Nazım Alpman /
nazimalpman@birgun.net
En sonda söyleyeceğimi ilk baştan yazarak konuya girelim: İnsanlar
evlerinde işlerinde kendi hallerindeyken birden bire toplanıp, birilerine, bir
yerlere saldırıp ortalığı yakıp yıkmazlar! Hedef gibi gördükleri insanların
üzerinde tepinip, onları kaba dayakla öldürmezler! Bu işlerin tümü önceden
tasarlanır. İşaret verildiğinde de uygulanır. Ancak işaretten sonra meydana
gelecek olayların dozu ve şiddeti işareti verenlerin öngördüklerini ve
istediklerini aşabilir. Tıpkı 6-7 Eylül 1955’te olduğu gibi… Ne denilmişti
olayların boyutları hakkında: -Vur dediysek öldür demedik!
O tarihte (29 Ağustos- 7 Eylül 1955) Londra’da yapılmakta
olan Kıbrıs Konferansı için Türkiye’nin elini güçlendirecek bir olgu olarak
tasarlanmış, ancak genlerde olan linç kültürü etkisiyle büyük bir taarruza
dönüşmüştü. İstanbul’un Rumlarına karşı tezgâhlanmış operasyon, uygulama
esnasında Ermeni, Yahudi, Süryani ve Bulgar azınlıklara da yönelmişti.
***
Tanıl Bora, “Türkiye’nin Linç Rejimi” adlı kitabında sahaya
çıkarılan takımı “Linç Güruhu” ara başlığıyla şöyle anlatıyor:
“Örgütlü grupların medya tarafından yaygınlaştırılan
öfkesini saldırganlık diline ve linççi seferberliğe kanalize ettiklerini
görürüz.”
Olaylar sembolik olarak tasarlansa bile bir anda fiili linç
haline gelebilmesi artık an meselesi olabiliyor. Kibriti bir kez çakınca
alevlerin boyutlarını arzuladığınız boyutta kalmasını sağlayamazsınız.
Türkiye’nin resmi Linç Rejimi tarihte pek çok kara sayfaya
sahiptir.1934’te Trakya Olayları diye bilinen ama yaşanılan bölgelerde hala
“Yahudi Yağması” olarak telaffuz edilen olaylar, devletin işaretiyle
başlamıştı. 21 Haziran 1934 günü Resmi Gazetede yayınlanarak yürürlüğü giren
2510 Sayılı Kanun’la birlikte vatandaşlar birden bire önce Çanakkale’de sonra
bütün Trakya’nın il ve ilçelerinde Yahudilerin işyerlerine, depolarına,
mağazalarına, otellerine ve evlerine karşı saldırıya geçtiler. 15 gün sonra 4
Temmuz 1934’te Meclis’te Başbakanın “durun” demesiyle saldırılar sona erdi. Ama
Yahudiler de Trakya’yı terk etmişlerdi. Zaten 2510 Sayılı Kanun’un da amacı
buydu!
Aradan 20 yıl geçtiğinde bu sefer İstanbul’da 6-7 Eylül 1955
Olayları yaşandı. Yine vatandaşlar kendiliklerinden(!) Rumları hedefe koyup,
bütün İstanbullu Hıristiyanların evlerini ve işyerlerini yağmaladılar.
Aybaşında yayınlanan “Patriklik Fotoğrafçısı Dimitrios Kalumenos’un
Objektifinden 6-7 Eylül” albümü, yağmalamanın işyerleriyle sınırlı kalmadığını
da gösteriyor. Rum Ortodoks kilisesinin bütün mabetleri de yağmadan nasibini
almış. Hem de mezarlara kadar! Rum azizlerinin mezarları açılıp, kemikleri
etrafa saçılmış. Bazıları da bir araya getirilip yakılmış. Bunların hepsinin
fotoğrafları var, sözünü ettiğim albümde…
12 Eylül 1980 öncesinde Maraş, Çorum, Tokat’ta olanlar da
yukarıdakilerden farklı değildi: Hepsi devlet tarafından örgütlenmiş
operasyonlardı!
Zaten General Sabri Yirmibeşoğlu, bu işleri (6-7 Eylül 1955)
nasıl yaptıklarını gazeteci Fatih Güllapoğlu’na anlattı.
12 Eylül sonrasında ise Sivas’ta aydınların nasıl yakıldığını
televizyonlar canlı olarak yayınladılar.
***
Bu kadar uzun örneklemeden kastım, büyük şehirlerde Kürtlere
yönelik toplu saldırıların kaynağını saptamak için… Devlet bir mekanizmadır,
kumandasına kim oturursa onun istediklerini yapar.
Şimdi “zulüm sırası” din referanslı parti AKP ve onun gözü
kararmış esas liderinde bulunuyor. Üstelik şimdiye kadar yapılanların hepsinin
üzerine çıkan bir çıta hizasından uygulanıyor.
Milli birlik ve beraberlik mitingleri de onun değirmenine su
taşıyor. Çünkü operasyonun başındaki zat, bütün ülkenin kendi arkasında saf
tutmasını istiyor.
1934’te Yahudiler, 1955’te İstanbullu Hıristiyanlar, 1978’de
Maraşlı Aleviler, 1993’te Sivas’ta Aleviler ve sanatçılar nasıl saldırıya
uğradılarsa, 2015’te de Türkiye’nin batısında yaşayan-çalışan Kürtler benzeri
bir hedef haline getiriliyor… Arkasında aynı halka düşman güç var: Devlet!
En öne koyduğu göreviyse değişmedi:

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.