‘Biz’den önceki ‘bizimkiler’ Ermeniler… Sanki hiç olmamışlar
gibi kuşaklar boyunca, unutturulmaya çalışıldı. Köy, kasaba, mahalle adları
değiştirildi, kiliseleri ya yağmalandı, yıkıldı, dinamitlendi ya da camiye
çevrildi. Pek çok yerde, eskiden binlercesinin yaşadığı mahalleler kelimenin
tam anlamıyla dümdüz edildi. Fiziksel hiçbir izleri kalmasın istendi.
Sanatçıların, bestekârların, edebiyatçıların adlarını öğrenmememiz,
hatırlamamamız için “derinden” çalışıldı. Hakikaten çok çalışıldı! “Büyük Türk”
olarak belletilen kimi gerçekten büyük insanların aslında Ermeni olduğu
gerçeğine çarpılınca, bu gerçeği kabul edenler üzerine, hep birden, bir ağızdan
ihanet, satılmışlık, “Ermeni dölü” olmak suçlamaları yağdırıldı. Hepimiz, bu
büyük yalanlar yumağının kördüğümlerinde yolumuzu şaşırdık.
Kuşaklar boyunca aydınıyla, sanatçısıyla, akademisyeniyle,
gazetecisiyle konuşması gerekenlerin büyük bir çoğunluğu sustu. Kazara bir
yerde bir belge, bir anı, bir işaret gördüğünde ya görmezden geldi, ya da bir
sır gibi fısıldayarak konuştu. Bu bir yandan korkuyu, bir yandan bilgisizliği
besledi. Meydan yalancılara, tarihi istediği gibi yazarak gerçekleri
unutturabileceğini sananlara kaldı.
Dünya âlem gerçeği bilirken, bir bu ülkenin yurttaşları gözü
kör, kulağı sağır, aklı iğdiş edilerek “tepeden söylenenlere inananlar” milleti
haline geldi. Belki de çoğunluğu böyle bir yalanın kendi mal-mülklerinin
güvencesi olduğuna inandığından, sahtekârlığın yeniden üretilmesine canla başla
hizmet etti. Pek çok millî davanın yanında ve bazen en önünde “Ermeni mezalimi”
ve buna direnen Müslüman ve Türk mazlumları üzerine ortaya atılmış devlet
propagandası yürüdü.
Aynı bilgisizlik, Türkiye’de sol ve sosyalist hareketin
tarihine de sızdı. Engels, Komünist Manifesto’nun 1890 Almanca baskısına
yazdığı önsözde, eserin 1887’de İstanbul’da Ermeniceye çevrildiğini yazmışken,
Türk Marksistler bunu kendileri için bir başlangıç noktası olarak
değerlendirmeyi akıl edemediler.
Solun tarihini, zorlayarak da olsa İştirakçi Hilmi, ya da
daha genel bir kabulle Mustafa Suphi’den başlatmak yakın zamana kadar
tartışılması akla gelmeyecek bir gerçek olarak yazdığımız her tarih kitabının
çıkış noktası oldu. İlk sosyalist partiyi Ermenilerin kurduğunu bilsek de
“kendi tarihimiz”in bir parçası olarak görmedik, ilgilenmedik. Türkiye’de ilk
sosyalist işçi hareketinin Ermeni işçiler tarafından başlatıldığı, “Türkiye
İşçi Sınıfı Tarihi” yazarlarının hiç dikkatini çekmedi. Sanki Türk işçi ve
sosyalist hareketi tümüyle milliyetçilikten arınmış bir halde doğmuş gibi,
Ermeniler ve Rumlar söz konusu olunca, “aslında milliyetçi hareketlerdi” deyip
geçtik. Bu konuda yapılmış araştırmalar, genel olarak Ermeni Soykırımı’nı mazur
göstermek isteyen milliyetçiler tarafından yapıldı ve sosyalizm, Ermenileri
karalamanın ve düşmanlaştırmanın aracı olarak kullanıldı. Onlar, düşmanla
işbirliği yapan hainlerdi ve aynı zamanda sosyalisttiler! Bir taşla kaç kuş!
Kısa süre öncesine kadar Abdullah Öcalan’ı karalamanın yolu
nasıl “Ermeni dölü” olduğu propagandasından geçiyorsa, sosyalizmi ve komünizmi
karalamanın yolu da bir “Ermeni icadı” olduğunu iddia etmekten geçiyordu. Türk
solculuğu, kendini Millî Mücadele gelenekleriyle ilişkili göstermeye çalışarak
meşrulaşmaya önem verdiği bütün tarihi boyunca, ola ki, bu gerçeği görmekten
özel olarak kaçınmıştı. Nasıl diyebilirdi ki, kökümüzde Ermeni devrimciler var!
Kuşkusuz Osmanlı İmparatorluğu gibi, yeri geldiğinde övünmekte yarıştığımız o
“kavimler halitası”, “milletlerin birliği” bir devlette, siyasal akımları
ulusal kimliklere göre ayırmak olanağı oldukça zorlanarak bulunabilirdi. Buna
rağmen Türk solculuğu bunu başarmıştır!
Sol ve sosyalist hareketi, “Türk solu” halinde damıtmayı,
yalnızca Türk asıllı kurucuları tanımayı, onların da sosyalizmle ilişkilerini
Fransa ve Almanya üzerinden kurmayı bir yöntem olarak benimsemiştir. Ermeni
devrimcilerden hiçbir şey öğrenmemiş, Ermeni işçilerin örgütlerini ve
hareketlerini hiç bilmemişlerdir! Buna ancak “millî bir sol tarih” yazmayı
gerekli görmüş bir kafa başarabilirdi. Milliyetçi bir araştırmacı, yukarıda
değindiğimiz endişelerle kaleme aldığı araştırmasında1, Ermeni işçiler arasında
güçlü bir biçimde yayılan sosyalizm eğilimini incelerken, Sosyal Demokrat
Hınçakyan Cemiyeti’nin nizamnamesinden bir alıntıya yer veriyor. Orada,
“Cemiyet-i beşeriyenin ekseriyetini teşkil eden amele yani müstahsil sınıfının
–ki sermayedar (capitaliste) ve ashab-ı emlâk bulunan bir ekalliyetin taht-ı
hükm ve nüfuzunda bulunmaktadır.” (İnsan toplumunun çoğunluğunu oluşturan
işçiler yani üretici sınıf, sermaye ve mülk sahibi bir azınlığın egemenliği
altında bulunmaktadır) deniyor. Ve bütün halk (hiç de milliyet ayrımı
yapılmaksızın bütün halk) buna karşı mücadeleye çağırılıyor. Türk
sosyalistlerinin uzun süre “bizde henüz işçiler teşekkül etmemiştir, sınıflar
ortaya çıkmamıştır” gibi sözler ettikleri düşünülürse, bu ileri kavrayışın
önemi daha da açık görülebilir. Konuya ilişkin ayrıntılı makaleleri dosyamızda
bulacaksınız. Burada şu kadarını söylemeliyiz ki, sol ve sosyalist çevrelerde,
gündelik politik mücadelede bugün özellikle kendisini keskin bir biçimde
gösteren milliyetçi eğilimlerin tarihimizi bu “etnik arındırmaya tabi tutulmuş”
haliyle içselleştirmiş olmanın önemli bir payı vardır.
Türkiye Solu, kendisini “Türk solu” olarak kavradığı bütün
geçmişi boyunca kendi önünü tıkayan engelleri kendi eliyle yaratmış, bu yüzden
de egemen ideoloji ile arasında oluşturması gereken kalın çizgiyi acemice ve
titrek bir elle çizmiştir. Bizim, burada, kendi payımıza da önemli bir özür
dileme düştüğünü görmemiz gerekiyor. Ermeniler söz konusu olunca, özür dilemesi
gerekenler, yalnızca bu ülkenin egemen sınıfları ve katliamcı politikacıları
değil.
İşçi sınıfımızın ve emekçi köylülüğün mücadele ve siyaset
tarihinde onurlu bir yer tutan Ermeni sosyalistlerini saygıyla anarak…2
1Hoşgörüden Yol
Ayrımına Ermeniler I, 22-24 Mayıs 2008 , s., 423-443’de yayımlanmıştır. Dr.
Cevdet KIRPIK, Erciyes Üniversitesi Eğitim Fakültesi/Kayseri
2Bu konuda son üç yıl içinde geniş bir literatür oluşturarak
yeniden düşünmemizi sağlayan bütün sosyalistlere, araştırmacılara teşekkürü
borç biliriz.



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.