Fatin Kanat
Türkiye Cumhuriyeti’nin ölülerle savaşı yeni değildir.
Ölüler bazen dirilerden de tehlikelidir. Yapılmış ve kutsanmış bir mezarları
varsa hele, ziyaret edeni bolsa; toprağını, taşını okşayanı eksik değilse
tehlike giderek büyüyor demektir. Hrant’ın yetimhane arkadaşı olan, hani adına
Kamp Armen de denen ve bugünlerde elinden zorla alınmış arsası iade edilsin
diye bir avuç duyarlı insanın mücadele ettiği Tuzla’daki o yetimhanede büyüyen
Garabet’in anlatımı olan yaşanmış bu öyküyle aktarayım istedim meramımı: “…. Malatya’da doğdum ben. O büyük felaket günlerinde her
nasılsa sağ kalabilmiş ve yerini yurdunu terk etmemiş Ermeni bir ailenin çocuğu
olarak küçük yaşta yetim kaldım.
Ermeni olması bir yana, yokluk ve yoksullukla
da boğuşan, bize hem babalık hem analık yapan sevgili annem, kız kardeşimle
birlikte beni, İstanbul’a, yetimhaneye göndermek için çok uğraştı ve sonunda
başardı. Bizi kurtaracak olan tek seçeneğin bu olduğuna inanmaktan başka çaresi
de yoktu zaten. Kız kardeşimle ben farklı yetimhanelere düştük. Yıllar sonra,
birbirimizden umudumuzu kestiğimiz bir anda tesadüfen kavuştuk.
Tuzla Yetimhanesi (Kamp Armen), yuvamızdı bizim. Hayata
dair, insanlığa dair ne varsa orada öğrendik. Paylaşmayı, üretmeyi, kardeşliği,
dayanışmayı, sevgiyi, saygıyı, okumayı-yazmayı orada öğrendik. Hrant’la
Rakel’in de yuvasıydı Tuzla yetimhanesi.
Başlangıçta annem ve dayımla haberleşmiştik. Sonraki
süreçte annemizi kaybettik. Dayımdan da uzun süre haber almaz olmuştum. Merak
ettim ve köye (Malatya’da Müslümanların da yaşadığı eski bir Ermeni köyü)
telefon ettim. Dayıma ulaşamadım. Daha sonra dayım aradı beni. Eskisi gibi
rahat olmadıklarını, bir daha telefonla kendisini aramamamı, İstanbul’a
geldikçe gelip beni göreceğini anlattı ve telefonu kapattı. Ben de bir daha
aramadım. Sonradan dayımın bu hassasiyetinin nedenini öğrendim.
Köydeki yaşlı Ermeniler, giderek dayanılmaz bir hal alan
baskılar karşısında, bir araya gelip, ne yapsak ne etsek diye düşünüp
tartışmışlar. Sonra içlerinden biri ve en yaşlıcası:
–Yahu, demiş, Allah Müslümanın da Hristiyan’ın da
Allah’ı, aynı Allah değil mi? Sonuçta aynı Allah’a inanıyoruz. Bundan sonra şu
kalan çoluk çocuğumuzun canı için, hepimizin sağlığı, dirliği için, gidip
Müslümanların kapısını çalsak, kelime-i şahadet getirip Müslüman olmak
istiyoruz desek doğru yapmış olmaz mıyız?
Biraz daha tartışmış, konuşmuşlar ve sonuçta çoğunluk
Müslüman olmanın yapılabilecek en doğru şey olduğuna karar vermiş. Toplanıp
köydeki imamın da desteğiyle, Müslümanların huzurunda, tek tek kelime-i şahadet
getirip Müslüman olmuşlar. Camiye namaza da gider olmuşlar ardından. Devam etmiş hayat. Derken yaşlılardan birinin
vadesi dolmuş. Köyde Ermeni mezarlığı olan bir alan, Müslüman mezarlığı olan
başka bir alan varmış. Ermeni mezarlığı tahrip edildiği ve düzenli bakımı
yapılamadığı için perişan haldeymiş.
Cemaat cenaze törenine hazırlanmış, ölüyü İslami
kurallara göre yıkamış kefenlemiş ve cami önündeki teneşire yatırmışlar. İmamla
beraber cenaze namazına çok az eski Müslüman katılmış. Yeni Müslümanların
namazıyla birlikte, dualar eşliğinde cenaze mezarlığa –Müslüman mezarlığına-
getirilmiş. Mezarlığa gömülecek ilk eski gavur taze Müslüman için kazılmış
mezara gömü hazırlığı yapılırken ellerinde kazmalar, dirgenler, sopalar olan
kalabalık bir grup “Allahu Ekber” nidalarıyla mezarlığa girmiş ve cemaatin
karşısına dikilmiş. İçlerinden biri çok sert bir sesle,
–Müslüman mezarlığına gavur gömdürmeyiz biz, diye
bağırmış, alın ölünüzü götürün buradan başka bir yere gömün.
Yahu yapmayın etmeyin, nicedir Müslümanız biz de. Cenaze
namazını kıldık, günahtır yapmayın, dense de gelenlerin görüşü değişmemiş,
gavur Müslüman da olsa gavurdur, demeyi sürdürmüşler. Eski gavur yeni
Müslümanlardan oluşan cemaat çaresiz ölüyü alıp mezarlık dışına, bir dağ yamacına
götürüp gömmüş. Aradan zaman geçmiş, vadesi gelen yaşlılar, doğumda hastalıkta
ölenler derken dağ yamacında yeni bir mezarlık oluşmuş.
Köyün muhtarı bu ikilikten, bu iki mezarlıklı halden
rahatsız olmuş ve bir devlet büyüğü gelse, ne deriz biz, diyerek kaymakamdan
durum arz edip görüş almaya gitmiş. Kaymakam, muhtara, müftünün de aynı
düşüncede olduğunu söyleyerek, bundan sonra kelime-i şahadet getirip Müslüman
olan ve İslam’ın şartlarını yerine getiren herkes Müslüman mezarlığına
gömülmeyi hakeder, dediğini, köylülere de bildirmesini istemiş. Kaymakamdan
aldığı destekle rahatlayan muhtar,
-Şu iki mezarlık işini nasıl halledeceğiz peki Kaymakam
bey, diye sormuş. Onu da bize bırak, demiş Kaymakam.
Aradan bir zaman geçmiş. Köylüler tozu dumana kata kata
bir greyder geldiğini ve doğruca dağ yamacındaki mezarlığa girdiğini görmüşler.
Yeni Müslümanlar, mezarların altını üstüne getirmeye başlayan greyderi
durdurmak için koşturmuşlar. Varıp yapmayın, etmeyin, yazıktır, günahtır,
demişlerse de durmamış greyder. Biri niçin böyle bir şey yaptığını sormuş
Greyder şoförüne,
-Buradan yol geçecek, demiş şoför. Dağ yamacını dümdüz
edene kadar arasız çalışmış greyder, çalışmış ve sonra geldiği gibi tozu dumana
kata kata çekip gitmiş. “
Diriler ve ölülerle savaşan devlet!
Türkiye Cumhuriyeti’nin ölülerle savaşı yeni değildir.
Ölüler bazen dirilerden de tehlikelidir. Yapılmış ve kutsanmış bir mezarları
varsa hele, ziyaret edeni bolsa; toprağını, taşını okşayanı eksik değilse
tehlike giderek büyüyor demektir.
“Mezarlıkları yok edin” edin talimatı, o mezarlara değer
verenlerin yaptırdığı cem evi ve camileri de hedef alacaktır haliyle, almıştır,
almaya devam edecektir. Koca bir şehri dünyada benzeri görülmemiş bir şekilde,
koca bir cezaevine döndüren zihniyet, savaşı daha da tırmandırmanın, gözdağı ve
korku salmanın eski biçimlerine yenilerini de ekleyerek yoluna devam ediyor.
Dağlara tonlarca bomba yağdıran, ormanları ateşe veren savaş uçakları, gerilla
mezarlarını da vurarak “isabet” katsayısını yükseltiyor.
Kürtler bir statü kazanmasın, sesi soluğu çıkmayan
köleler olarak “mutlu ve huzurlu” olmaya devam etsinler diyedir bu savaş.
Köleliğe başkaldıranlara mezarın bile çok görülmesinin nedeni budur aslında.
“Yav biz de Allah kuluyuz, bizim de dilimiz kültürümüz Allah vergisidir, iki
lafın arasında “kardeşiz” diyenler, bunu bize neden çok görürler” gibi
yorumların ve soruların dile geleceği cami ve cem evlerinin de yerle bir
edilmesinin hikmeti budur.
Köle, köleliğin ne menem bir rezillik olduğunu çoktan
kavradı ey muktedir. Kendini var eden değerlerin, kültürün sürekli
aşağılanmasına ve ayaklar altına alınmasına razı değil çoktandır. “Paçavra” da
desen, “leş” de desen, “gebertiyoruz” da desen değişmiyor durum. Köle eski köle
değil artık.
Dünya bir altüst oluştan geçmekte. Özellikle Müslüman
ağırlıklı coğrafyada yaşanan ağır savaş ve yıkım süreci, zamane zalimleri ve
IŞİD eliyle uygulanan vahşet, büyük bir göç dalgasına yol açmış, böylesi
göçlerin insanlık adına utanılası yazgısı kitlesel ölümler ve dramlar tüm
dünyayı etkiler olmuştur. Ortadoğu’da Kürtleri köleleştiren zamane statüsü
çatlamış, Irak ve Suriye’de darmadağın olmuştur. İran ve Türkiye’de de durumun
eskisi gibi kalmayacağı, bazı değişimler geçireceği aşikardır.
Dünya, güzelim dünya, savaşların, yıkımın, insanın insana
koca devletler eliyle eylediği zulmün yalnızca tanığı değil, yaşayan müzesidir.
İbret alınası yerleri ve olayları o kadar çoktur ki anlatmaya ciltler yetmez.
Biz coğrafyamıza, eski yeni yasların dinmediği, ağıtların eksilmediği
coğrafyamıza dönelim. “Demokrasi olsun, eşitlik olsun, benim de hakım hukukum
yasal güvenceye alınsın, birlikte yaşayalım” diyen bir taraf var.
Dağa çıkma ve silaha sarılma nedenlerine dönmeye gerek
yok. MHP’li Mehmet Gül’den AKP’li Bülent Arınç’a, 90’lı yılların bazı üst
rütbeli komutanlarına varıncaya dek, bir “Bana yapılsaydı bunlar ben de dağa
çıkardım” kabulü de var. “Dağı ve silahları bırakın, ovaya inin, size siyaset
kapılarını açalım, sorunlarınızı demokratik siyasetle çözün” çağrısı yapanın da
az olmadığı hatırlardadır. Ovaya inip siyaset yapmaya kalkanın ya da dahası
zaten ovada siyaset yapmayı doğru bulanın başlarına neler geldiği ve gelmeye
devam ettiği de hem ayan hem beyandır fazlasıyla.
“Özyönetim” olarak dillendirilen, “biz ayrı bir devlet
istemiyoruz, eşit vatandaşlık temelinde yerel yönetimlerin güçlendirildiği bir
modelle sorunlarımıza çözüm bulacağımıza inanıyoruz” biçiminde özetlenebilecek
yaklaşım, bir ulusal sorunda dile gelebilecek –ulusal sorunu “ulusal sorun”
olarak çözme perspektifi de taşımayan- en hafif talepler içeren bir
yaklaşımdır. Hatta “gerçek demokrasi de yeter bize, yeter ki uygulansın”
dendiği de olmuştur. “Çözüm Süreci” olarak adlandırılan, “Dolmabahçe
Protokolü”yle altı çizilen durumun özet cümlesi budur.
Peki hali hazırdaki savaş halinin, acıları her iki yakada
giderek büyüyen karşılıklı ölümlerin anlamı nedir o halde? Farklı tellerden
çalınması muhtemel cevapları bir yana koyarak, TC’nin devlet olma refleksinin
ve zihniyetinin ciddi ölçüde bölünme paranoyasıyla malul olduğunu ve
çözülebilir pek çok sorunun bu nedenle çözülemediğini ve giderek bütün devlet
bünyesini felç edecek bir sürece doğru evrildiğini belirteyim.
Güney Kürdistan Federal Devleti bu paranoyayı destekleyen
en büyük olgu olarak kayda geçti. Osmanlı’nın egemenlik alanından çıkan Irak ve
Suriye devletleri ve her iki devlette yaşayan Kürtler, sonradan küçülse de
“Misak-ı Milli”nin içindeydiler ve devlet resmiyetinde “Osmanlı vatandaşı”
olmaya ve arka bahçe sayılmaya devam edildiler.
Eski imparatorluk ve hilafet düşleriyle de buluşan bu
resmi algı, “Arap Baharı” olarak adlandırılan ve halkların samimi özgürlük ve
demokrasi isteminin bulandırıldığı o büyük karmaşadan leyhte büyük sonuçlar
elde edileceğini umdu. Evdeki hesabın çarşıya uymayacağı kısa sürede anlaşıldı
ama mevcut halin yeni “yarar”lar sağlayacağı da unutulmadı. Başta IŞİD, El
Nusra vb. güçlerin doğrudan desteklenmesi,
en azından Suriye’deki karmaşadan karlı çıkılması, Esad rejiminin
devrilerek Sunni-İslam bir devletin kurulması ve hak talebinde bulunmaya
hazırlanan Kürtlerin de ezilip geçilmesi içindi.
Ortadoğu’daki en gerici rejimlerle birlikte Türkiye’nin
de büyük desteğini arkasına alan ve karşısında ordu dayanmayan IŞİD, Kürtlerle
olan savaşlarını kazanabilseydi her şey çok farklı olacaktı. “Ne Kürt sorunu
kardeşim” diyenler o zaman o kendilerine yakıştırdıkları gülümsemeyle, “işte
bakın nasıl çözüldü” diyeceklerdi muhtemelen. Küçücük Kobane, bu yüzyılın ilk
büyük vahşet ve barbarlık efsanesi IŞİD’le birlikte ondan medet umanları da alt
etti.
Paranoyanın en eski ve ilkel haliyle yeniden devreye
girmesi de böyle başladı. Kürtleri durdurmak gerekiyordu. Özyönetim-mözyönetim
demelerine aldırmadan basit (TRT 6 misali) birkaç adımla sınırı çizmek ve
onları yeniden hiçbir şey isteyemez duruma sokmak gerekiyordu. Bu yapılmadığı
zaman, çorap söküğü misali, her şey peş peşe gelecek ve işi devlet ilanına
kadar vardıracaklardı.
Bu paranoyanın sonu yok. Farklı çağlardan her boy Türk’e
16 devletten pay verenler, Azeriler söz konusu oldu mu “tek millet iki devlet”
hamaseti yapanlar, Kıbrıs Türk’ü için büyük ağabey pozu bozulmasın diye “Yavru
Vatan” nitelemesine devam edenler, Kürtleri millet görmemeye ve de doğal
olarak, “millet olmayanın devleti de olmaz” demeye devam etmektedirler.
Paranoyadan kurtulmanın yegane yolu, “bunca uğraştık,
katliam dahil her yolu denedik ama Kürtleri Türkleştiremedik. Kendi
benliklerinden uzaklaştıramadık. Tank, top, tüfek bu zamana değin bu işi
çözmedi, bundan sonra da besbelli ki çözmeyecek, iyisi mi biz bu işi Kürtlerin
kendisine bırakalım, çoğunluğu bizimle yaşamak istiyor –öyle diyorlar-
gönüllerini alalım, eşit haklara sahip kardeşler olduğumuzu, isterlerse iyi
komşu da olabileceğimizi söyleyelim ve en başta kendimizi bu kanlı çıkmazdan
kurtaralım” diyecek bir aklın egemen olmasıdır.
İki yol
Yakın zaman Avrupasından iki çarpıcı örnek bu konunun
anlaşılmasında öğretici bir zenginliğe, acılarla dolu bir tecrübeye sahiptir.
Ya şu anda uygulandığı gibi, “Yugoslavya’nın birlik bütünlüğü” uğruna Sırplar
da dahil, her şeyi ve herkesi mahvedip soykırım ve savaş suçlusu olarak
yargılanan Miloseviç’in (veya yine “Irak’ın birlik bütünlüğü” uğruna büyük
katliamları ve soykırımları göze alan Saddam’ın) yolu; ya da Havel’in uzlaşmacı
yaklaşımı örnek alınacak ve yol olarak benimsenecektir.
Bilindiği gibi, eski Çekoslovakya’dan Çek Cumhuriyeti ve
Slovakya devletleri çatışma olmaksızın çıkmıştı. Havel’in Slovak meclisinin
bağımsızlık ilanından sonra Çekoslovakya Parlamentosu’nda yaptığı tarihi
konuşma çok öğreticidir. Çek milliyetçilerinin “Slovakların bu ihanetine sessiz
mi kalacağız, onlara hakkettikleri cevabı ne zaman vereceğiz” gibi savaş
yanlısı ırkçı yaklaşımlarına karşı, Havel’in söylediklerini kısaca özetlemekte
yarar var:
“Slovakların bu ilanını geçersiz kılacak, meclislerini
başlarına yıkacak, onlara hadlerini bildirecek siyasi-askeri güce sahip
olduğumuzu bilmenizi isterim. Evet bunları yapabilecek güçteyiz ama böyle bir
karar alırsak, bu güne kadar beraber yaşadığımız Slovaklarla aramıza derin bir
düşmanlık ve nefret sokacağımızı, düşmanlık ve nefret üzerine kurulu zoraki bir
birliktense dostluğumuza zarar vermeyecek çatışmasız bir ayrılığın çok daha
doğru olacağını, yanlış bir adımın hepimize büyük acılar, büyük zararlar
vereceğini hatırlatırım. Dostumuz olarak kalacak bağımsız bir Slovakya mı,
ilelebet düşman olacağımız, içi nefret dolu Slovaklarla dolu mutsuz bir
Çekoslovakya mı? Karar sizin, ben Slovakların bağımsızlığından yanayım.”
Aralarındaki sınır tamamen bir formaliteye dönen Slovaklarla Çeklerin bugün çok
iyi ilişkilere sahip olduklarını hatırlatmakta yarar var.
Havel mi, Miloseviç mi?
Miloseviç’lerin tutumu, Yugoslavya’yı dağıtmakla kalmamış
içinden Hırvatistan- Sırbistan- Bosna Hersek- Slovenya-Makedonya-Karadağ-Kosova
gibi tam 7 devlet çıkmasına yol açmıştı. Bugün Sırbistan başbakanı Bosna’daki
soykırımı lanetlemeye gidiyor ama taşlanmaktan kurtulamıyor.
Miloseviçlerden değil, halklara güven veren,
düşmanlıkları sonlandıran; bu dünyanın hepimize yeteceğini, her insanın, insan
olmaktan gelen haklarıyla birlikte onurlu, huzurlu ve mutlu bir yaşamı
hakkettiğini dile getiren Havellerden öğrenmemiz ve her ne pahasına olursa
olsun barıştan vaz geçmememiz gerekiyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.