Bilge Selçuk @byagmurlu / Koç Üniversitesi; Doç. Dr.
Nefret söylemini bir şekilde içselleştiren, her türlü
zulme kayıtsız kalabilir. Bu yoğun propagandanın etkisinde kalan Alman halkı
Yahudileri ötekileştirdi ve bizzat soykırıma katılmasalar bile, Yahudilere
yapılan büyük zulme herhangi bir tepki göstermediler. Çünkü Yahudileri masum
görmüyorlardı. ‘Hitler ve Holocaust’ kitabının yazarı, tarihçi Ian
Kershaw, bu süreci “Auschwitz’e giden yol nefretle inşa edilmiş ama kayıtsızlık
ile döşenmiştir” diye özetler. Peki bizdeki durum farklı mı? Yaşadığımız bu topraklar,
en çok da barındırdığı tarih katmanlarında farklı gruplar için ürettiği
nefrette verimli değil mi? Toplumda bu algılar yaratılmadı mı: Aleviler,
Kızılbaş’tır, dinsizdir, ahlaksızdır. Onları tasvir etmek için en sık anlatılan
Mum Söndü’dür. Ermeniler, zalim, eziyet eden, çıkarına göre dönendir,
kalleştir. Kırıtan kadına Ermeni gelini denir.
***
1945’te Nazi rejiminin yaptığı Yahudi soykırımı iyice
ortaya çıktıktan sonra, Alman halkının büyük kısmı, bu korkunç olaydan
haberleri olmadığını söyleyerek kendilerini savundu. Önceleri tarihçiler bunu
doğru kabul etse de, zamanla anlaşıldı ki Alman halkı her şeyin elbet
farkındaydı. Gazetelerle, ilanlarla ve hatta birebir devlet tarafından
bilgilendirilmişlerdi.
Peki Alman halkı burunlarının dibinde bu kıyım olurken
neden tepki göstermedi?
Antisemitizmin çok eskilerden geldiği Avrupa’da, Nazi
propagandası da Yahudileri bir içdüşman, Alman ırkının kanını emen parazitler
gibi tanıtmış, Almanları, ülkenin kurtuluşunun ancak bütün Yahudilerden
arınarak olabileceğine inandırmıştı.
Yahudiler Almanların hakları olan işleri sahipleniyor,
zenginliği tek ellerine alıyorlardı. Birbirleriyle dayanışarak Almanların
kalkınmasını ve güçlenmesini engelliyorlardı. Aşağı (sub-human) bir ırk
oldukları için ahlaki değerleri de düşüktü ve çürümüşlükleri tüm ülkeyi yıkıma
götürüyordu.
Bu yoğun propagandanın etkisinde kalan Alman halkı
Yahudileri ötekileştirdi ve bizzat soykırıma katılmasalar bile, Yahudilere
yapılan büyük zulme herhangi bir tepki göstermediler. Çünkü Yahudileri masum
görmüyorlardı.
‘Hitler ve Holocaust’ kitabının yazarı, tarihçi Ian
Kershaw, bu süreci “Auschwitz’e giden yol nefretle inşa edilmiş ama kayıtsızlık
ile döşenmiştir” diye özetler.
Peki bizdeki durum farklı mı? Yaşadığımız bu topraklar,
en çok da barındırdığı tarih katmanlarında farklı gruplar için ürettiği
nefrette verimli değil mi? Toplumda bu algılar yaratılmadı mı:
Aleviler, Kızılbaş’tır, dinsizdir, ahlaksızdır. Onları
tasvir etmek için en sık anlatılan Mum Söndü’dür.
Ermeniler, zalim, eziyet eden, çıkarına göre dönendir,
kalleştir. Kırıtan kadına Ermeni gelini denir.
Eşcinseller sapıktır; varlıkları bile çocuklarımızı
yoldan çıkarır. Ahlakı, aileyi tehdit eder.
Kürtler zaten hiçbir zaman devlet kurabilecek yetkinliğe
ulaşamamış, feodal sistemin kölesi, cahil, asalak, düşmanla işbirliği yapan bir
halktır.
Bu toprakların insanının yaratıcılığı kendini en çok
farklı gruplara duyulan nefreti körüklemek için ürettiği ırkçı ve cinsiyetçi
deyimlerde gösterir. Bu insanların güvenilmez, tehlikeli ve rahatsız edici
oldukları bilgisi bazen açıkça, bazen belli belirsiz pek çok mesajla
pekiştirilir.
Alevilerin başına ne geliyorsa halkı provoke ettikleri
içindir. Sivas gibi Müslüman bir yerde, Müslümanların içersinde ezanı bastırmak
için davul zurna çalmışlardır.
Anadolu büyük bir dünya savaşı içindeyken, devlet çaresiz
kalmış, kendisini arkadan vuran Ermenileri çoluk çocuk sürmek zorunda
bırakılmıştır.
Eşcinsellik namussuzluktur, başlı başına bir tahrik
unsurudur. Eşcinseller aile düzeninin düşmanıdır, toplum içinde yer almaları
düşünülemez. Ya kendilerini saklamalı, ya tedavi görmelidirler.
Güneydoğu’da Kürt bebekleri, çocukları, yaşlıları
ölüyorsa, kendi aileleri onları canlı kalkan olarak kullandığı içindir.
Nefret söylemini bir şekilde içselleştiren, her türlü
zulme kayıtsız kalabilir. Kayıtsızlık da düşmanlıktır. Biliyoruz ki insan,
sevdiğinin acısına ilgisiz kalamaz.
Peki neden bilmemeyi, inanmamayı, mazlumu sorumlu tutmayı
tercih ediyoruz? Biz bu zulmü, yanıltmayı, asılsız suçlamaları daha önce hiç
görmedik mi?
Ergenokan’da, Balyoz’da gün doğmadan, baskınla evden
alınanlara, delil olmadan yıllarca içeride tutulanlara, bu ağırlığı taşıyamayıp
hayatına son verenlere kahrolmadık mı? Devlet onları da vatana ihanetle itham
etti; ama biz ikna olmadık.
Manisalı gençlerin hayatları kaydırıldığında, hiçbir
suçları olmadığında hemfikirdik.
Çarşı’nın terörist örgüt olmadığına kefiliz.
Kabataş’ın bir fantazi, camide içki içilmesinin yalan
olduğundan şüphe duymadık.
İktidarın işten attırdığı gazetecilerin masumiyetinden
eminiz.
Mamak, Sağmalcılar, Ziverbey ve Silivri’de yapılan
işkenceleri, zulmü lanetliyoruz.
Ama Diyarbakır’a, Uludere’ye, Cizre’ye inanmıyoruz.
Çoğunuz biliyorsunuzdur ama ben tekrar edeyim. Protestan
din adamı Martin Niemoller, Holocaust’tan sonra şöyle demiş:
“Naziler komünistler için geldiğinde sesimi çıkarmadım;
çünkü komünist değildim. Sosyal demokratları içeri tıktıklarında sesimi
çıkarmadım; çünkü sosyal demokrat değildim. Sonra sendikacılar için geldiler,
bir şey söylemedim; çünkü sendikacı değildim. Benim için geldiklerinde, sesini
çıkaracak kimse kalmamıştı.”
Neredeyse Orhan Veli şiirleri gibi, çok da üstünde
düşünmeden ara ara söyleyegeldiğimiz bu cümlelerde kastedilen şu: Otoriter
devlet bir gün herkesi hedef alır. Biz-siz önemli değil; bugün ona zulmeden,
yarın size de eder. Ben bilmiyordum demek ne ölenleri geri getirir, ne acıları
hafifletir, ne barışı sağlar, ne de aslında vicdanımızı gerçekten
rahatlatabilir.
Yıllardır yapılan ötekileştirme propagandasına kapılıp,
dün Alevilerin, Ermenilerin, LGBTİ’lerin, bugün Kürtlerin acısına kayıtsız
kalmak, zulme ortak olmaktır.
Psikologlar, sosyologlar, antropologlar, tüm bu
eğilimlerin nasıl geliştiğini, neden bu kadar kuvvetli olduğunu ve kitleleri
böyle etkisi altına alabildiğini çeşitli şekillerde açıklayabiliriz.
Ötekileştirmenin altında yatan evrimsel süreçlerden, korunma içgüdüsünden,
toplulukçu değerlerden, nefreti örgütleyen siyaset kurumundan, toplum
mühendisliğinden söz edebiliriz. Ama tüm bunlar, düşünebilen bir varlık olan
insanın birey olarak sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
Bugün Güneydoğu’yu görmemek, duymamak bir tercih. Ve
bunun, Yahudi soykırımını kayıtsızca izleyen Alman halkının tutumundan bir
farkı yok.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.