Yazı: Mustafa Alp Dağıstanlı
Hemşinliler, kökenleri ne olursa olsun, sadece
Türkiye’nin değil, dünyanın ilginç topluluklarından biri… Peki, nereden
gelmişler? Bu konuda birçok varsayım var. En iyisi bu çetrefil hikâyeyi genel
hatlarıyla özetleyelim: Araplar 7. yüzyıl ortasında Ermenistan’ı istila etmiş
ve Kuzey Kafkasya’ya doğru yayılmıştı. Ermenistan’daki Arap valisi 8. yüzyıl
sonuna doğru, baskıcı ve şedid politikalarına zaten ağır olan vergi yükünü daha
da arttırmayı ekleyince, Prens Shapuh Amatuni ve oğlu Hamam önderliğindeki
kalabalık bir grup Ermeni, 789-90’da Aragatsotn kantonundaki yurtları
Oshakan’dan göçüyor. (Bunların 12 bin kişi oldukları rivayet ediliyor ama
gerçek tarihçiler bu sayının, istatistiki bir veri olmadığını, göçen nüfusun
çokluğunu belirtmek için sembolik bir anlam taşıdığını söylüyor.) Bugünkü
Ardahan’ın ilçesi Göle’ye geliyorlar ama Arap birlikleri de peşlerinde. Bunun
üzerine Bizans hâkimiyetindeki Pontus bölgesine yöneliyorlar. Bizans İmparatoru
VI. Konstantin, onları Fırtına Havzası diyebileceğimiz bölgeye yerleştiriyor…
Hemşinliler, kökenleri ne olursa olsun, sadece
Türkiye’nin değil, dünyanın ilginç topluluklarından biri. Rize’nin güneyinde,
Fırtına Havzası’ndaki vadi ve yaylalara 8. yüzyılda yerleştikleri düşünülüyor.
Tarihleri boyunca yaşadıkları maceralardan, kurdukları ilişkilerden ve
bulundukları coğrafyadan kendilerine has, biricik bir kültür ve kimlik
yarattılar. Artvin’deki Doğu Hemşinliler dillerini, Rize’deki Batı Hemşinliler
geleneksel kültürlerini korumuş görünüyor.
Yazı: Mustafa Alp Dağıstanlı / Fotoğraflar: Umut Kaçar
Yolun gittiği son yer olan Trovit Yaylası’nda minibüsten
indiğimizde çıkmamız gereken dimdik aşıt karşımızdaydı. Beş kişiydik. İçimizden
biri, tırmanacağımız sırta bir daha baktı ve geri dönmek istedi. Zar zor ikna
ettik.
Sırta çıktığımızda yolun zor kısmını tüketmiştik; buradan
Palovit Yaylası’na inecek ve Palovit Vadisi boyunca akan berrak suyla beraber
yokuş aşağı yürüyecektik. Bütün bu yaylalar Rize’ye bağlı Çamlıhemşin sınırları
içindeydi.
Yıl 1993’tü, Ağustos ortasıydı. Çamlıhemşinli arkadaşımız
Mehmet Demirci’yle beraber onların yaylası Amlakit’e gidiyorduk. Şimdi
arabalarla ulaşılan ve şu sıra fiyakalı “yeşil yol” adıyla tabiatı yırtarak
birbirine bağlanmak istenen yaylalara çıkmak için yürümekten başka yol yoktu.
Toplam dört saatlik yürüyüşle Amlakit’e varmıştık ki,
evler başlamadan hemen önceki küçük bir düzlükte kadınlı erkekli bir horon
yaylanın nasıl şenlendiğini haber vermişti. Bizi de horona davet ettiler ve
tulum coşkuyu azdırdı. Böylece, Hemşinlilerin Vartevor yayla şenliğinin içinde
bulduk kendimizi.
Orman kuşağına yakın olduğu için Amlakit’te evler
ahşaptır; Palovit, Samistal, Kavrun gibi daha yüksek yaylalardaki taş evlerin
tersine… Amlakit’te ve öbür yaylalarda elektrik de yoktu. Mehmet gayet
becerikli biridir, kendi kurduğu basit bir düzenekle ortada akan küçük dereden
kendi evleri için elektrik üretiyordu.
Akşam yemeğini Mehmetler’de yedik ama yatmak için
yaylanın ahşap kahvesinin üst katındaki odalara yerleştik. Hava yeni kararmış,
yayla ahalisi kahveye doğru akmaya başlamıştı. Tulum ısınma-ısındırma cilveleri
yapıyordu ve birden silahlar patlamaya başladı. Havaya sıkan sıkana…
“Yukarıdayız, dikkat” diye bağrışmalarımız nafileydi; kendimizi hemen aşağı
attık biz de.
Horon bu sefer kahvenin geniş sayılabilecek mekânında dönüyordu.
Bir de, gündüzkinin aksine, kadınlar horona girmiyor, horon halkasının
ortasında (buraya “maşallah dibi” diyorlar), kimileri de duvar dibindeki
sandalyelerde oturuyor, alkış tutuyordu. Horon saatlerce sürdü.
Ertesi sabah, kahvaltıdan sonra neredeyse bütün yayla
halkı seferber oldu. Amlakit’in bir yaylası daha var aslında: Kotençur. Daha
yüksek bir yayla. Vadinin batı yamacına çıkmak gerekiyor oraya gitmek için.
Küçük gruplar halinde yola çıkıldı. Bir 15 dakika kadar yürüyüp yamaçta
yükselmeye başlamıştık ki, Mehmet mola verdi: “İşte bir puğar!” Yani küçük bir
pınar. Adet gereğince, puğarda oturup mola veriliyor.
Kalktık, fakat daha 10 dakika bile gitmemiştik ki, yine
bir puğara rastladık; hadii, yine otur… Bir baktım, bütün yamaç bizim gibi oturup
puğar molası veren öbek öbek insanlarla dolu…
Kotençur daha havadar bir yayla, ama o zaman bile sadece
iki evde hayat vardı; gerisi metruktu. Yaylanın üstündeki sırt, koca kayalarla
bezeli güzel bir düzlüktü ve bir de göl vardı; suyu, yamaç aşağı akıp yaylaya
gelmeden yayılarak süzülüyordu…
Akşam yine horon, yine tulum… Ertesi gün yine.
Hemşinlilerin sadece bazı yaylalarda sürdürdüğü bir de
Hodoç şenliği var ama Vartevor, Hemşin yaylalarının neredeyse tamamına yayılan
bir etkinlik. Yazı yaylada geçirenlerin yanı sıra, köylerde kalıp kış
hazırlıklarıyla meşgul olanlar da sırf Vartevor için yaylalarına çıkıyor.
Şenlik bitince de hep beraber iniliyor.
Kaçkar Dağları’nın eteklerine yayılan vadilerle ve
derelerle yarılan, ana hattını Fırtına Vadisi’nin oluşturduğu işte bu coğrafya
Hemşinlilerin “seçilmiş” yurdu. Buraya gelip en ilginç ve gizemli etnik
gruplardan birini oluşturmuş Hemşinliler.
FIRTINA HAVZASI’NA GÖÇ
Peki, nereden gelmişler? Bu konuda birçok varsayım var.
En iyisi bu çetrefil hikâyeyi genel hatlarıyla özetleyelim: Araplar 7. yüzyıl
ortasında Ermenistan’ı istila etmiş ve Kuzey Kafkasya’ya doğru yayılmıştı.
Ermenistan’daki Arap valisi 8. yüzyıl sonuna doğru, baskıcı ve şedid
politikalarına zaten ağır olan vergi yükünü daha da arttırmayı ekleyince, Prens
Shapuh Amatuni ve oğlu Hamam önderliğindeki kalabalık bir grup Ermeni,
789-90’da Aragatsotn kantonundaki yurtları Oshakan’dan göçüyor. (Bunların 12
bin kişi oldukları rivayet ediliyor ama gerçek tarihçiler bu sayının,
istatistiki bir veri olmadığını, göçen nüfusun çokluğunu belirtmek için
sembolik bir anlam taşıdığını söylüyor.) Bugünkü Ardahan’ın ilçesi Göle’ye
geliyorlar ama Arap birlikleri de peşlerinde. Bunun üzerine Bizans
hâkimiyetindeki Pontus bölgesine yöneliyorlar. Bizans İmparatoru VI.
Konstantin, onları Fırtına Havzası diyebileceğimiz bölgeye yerleştiriyor…
Fotoğraf: Arifoğlu
Konağı, Hemşinlilerin yoğun olarak bulunduğu Rize Çamlıhemşin’in Çinçiva
(Şenyuva) köyünün batı yamacında. Diğerleri gibi bu görkemli konağın da sorunu,
vâris sayısının artmış olması; bu yüzden paylaşılması zor ve değerlendirilmesi
de kimi zaman imkânsız olabiliyor. Arifoğlu Konağı’nda birkaç akraba aile ilkbahardan
sonbahar sonuna kadar yaşıyor.
Atlas Eylül 2015 / Sayı 270
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.