Ümit Kurt / Tarihçi
Tarihçi Ümit Kurt Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde
Ermenilerin mülklerine dair bir dizi kanun ve yönetmelik yayınlandığını
aktarıyor. Büyük kısmı Cumhuriyet döneminde hayata geçirilen bu yasal çerçeve
“Emval-i metruke kanunları” olarak bilinmektedir. Kurt’a göre Türkiye
Cumhuriyeti ve hukuk sistemi Ermenilerin bu topraklardaki varlığının yok
edilmesi ile kültürel, sosyal ve ekonomik refahının gaspı üzerine kuruludur.
1913-1918 dönemi sırasında, iki büyük Osmanlı halkı olan
Rumlar ve Ermenilere ait mülkler, bu insanları yurtlarından eden merkezi bir
politikaya bağlı özel kanunlar aracılığıyla ellerinden alındı.[1] Her bir gruba
karşı yürütülen politikaların bazı farklılıkları vardı. Buna rağmen, bu
farklılıklar etnik ve dini ayrımlar çerçevesinde şekillenmek yerine, İttihat ve
Terakki Cemiyeti’nin farklı dönemler ve koşullarda izlediği sürekli değişen
politikaları tarafından belirleniyordu. Kanun ve kararnamelerle sadece Rumlar
ve Ermeniler arasında değil, aynı zamanda bu toplulukların her birinin kendi
içinde de son derece dikkatli bir şekilde ayrımlar gözetilerek yapılıyordu.
Örnek olarak, 1913 - 1918 döneminde Rumlara dair ikin
kategoriden bahsedilebilir. İlk kategori içinde I. Dünya Savaşı sırasında
Osmanlı İmparatorluğu ve Yunanistan arasında mübadele görüşmelerinin konusu
olan Osmanlı Rumları vardı. Rum mülklerinin değiş tokuşu ‘karşılıklılık
ilkesi’ne göre düzenlenecekti. Her ne kadar bu anlaşma savaş sebebiyle hayata
geçmediyse de, bu sınıfa ait olan Osmanlı Rumlarının mülklerine el koyma ve
kullanma işlemleri İmparatorluk’un diğer Rum kitlelerininkinden farklıydı.
İkinci kategoride savaşın sonraki yıllarında kıyı bölgelerinden iç taraflara
sürülen Rumlar var.
Bu şekilde Osmanlı Rumlarına karşı yürütülen iki farklı
politika vardı. Bir yanda zorla Yunanistan’a sürülen Rumlar, diğer yanda kıyı
bölgelerinden içerilere sürülenler vardı. Sonuçta ortaya çıkan karışıklığı
düzeltmek için, “Göçmenlerin Mübadelesi Hususunda Tabloları Doldurma Yöntemi
Üzerine Yönerge”[2] düzenlemesinde iki grup Rumlar arasında, bu iki sınıfın
mallarının idaresi konusunda bir ayrım yapıldı ve nelere dikkat gösterilmesi
gerektiği konusunda özel sınırlandırmalar getirildi.
Ermenilere özel bir mülk idaresi
1915’te el konulan Ermeni mülklerinin idaresi daha önce
belirtilen Rumların mallarının idaresinden farklı bir konu olarak ele alındı ve
illere yollanan bildirilerde bu farklılıklara özen gösterilmesi özellikle rica
edildi.[3] En önemli fark Rum mallarının bazı tasfiyelere tabi olmamasıydı.
Vilayetlere peşi sıra emirler yollanarak bu nokta vurgulanmaya çalışıldı.[4]
Yunanistan’a giden Rumların mülklerinin aynı ülkeden gelmekte olan Müslümanların
mülkleriyle değiş tokuş edilmesi arzu ediliyordu. Dahası, askeri amaçlarla iç
bölgelere sürülen Rumların geri dönmesi yönünde beklentiler vardı. Tasfiye bu
sebeple gerçekleştirilmemişti.
1919’un sonlarında benzer gelişmeler gözlemlendi. Rumlar
arasında, 1923 Türk-Yunan Nüfus Mübadelesine tabi olanlar ve olmayanlar
arasında farklar gözetildi. İstanbul Rumlarının mübadeleye dahil olmamasına
rağmen, kanunlarda İstanbul’a ve çevresine yerleşmiş birçok Rum’un durumları
göz önünde bulunduruldu. Daha sonra İstanbul’a gelen bu insanlar da mübadeleye
tabi Rumlar arasında sayıldılar (mallarına el konulma imkânının ortaya çıkması
amacıyla). Yukarıda belirtilen durumlarla ilgili ortaya çıkacak karışıklıkların
çözülmesi özel hükümlerle yapılmaya çalışıldı.[5]
Ermeni soykırımının Ermeni mülklerine el konulmasıyla
ilgili bağlantılı bazı özelliklerinden bahsetmek gerekmektedir.[6] Öncelikle,
1913 – 1918 döneminde mülkleri tasfiyeye tabi olan tek grup tehcir edilmekte
olan Ermenilerdi. Tehcir edilmeyen Ermenilerin mallarına el konulmuyordu.
Vilayetlere yollanan çeşitli telgraflarda, sadece tehcir edilen kişilerin
mallarının tasfiye edilmesi hususu özellikle vurgulanmıştı: “Tehcir edilmeyen
gayrimüslimler taşınabilir veya taşınamaz mallarına sahip olmaya devam
edecektir. Tehcir edilen Ermenilerin malları ve o sırada onlarla birlikte
tehcir edilen diğer Gayrimüslimler tasfiyeye tabidir”.[7] Buna ek olarak,
onların bulunduğu yerlerde kalan ve tehcir edilmeyen Ermenilerin başka
bölgelerde malları olursa, o mallara el sürülmeyecekti. Örneği bu durum
İstanbul’da yaşamakta olan Ermenilerde görülmüştür.[8]
İkincisi, Ermenilerin mülklerinin sınıflandırılması
ırksal bir ideoloji temelinde yapılmadığı için, Nazi Almanya’sındaki
Yahudilerin durumundakinin aksine, tehcir ve soykırımlar sırasında Osmanlı
Ermenilerinin vatandaşlığını kaldırmasıyla ilgili bir tartışma meydana gelmedi.
Dahası, Ermeniler vatandaşlıktan özel olarak Bakanlar Kurulu kararıyla veya
bireysel olarak vazgeçerek çıkarılmadıkları durumda, vatandaşlıklarını 1964’a
kadar koruyabiliyorlardı.
Üçüncüsü, Ermenilerin maddi varlıklarına el konuluyordu,
fakat bu haciz şeklinde olmadı; yani mallar veya onlara denk değerde başka
varlıklar sahiplerine geri verilmeyecekti. Aksine, bütün mallar veya değerleri
sahipleri adına devlet tarafından idare edilecekti. Ne zaman yapılacağı
belirtilmese de, bütün malların veya onlara eş değer varlıkların asıl sahiplere
iade edileceği prensibine dayanılarak düzenleme yapılmıştır. Bu yolun tercih
edilmesi soykırımın organize edilme şekli ve ideolojik bahanelerinden
kaynaklanıyordu. Fakat bu özellikler mallara el konulması gereğini açıklamak
için uygun değildi. Buna rağmen, malların haciz olarak değil de Ermenilerin haklarının
korunması adı altında zorla ellerinden alınması iç gerilim ve çelişkilere yol
açtı.
Çelişkili bir hukuk sistemi
Devlet alınan malların gerçek sahiplerinin Ermeniler
olduğunu kabul etti ve onlara malları değerinde varlıkları daha sonra geri iade
etme prensibini kabul etti. Gerilim veya çelişki burada yatıyor: bir yanda
zorla mallara el koymakla suçlanmak istemeyen bir devlet var ve Emval-i Metruke
Kanunu’nun dili de buna göre düzenlenmiş. Öte yandan, aynı devlet Ermenilerin
varlığını ortadan kaldırmak, yapılan haksızlığı kurumsallaştırmak ve resmi bir
hale büründürmek istiyordu. Mevcut kanun sistemi bu gerilim ve çelişki üzerine
kuruluydu.
Kanun çifte taraflı bir şekilde Ermenilerin hayatta
kalmasını sağlayan ekonomik temelleri ortadan kaldırmak için kullanıldı. Önce,
1915’te, Ermenilerin arkalarında bıraktıkları mallarla ilgili bütün yasal
hakları ellerinden alındı. İkincisi, kanunlar onlara mallarının değerini almaya
resmi olarak hak verdiyse de, bu tür bir hak ödemesiyle ilgili tek bir adım
bile atılmamıştır. Söz verilen kanun ve düzenlemelerin hiçbiri hayata
geçirilmedi.
Osmanlı İmparatorluğu ve Türkiye Cumhuriyeti dönemlerinin
tamamı boyunca Emval-i Metruke ile ilgili olarak çıkarılan kanun ve
düzenlemeler malların ve/veya değerlerinin Ermenilere geri verilmesiyle
ilişkilendirildi. Fakat diğer taraftan, bu iade süreci herhangi bir şekilde
hayata geçirilmedi ve aynı yasal sistem Ermenilere bir kuruş dahi verilmemesi
prensibini gerçekleştirmek için kullanıldı. Özellikle de Cumhuriyet döneminde,
nadiren de hayatta kalan Ermeniler veya onların mirasçıları mallarını veya
onlara eşdeğerde varlıkları istediklerinde, mevcut yasal sistemin
koridorlarında ve geçitlerinde kayboldular.
Ermenilerin mülklerine el koymak için kanun ve
kararnameler
Emval-i Metruke kanunlarının ve hükümlerinin nasıl
soykırımın önemli bir parçasını oluşturduğunu anlamak için, onları üç ayrı
boyutta incelemek gerekmektedir. Önce, tehcir edildikleri yerlerde Ermeniler
hangi prensiplere göre yerleştirileceklerdi? İkincisi, arkada bıraktıkları
mallar veya onlara eşdeğerde varlıklar onlara verildi mi ve geri verildiyse bu
ne şekilde gerçekleşti? Üçüncüsü, geride kalan malları kim ve ne şekilde
kullandı?
Bu üç farklı açıdan ilgili kanun ve düzenlemeleri
incelediğimizde, karşımıza ilginç bir resim çıkıyor. İlk açıdan, yani
Ermenilerin yeni yerlerine nasıl yerleşecekleri konusunda, kanunlar ve
düzenlemeler neredeyse hiçbir rol oynamıyor. Bu durumla ilgili olarak daha
tehcirin en başında yapılan bir düzenleme var ve o da son derece sınırlı bir
etkiye sahip. Daha sonraki kanun ve düzenlemelerde bahsi dahi geçmiyor. Sanki
böyle bir mesele yokmuş gibidir. İkinci açıdan ise, genel bir prensip sadece
birkaç defa tekrar edildi—hepsi bu. Malların gerçek sahiplerinin Ermeniler olduğu
ve devlerin bu malları onların adına idare ettiği kabul edildi. Fakat bu
malların veya onların değerine denk varlıkların gerçek sahiplerine ne zaman ve
ne şekilde verileceğinden hiçbir şekilde bahsedilmedi ve bu hususla ilgili
olarak herhangi bir düzenleme yapılmadı.
Bu ilk iki eksiklik bize bir şey göstermektedir:
İttihatçılar kendi zihinsel dünyaları ve pratik politikaları içinde Ermenilerin
tehcir edildikleri andan itibaren var oluşlarının son bulacağını
düşünüyorlardı. Buna göre de var olmayan bir topluluk için düzenlemeler yapmak
için hiçbir gereklilik yoktu. Bu özelliklere sahip olan ve geçerliliğini
sürdüren kanunlar Türk devletinin resmi tezini çürütmek için en iyi
kanıtlardır. Resmi teze göre, Ermeni tehcirlerinin amacı Ermenileri yeni bir
bölgeye yerleştirmek ve arkada bıraktıkları mallar değerinde varlıkları onlara
vermekti. Öyle bir amaç var idiyse, o zaman bu amaca uygun kanun ve
düzenlemeler olmalıydı. Ancak yukarıda bahsi geçen 1918 raporunda malların
değerine denk varlıklar verilmediği ve bu doğrultuda hiçbir düzenleme
yapılmadığı kabul edilmiştir.
Cumhuriyet Dönemi boyunca benzer bir durum vardı. Elbette
Ermenilerin yeni yerlere yerleştirilmesiyle ilgili sorunlar yoktu. Ermeniler
büyük ölçüde yok edilmişti; hayatta kalanlar (Anadolu’da asimile
edilmemişlerse) yeni devletin sınırları dışında kaldı. İkinci boyuttaki
sorunları düşünecek olursak, çıkarılan kanunlar ve hükümler İttihatçıların
dönemindekiler gibiydi ve aynı genel kuralı tekrar ediyorlardı. Malların gerçek
sahipleri Ermenilerdi; mallar veya değerlerine denk varlıklar kendilerine
verilecekti. Devlet bu malları veya varlıkları Ermenilerin yokluğunda onların
adına idare ediyordu. Yine de, malların geri verilebilmesi için, Ermenilerin 6
Ağustos 1924’ten başlayarak mallarıyla birlikte ortaya çıkmaları gerekiyordu.
Lozan Anlaşması’nda kabul edilen prensip buydu.
Türkiye’nin bakış açısından, sorun Ermenilerin geriye
dönmesi veya onları mirasçılarının malları geri istemesi olacaktı. Cumhuriyet
Dönemi’nde çözülmesi gereken temel sorun buydu ve bu aynı zamanda yaratılmakta
olunan hukuk sisteminin ana teması ve “başarısı” olacaktı. Ermenilerin
mallarını almalarına engel olmak için, bir ipekböceğinin kozasını ince ince
örmesine benzeyen bir şekilde, bütün ayrıntıların göz önünde bulundurulduğu ve
boşlukların özenle doldurulduğu incelikli bir yasal sistem oluşturuldu.
Bu sistemin en büyük amacı ülkeye toplu veya bireysel
olarak girme ihtimali olan Ermenilerin önüne bir engel koymak ve mallarını
ellerinden almaktı. Bazı durumlarda Ermenilerin yasal olarak giriş yapmalarına
engel olmaları mümkün değildi. Böyle durumlarda kanunları çiğnemek konusunda
tereddüt edilmedi. Kanun ve düzenlemelerin iç gerilimi ve çelişkileri
Cumhuriyet Dönemi boyunca gözlemlenebilir.
Her ne kadar incelenecek ilk iki boyut ortada olmasa da,
Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinin kanun ve düzenlemelerinin asıl konusu
meselenin üçüncü boyutuyla bağlantılıdır : geride bırakılan Ermeni menkul ve
gayrimenkul varlıkları nasıl tasfiye edilecek? Eğer satılacaksa nasıl
satılacak? Dağıtılacaksa, nasıl, kime ve hangi kurallar çerçevesinde
dağıtılacak ve nasıl kayıtlara geçirilmeleri gerekiyor? Kanun ve düzenlemelerin
temel amacı Ermenilerin bütün menkul ve gayrimenkul varlıklarına el koyarak
Anadolu’da Ermeni varlığının fiziksel temellerini ortadan kaldırmaktı.
Ermenilerin fiziksel ve kültürel varlıklarının imhası Türk hukuk sisteminin
içkin bir özelliğidir. İşte bu nedenle bu sisteme “soykırım rejimi” diyoruz.
[1] Kanun ve yönetmelikler arasında Süryanileri içeren
bir metin bulmamız mümkün olmadı. Süryani mülklerine ne olduğu, en azından
Osmanlı kanun ve yönetmelikleri açısından, net değildir. Çalışmada bu konuya bu
sebepten yer veremedik. Mülklerinin Ermenilerinki ile aynı kaderi paylaşmış
olması büyük ihtimaldir ancak konu daha detaylı araştırma gerektirmektedir.
[2] Düzenlemenin tam metni için BOA, Dahiliye Nezareti
EUM. 3. ŞB 2/26-A, 1 Ekim 1330 [14 Ekim
1914].
[3] Ermeni ve Rum mülklerinin idaresindeki farklılıklar
için bknz Taner Akçam, Ermeni Meselesi Hallolunmuştur: Osmanlı Belgelerine Göre
Savaş Yıllarında Ermenilere Yönelik Politikalar, İletişim Yayınları, İstanbul,
2008, s. 127-129. Bu konuda daha detaylı
bir çalışma için Ahmet Efiloğlu, Raif İvecan, “Rum Emval-i Metrukesinin
İdaresi,” History Studies 2/3, 2010, s. 125-146.
[4] Örnek olarak şu belgelere bakılabilir : BOA, Dahiliye
Nezareti Şifre Kalemi 72/229, 73/69, 74/69 ve 89/113.
[5] “Olağanüstü koşullar ve gereklilikler sebebiyle başka
yerlere sevk edilen şahıslar ve Emval-i Metrukelerine dair not” başlıklı IAMM
raporu 16 Ocak 1332 (29 Ocak 1917). Rapor dört farklı gruptan bahseder
(Ermenileri Rumlar, Suriyeli Arap aileler ve Bulgarlar) ve mülklerine dair
farklı uygulamaları özetler (BOA, BEO 4505/337831).
[6] Bu hususları merkezi hükümetin kararnamelerinden
çıkardığımızı belirtmek isteriz. Ancak vilayetlerde bu kararnamelerin nasıl
uygulandığını ayrıca incelemek gerekir.
[7] BOA, Dahiliye Nezareti Şifre Kalemi, AMMU, Diyarbakır Vilayetine şifreli telgraf, 10
Kasım 1332 [23 Kasım 1916]. Sivas’a gönderilen başka bir telgraf, “İslam’a
ihtida ya da başka sebeplerden tehcirden muaf tutulan ve yerinde bırakılanların
mülkleri tasfiyeye tabii değildir” diye belirtir. (BOA, Dahiliye Nezareti Şifre
Kalemi, 61/253, Dahiliye Nezareti EUM, Sivas Vilayetine şifreli telgraf, 25
Şubat 1331 [9 Mart 1916]).
[8] 13 Haziran 1926 tarihli yönetmeliğin dördüncü maddesi
sadece bu konuya dairdir ve başka bölgelerde yerlerinden edilmemiş kişilerin
mülklerine dokunulamayacağını belirtir.
Bu madde özellikle İstanbul’u zikreder. Bakanlar
Kurulu’nun 1 Ağustos 1926 kararı İstanbul Ermenilerinin Kartal ve Pendik gibi
İstanbul dışında bulunan mülklerinin Emval-i Metruke olarak görülmemesi ve el
konulmamasını, aksi durumda bunun
yasadışı olacağını belirtir. (Başbakanlık
Cumhuriyet Arşivleri/ TİGM 030_0_18_01_01_020_49_014). Bu çalışmada kullanılan
Cumhuriyet Arşivleri belgelerine dikkatimizi çektiği için Sait Çetinoğlu’na
özel olarak teşekkür borçluyuz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.