Ayşe Günaysu / ayse.gunaysu@gmail.com
Değerli Selahattin Demirtaş ve değerli Figen Yüksekdağ,
sözlerinizle Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinde temellendiği soykırımlarda,
nehirlerde yüzen, vadilerde üst üste yığılan, uçurumlardan atılan, denizlerde
boğulan mezarsız ölülerin azap çeken ruhlarının acısına acı kattınız. Onların
anayurtlarında, inkârın hiç aralıksız saldırısı altında yaşamakta olan, hemen
hepsi de umudunu size bağlamış torunlarının kalbini kırdınız. Belki kabuk
bağlamış, ama hiç iyileşmeyen yaralarını tekrar kanattınız. Onlar ki, aile
büyüklerinden dinledikleri, Kürt aşiretlerinin işlediği cinayetlerin, kaçırıp
çocuk yaşta kendilerine cariye yaptıkları nenelerinin yürek dağlayan, çene
kilitleyen anılarını HDP’yle kurdukları gönül bağı nedeniyle eski bir sandığa
koyup kapağını kapatmışlardı. O anılar şimdi canlanmış, nabız gibi atmakta.
***
Devlet yalnızca top, tüfek, tankla saldırmaz.
Yalnızca ağır insan hakları ihlalleriyle saldırmaz.
Yalnızca medyaya baskıyla, haber alma özgürlüğünü yok
etmeyle de saldırmaz.
Devlet, aynı zamanda düşünceleri yöneterek de saldırır.
En radikal muhaliflerinin, kendisine karşı cepheden mücadele eden karşıtlarının
bile kılcal damarlarına, beyin hücrelerine kadar sızan yaygın kanaatler,
önkabuller, yerleşik yalanlarla saldırır. Kurucu mitlerin geniş halk kitleleri
tarafından benimsenmesini sağlamanın yolunu bularak, bu mitleri siyasi
aktörlerin amentüsü haline getiren, soluduğumuz havaya karışıp ciğerlerimize
dolan, dokunduğunu soğuran, içinde eriten kalın, yoğun bir yalanlar perdesini
üzerimize örterek de saldırır.
“Kurtuluş Savaşı”, “emperyalizme karşı bağımsızlık
mücadelesi”, bu mücadelenin “zafer”i, Türk bayrağının bütün bunları simgelemesi
Türkiye Cumhuriyeti devletinin kurucu mitlerindendir. Türk ırkçılarının da,
merkez sağının da, sosyal demokrasisinin de, solcularının büyük bir bölümünün
de üzerinde var olduğu ortak zemindir bu. Türk sosyalistlerinin bir kesimi,
açıkça savunmasa da, karşısında mücadele etmeyerek, sorundan saymayarak, sessiz
kalarak desteklediği bir varoluş halidir.
Bu son derece sağlam, betondan zemini hedeflemedikçe
hiçbir muhalefet bu coğrafyaya, adaletin üzerine inşa edileceği gerçek bir
barışın yolunu açamaz.
75 milyonla kıyaslayınca bir avuç bile etmeyecek bir
kısım insan, resmi tarihin yalanlarını sabırla teşhir eden tarihçi, sosyal
bilimci, onların yazdıklarını aktarmak için didinen insan hakları savunucusu ve
ırkçılık karşıtı 90’lı yılların başlarından bu yana anlatmaya çalışıyorlar.
“Ulusal Kurtuluş” savaşı esas itibariyle, Kürt aşiret ve beylerinin önemli bir
bölümünün desteğinin kazanılması sayesinde, Küçük Asya’nın Hıristiyan
halklarının soykırımını tamamına erdiren, memleketin Müslümanlaştırılması,
ardından Türkleştirilmesi sürecinin en kritik dönüm noktasıdır. Ama bunu
anlatmaya çalışan o bir avuç insanın sesi, soykırım kurbanı Hıristiyan
halkların çocukları dışında toplumda hatırı sayılır bir yankı bulmadı.
Ne kadar üzücü ki, memlekette adalet talep eden, şimdiye
kadar ortak paydada birleşebilmiş en geniş kesimlerin umudu olan HDP’nin
eşbaşkanları da kurucu mitleri tekrarlıyorlar. Selahattin Demirtaş’ın 14
Eylül’de Diyadin’de yaptığı konuşmada, “1920'lerde Kurtuluş Savaşı'nda,
Çanakkale'de, Antep'te, Adana'da kim beraber savaştı? Kim göğsünü düşmana karşı
beraber siper etti? Kürtler de Türkler de vardı. Madem vatanı ortak vatan
yaptık. Madem beraber mücadele ettik, madem bu vatanın her karış toprağında
bizler kanımızı ortak döktük, o halde eşit yaşamanın kime nasıl bir zararı
olabilir" sözlerini sarf etti (aksam.com.tr).
HDP’nin çekirdek seçmeninin yanı sıra, onların da
dışında, çok çeşitli kesimlerin sevgisini, saygısını kazanmış olan Selahattin
Demirtaş’a hitap etmek istiyorum:
Değerli Demirtaş, “madem vatanı ortak vatan yaptık”
demişsiniz. Sizin gibi, kucaklayıcı olmayı samimiyetle istediğine inandığımız,
okumuş yazmış, bilgili bir kişi, Kürtler ve Türklerin “ortak vatan”ı nasıl, ne
şekilde, nelere başvurarak birlikte “yaptığını” bilmiyor olamaz. O “vatan”
dediğinizin, çok değil daha 20. yüzyılın başına kadar Küçük Asya Rumlarının,
Ermenilerin, Süryanilerin, Ezidilerin, daha birçok Müslüman olmayan halkın
ortak vatanı olduğunu bilmiyor olamaz. O ortak vatanın, insanıyla, mimarisiyle,
kültürüyle, diliyle, tüm manevi mirasıyla yerli halkları kökünden kazıyan
soykırım sonucunda Türklerle Kürtlerin ortak vatanına dönüştüğünü bilmiyor
olamaz.
İçinden geçtiğimiz dönemde bu iyi bildiğiniz gerçeği dile
getirmenizi, ırkçılığın korkunç zirvelere ulaştığı günlerde soykırımdan
bahsetmenizi beklemek elbette adil olmaz. Ama soykırım kurbanlarının ve onlarla
dayanışma içinde olan fail halkların çocuklarının sizden bir şeyi bekleme hakkı
var. O da, özel harekâtçıların zırhlı araçlarıyla “hepiniz Ermenisiniz, Ermeni
piçisiniz” diye anonslar yaptığı bugünlerde Türk ırkçılığının dayandığı temel
olan bu kurucu mitleri özellikle altını çizerek tekrar etmemeniz ve Türklerle
Kürtlerin “ortak vatanı” gibi soykırıma uğramış halkların çocuklarını rencide
edecek bir söylemi kullanmamanızdır. Sözünüzü tarihsel gerçeği tersine çeviren
kalıpları tekrarlamadan, soykırım inkârına başvurmadan da söyleyebilirsiniz.
Tarihin o bölümünü anlatmanızı beklemiyoruz, ama hiç değilse orasını atlayarak
da meramınızı anlatabilirsiniz. O kadar zor mu?,
Sizden sonra eşbaşkanınız Figen Yüksekdağ, TOBB’un
öncülüğünde düzenlenecek olan "Teröre hayır, kardeşliğe evet. Bayrağını al
gel" mitingine ilişkin sözlerini eleştirenlere yönelttiği cevabında daha
da açık ve net konuştu: “Kimse Türk bayrağını, ırkçı kafatasçı savaş yanlısı
emellerine alet etmeye kalkmasın. Yürüyüşlerde bayrağın gölgesine sığınarak
faşizm yapmasın. O bayrağın alında, kızılında Kürdün, Türkün de, Lazın da,
Çerkesin de kanı var. O bayrağın kızılı oradan gelmiş. Kızılın gölgesini
Türkçülüklerine, faşizmlerine alet etmeye kalkmasınlar. Biz buna itiraz
ediyoruz, ederiz. O bayrakta Kürdün kanı var, Türkün olduğu kadar. Arabın,
Lazın, Pomağın, Gürcünün, Türkiye’nin bugünkü birliğini oluşturan bütün
halkların kanı var. Bu halkların kanının oluşturduğu bayrağı bir ulus adına
başka bir ulusa karşı kimse kullanamaz." (birgun.net)
Şimdi de Figen Yüksekdağ’a sesleniyorum.
Değerli Figen Yüksekdağ, bu memlekette, Cumhuriyet tarihi
boyunca en kötücül, en ölümcül, en yıkıcı, yakıcı, yağmacı kitlesel
kabarmalarda, 1934 Trakya pogromundan, 6-7 Eylül pogromuna, Maraş’tan Çorum’a
ve en son HDP binalarına saldırılarda dalgalandırılan Türk bayrağı başka bir
şeyi mi temsil ediyor ki, birileri tarafından bunlara “alet” ediliyor olsun?
Türk bayrağı, herhangi bir zamanda hayata geçirilmiş, insanları mutlu etmiş,
onlara esenlik getirmiş bir yönetimi, demokrasiyi, eşitliği, insan haklarına
saygılı bir hukuk devletini, insancıl hukuku, karşılıklı anlayış ve barışı mı
temsil ediyor da, onu kötülere karşı koruma ihtiyacını duydunuz? Ülkenin Türk
halkının benimsediği bir simge olarak mitinglerinize dahil etmeniz, güzel bir
davranış, sözüm yok. Ama renginden yola çıkıp, soykırıma uğramış, ardından da,
ya dünyanın dört bir yanına saçılmış, ya da çaresiz, soykırımın devamı olan
saldırgan bir inkâr toplumunda yaşamaya mahkum edilmiş canların yarasına tuz
basan beyanlarınıza bir çift sözüm var.
Bayrağın rengi size, mesela uçsuz bucaksız bir gelincik
tarlasının kırmızısını değil de, ‘KAN’ı çağrıştırmış. Hem de insanın
damarlarında dolaşıp ona hayat veren can suyunu değil, ölme ve öldürme sonucu
damarlardan fışkıran kanı çağrıştırmış. Barış talep eden bir partinin
eşbaşkanının aklına en son gelmesi gereken şeyi yani. Üstelik bunu, memleketin
Müslüman halkların ortaklaşa döktükleri kan olarak görmüşsünüz, o halkların
döktükleri Hıristiyan kanları da değil. “Bugünkü birliğimiz”i de bu sayede
sağladığımızı düşünüyorsunuz. “Bugünkü birliğimiz”in, yani Türklerle Kürtlerin
“birliği”nin varlığını Ermeni, Rum, Süryani ve bu toprakların Hıristiyan
halklarının yok edilmesine borçlu olduğunu HDP’nin eşbaşkanı olarak size
hatırlatılmasına gerek olmalı mıydı?
Değerli Selahattin Demirtaş ve değerli Figen Yüksekdağ,
sözlerinizle Cumhuriyet’in kuruluşunun üzerinde temellendiği soykırımlarda,
nehirlerde yüzen, vadilerde üst üste yığılan, uçurumlardan atılan, denizlerde
boğulan mezarsız ölülerin azap çeken ruhlarının acısına acı kattınız. Onların
anayurtlarında, inkârın hiç aralıksız saldırısı altında yaşamakta olan, hemen
hepsi de umudunu size bağlamış torunlarının kalbini kırdınız. Belki kabuk
bağlamış, ama hiç iyileşmeyen yaralarını tekrar kanattınız. Onlar ki, aile
büyüklerinden dinledikleri, Kürt aşiretlerinin işlediği cinayetlerin, kaçırıp
çocuk yaşta kendilerine cariye yaptıkları nenelerinin yürek dağlayan, çene
kilitleyen anılarını HDP’yle kurdukları gönül bağı nedeniyle eski bir sandığa
koyup kapağını kapatmışlardı. O anılar şimdi canlanmış, nabız gibi atmakta.
Şimdi yalnızca onlar değil, mesela Beşikçi Vakfı’ndan
yayınlanan “100 Yıllık Ah – Toplumsal Hafızanın izinde, 1915 Diyarbekir”
(1915diyarbekir.org) kitabında okuduğumuz, sözlü tarih çalışması yapan Adnan
Çelik ve Namık Kemal Dinç’e, dedelerinin Ermenilere yaptıkları yürek kaldırmaz
zalimlikleri, suçluluk duygusu ve derin bir üzüntüyle anlatan Kürtler de sizden
onarıcı bir adım bekliyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.