İzmir’in Şirince köyünde yaptıklarıyla milyonların
takdirini kazanan; ancak devletin gadrine uğrayan Sevan Nişanyan, 2 Ocak 2014
tarihinden beri cezaevinde. Yatacak sekiz buçuk yılı daha olduğunu tahmin eden
Nişanyan’la, üç ayda bir aldığı haftalık izinde, Şirince’de buluştuk. LDP’nin
Aydın Milletvekili adayı da olan Sevan Nişanyan, yaşattığı bütün olumsuzluklara
rağmen kadehini devlete kaldırıp “Benim keyfimi bozamayacaksın!” diye meydan
okuyor!
Fatih Vural: Devletin Sevan Nişanyan’la derdi, 1996’da
onun Şirince’yi keşfetmesiyle mi başladı?
Sevan Nişanyan: Benim otoriteyle savaşım, 1960’lı yıllara
gider. Hiçbir zaman ahmak, akılsız otoriteyle başım hoş olmadı. Otoriteye sırf
emrettiği için boyun eğmek gerektiğine hiçbir zaman inanmadım. Sorgulanmayan
bir hayat, insana değil, sürü hayvanına özgüdür. Bunu da hiçbir zaman onuruma
yediremem. Ortaokuldan beri gerek kurumların, gerekse devletin aptallığını
sorguladım ve mücadele ettim. 1980 öncesi dönemde, sol hareketin içinde
bulundum. Oldukça da farklı fikirler ileri sürdüm.
Ne gibi mesela?
1978-79 gibi, Fransız, Rus ve Çin devrimlerinin analiz
edilmesi sonucu devlet otoritesinin nasıl yıkılacağı, tahrip edileceği
konusunda epeyce fikir yürüttüm. Soldan kendimi erkenden kurtarmayı başardım.
Fakat temel yaklaşımım değişmedi. “Girme artık bu lüzumsuz adamlarla kavgaya”
desem de, kendimi zapt edemiyorum. Ahmakla mücadele etmek, kendine saygı
duymanın şartıdır.
İlk zulümle askerde karşılaştım
Devletle ilk defa ne zaman karşı karşıya geldiniz?
1986’da askere gittiğimde, Ali Nesin’le beraber 42 yıl
hapis istemiyle yargılandım.
Gerekçeleri neydi?
Türk ordusunu isyana teşvik etmek, bölücülük ve komünizm
propagandası yapmak, komutanlara hakaret gibi bir dizi gerekçeyle
yargılanmıştım. Bizi bir daha salmak istemiyorlardı. O dönemde Türkiye
kamuoyunu haftalarca meşgul etti. Cumhuriyet gazetesinde Ali ile birlikte
günlerce manşet olduk. Aziz Nesin işin içine girdi. Yani mücadelem bilinenin
aksine Şirince’yle başlamadı. Tam tersine, Şirince’de yeni bir sayfa açmak
istemiştim. Kavgalardan yorulmuştum. Daha yapıcı olmak istemiştim. Kitap
yazmaktı niyetim. O dönemde de gezi kitapları yazıyordum. Şirince’de
yaşadıklarımız bize gösterdi ki bu kavgadan kaçamazsın.
Şirince’nin 32 yıldır imar planı yok
Bunu nasıl gördünüz?
Burası, dünya güzeli bir köydür. Burada inşaat yapma gibi
bir fikrimiz hiç yoktu. 1983 yılında Şirince’yi sit alanı ilan etmişler. Yasaya
göre sit alanı ilan edilen yerde koruma amaçlı bir imar planı yapılması
gerekiyor. Bunu bir türlü yapamamışlar. 32 yıl oldu; hâlâ daha imar planı yok.
Çivi çakmak bile yasak! Çünkü mevzuat belli değil. Devlet seni şuna teşvik
ediyor: “Ufak çaplı suç işle. Biz görmezden gelelim.”
Hızla yıkılmakta olan tarihi bir köyde güzel ve pratik
bir şey yapılabilir deyip, insanlara güzel bir şey yapmalarının zor olmadığını
anlattık. Bu evleri eskisine uygun yapmak hem mümkündür, hem ucuzdur. Hem de
getirisi daha fazladır. Çünkü köy, turizme doğru gidiyordu. Bunu kanıtlamak
için bu işe giriştik. Umduk ki devlet bunu ya fark etmez ya da “Bu adamlar
güzel bir şey yapıyor” diye kabul eder yaptıklarımızı.
Türkiye’de 3 milyon köle var!
Neden kuşku duydular sizden?
Orada şu tür kuşkular devreye giriyor: “Bu adam, hem
Ermeni, hem devletle başı derde giren biri, hem de sivri konuşuyor. Sakıncalı,
bu adama kolaylık gösteremem. Yasaları uygulayıp ona karşı gardımı alayım.”
Devlet memuru dediğin, korkar. Kapıkulu, köle olmuşlar tarih boyunca. Köle, onu
insan yapan yüksek değerlerden yoksun olan mahlûk demektir. Eylemlerini vicdanı
ve aklıyla yönetebilecek durumda olmayan, korkusuyla ve çıkarıyla yönetme
durumunda olan kişidir. Türkiye Cumhuriyeti de üç küsur milyon köleden oluşur!
En yukarısına kadar! “Üste doğru gidersek bazı şeyleri çözeriz belki” diye
düşündük. Dehşetle farkına varıyorsun ki hepsi zombi, hepsi köle!
“Kölelik hiyerarşisi”nin tepe noktası neresi? Ya da orası
mücerret bir yer mi?
Vallahi Kafka’nın Şato’sunda olduğu gibi en zirveyi
çözemiyorsun, oraya ulaşamıyorsun. Başbakana gidiyorsun, “Elimiz kolumuz bağlı.
Ne yapalım?” diyor. Kadastro memurundan Cumhurbaşkanına kadar aynı insan tipi…
Matrix gibi!
“Aslına uygun yapalım’ dedik, kötü olduk!
Şirince’de bürokrasi ilk kez nasıl karşınıza çıktı?
1992’de geldik Şirince’ye. Eski eşim Müjde, benden önce
buradaydı. Yarı yıkık, yüz senelik bir evimiz vardı. Burası Ege. Yazın çok
sıcak olduğundan dışarıda oturacak bir yer, sundurma gerekiyordu. Öyle bir yer
yapalım ki yüz yıldan beri bu evin bir parçası gibi olsun istedik. Komşu
köylerde yıkılmış evlerden kaynak taşı taşıdık. 12 metrekarelik gölgeliğimizi
yıktılar. O tarihte de köyde bir mezbeleleşme süreci yaşanıyordu. Aynı anda
kırka yakın inşaat yapılıp ucube apartmanlar dikilirken, gelip bizimkini yıktılar.
Neden?
Çünkü köylünün yaptığı kurnazlıkları ben beceremiyordum.
Geldiklerinde onlara yalvarmıyordum. Artı, adam benimle nasıl muhatap olacağını
kestiremiyordu, Ermeni olduğum için. Kötü bir niyeti yok. Senden korkuyor.
Kırmızı tuğladan yapılmış apartmanı görmüyor, benim aslından daha iyi olsun
diye emek verdiğim küçücük sundurmamı yıkıyor. İş, burada başladı.
İlk hapisten özerklik ilan ettim!
Sonra?
Başta sadece kendi evimiz vardı. 1997’de ilk kez başka
bir evi onarma işine giriştik. Bir arkadaşımıza ev yapalım diye giriştik, ama o
arkadaş caydı. O cayınca “Bu evi yapar satarız” diye düşündük. Ondan da
vazgeçtik, çünkü onun hemen yanından Ali Nesin bir ev istedi. İş büyümeye
başlayınca bir konaklama tesisi fikri ortaya çıktı.
İkinci evi yaparken, daha ağır uygulamalarla karşılaştık,
1997-98’de. Muhtara danıştığımızda “İzin falan alamazsın. Çabucak bitir. Fazla
da belli etme kendini” dedi. Her şeye rağmen İzmir Anıtlar Kurulu’na gittim.
Yaptığım işin, onların kuruluş felsefesine uygun olarak köy de bir dönüşümün
başlangıcı olabileceğini söyledim. Olay, eskinin korunmasından ibaret değil.
“Eski usta bugünün koşullarına uygun bir ev yapsaydı, ne yapardı?” sorusuna
cevap arıyoruz. Çünkü Şirince’deki eski evlerin alt katı ahır, hela da
dışarıda. E bugün kimsenin hayvanı yok, hela dışarıda olmaz. Bunu nasıl
çözeceksin?
Mimari bir açılım yapmayı önerdiniz devlete…
Aynen öyle. “Ama Sevan Bey, mevzuata aykırı” denildiği
vakit, ağzımı bozarım ben. Gelip mühürlemeye kalktılar. Her türlü makul çözümü
denedik. 2001-2002 arasında hapse girip çıktıktan sonra özerklik ilan ettim!
Devlete, “Seni tanımıyorum kardeşim!” dedim.
Ve direnmeye karar verdiniz…
Evet. Buna bir anda karar vermiyorsun. Mücadelen seni bir
yere doğru götürüyor. Bütün bu süreçte karşı tarafın aktörleriyle kişisel
ilişkilerimi hep iyi düzey korudum. Şahıslarla işim olmaz.
Yaptığım 49 bina yasadışı
2001-2002’de hapis yattıktan sonra Şirince’de ne tür
hamlelere giriştiniz?
Şirince’de bugün elli beş tane güzel bina varsa ellisini
ben inşa ettim. Bir tanesi hariç, kırk dokuzu yasadışıdır. Yirmi üç tanesinin
yıkım kararı vardır. Yerli turistlerin “Aaa ne güzel bir eski konak” dedikleri
yerlerin çoğu, benim yeni yaptığım binalardır. Köyde yıkılmış sokak fırınını
yeniden yaptık, “Şirince’nin korumaya değer tarihi eserlerinden birisi” olarak
tescil etti, devlet. (Gülüyor) Köyde yıkılmakta olan evleri onarmaya başlayınca
bir sürü insandan talep geldi. Kendime ait olmayan bir sürü evi de onardım.
1997-2004 arasında, Şirince’nin eski dokuyu ayağa kaldırmaya yönelik işler
yaptım. Bu da Şirince’ye ilginin doğmasına önayak olduk.
Şirince’de bir şey yapmak giderek imkânsız hale geldi.
2005-2006’da Şirince’nin dilini kullanarak yeni bir köy yapma sevdasına düştüm.
Şirince’nin etrafındaki bağ evlerini görünce hep içim giderdi. Sonra sekiz,
dokuz tane bağ evi inşa ettik. Yani Şirince’ye bağlı bir mezra inşa ettik. O
sırada devletin gözü hâlâ üstümüzde; ama bir ateşkes vardı aramızda. 2004-2009
yılları arasında bana bulaşmadılar.
AK Parti’yle mi alakalıydı bu?
Olabilir. O dönem, her yerde iyimserlik rüzgârları
esiyordu. Burada da pratikte bazı şeyler çözüldü ümidine kapıldık.
Taraf’ta yazmaya başlayınca Ergenekon’un hedefi olduk
Görüyorlar; ama görmezden mi geliyorlardı?
Evet. Jandarma komutanı gelip “Ya Sevan Ağabey, bir ana
önce bitir şu inşaatı. İşlem yapmıyorum; ama soru işitmekten bıktım” diyordu.
2009’da Taraf gazetesinde yazmaya başladığımda, Ergenekon bağlantılı birtakım
çevreler savaş açtılar. Hükümet ve Cemaat tarafı ise bunu önlemek için hiçbir
adım atmadı. Anladığım kadarıyla bir müddet beni gönülsüz ve korkak biçimde
korudular. 2009’da Taraf’ta yazmaya başladığımda şunları duydum: Şener Eruygur,
yirmi üç defa mı ne, İzmir’e gelmiş ve her toplantıda da benim adım geçmiş.
Bakan: Bu kuleyi Cumhuriyet Bayramı’nda açma
Nasıl geçmiş adınız?
O toplantıya katılanlardan duyuyoruz ki “Sevan
Nişanyan’ın vatan hainliği faaliyetleri, İzmir için bir onursuzluktur” fikri
defalarca anılmış. Atatürkçü Düşünce Derneği’nin il başkanı bir zat, İl İdare
Kurulu’na, aleyhime bir sürü önerge getirmeye başlamış. Bir baktık ki 2010
yazında yirmi üç tane yapı için yıkım kararı alınmış ve İl Genel Meclisi’nde
onaylanmış. Vali de yıkacaklarını söylemiş.
Yeni Asır gazetesinden bana geldiler. “Böyle palavralara
karnım tok. Buna ne cesaretleri ne de güçleri yeter. Ruhlarındaki vandalizmi
yansıtmaya çalışıyorlar” gibisinden bir açıklama yaptım. Hemen Vali Bey’e
yetiştirmişler. Moda tabirle “Yı-ka-ca-ğız” demiş. Bana gelip sordular,
“Yı-ka-maz-lar” dedim, onların diliyle. Hatta bunu kanıtlamak için bir de kule
dikeceğimi söyledim. “Bir kule yapacağım ve kol gibi girer Vali Bey’e” dedim.
Bunu apaçık söyledim; ama yazmadılar.
Yedi haftada Hodri Meydan Kulesi’ni yaptım. 2010’un
Cumhuriyet Bayramı’na denk getirmeye çalıştım; ama Ankara’da sevdiğim ve üst
düzey diyalog içinde olduğum bir bakan, “O kadar üstlerine varma. Cumhuriyet
Bayramı’nda açma bu kuleyi” dedi. Bakanın isteğiyle alttan aldım ve 6 Kasım’da
büyük bir törenle açtım.
Hodri Meydan Kulesi’yle kendi cumhuriyetimi ilan ettim
Bu kulenin metaforik anlamı nedir?
“Zalimin aczini görmek ve göstermek için inşa edildi”
diye yazdım. Kulelerin görmek ve göstermek gibi çift işlevi vardır. Kule bir
tarassut (gözlem) yeridir, çıkar ve etrafa bakarsın. Bu yönüyle bütün vadiyi
görür ve güzel bir kuledir. İkincisi, kendini gösterme aracıdır. “Ben varım ve
buradayım. Sıkıyorsa gel” anlamındadır.
Hodri Meydan Kulesi, Sevan Nişanyan’ın kendi
cumhuriyetini ilan edişi anlamına mı geliyor?
Evet, bir bakıma öyledir; ama herkesin bunu yapması lazım.
Herkes kendi imkânları ve şartları çerçevesinde Hodri Meydan Kulesi’ni dikmeli!
Yani “Hodri meydan!” diyebilmeli! Türkiye’de de eksik olan şey, Hodri Meydan
kuleleridir. Herkes manevi bir kule dikebilmeli! “Burası benim sınırım. Buradan
öteye geçemezsin. Burada dur” demeli. Bunu yaptığın zaman Türkiye medeni bir
ülke olur. Kule, bir kişilik simgesidir.
“Hodri Meydan’ dersen devlet senden korkar
Siz, “Hodri meydan” deyip kuleyi inşa edince devletin
buna cevabı ne oldu?
Korktu. Sen “Hodri meydan” deyince devlet korkar! Arkadan
dolaşıp pusu kurar. İşte şimdi girdiğim hapis de Hodri Meydan Kulesi’ne verilen
bir cevaptır.
Kulenin ardından neler yaşandı?
Yıkım kararlarını uygulama safhası geldi. İzmir tarihinde
benzerine az rastlanan askeri bir operasyon planladılar, Şubat 2011’de. Bizim
buradaki bütün binalarımızı yıkmaya karar verdiler. “Bunun kan dökülmeden
yapılabileceğini sanıyorsanız çok yanılırsınız. Ben ölürüm, ama bir sürü insan
da benimle gider” dedim.
İnsanlara cenaze davetiyemi gönderdim
Ardından da direnişi güçlendirmeye karar verip insanlara
Şirince’ye gelmeleri çağrısında bulundunuz…
Sağ olsunlar, bir sürü insan geldi. Hatta perşembe
günüydü, cumartesi günü kendi cenazeme dair bir davetiye de gönderdim. Son dakikada,
anladığım kadarıyla Başbakan Erdoğan’dan gelen bir talimatla yıkım durduruldu.
Sanıyorum ki böyle bir çatışmanın kimsenin işine gelmeyeceğini anlamıştı.
Bunun sonrasında, kaya mezarın açılışını yaptınız ve o
bölgeyi devlet, sit alanı ilan ediverdi.
Kaya mezarla nasıl başa çıkacaklarını bilemediler.
Bardağı taşıran son damlaydı. İki bin sene yapan olmamış. Kaçak inşaat diye
mühürlüyorlar; ama inşaat yok ortada. Kayayı oyuyorum sonuçta.
Ama devlete bilmediği cüzü soruyorsunuz…
Aynen öyle. Ama herkes görüyor ki önümüzdeki bin yıl
boyunca bu köyün en önemli simgesi olacak. İnsanların nefesini kesen bir yer.
Ama adam üstüne de Ermenice bir yazıt yazmış.
Ne yazdınız?
“Ne Mutlu Türküm Diyene, yazıyor” diye bir rivayet
çıkardım; ama aslen “Sevan yaptı, şu tarihte” yazıyor. Anıtın başka nasıl bir
yazıtı olur ki? Ama kimseye de böyle olduğunu söylemedim. “Ermenice öğrenin,
siz çözün” dedim.
Dava dosyalarını Yargıtay’da koz olarak beklettiler
Kaya mezardan sonra Matematik Köyü’nde inşa ettiğiniz
evin iki odasıyla, hamamın mühürlenmesi ve iki yıl ile bir yıl sekiz aylık
hapis cezaları geliyor.
2009’dan 2012’ye kadar olan dönemde çok fazla dava
açıldı. Sayısını unuttum. Başta bir, iki duruşmaya gittim. Sanırım 2011 gibi
tüm avukatlarıma yol verip, hâkime de mahkemeyi tanımadığımı bildirdim.
Öncesindeki davalarda da hep “Bu davalar kabak tadı verdi. Başka da bir şey
söylemeyeceğim. Zulümden kaçınınız” diyordum. Cezalar art arda gelmeye başladı.
Yargıtay’a gitti bunlar.
Şu anda dava sayımı bilmiyorum. Yirminin üstündedir.
Dosya da tutmuyorum. Mahkemeden gelen her türlü tebliği bakmadan çöpe atıyorum.
Davalar Yargıtay’a gidince çok uzun süre bekledi. Gayriresmî olarak bana
söylenen “Bunlardan bir şey çıkmaz Sevan Bey. Devlet bunları koz olarak
kullanacak” ifadesidir. Beklediler. Ne zaman ki Allah-Muhammed davası çıktı; o
zaman cezayı çaktılar.
Şu anda hapis yatmanıza konu olan iki ceza mı var?
Hadise şu: Biz o esnada Matematik Köyü’nde büyük büyük
inşaatlar yapıyoruz. Orası da tamamen kaçak ve yasak. Yandaki inşaatın devamı
olarak kendime bir ev yapıyorum. Matematik Köyü’ne artık dokunamadıkları için
gelip benim evimi mühürlediler. Baktılar inşaata devam ediyorum, yine
mühürlediler. Normal olarak, mühür bozmanın üst ceza sınırı altı ay hapistir.
Bu da iyi halden vs. beş aya iner; ama yatarı yoktur.
Bana cezayı en üst sınırdan verdiler. Hâkim, “Pişman
mısınız?” dedi. Sağıma soluma bakıp “Bana mı soruyorsunuz?” dedim. İki kere,
iki yıl hapis cezası verdiler, mühür bozma yüzünden. Şu anda koğuş arkadaşım,
emekli bir hâkim. “Hayatımda mühür bozmadan hapse giren bir kişi duydum, o da
bir-iki ay kaldı. Mühür bozmadan dört yıl alan hiç duymadım” dedi.
Burada Türkiye Cumhuriyeti devleti otoritesine yönelik
bir saldırı var! Bir savunma refleksi göstermeleri doğaldır. “Allah’a,
Peygamber’e laf etti” diyerek bir Ermeni’yi hapis yatırmak sıkıntı doğuracağı
için buradan yatırıyorlar. Boynumuz kıldan ince deyip hapse girdik. Ama cezayı
artırdıkça artırdılar.
Anayasa Mahkemesi’nin iptal ettiği yasadan yatan tek
kişiyim
Nasıl?
Toplam altı tane mühür bozma cezası oldu. 2863 Sayılı
Yasa’dan yani sit alanında izinsiz inşaat yasasından -ki bu yasanın
cezalandırıcı maddesini, Anayasa Mahkemesi 2012 yılında iptal etti- hapis yatan
tek kişiyim Türkiye’de. Anayasa Mahkemesi iptal ettiği halde o kararı yok
hükmünde sayıp bunu spesifik olarak Nişanyan bağlamında uygulamaya koydular. Şu
anda sanırım dört tane, sit alanında izinsiz inşaat cezam var.
Topladığınızda ne kadar süre yapıyor?
Topladığımızda, kesinleşmiş ve tebliğ edilmiş cezalarla
on bir buçuk yıl ediyor. Eli kulağında beş buçuk yıllık ceza daha var.
Sekiz buçuk yıl daha yatacağım
Yani on yedi yıl hapis cezası alacaksınız. Bunun
karşılığında ne kadar yatmak zorundasınız?
On buçuk yıl. Bunun neredeyse iki yılı tamamlandı. Geriye
sekiz buçuk yıl kalıyor.
Bu kadar süre yatmayı göze alabilir misiniz?
Benim ne kadar deli olduğumu bilmiyorlar!
Bunu neye binaen söylüyorsunuz?
İşte öyle! Yatıp kalkıp kaçayım diye dua ediyorlar. Biraz
merak etsinler bakalım.
Üç ayda bir haftalık izin hakkım var
Şu anda sizinle konuşmamıza olanak sağlayan bir haftalık
serbestlik hali nasıl ortaya çıktı?
24 Ağustos’ta, seçimlerin yenilenmesine ilişkin
yayınlanan Resmi Gazete’nin mükerrer sayısında, Ceza İnfaz Kurumları
Yönetmeliği değişti. Eski hükümetin son günü, akşam saat 5’te oluyor bu. Kimse
de gerekçesini açıklayamıyor. O gün yapılan değişiklikle, hayli geniş bir
kesime, kapalı cezaevinden açık cezaevine nakil imkânı doğdu. On bin kişi
yararlandı bu olanaktan. Ben de onlardan birisiyim. Birkaç gün içinde sanırım
açık cezaevine geçeceğim. Fakat şu anda açık cezaevi haklarından
yararlanıyorum. Dolayısıyla üç ayda bir hafta izin hakkım var. Epey de iyi
geldi. Her şeye rağmen devlet, keyfimi bozamaz!
Bizi hep parlak bir gelecek bekliyor
Sizin şu son on yıllık kişisel hikâyeniz, Türkiye’nin
hikâyesinin bir izdüşümü sanki. Devletin size dönük bakış açısının 2009-2010
yılları arasında değiştiğini söylüyorsunuz. AK Parti iktidarındaki kırılma ve
geriye gidiş, partinin devletleşmeye yöneliminin başlaması da aynı zamana
tekabül ediyor.
Doğrudur. Türkiye kötü bir süreç yaşıyor. On yıl süren
bir umut ve değişim döneminin sonunda döne dolaşa yine aynı boka baktık.
1999’dan 2009’a kadar, Türkiye’de iyi şeylerin olacağı duygusu bende vardı.
Bunu her ortamda da savundum. Safmışız! İngiltere Başbakanı Lord Salisbury’nin,
1880’lerde, Türkiye hakkında muhteşem bir lafı vardır: “Türkiye çok parlak bir
geleceği olan ülkedir. Ve hep öyle kalacaktır!”
LDP’den milletvekili adayıyım
Sosyal medyada HDP’den milletvekili adayı olmanız yönünde
önemli bir kampanya başlatıldı. Böyle bir teklif aldınız mı ya da bekliyor
musunuz?
Son yıllarda HDP’nin Türkiye için önemli bir ümit
olduğunu savundum. Eleştirdiğim yönleri olmakla birlikte, kadro olarak
savunulması gereken bir hareket olduğunu düşünüyorum. Fakat bana
milletvekilliği adaylığı Liberal Demokrat Parti’den (LDP) geldi ve hemen kabul
ettim. Çünkü LDP, öteden beri sevdiğim ve savunduğum bir partidir. Bu da bir
felsefi duruş meselesidir. En temel meselenin özgürlük olduğunu savunan tek
siyasi harekettir. Ne yazık ki Türkiye’de hak ettiği ilgiyi göremedi. İkincisi,
partinin kurucusu olan Besim Tibuk’u öteden beri tanırım ve takdir ederim.
Kendi politik kariyerinize dair bir öngörünüz var mı?
Benden politikacı olmaz. Gerçekçi olmak lazım.
Dolayısıyla fazla bir siyasi beklentim yok.
Kaynak: noktadergisi.com.tr
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.