CumaCengiz Anıkcengizanik61@gmail.com
Seçimin sonucu ne olursa olsun, bugünden üç öneride bulunmak
istiyorum.
1.- İnsanların
zihninde ‘öteki’ni inşa etmek çok kolaydır. Çünkü insanın zihinsel doğası buna
müsaittir. Ama “hadi kardeş olalım” deyip, “beriki” inşa edilemez. Beriki,
deneyimlerin, yani sadece ve sadece sosyal ilişkilerin eseridir. Bu yüzdendir
ki, “hadi şuna düşman olalım” dediğinizde, etrafınızda kümelenen insanlar
bulabilirsiniz. Ama, “kardeş olalım” dediğinizde, insanlar kardeş olmaz. Bunun
yegane yolu, insanların birbirleri ile sosyal ilişkiler kurmalarını sağlamak,
birbirleri nezdinde iyi niyet tesis eden deneyimler edinmelerine ortamlar
hazırlamaktır.
2.- İnsanlar
büyük ölçüde bedevi kültürel kodlara göre yaşamlarını tanzim etmektedir. Bu
kültürel form; kan davası, intikam gibi ve bu tür hınçların dolayımındaki
yiğitlik, erkeklik, yüreklilik gibi duygusal yüklemelere müsaittir...Bu tür duygusal yüklemelerin yüceltildiği ortamlarda
daha fazla benimsenmekte ve akıl, iz’an, ferasetten yoksun bu tür ortamlardan
beslenmektedir. Bunu önlemenin yegane yolu, yeni yetme veya ergen yaştaki genç
kuşakların, muhakkak, zanaat erbabı haline getirilmesidir.
3.- Bölgemizde,
Avrupa birliğine kısmen benzeyen bir birliktelik oluşturulmalı ve commonwealth
gibi bir isimle tedavüle sürülmelidir.
***
İki örnek vereceğim. Bu iki örneği lütfen zihinlerimize çok
büyük bir özenle nakşedelim. Birinci örnek şu: Macaristan’daki bir üst düzey
yönetici, “Müslüman göçmen sorunu neden Hristiyanların sorunu olsun ki”
demişti. Bazı yayın organlarına göre, Suriyeli göçmenlere Almanyalı yetkililer
“Müslümanlığı bırak, Hristiyan ol. Seni buranın yurttaşı yapalım” diyorlarmış.
Haberler doğru mudur? Bence doğrudur. İkinci örnek de şu: Üsküp’te, hakim bir
tepede, Mustafa Paşa isimli muhteşem bir cami var. Caminin etrafı çarşı. Cuma
günleri, farklı etnik kökenden Müslüman esnaf, dükkanlarını kapatıp Mustafa
Paşa Camiinde cuma namazı kılıyor. Müslüman esnaf, dükkanlarına dönünceye kadar,
gayrimüslim esnaf dükkanlarını kapalı tutuyor. Alışveriş yapmıyorlar:
Sorduğunuzda “saygı” diyorlar. “Saygı” tavsifi aynı zamanda; ibadet eden
Müslüman esnafı haksız rekabete maruz bırakıp, onların nasibine göz dikip, el
uzatmaktan sakınmayı da anlatıyor.
Tespit-1: Türkiye’deki hiçbir Müslüman, Üsküp’teki
gayrimüslim esnaf kadar erdemli insan değildir.
Tespit -2: Dünyadaki hiçbir yönetici, Macaristan ve bilhassa
Almanya’dakiler kadar aşağılık değildir.
Bu iki örnek ve tespit, bu günün gündemi ile çok yakından
ilgili. Ama lafın tamamını söylemeye hacet yok. Konuşa geldiğimiz ve konuşmaya
devam edeceğimiz; devlet ile devletin fiili şiddet uygulama tekel ve
ayrıcalığına, Cizre ve benzeri
yerlerdeki operasyonlar vesilesiyle yeniden değinmek gerekmektedir.
Sosyal medya iki safa ayrılmış durumda. Bir kısmı, emniyet
güçlerinin safında yer alıyor ve Güneydoğu’daki operasyonların haklılığına
yönelik paylaşımlarda bulunuyor. Bir kısmı da, farkında olarak veya olmayarak,
PKK’nın propagandası doğrultusunda kanaatler beyan ediyor ve paylaşımlarda
bulunuyor. Bana göre ise sonuç şu: Türkiye gerçekten de bölge bağlamında
bölünmüş görünüyor. Suçlu aramak saçma: Bu kristalleşmeyi kimler tahayyül etmiş
ise hayalleri gerçek olmuş. Bu lafın arkasından, “dış mihrak” mazeretleri
sıralayacak değilim. Çünkü uluslararası platform: Kimin dişi kesiyorsa, dişini
mermere geçirdiği; kim bu konuda “eblek” ise bulamaç yerken dişini kırdığı bir
arenadır. Mazeret üretip başarısızlıklarımızı meşrulaştırmayalım.
Benim fikrim şudur:
İnsanlar, doğal yaşam alanlarında, birbirlerini hasım olarak
üretmezler. Yarışma elbette olur ama doğal durumda insanlar birlerine rakip
değildir. Minik bir örnek: Kazakistan’da bir araştırma için anket yapmıştım.
Veri girişi yapıyorduk. Türkçe ve Kazakça veri girişi yaptığımız için,
Türkiye’den gelen ile Kazakistan’da yaşayan öğrencilerden birer ekip
oluşturmuştum. Türkiyeli öğrenci ekibinin üyeleri, daha fazla anket girişi
yapabilmek için birbirleri ile yarışıyorlardı. Hatta, ekip arkadaşlarının
geride kalmasına teşne olmaya çalışıyorlardı. Kazak öğrenci ekibinde ise; kim
geride kalıyorsa, bir araya geliyorlar ve ona yardım ediyorlardı. Ekip
üyelerinden her hangi birisinin, bir diğerinin gerisinde kalmasına izin
vermiyorlardı. Kazak öğrenciler, rekabetçi bir yaşam alanından haberdar
değillerdi. Türkiye’den gelen öğrenciler ise rekabetçi bir kültürel ortamda
yoğrularak gelmişlerdi.
Elbette iki kardeş birbiri ile yarışır. Bu hem kaçınılmazdır
hem de şarttır. Zira insan bu yolla, yani başkasının beklentilerine göre
kendisini kurarak mesafe alır. Buna teknik olarak “öteki” demekle birlikte, bu
yarışa, ‘beriki’nin ‘öteki’ni bertaraf etme rekabeti asla diyemeyiz.
Foucault’dan ilhamla, buna, insan ve ikizleri diyebiliriz ve bu anlamdaki
“öteki”leştirmeye, insanın önce kendi kendisi, sonra da başkaları nezdinde
kendisini kurma süreci adını verebiliriz.
Akademik laflarla sıkboğaz edecek değilim. Ama şu kadarını
açıklamama izin verin: İnsanlar doğaları gereği, önce kendi içlerinde
(Character böyle şekillenir) “ben” ve “öteki”ni (ambivalance) inşa ederler.
Sonra kendi (self)sine göre, başkalarını ve kendilerini kurarlar (identity).
Bazen de, kendisine kayıtsız şartsız tabi olup, itaat edecek insancıklar
toplamak için, “beriki”ler ile “öteki”leri karşılıklı olarak inşa ederler. Bu
inşa, çok profesyonelce yapıldığında, artık, mutlak hakimiyetin tesis edildiği
iktidar alanları var edilmiş olur ki, hegemonya tam da böyle tesis edilir.
Kısacası, insanların doğası saf tutmaya yatkındır.
Birliktelikler ve birlikler böyle oluşmaktadır. İnsanın bu doğası; birilerinin,
birçoklarını saf tutmaya zorlayarak ideolojik, siyasal, ekonomik çıkar sağlama
ve iktidar alanı oluşturmasına izin vermektedir. Siyasal parti taraftarı
olmaktan, “takım tutma”ya kadar pek çok tarafgirlik, insanın bu doğasının
sonucudur.
Küreselleşen günümüzde saflaşma hem ulusal hem de
uluslararası düzeyde inşa edilmektedir. Adını bile telaffuz edemediği takımın
taraftarları gibi, insanlar pek çok şekilde kristalize olmaktadır. Lafı
dolandırmadan sonuca bakalım: Günümüzde, ulusal mensubiyet duygusu çözülmüştür.
Ulusal birlik ve bütünlük, ulusal çıkar, ulusal ülkü gibi kavramlarla bu
gerçeği örtbas etmenin imkanı kalmamıştır. Gösterişli bir hatunu, haritada
yerini bile gösteremeyeceği bir ilçeye götürüp, belediye başkanı yapabilirler
ve siz ona “sen bizim huzurumuzu kaçırmak için görevlendirilmiş ajan
provakatörsün. Ülkemizden defol” diyemezsiniz.
Bunu şunun için vurguluyorum: AK Parti’nin genel başkanı
seçilen, Sayın Ahmet Davutoğlu, küresel düzlemdeki bu konjonktürü, Türkiye’de
en iyi bilen beyinlerden birisidir. Bu bizim için çok büyük bir avantajdır.
Davutoğlu’nun şahsında mündemiç bu avantajın, bana göre, AK Partililer de
farkında. Delegenin, kongre vasıtasıyla verdiği, “Davutoğlu’na rağmen hiçbir
şey olmaz” mesajını, ben, genel başkanlıktan liderliğe inkılap olarak
değerlendiriyorum. Davutoğlu’nun misyonu da bu şekilde takdir edilmiş ve tensip
buyurulmuştur ama işinin çok zor olduğu belli.
Seçimin sonucu ne olursa olsun, hem AK Partisiz bir hükümet
modelinin çıkmayacağından ve hem de AK Parti’nin elindeki kozlar tükendiği için
naz edemeyeceğinden hareketle, bugünden üç öneride bulunmak istiyorum.
1. İnsanların zihninde ‘öteki’ni inşa etmek çok kolaydır.
Çünkü insanın zihinsel doğası buna müsaittir. Ama “hadi kardeş olalım” deyip,
“beriki” inşa edilemez. Beriki, deneyimlerin, yani sadece ve sadece sosyal
ilişkilerin eseridir. Bu yüzdendir ki, “hadi şuna düşman olalım” dediğinizde,
etrafınızda kümelenen insanlar bulabilirsiniz. Ama, “kardeş olalım” dediğinizde,
insanlar kardeş olmaz. Bunun yegane yolu, insanların birbirleri ile sosyal
ilişkiler kurmalarını sağlamak, birbirleri nezdinde iyi niyet tesis eden
deneyimler edinmelerine ortamlar hazırlamaktır. İyi niyete dayalı sosyal
ilişkilerin nasıl tesis edileceğine dair program, başlı başına bağımsız bir
paket olarak tasarlanmalıdır.
2. Güneydoğu ve bazı doğu illerinin pek çoğu, İbn Haldun’un
deyimiyle bedavetten hadarete intisap edebilmiş değildir. İnsanlar büyük ölçüde
bedevi kültürel kodlara göre yaşamlarını tanzim etmektedir. Bu kültürel form;
kan davası, intikam gibi ve bu tür hınçların dolayımındaki yiğitlik, erkeklik,
yüreklilik gibi duygusal yüklemelere müsaittir. PKK gibi taşeron terör
örgütleri, tam da, bu tür duygusal yüklemelerin yüceltildiği ortamlarda daha
fazla benimsenmekte ve akıl, iz’an, ferasetten yoksun bu tür ortamlardan
beslenmektedir.
Bunu önlemenin yegane yolu, yeni yetme veya ergen yaştaki
genç kuşakların, muhakkak, zanaat erbabı haline getirilmesidir. Elinde zanaatı
olan insanın eline silah tutuşturmak neredeyse imkansızdır. Bu genç
fidanlarımızı zanaatkar yapmanın pek çok usulünden bir tanesi, bana göre,
zorunlu eğitimin son evresinde bu gençleri, çeşitli meslek okullarında yatılı
olarak okutmak, daha sonra da iki ya da üç yıllık meslek yüksek okullarında,
gene yatılı olarak veya burs vererek eğitim görmelerini sağlamaktır. Böylece
her bir gencimiz, maharetli birer zanaatkar olarak, belirli bir mesleğin erbabı
olacaktır.
İdeolojik devlet gibi, hemen itiraz ve eleştiriler gelecektir.
Ama bu tarz eleştiri, itiraz ve hatta kasıtlı direnişlere boyun eğilmemelidir.
Türkiye’nin ara elemana ziyadesiyle ihtiyacı vardır. İŞKUR gibi kurumlarla
devlet, bu gençlerimizin istihdamına yönelik de muhakkak önlemler almalıdır.
3. Bölgemizde, Avrupa birliğine kısmen benzeyen bir
birliktelik oluşturulmalı ve commonwealth gibi bir isimle tedavüle
sürülmelidir. Bu birlik veya topluluk ya da koalisyonda, dominant veya
lokomotif ülke gibi bir pozisyon olmamalıdır. Bölgede böyle bir oluşuma
önderlik edebilecek üç ülke, bir araya gelmesi imkansız gibi görünen; Türkiye,
İran ve Suudi Arabistan’dır. AB’nin aksine, oluşturulması gereken birlik, dini
ya da etnik asabiyeden kesinlikle arındırılmalıdır. Ortadoğu ve orta Asya’daki
bazı ülkelerin yanı sıra, uzun yıllardır hep kaybettirilenler arasına itilmiş
Ukrayna, Makedonya, Kosava, Bosna Hersek gibi ülkeler de bu bölgesel koalisyona
dahil edilmeli ve hatta AB’den kopartılarak, Yunanistan’ın da bu birlik içinde
yer alması bir biçimde sağlanmalıdır. İsrail ise benim kanaatime göre bu
koalisyonun içinde muhakkak bulunmalıdır. Birlik-ortaklık-koalisyon; hem ayrı
ayrı bağımsız, iç hukuka sahip ve bağlantısız devletlerden bir araya gelmeli
hem de birlik-ortaklık-koalisyon parlamentosu çatısı altında yasama, yürütme ve
yargı erklerinden oluşan bir üst devlete sahip olmalıdır.
Çok radikal bir çıkış gibi görünmekle birlikte, kanaatime
göre, bunun dillendirilmesi bile, pek çok gizli ve şirret işler tezgahlayan,
bölgeye ilişkin oyun kurucu ülke konumundaki devletleri ciddi biçimde
kaygılandıracaktır. Gerçekleşmesi durumunda ise bölge, birkaç asırdan sonra ilk
defa, gerçekten de, “self determination”
şansına kavuşacaktır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.