te 13 Kürt
köylüsünün öldürülmesinden sorumlu 13 kez idama mahkûm edilip delil
yetersizliğinden paçayı kurtaran, son YAŞ’ta tümgeneralliğe yükseltilen Musa
Çitil gibiler devletten iktidardan aferin alıyorlar.
TC devleti hamamının eski tellaklarının emekli olması,
iktidardan uzaklaşması bir şey fark ettirmiyor, yeni tellaklar (şimdilerde AKP)
devletleştikleri oranda geleneğe sahip çıkıp zihniyetin uygulamalarını misliyle
sürdürüyorlar.
Çözüm umudu var mı?
Umutsuzluk, karamsarlık, çözümsüzlük bu zihniyetten
kaynaklanıyor. Partiler, hükümetler, iktidarlar, devlet kadroları ve de dünya,
Türkiye, halklar değişiyor ama Türk ulus devletinin özü olan hâkim zihniyet
pekişerek sürüyor, kendini sürekli üreterek kitlelere yayılıyor, kitlelerde
yandaş buluyor.
Peki ne olacak, bu şiddet, kan ve cinnet sarmalı nasıl
bitirilecek? Ben göremeyecek de olsam, bir gün sona erecek, biliyorum.
Biliyorum çünkü en korkunç karabasandan bile uyanılır. Ama nasıl?
Dil ile düşünce, yani zihniyetin ifade biçimi birbirini
etkileyerek gelişir. Kürtlere şerefsizler, hainler diyenin (hatta HDP’ye oy
verenleri bile şerefsiz hain addedenlerin); kim olursa olsun ötekine karşı kin
ve nefret dili kullananın; Ermeni’yi ‘affedersiniz Ermeni’ diye aşağılayanın,
farklı inançları karalayan dil kullananın (misal: Dini Zerdüşt olanın); inançlı
Müslüman’a ‘gerici yobaz’, inançsıza kâfir diyenin dilini düzletmesi bile bir
adımdır. Hele de kitleleri etkileyebilen liderlerin, kamuoyu önderlerinin, sözü
yazısı kitlelere ulaşabilenlerin dillerini değiştirmeleri, hiç değilse
kendilerine hâkim olup hakaretten küfürden kaçınmaları siyasî iklimi
yumuşatmakta düşündüğümüzden çok daha etkili olabilir.
Hepimiz kendimize düşeni yapmaya çalışalım, barış dilini
zorlayalım. Bu da sanıldığından daha ileri bir adımdır ama devlet zihniyetinin
değişmesi ancak ve ancak tekçi Türk ulus devletinin değişmesiyle, çağdaş
demokratik, çoğulcu hizmet devletine dönüşmesiyle mümkündür. Bunun
somutlanması; devletin idarî yapısından anayasasına kadar çoğulculuk ve
demokratik özgürlük/özerklik yönünde değişmesidir. Çoğulculuk denilen şey belli
bir coğrafyada birlikte yaşamaya yazgılı farklı etnik ve kültürel kesimlerin,
farklı milliyetlerin, farklı dil, din ve inançların, kendi hakları ve
özgürlükleriyle eşit yurttaşlar olarak egemenliğe tam ortak olabilmeleridir.
Çoğulculuğun sözde değil özde kabulü kadim devlet zihniyetinin gerçekten
değişmesinin olmazsa olmaz koşuludur.
Bu konuda çok laf üretmiş olan AKP, işe gelince
çoğulculuğun reddinde ve tektekçilikte eskileri aratır hale geldi. Her
siyasetten, her kesimden -sağlı sollu Türk faşistleri ve milliyetçilerinin
yüreklerini, akıllarını kan ve nefret bürümüş azgın güruhları dışında- bütün
Türkiye insanlarının barışın ve çözümün anahtarının çoğulculukta olduğunu
kavramaya başladıklarını düşünüyorum. İdarî yapıdan yasalara kadar bu
çoğulculuğu hayata geçirecek bir toplumsal-siyasal program çevresinde, bu
programın hazırlanış aşamasından başlayarak biraraya gelecek güçler (yani
gerçek bir Türkiye koalisyonu) bugünün karanlığından kurtulup geleceğe
bakabilmemizin tek umudu gibi geliyor bana.
Günün toz dumanı arasında, çatışma ve şehit haberlerinin
ortasında hayalci hatta saçma gelebilir sizlere; ama ben böyle bir umudun
taşıyıcı güçlerinin başında Kürt halkı ve Kürt siyasal hareketiyle Türkiyeli
barışçıların, demokratların, özellikle her kesimden kadınların geldiğini
düşünüyorum. Onların taş taş örecekleri çoğulcu, özürlükçü, barışçı, genç
birlikteliktedir umudumuz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.