Ayşe Hür
Reşat Hallı tarafından hazırlanan ve Genelkurmay tarafından
basılan 'Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları I' kitabında 'resmi tarih'te
ayaklanma olarak görülen olaylara yer veriliyor. Geçtiğimiz hafta Kürt Meselesi’nin 90 yıllık bir özeti
yaparken, “Resmi tarihin ‘ayaklanma’ adını verdiği ancak yakından bakınca böyle
olmadığı görülen bu ve benzeri 10 kadar olayı ayrı bir yazıya bırakıyorum”
demiştim. Bu hafta bu sözümü tutacağım. Yazının dayanağı, Genelkurmay
Belgelerinde Kürt İsyanları I adlı kitap. Reşat Hallı tarafından hazırlanan ve
Genelkurmay tarafından basılan kitabın ilk baskısı 1972 yılında yapılmıştı ama
kitabı piyasada bulabilmek imkansızdı.
Hatta bazı dönemlerde kütüphanelerde
bile raftan kalkardı. Kitabı, Harp Tarihi Başkanı Korgeneral Namık Kemal
Ersun’un önsözüyle 1992 yılında Kaynak Yayınları tekrar bastı. Ben de bu
kitaptan yararlandım.
1) Sözde Nasturi
isyanı
‘Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları I’ adlı kitabın 37.
sayfasından 110. sayfasına kadar anlatılan ‘Nasturi Ayaklanması’na, kitabın 47.
sayfasındaki şu cümle ile başlayalım: (ifade bozukluklarını aynen korudum)
“İngilizlerin Nasturileri kullanarak Kürtler arasında propaganda yapmalarını ve
Kürtlerini kandırmalarını önlemek amacını güdecek böyle bir örgütün meydana
getirilmesi ise, ilkin Türk sınırları içinde İngilizler tarafından
silahlandırılan Nasturileri bu işte etkisiz bırakmak için ellerindeki silahları
almak lazımdı.”
NASTURİLİK NEDIR?
Harekata geçmeden bir kaç açıklama yapayım. Nasturilik Hz.
İsa'nın tanrısal ve insani doğalarının birbirinden bağımsızlığını vurgulayan
bir Hıristiyan mezhebi. Nasturilere göre tanrısal doğasında İsa, Tanrı’nın
oğludur. İnsani doğasındaysa Meryem’in oğludur. Meryem Ana Ortodoks inancındaki
gibi Tanrı doğuran (theotokos) değil, insan İsa’yı doğuran (hristotokos)
dur. Konstantinopolis Patriği
Nestorios'un ve öğretilerinin 431 tarihli Efes ve 451 tarihli Halkedon
(Kadıköy) Konsilleri tarafından mahkûm edilmesinden sonra esas olarak Anadolu
ve Suriye'de gelişen mezhebin 5. yüzyıldan itibaren Araplar arasında yayıldığı;
7.-10.yy'lar arasında ise Orta Asya’daki Maveraünnehr bölgesinde ve Çin'de
önemli bir cemaati olduğu bilinmektedir. Osmanlı ülkesindeki Nasturilerin etnik
kökenleri konusunda kesin bir şey söylemek mümkün olmasa da Patrikleri nezaretinde
Hakka^ri Ku¨rt Emirlig?i’ne bag?lı olarak yas¸adıklarını biliyoruz. Nasturiler,
Tanzimat döneminde (1839-) Ku¨rt emirliklerine itaat etmemeye ve vergilerini
o¨dememeye başlayınca, Emir Bedirhan Bey, 1843 ve 1847 yıllarında Nasturiler
u¨zerine iki defa sefer du¨zenlemişti.
MUSUL MESELESI VE İNGILIZLER
O tarihten Cumhuriyet dönemine kadar olanları özetlemeye
yerimiz yetmez, bu yüzden özetin özeti bir cümleyle bağlayayım konuyu: 23 Temmuz 1924 tarihinde imzalanan Lozan
Barış Antlaşması’nın sonraya bıraktığı en önemli sorun Musul Meselesi idi.
(Ayrıntılı bilgi için: “Musul’a neden ve kaça sattık” Okumak için tıklayın)
Nasturiler de o tarihlerde Musul konusunda Türkiye’yi sıkıştırmaya çalışan
İngilizlerin kullanmasına müsait bir halet-i ruhiye içindeydiler. Nasturilere
müdahale için aranan bahane 7 Ağustos 1924’te Çölemerik’ten Çal’a denetim için
giden Jandarma Komutanı ile 20 kişinin, 200 kadar Nasturi tarafından rehin
alınmasıyla bulundu. Genelkurmay bu olaya ‘Handediği Olayı’ demekle yetinmemiş,
parantez içine bir de ‘İsyanı’ yazmış. Nasıl bir isyansa, rehineler ertesi gün
yine bölgedeki bazı Kürt aşiretlerinin müdahalesiyle serbest bırakılmıştı ancak
kitaba göre göre 3 er şehit olmuştu, 5 de yaralı vardı. Rehin alınan komutan
“Olay bendenize kanlı yaşlar döktürmekle beraber, Nasturilerin tedibi ve
topraklarından atılmaları için hükümetimize gerçek bir sebep vermiş
bulunmaktadır” diye bağlamış sözünü.
Bundan sonraki bölüm ise ‘Tenkil Harekatı’ adını taşıyor.
Tenkil’in anlamı “uzaklaştırma, örnek olacak bir ceza vermek”. Genelkurmay
kitabına göre 12-28 Eylül 1924 tarihleri arasında devam eden tenkil harekatı
sırasında bölgede yaklaşık 8 bin nüfus yaşamakta olup sınır dışından
gelecekleri hesaplanan birliklerle birlikte 3.400 ile 7.500 kadar silahlı adam
çıkaracakları tahmin ediliyor. Bölgeye 6 alay (?), ağır silahlar ve toplar ile
İzmir’deki hava kuvvetlerinden 8 uçak gönderilmiş. Ordunun başta İran’la
Türkiye arasında yaşayan Kürt Simko İsmail Ağa’nın kuvvetlerinden olmak üzere
2600 kadar aşiret askerinden yardım aldığı anlaşılıyor. Hükümet 100 bin lira
ödenek ayırmış. Osmanlı Bankası da 200 bin lira kredi açmış.
TENKİL HAREKATI BAŞLIYOR
Genelkurmay kitabı tam 38 sayfa harekatı anlatıyor ama tam
olarak ne olduğunu anlayana aşkolsun. Harekat sırasında ne kadar Nasturinin
öldürüldüğü söylenmiyor ama şu ifadeler var: “Beştüşşebab grubu karşısında 600
kadar tahmin edilen Nasturilerin 6. Alay cephesine yaptığı taarruz, makineli
tüfek ve topçu desteğinde yapılan karşı taarruz ile kırılmış ve neticede
asilerin çoğu öldürülmüş ve bir kısmı da civardaki Nasturilerle birlikte ve
perişan bir halde Pervari’ye çekilmişlerdi.” “22 Eylül 1924 Durumu: Nuhup
deresi dolayında Semdar sırtları hattına kadar olan kısımda Nasturilerden eser
kalmamıştı.” “24 Eylül günü Valto dağı üzerinde Nuhup deresi kuzeyindeki
tepelere kadar olan kısımda Nasturilerden eser kalmamıştı.” “Genelkurmay
Başkanlığı 7. Kolordunun 30 Eylül tarihli raporuna karşılık olarak 2 Ekimde
verdiği emirde: Zap doğusunda kimse kalmadığına göre tedip harekatının fiilen
sona erdiğini…”
Türk tarafının kayıpları konusunda şu bilgi veriliyor
kitapta: “20 Eylül 1924 Durumu: (…) Bu hava taarruzunda 6 er şehit, 15’i ağır,
10’u halif olmak üzere 25 er ve 9 hayvan yaralanmıştı.” “Dört gün içinde biri
subay olmak üzere 14 şehit 15’i ağır olmak üzere 43 er yaralı.”
Sonuç bölümü “İngilizlerin kışkırtması ile başlayan ve kendi
sevk ve idarelerinde kuvvet kullanarak destekledikleri Nasturi ayaklanmasına
karşı o günün çok güç şartları içinde yapılan tenkil harekatı, ayaklananlar
üzerinde kesin sonuca ulaşamamış ve asilerin çoğu hudut dışına kaçmıştır” diye
bitiyor. Görüldüğü gibi olmayan bir ayaklanmayı bahane ederek, Nasturiler kendi
öz vatanlarından ‘temizlendiği’ halde, Genelkurmay tatmin olmamış.
2) Sözde Raçkotan ve Raman ayaklanmaları
Genelkurmay kitabının “Raçkotan ve Raman Tedip Harekatı
(9-12 Ağustos 1925)” başlıklı bölümde (s.197-228) konumuza giriş şöyle: “Şeyh
Said ayaklanmasının bastırılmasından sonra ayaklanma bölgesinde devam eden
temizleme ve ıslahat hareketinin kesin sonucu henüz alınmamıştı. Bu faaliyetin
geleceğe esas olacak şekilde yürütülmesi lüzumunu gören İçişleri Bakanlığı 26
Mayıs 1925’te (…) yayınladığı bir genelgede temizleme alemiyesinin şu tarzda
yürütülmesi lüzumuna işaret etmişti. (…) Beşiri Garzan, Silvan, Kulp, Sason
ilçelerinde askeri kuvvetlerle şiddetli bir tedip harikatı yapılacak. Bu tedip,
bölgedeki aşiretleri kamilen silahtan arıtmak, asi ve hükümlüleri yakalamakla
beraber muhalefet ve direnme durumuna göre yok etme derecesine varabilecek. Bu
nedenledir ki bu iş uzun sürebilir.”
Bilmeyenler olabilir, ‘tedib’ de Osmanlıca bir kelime olup
‘terbiye etmek’ anlamını taşıyor. Türk ordusunun kendilerini ‘terbiye etmek
için’ genel taarruza geçtiğini duyan köylüler, sürüleri ve taşıyabildikleri
varlıklarıyla dağlara sığınıp, gizlenmeye çalışıyorlar. Raman aşiretinin önde
gelenlerinden Emin ve köylüleri, aileleriyle birlikte, 11 Ağustos 1925 günü, üç
ayrı birlik tarafından, Hasankeyf yakınlarında kuşatılıyor, bunlardan kurtulan
oldu mu resmi tarih kaydetmiyor. Aynı günlerde Viranşehir’de Hançeran ve Emir
Feddale kabileleri, Genelkurmay’ın deyimiyle ‘tard’ ediliyor. Sonra Siirt,
Garzan, Şırnak, Sason, Mutki, Şemdinli, Botan, Şirvan, Hizan, Midyat bölgeleri
muhasara altına alınıyor ve yeni bir tedip ile tenkil hareketine girişiliyor.
Kitap, harekat boyunca köylerin silah taramasına tabi
tutulduğunu bazı köylerin hiç mukavemet etmediğini, bazı aşiretlerin dağa
çekildiğini bazılarının ise direndiğini söylüyor ama kaç köyün yakıldığını, kaç
kişinin öldürüldüğünü belirtmiyor.
3) Sözde Koçuşağı ve Bicar ayaklanmaları
Genelkurmay kitabının Koşuşağı Harekatı bölümü şu ‘epik’ (!)
suçlama ile başlıyor: “Yüzyıllar boyunca etrafındaki itaatli halka, zavallı
köylülere her türlü zulüm ve işkence yapan, kasabaları dahi tehdit eden,
hükümetin öğütlerini, ihtarlarını ve iyi muamelesini hiçbir suretle dinlemeyen
ve devletin zayıf olduğu bir zamanı fırsat bilerek hükemete karşı silahlı
olarak ayaklanan ve vergi vermemek, vatan savunmasına katılmamak ve daha birçok
karşı hareketler dolayısıyla hükümet, 19 Eylül 1926’da Dersim’in Koçuşağı
aşiretini tedibe karar verdi ve harekatın icrasına Elazığ ve Havalisi Komutanı
Albay Mustafa (Muğlalı) memur edildi ve bu harekat için şu kuvvetler tahsis
edildi: 10. alay, 19. alay /1.,3. Taburlar), 11. Alay, 13. Alay (2., 3.
Taburlar), 12. Alay (1.,2. Taburlar), 16 Alaytan iki mürettep bölük, Üç dağ
bataryası….” (Komutan hakkında ayrıntılı bilgi için: “Devletin Demir
Yumruğu:Mustafa Muğlalı” Okumak için tıklayın)
Koçuşağı Aşireti, bazı kaynaklara göre 2.500 kişiydi, bazı
kaynaklara göre 4 bin kişi. Elbette nüfusun büyük bir çoğunluğu yaşlı ve
çocuklardan oluşuyordu. Eli silah tutan sayısı ise iyice azdı. Ama nedense
koskoca devlet bu küçücük aşiretten çok korkuyordu ve onu ezmek gerektiğine
inanıyordu. 7 Ekim 1926 günü harekat başladı. Daha harekâtın ikinci günü
akşamı, Koçuşağı Aşireti’nin ileri gelenleri teslim bayrağını çekmişlerdi ancak
Muğlalı, köylüleri samimi görmeyerek, harekâta devam kararı almıştı. İlâve üç
tabur ve bir müfreze ile takviye ettiği birlikleri, uçakların desteğinde
Koçuşağı Aşireti’nin iflahını kesti. Tam aşirete yataklık ettiği gerekçesiyle
Tağar ve Koçulu köyleri yakılmıştı ki, Koçuşağı isyancılarından bir grup
Mustafa Bey’in Amutka mıntıkasındaki çadırına baskın düzenleme cüretinde
bulundu. Bu durum ‘sert kumandan’ın tepesini iyice attırdı ve 30 Ekim’e kadar
süren kanlı harekât sonunda, mağaralara sığınmış isyancılar teker teker imha
edildiler.
Koçuşağı harekatına paralel olarak yürütülen Bicar Tenkil
Harekatı’nın hedefi ise 1925’teki Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra
Murat Suyu yakınlarındaki Bicar bölgesinde toplanarak sağa sola saldırdığı
iddia edilen eski isyancıları imha etmekti. Yani yine ortada bir isyan yoktu.
Muğlalı’nın emrine verilen kuvvetler 7. Kolordu’dan 63. ve 62. Piyade Alayları,
40. Süvari Alayı, 7. Seyyar Jandarma Alayı, bir muhabere, bir sıhhiye birliği,
8. Kolordu’dan 12. ve 19. Alay (Bir tabur daha sonra Bingöl’ den getirilmişti),
3. Seyyar Jandarma Alayı ve üç dağ bataryasıydı. Ayrıca devlete sadakatleriyle
tanınan Hezanlı Şeyh Selim Efendi Milisleri, Şeyh Selâmet Köyü Milisleri, Bicar
Milisleri, Lice Milisleri, Hani Milisleri, Bingöl’den katılan milis grupları,
Gökdere Milisleri de kendisine yardımcıydı. Olayları uzun uzun anlatmaya
yerimiz yok. Sadece şunu söyleyelim: 17
Kasım’da resmî adıyla Bicar Tenkil (‘uzaklaştırma’, ‘örnek olarak ceza
verme’) Harekâtı’nın bittiği merkeze müjdelendiğinde, 280’den fazla köy
yakılmış, 2 binden fazla asi kurşuna dizilmişti.
4) Sözde Sason ayaklanmaları
Genelkurmay kitabında “Sason Ayaklanmaları ve Bastırılmaları
(1925-1937)” başlıklı 15 sayfalık bölümde ise neyin ayaklanma sayıldığını,
hangi olaya ne kadar kuvvetle karşılık verildiğini anlamak yine mümkün değil.
Çünkü bölüm hiçbir somut olay olmaksızın, Sason halkının ne kadar “şımarık ve
itaatsiz olduğu”na dair bir cümleyle başlıyor ve hemen harekata geçiliyor. Ama
başka kaynaklardan aslında ‘Sason Ayaklanmaları’ diye bir şey olmadığını
anlayabiliyoruz. Nasıl mı?
27 Mayıs darbesinin liderlerinden Cemal Madanoğlu (ki
Sason’un tepelenmesi sırasında Yüzbaşı rütbesiyle bölgededir) olayı Anılar
1911-1953 (Evrim Yayınevi, 1982) adlı kitabında şöyle anlatıyor: “Bir gün
kaymakam (miralay ve binbaşı arasında bir rütbe) vekili yanına sivil memurları
da alarak, bir yüzbaşının komutasında, Harbak köyüne gitmiş, Teteri Bedik’e
misafir olmuş. Teteri Bedik’in evinde erkek yok. Gelin, harıl harıl akşam
yemeği hazırlıyor. Tam bu sırada yüzbaşı geline yaklaşmak isteyince, olay
çıkıyor. Kadın direniyor. Başlıyor bağırmaya. Yüzbaşı kaçıyor. Peşinden
koşanları korkutmak için, birkaç el ateş ediyor. Tepeye yerleşmiş birliğin
yardımıyla canını kurtarıyor, ama olaydan habersiz kaymakam vekili ve diğerleri
Harbaklılar tarafından öldürülüyor. Jandarma yüzbaşısı sonra olayı rapor ediyor.
Ama gerçeği yazmıyor. İsyan çıktı, diyor.”
1927 SASON İSLAHAT PLANI
Ve bu yalan haber yetiyor, bölgeye müdahale için fırsat
kollayan Ankara emri veriyor. Ardından harekat başlıyor. Ele geçen insanlar
öldürülüyor, mallar talan ediliyor, taş üstünde taş kalmamak üzere köyler
yakılıp, yıkılıyor. İş bununla da kalmıyor, bir askerin bir Kürt kadınını
taciziyle başlayan Sason bölgesinin ‘tedip ve tenkili’, 1936’ya kadar sürüyor.
Bu yıllar içinde devletin terörünün boyutlarını yine Genelkurmay’ın kitabından
okuyalım: “1932 yılında (…) bölgenin taranmasında 200’den fazla silah toplanmış
ve varılabilen köy ve evler tahrip edilmiş ve kışın bastırmış olması nedeniyle
harekat durdurulmuştu.” “Bu yıl (1935) yapılan harekatta birliklerden bir
jandarma yaralı, dört sivil şehit verilmiş, eşkıyaya 23 ölü, üç yaralı
verdirilmiş, 58’i yakalanmış, 870’i kendiliğinden teslim olmuş ve bu arada 57
tüfek toplanmıştı.” “1935 yılı harekatının devamı sayılan bu harekata 7.8.,10.
Seyyar Jandarma Taburları ile 2. Tümenden mürettep bir bölükten mürekkep
kuvvetle 10 Temmuz 1936’da tekrar başlandı… İçişleri Bakanlığının Sason
meselesinin hal tarzı üzerindeki düşüncesi ise…. Sason yasak bölgesi halkının
Batı Anadolu’ya veya Trakya’ya nakilleri idi… yasak bölge halkından 2.400
kişinin batı illerine nakilleri başladı… Bu yıl yapılan harekatta jandarmadan
14 yaralı, nizamiye birliklerinden 21 şehit, iki yaralı, halktan iki şehit, beş
yaralı verilmiş… eşkiyaya da 155 ölü, 24 yaralı verdirilmişti. 39 kişi
yakalanmış, 879 kişi kendiliğinden teslim olmuş, bu arada 52 de tüfek
toplanmıştı…. Mayıs 1937 başına başlayan harekatta asilere çok sayıda ölü ve
yaralı verdirilmekte, malları müsadere, evleri tahrip edilmekte ve bu arada
kabarık sayıda dehaletler (teslimler) olmakta idi. (…) Kasım 1937 başına
kadar jandarmadan 38 şehit, 57 yaralı,
nizamiye birliklerinden 3 şehit, 5 yaralı, halktan 7 şehit, 10 yaralı verilmiş,
17 hayvan ölmüş, 7 hayvan yaralanmış, 8 tüfek ve 40 mermi kaybolmuştu.
Eşkıyadan da 273 ölü, 52 yaralı verdirilmiş, 283 kişi yakalanmış, 748 kişi
kendiliğinden teslim olmuş ve bu arada 39 tüfek ve 140 mermi toplanmıştı.”
İçişleri Bakanlığı’nın 27 Ekim 1937’de “7. Kolordu ve 1.
Genel Müfettişliğin teklif ve mütalaaları alınmak suretiyle” oluşturduğu
‘islahat raporu’ndan bir kaç cümle ile bu bölümü bitirelim: “Yasak bölgenin iç
ve dışında 15 karakolun açılması ve bu suretle genel kadroya 300 kişilik bir
jandarma kadrosunun ilavesi…”, “gerek yasak bölgeyi baskı altında bulundurmak
ve gerek Siirt, Bitlis ve Diyarbakır’daki ordu birlikleri arasında bir nevi
garnizon irtibatı yapmak…”, “bu taburlar yaz ve kış yasak bölgede takip ve
baskın hareketlerine muktedir olabilecekleri gibi….” ,“Sason bölgesi halkının
tekrar canlanmalarına, etrafa saldırmalarına ve ülkenin içinden ve dışından
gelecek her türlü zararlı kişiler ve propagandaların bu bölgede yer bulmasına
meydan vermemek ve esaslı bir güvenlik durumu elde etmek için şimdiye kadar
yapılan harekatın ve alınan tedbirlerin verdiği tecrübelere göre, lüzum
gösteren askeri ve idari tedbirlerin alınması gerekir….”
5) Sözde Mutki ayaklanması
Genelkurmay kitabında “Mutki Ayaklanması ve Bastırılması”
bölümü şöyle başlıyor: “Bundan önce Sason’da yapılan Mehmet Ali Yunus tedibatı
sırasında, bunlara yardımda bulunan Hersan ve Silent eşkıyasının Sason harekatı
sonunda silahlarının toplanması gerektiği halde bu iş yapılmamış, ayrıca Mutki
ilçesi içinde kimlerde silah olduğu ihbar edilmiş olmasına rağmen bunlar
toplanmamıştı. Bu arada, Bitlis Valiliği Mutki’de 35 köyün naklini lüzumlu
görerek bu hususu 2. Tümene önerdiği halde Tümen bu konuyu Kolorduya ve
dolayısıyla 3. Ordu Müfettişliğine duyurmadığı gibi vilayeti de cevapsız
bırakmıştı. Bu konu üzerine yeteri kadar eğilinmediğini gören Bitlis
Valiliğinin 2. Tümene yaptığı öneri ile yetinerek Tümenin cevabını
beklemeksizin 35 köyün naklini emretmesi üzerine bu köyler halkı ayaklandı ve
bu suretle Silent ve Mutki olayları başlamış oldu.”
Yani neymiş, yukarıda anlattığım ‘sözde Sason
ayaklanması’ndan sonra bölgeyi hedef tahtası haline getirmiş olan yetkililerin,
suçluları değil tüm halkı toptan cezalandırmaya kalkması ve 35 köyü boşaltmak
istemesine doğal olarak tepki gösteren köylüler ‘isyancı’ sayılıvermişler!….
Ardından gelsin harekat… 26 Mayıs 1927’de 2. tümene bağlı tugaylar, alay ve
taburlar, seyyar jandarma alaylarıyla takviyeli olarak tedip ile tenkile
başlamış… Ekinler tahrip edilmiş, köyler yakılmış. Uçaklar dağlara, mağaralara
sığınan insanları, çember içine alıp imha etmiş.
TESLİM OLSALAR BİLE AF YOK!
Anlatıcı, “fiilen ayaklanmaya katılan ve askere silah
kullanarak birçoklarının şehit düşmesine sebep olan asilerin dehalet etseler
(sığınsalar) bile aflarının doğru olmayacağı, esasen bunların dehaletleri
gönülden olmayıp askerin başkasından başka çare bulamadıklarından ileri
geldiği, bu sebeple bunların ilerde de zararlı olmalarını önlemek için eli
silah tutanların kamilen yok edilmelerinin zorunluğu olduğu….”, “Binbaşı
Zeki’nin şehit olmasına çok üzüldüm. Bütün bu harekatta genellikle kansız
denecek kadar az zayiatla kazanılan başarı bir anda değerini kaybetmiştir.
Arkadaşımızın kaybı büyük bir olaydır. Bu sebeple, 18. Alay süratle ve şiddetle
hareket ederek Silent’te halen eşkıyanın tehdidi altında olanların bir felakete
uğramalarına meydan bırakmamalı ve sebep olanlardan büyük ölçüde öç
alınmalıdır” diye devam ediyor. Bundan sonraki 15 sayfada devletimizin kendi
vatandaşlarına yönelik askeri harekatı adım adım anlatılıyor. Sanırsınız ki, I.
Dünya Savaşı cephelerinden birindeyiz… 25 Ağustos 1927’de harekat bittiğinde
Genelkurmay’ın başarısını (!) anlatan cümle şöyle: “Birliklerin, emir esasları
dahilinde ve eşkıya muharebeleri taktiğine uygun yaptıkları harekatta, asiler
kısmen kaçmış, çoğu yok edilmiş ve bir kısmı da yakalanmış, ayaklanma
bölgesinde taranmamış yer kalmamıştı.”
6) Sözde Asi Resul ayaklanması
Şimdi anlatacağım, öylesine bir olay ki, Genelkurmay yazarı
bile ortada bir ayaklanma olmadığını daha ilk sayfada itiraf etmek zorunda
kalmış. İnanmazsanız okuyalım: “Gerçekte ne ayaklanma ne de güneyden geçen
eşkıya tarafından çıkarılmış bir mesele olmayan bu ayaklanma olayına sebep,
Eruh ilçesi Jandarma Komutanı Teğmen Ziya’nın öteden beri Lodi bucak merkezinin
Tilmişar köyünden Jilyan aşerite reisi Resul’e muğber (düşman) oluşu
dolayısıyla, hasmı hakkında aldığı ihbarları vesile yaparak Eruh İlçesi
Kaymakan Vekili Jandarma Yüzbaşısı Galip’i de kandırmak suretiyle Resul, kardeşi
akit ve daha bazı kimseler için tutuklama müzekkeresi sağlamak suretiyle ve
silah toplamak bahanesi ile aranan şahısların bulunduğu dört köyde, aynı
zamanda arama yaşmıştı. Resul’ün evi aramışsa da evde bir şey bulanamamış ve
Resul yakalanmıştı. Diğer köylerde de bir fevkaladelik olmadı. Yalnız Akit’in
bulunduğu Goveşil köyü araştırılırken şiddet gösterilmiş olması ve yeteri kadar
da tertibat alınmamış bulunması dolayısıyla Akit ve taraftarlarının açtığı ateş
üzerine müsademe başladı bir onbaşı, dört jandarma eri şehit edildi. Teğmen
Ziya tutukladığı Resul’ü Tilmişar’dan çıkarcağı sırada Resul taraftarlarının
iki yandan açtığı ateş sırasında Resul kolayca kaçırılmış oldu. Bu müsademede
de bir er şehit edilerek verilen zayiat 6’ya yükselmişti. Başlarına gelecekten
korkarak 15 kadar köy halkı da evlerini ve ekinlerini bırakarak Midyat ve diğer
ilçelere kaçtılar ve böylece asayişi ihlal eden ayaklanma başlamış oldu.”
Evet, elimizde artık dört dörtlük sözde bir isyan olduğuna
göre, gelsin askeri harekat! Lafı uzatmayayım, Genelkurmayın dediğine göre
“Resul’ün elinde 50’si cephanesiz 200 tüfek” vardı, buna karşılık devletin üç
uçağın desteğindeki 2. Tümen’den “59 subay, 1525 er, 532 hayvan, 1014 piyade
tüfeği, 59 hafif makineli tüfek, 22 ağır makineli tüek, 6 top, 355.105 piyade
mermisinin, el bombası…” Ama o da ne,
tedip harekatı 4 Temmuz 1929 günü başladı. 3 Ağustos 1929 günü, Genelkurmay
yazarının ifadesi ile “başarısızlıkla sona erdi.” Acaba neydi anlatıcıyı başarısız
hissettiren?…
7) Sözde Tendürük ayaklanması
Genelkurmay kitabının II. cildinde anlatılan 14-17 Eylül
1929’daki “Tendürük Harekatı” ise yazı Aladağ’da geçiren, kışın hükümetçe
tahsis edilen Ağrı’nın güneyinde Örtülü ve Kurtkapanı’nda kışlayan İran ve
Türkiye’de yaşayan Şeyh Abdülkadir’in aşiretini ülkeden sürmek için yapılmış.
Genelkurmay kitabında “Şeyh direndiği takdirde kuvvetle hareket edilerek tenkil
ve imha edilecektir. Bu maksatla 20 Eylül 1929’da Erciş’teki uçaklar saat
07.00’de hareket ederek Kandil-Hacı Halit köyleri civarında bulunan Şeyhin
çadırlarını ve sürülerini bombalayacaktır….” diyor.
Bu ifadelere bakıp da, ‘Şeyh sadece direnirse bombalanacak’
diye anlayanlar yanılır. Çünkü anlatıcı biraz ilerde şöyle diyor: “Şeyh Abdülkadir’in ilk işi, oğlunu Tümenle
görüşmek üzere Karaköse’ye göndermek oldu. Maksadını hükümet makamlarını
oyalamak ve ağırlığını sezdirmeden İran’a geçirmekti.”
‘Şeyh sözünü tutmamıştır, ordumuz da bombalamıştır” diyenler
için ikinci bir cümle: “20 Eylül 1929’da Tümen Komutanlığı, Şeyh Abdülkadir ve
aşireti üzerinde yaptırdığı hava keşiflerinde: Saat 10.00’a kadar Abdülkadir ve
aşiretinin bir kısmı ile Tendürük tepesindeki göl civarında, diğer kısım ile de
Gevrişemyan civarındaki vadilerden İran’a doğru gitmekte olduklarını ve her iki
kolun havadan bombalandığını…”
Nitekim bundan sonra harekat aşiretin İran’a geçmemesi için
önünü kesmek suretiyle devam ediyor. Yani hem gitsinler isteniyor, hem de
gitmesinler. Çünkü imha etmek seçeneği daha cazip. Bombalamalar sırasında kaç
kişi öldü onu belirtmiyor kitap. Sadece “başarısız olundu” diyor. Başarıdan
kastedilenin ne olduğunu ve neye üzülündüğünü takdirlerinize bırakıyorum.
8) Sözde Savur ayaklanması
Genelkurmay durmuyor, 20 Mayıs-9 Haziran 1930 arasında Savur
Tenkil Harekatı’nı yapıyor. Burada da gerekçenin ne olduğu da meçhul. Çünkü
görüşü istenen yerel yetkililerden Beyazıt Valisi’ne göre “vilayette bir
Kürtçülük hareketi beklenmiyordu. Yurtdışındaki Kürtçülük örgütlerinin
faaliyetleri geçen yıla nazaran artmışsa da bu durum memleket içinde bir genel
hareket doğurmaktan ziyade, sadece şekavet olaylarını arttırmış olabilirdi. Bu
takdirde ise, sınırlarımızı kapamaz, İranlılar bu işe önem vermezlerse, şekavet
olaylarının sürüp gideceğini kabul etmek lazımdı. Bununla beraber durum ne
olursa olsun, Kürtçülük gibi milli bir cereyan karşısında ve özellikle parası
ve propagandası bol, dış düşmanların devamlı faaliyetleri karşısında kuvvetli
ve uyanık olmak gerekti.”
Hakkari Valisi de “Birinci Dünya Harbindeki göçün
zararlarını fiilen görmüş, servet, mal ve mülklerini kamilen kaybetmiş olan
vilayet halkı arasında zararlı kişiler ve siyasi cereyanlarla ilgili kimse
yoktur. Geçirdikleri felaketin doğurduğu iyi intiba ve hükümetin kendilerini
Nasturi baskısından kurtarması dolayısıyla sadaket ve bağlılıkları artmıştı.
Bununla beraber vilayetin en zayıf yeri Şemdinan ilçesi idi. Haricin
kışkırtmaları ve propagandaları ile halk zehirlenmekte, haricin bu
kışkrtmasından başka, başta kaymakan, memur ve jandarmalar, hasis menfaatlarını
sağlamak maksadi ile halkı tamamen hükümetten soğutmakta idiler” diyordu.
Elazığ Valisi ise vilayetin Merkez, Maden, Başgil, Pertek,
Çemişkezek ilçeleri halkının çoğunun Türk olduğu için burada bulunan Kürtlerin
böyle bir olaya cüret etmeyeceklerini söyledikten sonra ekliyordu: “Ovacık
halkının da çapulculuktan başka bir siyasi maksada alet olmadıkları, geçmişteki
olaylarla sabit olduğu gibi diğer Kürtlerden kendilerini ayıran mezhep ihtilafı
birleşmelerine bir engel tekil ettiği için bu ilçelerdeki Kürtlerin de böyle
bir düşünceye kapılmaları varit değildir. (…) Palu ilçesi halkının kısmen olaya
katılmaları yakın zamanda Dersimlilerden silah aldıkları, öğrenilen pek mahdut
olanların durumları şüphe çekmekte ise de, hükümetin kuvvetinden olan bu
halkın, diğer Kürtlerin başarısını görmedikçe katılmalarına özellikle imkan
yoktu.”
Siirt Valisi’ne göre “bölge halkı genellikle Arap olup,
ancak bir kısmı Kürtçülük ülküsünde idi. Bunlar genellikle cahil insanlardı.
Bununla beraber halk daima güneyin yıkıcı propagandasına maruzdu. Öğrenildiğine
göre her tarafa gizlice silah tedarik edilmekte idi.” Muş Valisi ise her kış
Kürtlerin ilkbaharda büyük şekavet olayları, ayaklanmalar çıkaracağı ve
hariçten maddi ve manevi yardım almakta olduklarının söylendiğini belirttikten
sonra “Bu haberlere tamamen inanmamakla beraber önemsiz saymamak ve Kürtlerin
her fırsattan faydalanmaya çalışacaklarını kabul etmek lazım” demişti. Buna
karşılık Urfa ve Diyarbakır valileri, Suriye’de yuvalanmış bazı Kürt
örgütlerinin bir ayaklanma için fırsat kolladığını düşünüyordu.
I. Genel Müfettişlik bütün bu görüşleri değerlendirip şu
sonucu varmıştı: “Müfettişlik bölgesinde bu sene genel bir ayaklanma yüzde 20
ihtimal dahilinde bile değildir.” Peki raporlar ve sonuç bu yönde iken, bundan
sonraki sekiz sayfa boyunca, bölgedeki askeri tahkimatın ayrıntılı biçimde
anlatılmasını nasıl yorumlamalıyız? Ya da “Bir yandan silah toplama işine tam
bir sükunet içinde devam ediliyordu. 11 Haziranda toplanan muhtelif cins silah
miktarı 503’ü” bulmuştu dedikten sonra “Kaymaz, Haçan, Kölesor, Cilli ve
Osmanlı köyleri havadan bombalanmış, Patnos bölgesinde ayaklananlara katılan
köyler bomba ve kamineli tüfek ateşi altına alınmıştı…” cümlelerini? Yine de
orduyu ve hükümeti tatmin eden bir sonuç alınamamış olmalı ki, Genelkurmayın
yazarı bölümü yuvarlak cümlelerle tamamlıyor.
İşte Genelkurmay’ın kendi anlatımlarıyla, yıllardır
Cumhuriyet döneminde Kürtlerin ne kadar isyankar, ne kadar baş belası bir
topluluk olduğunu, dolayısıyla onları ‘tepelemenin ne kadar haklı’ olduğunu
anlatmakta kullanılan sözde ayaklanmalar ve bunlara karşı devletin tenkil ve
tedip harekatlarının özetinin özeti böyle… ‘Çözüm/Barış Süreci’ni tehlikeye
düşüren son olaylarla ilgili anlatılan resmi hikayelere neden kolayca
inanamadığımı da anlamışsınızdır herhalde….
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.