Etyen Mahçupyan / etyen.mahcupyan@aksam.com.tr
Bunun ‘siyaset’
bağlamında basit çıkarımı, AKP’nin Türkiye’yi yönetmek için şu an itibarıyla
Davutoğlu’na ihtiyacı olduğudur. Bakış vademiz uzadıkça ve yönetimden
anladığımız şey derinlik ve düzey kazandıkça, bu ihtiyacın daha da
belirginleşeceğini öne sürebiliriz. Ancak bu ağır misyonun başarılması gereken
üç koşulu var. Birincisi parti içinde kaynaşmayı sağlayıp sinerji yaratırken,
adım adım restorasyonu gerçekleştirecek bir liderlik. İkincisi parti üst yönetimini
ve başbakanlığı güçlü birer strateji odağına dönüştürerek uluslararası planda
saygınlık yaratacak ve beklentileri olumlu yönde değiştirecek bir yapının
kurulması. Ve üçüncüsü de bütün bunları hareketin doğal lideri olan Erdoğan ile
birlikte oluşturma, onun desteğini alarak kendi yolunu açma imkânının
yaratılması.
***
Başdanışmanlık ve bakanlık yapmış olmasına karşın o süre
boyunca Davutoğlu ‘siyasetçi’ olarak algılanmadı. Çünkü bu ülkede ‘siyaset’
ülkenin doğru yönetilmesi amacıyla düşünmek, etkilemek ve karar almanın epeyce
dışında bir başka özellikle ilgili: Parti içinde ‘insan’ kaynağına ilişkin
tasarrufta bulunma gücüyle… Bu nedenle Davutoğlu’nun henüz bir yıllık bir
siyasetçi olduğunu ancak bu bir yılda bile o konumu taşıyacak bir ortama sahip
olmadığını söyleyebiliriz. Sonuçta bugün Türkiye’de halkın seçtiği ilk Cumhurbaşkanı’na
sahibiz ve Davutoğlu da bu Cumhurbaşkanı’nın doğrudan atadığı bir parti başkanı
olarak ‘sahneye’ adım attı. Üstelik görevi alır almaz karşısında bir kritik
seçim ve ardından da bir savaş buldu. Dolayısıyla 2014 Ağustos’undan bu yana
geçen süreye fazla anlam yüklenmesi çok doğru olmayabilir.
Davutoğlu’nun
‘siyasi’ hayatının asıl şimdi başladığını varsaymak çok daha gerçekçi. Bir
yılın sonunda arkasına partinin blok desteğini alarak tekrar seçilmiş durumda.
Bu ‘tekrar’ hali siyasette epeyce önemli… İlk tercih her zaman hem bir
denemedir, hem de tercihi yapanın kişisel bakışıyla sınırlıdır. Oysa bu tercih
‘tekrar’landığında tercih edilenin başkaları tarafından nasıl algılandığı,
nasıl konumlandırıldığı temel bir önem kazanır. Bu nedenle Kongre’de
Davutoğlu’nun tek alternatif olarak parti başkanı olması artık karşımızda
farklı bir Davutoğlu olduğunun da belirtisi. Ayrıca unutmamak lazım ki geçen
yıl Davutoğlu’na itiraz Erdoğan’a itiraz anlamına geliyordu. Bu yıl ise, Kongre
süreci nasıl yaşanmış olursa olsun, Davutoğlu ‘itiraz edilebilir’ durumda
olmasına rağmen ve kendi göreceli ağırlığına (da) dayanarak seçilmiş oldu.
Soru Davutoğlu’nun ‘gücünün’ nereden geldiğidir. Bilgisi,
çalışkanlığı, karakteri veya üslubu ile birçok olumlu nokta sıralanabilir. Ama
açıktır ki Davutoğlu’nun gücü onun geçen yıl Erdoğan tarafından tercih
edilmesinin gerekçesinde gizli: Davutoğlu şu an itibarıyla AKP içinde bir
yenilenmeyi sağlayabilecek ve buna koşut olarak Türkiye’de demokratik ve
özgürlükçü bir rejimi sistemleştirerek inşa edebilecek en güçlü alternatif.
Bunun ‘siyaset’ bağlamında basit çıkarımı, AKP’nin Türkiye’yi yönetmek için şu
an itibarıyla Davutoğlu’na ihtiyacı olduğudur. Bakış vademiz uzadıkça ve
yönetimden anladığımız şey derinlik ve düzey kazandıkça, bu ihtiyacın daha da
belirginleşeceğini öne sürebiliriz.
Ancak bu ağır misyonun başarılması gereken üç koşulu var.
Birincisi parti içinde kaynaşmayı sağlayıp sinerji yaratırken, adım adım
restorasyonu gerçekleştirecek bir liderlik. İkincisi parti üst yönetimini ve
başbakanlığı güçlü birer strateji odağına dönüştürerek uluslararası planda
saygınlık yaratacak ve beklentileri olumlu yönde değiştirecek bir yapının
kurulması. Ve üçüncüsü de bütün bunları hareketin doğal lideri olan Erdoğan ile
birlikte oluşturma, onun desteğini alarak kendi yolunu açma imkânının
yaratılması.
Kongre Davutoğlu için yeni bir start çizgisiydi. Kader bu
siyasetçiyi uzun mesafeli bir yarışın eşiğine getirmiş olabilir. Başarı ise
göründüğü kadar zor olmayabilir… Yeter ki uzun soluklu bir vizyonun gerekleri
gözden kaçırılmasın...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.