Adnan Güllü / adnan@elbistaninsesi.com
/Tarih Araştırmacısı
Türk tarihine yönelik araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr.
İlber Ortaylı, yiğitliği korumak için tarihi yalanlar ortaya atıldığını dikkat
çekip, popüler Türk tarihinin menkıbe (efsane- destan) ve yalanlardan
arındırılıp bilimsel bir temele dayandırılması gerektiğini söyledi. Tarihi
yalanların, o ülkenin insanlarının objektif değerlendirilmeleri karşısında daha
zor düşüreceğini belirten Prof. Dr. İlber Ortaylı “Bir kral veya padişah
pislikten öldü ise ölmüştür. Onu kahramanca savaşarak öldü diye anlatırsanız,
bu yalanınızı bir gün yüzünüze vururlar. Bu gibi olumsuzlukları doğru dürüst
tarih kitapları yazarak önlenir.” (Ne yazık ki Ermenilerle ilgili yalanlara yer
verilmemiş. HYETERT)
***
Tarih
yazmak, tarih yapmak kadar önemlidir. Eğer yazan yapana sadık kalmaz ise
hakikatler şüpheli bir şekil alırlar. Böylece de beşeriyetin yolunu
değiştirirler. Biz daima hakikati arayan ve onu buldukça ve bulduğumuza kani
oldukça, süslemeye cesaret gösteren insanlar olmalıyız. Her şeyden evvel kendi
inisiyatifinizi ve de milli süzgecinizi kullanınız çünkü tarihi hadiseler ve
müşahedeler, insanlar ve milletler arasında hep milliyetin hakim olduğunu
göstermiştir… (M. Kemal ATATÜRK)
Son yıllarda
araştırma yönü ağır basan güçlü tarihçiler yetişmekte. Bu milletimiz adına
sevindirici bir durumdur. Bunlardan birkaç tanesinin yaptığı araştırmaları
sizlere sunmak istiyorum.
Türk tarihine yönelik araştırmalarıyla tanınan Prof. Dr.
İlber Ortaylı, yiğitliği korumak için tarihi yalanlar ortaya atıldığını dikkat
çekip, popüler Türk tarihinin menkıbe (efsane- destan) ve yalanlardan
arındırılıp bilimsel bir temele dayandırılması gerektiğini söyledi. Tarihi
yalanların, o ülkenin insanlarının objektif değerlendirilmeleri karşısında daha
zor düşüreceğini belirten Prof. Dr. İlber Ortaylı “Bir kral veya padişah
pislikten öldü ise ölmüştür. Onu kahramanca savaşarak öldü diye anlatırsanız,
bu yalanınızı bir gün yüzünüze vururlar. Bu gibi olumsuzlukları doğru dürüst
tarih kitapları yazarak önlenir”
Ortaylı’nın ve
Türk Tarih Dergisi yazarları Tarihçi Murat Bardakçı ve ekibinin tespit ettiği
balonların bazılarını sıralayalım.
Çariçe Katerina –
Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa Olayı
Baltacı Mehmet Paşa ile Rus Çarı Petro’nun karısı
Katerina’nın, Prut kıyılarında bir çadırda buluşmaları yıllardır söylenip
durdu, hatta romanlara kadar konu oldu ve haklarında cild cild kitaplar
yazıldı. Ancak Çariçe Katerina’nın, Prut Savaşı sırasında Rusları büyük
yenilgiden kurtarması için Baltacı Mehmed paşa’nın çadırına gelmesi diye bir
şey hiçbir zaman yaşanmadı.
Bu konuyu daha iyi anlayabilmek için biraz savaştan
bahsedelim.
Rus Çarı Petro, Osmanlıya karşı Balkanlardaki Osmanlı
tebaası içindeki Hıristiyanları ayaklandırıp Osmanlıyı yenmekti. Petro, 60 bin
kişilik ordusu ile Prut önlerine geldiğinde karşısında 140 bin kişilik Baltacı
Mehmet yönetimindeki Osmanlı ordusunu buldu. Osmanlı kuvvetlerinin manevraları
ile Rus ordusu her taraftan çevrildi. Geri çekilme yollarını da Kırım
kuvvetleri tutmuştu. 20 Temmuz 1711’de Rus ordusu Prut nehrinin daire çizen
kolu üzerinde üç kilometrelik bir sahada sıkışıp kalmıştı. Bir tarafı tamamen
bataklıktı, diğer tarafları ise Osmanlı kuvvetleri kuşatmıştı. Petro çok zor
bir durumdaydı, savaş karşılıklı top atışlarıyla sürüyordu. Osmanlı ordusunda
bulunan İsveçli General Ponyatovski, Sadrazama hücum edilmemesini, Rusların
fazla yiyeceği olmadığı için açlıktan olana kadar beklenilmesini tavsiye
etmişti. Ancak onun tavsiyesine uyulmamış, cepheden Rus ordusuna saldırılmış,
yapılan saldırılarda bir başarı sağlanamadığı gibi 7000 askerde şehit
düşmüştür. Fakat bütün bunlara rağmen Rus ordusu güç durumdaydı. Osmanlı son
darbeyi vurmak üzere hazırlık yaparken Rusların barış teklifi kabul edildi.
İşte bundan sonra o ünlü tartışma başladı.
Rus ordusu yok olma tehlikesi ile karşı karşıyayken,
Çariçe Katerina’nın bütün mücevherlerini alarak Sadrazamın hatta cinselliğini
kullanarak barışa ikna ettiği genel bir kanaattir. Yani Paşanın uçkuruna
düşkünlüğü bir İmparatorluğu gelecekte en büyük düşmanı olacak olan Rusya’nın
başının tehlike küçükken ezilmesini önlemişti
Ancak bu iddia, uydurmadır. Bu savaşı yerinden yazan Türk
ve Rus tarihçilerinin eserlerinde böyle bir bilgiye rastlanmaz. Prut Seferi
üzerine hemen hemen bütün kaynakları inceleyerek iki ciltlik bir eser kaleme
alan büyük tarihçi Akdes Nimet Kurat, bu dedikoduların uydurma olduğuna yazar.
Katerina’nın barış antlaşmasının imzalanmasında büyük
rolü olmuştu. Katerina orduda ne kadar mücevherat, altın, gümüş ve para varsa
hepsini toplattı. Bunların sahiplerine de sonra karşılığını ödeyeceğine dair
senet verdi. Diğer taraftan da Ruslar, Katerina’nın Avusturya hükümdarının
kardeşi olduğu haberini yaydılar. Avusturya İmparatorunun kız kardeşinin başına
bir şey gelirse Viyana’nın harekete geçeceği ve Osmanlılarla barışı bozacağı
şayiaları kulaktan kulağa dolaşmaya başladı.
Katerinanın hazır ettiği yedi araba dolusu para ve
hediyeler, Başbakan Şafirov tarafından Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’ya ve yanındaki diğer devlet ileri gelenlerine
gönderildi
Sadrazamın yanı sıra, Sadaret Kethüdası Osman Ağa ve
Sadaret Mektupçusu Ömer Efendi de bu paraları almışlardı. Çar Petro , Prut
Seferi dönüşünde barışı nasıl elde ettiğini soran Danimarka elçisine “Sadrazama
para vermek suretiyle barışa razı ederek, feci durumdan kurtuldukları “
cevabını vermiştir. Yani Prut’ta Sadrazam Baltacı Mehmed Paşa’yı ikna eden
Katerina’nın dişiliği değil, çil çil paralar ve üstün durumdayken işlerin
tersine dönmesiyle alınacak bir mağlubiyet korkusuydu.
Sadrazam İstanbul’a dönmeden aleyhinde dedikodu kazanı
kaynamaya başlamıştı. Osmanlı hükümdarı Üçüncü Ahmet, Sadrazam aleyhindeki
dedikoduları ve Ruslar’ın antlaşmaya uymadıklarını duyunca öfkelendi. Büyük bir
fırsatın kaçırıldığını anladı. Bu sırada sadrazam ve adamlarının aldıkları
rüşvetler sebebiyle Rus ordusunun bırakıldığı rivayetleri dolaşıyordu. Padişah,
sadrazamı 20 Kasım 1711’de görevden alarak, Midilli’ye sürdü. Antlaşmanın
imzalanmasında başrolü oynayan ve Ruslar’dan büyük miktarda para alan Osman Ağa ile Ömer Efendi’yi de öldürttü.
Olayın aslı
budur; buna rağmen hala Katerina’nın Baltacı Mehmed’in otağına gelip mücevherlerle kendini sunduğu söylenmektedir. Bu genelin
hoşuna giden efsane. Oysa kayıtlarda böyle bir şey yok. Bir takım öğretmenler
hala çocuklara bu yanlışı anlatıyor.
Hazarfen Çelebi Uçtu mu ?
Hezarfen’in Galata’dan uçuşu Evliya Çelebi’ye dayanan bir
hikâyedir. Türk Hava Kurumu da bu olayı şişirdi. Tarihsel dokümanlarda böyle
bir olay ve kişi yok.
Dikkat edilmesi gereken nokta, tarih ve bilim açısından
böylesine önemli bir olayın yerli ya da yabancı başka hiç bir kaynakta yer
almamasıdır. Hezarfen Ahmet Çelebi hakkında yazılanların hepsi Evliya Çelebi
Seyahatnamesi’ne dayandırılmaktadır. Zira, Evliya Çelebi’nin renk katmak
amacıyla yazılarında bazan fanteziye kaçan öğelere de yer verdiği de bir
gerçektir. Örneğin, yine aynı Evliya Çelebi, Erzurum’da çok soğuk bir günde
kedilerin damdan dama atlarken donduklarını anlatmaktadır. Prof. Dr. Halil
İnalcık, Prof. Dr. Yusuf Halaçoğlu, Prof. Dr. Ekmeleddin İhsanoğlu, Prof. Dr.
İlber Ortaylı gibi Türkiye’nin ve dünyanın önde gelen Osmanlı otoritelerinin birlikte
hazırladıkları Osmanlı külliyatında “Galata Kulesi’nden Üsküdar’a kanat takarak
uçtuğu öne sürülen Hezarfen Ahmet Çelebi, sadece Evliya Çelebi’nin
Seyahatname’sinde anıldığı ve başka hiçbir kaynak tarafından doğrulanamadığı
için efsaneden öte bir anlam taşımaz.” Denilmekte.
Ulubatlı Hasan Varmıydı ?
İstanbul fethi sırasında surlara ilk bayrağı diken Türk
askerinin Ulubatlı Hasan olduğu kabul edilir. Onun surlara tırmanışı ve bayrağı
dikişi tarih kitaplarında bir destan havasında anlatılır.
Bu efsanenin kaynağı, İstanbul’un fethi sırasında bizzat
orada bulunmuş olan Bizanslı tarihçi Francis’tir. Francis bu sahneyi şu şekilde
anlatır.
“… İşte o sıralarda Hasan adlı yeniçeri ki memleketi
Ulubat olup koca bir vücuda sahipti. Sol eli ile başının üstüne kalkanı tutup
sağ eli ile kılıcını çekti ve bizimkilerin şaşkınlık içinde geri çekildikleri o
bölgede surun tepesine doğru atıldı. Onunla aynı cesareti göstermek isteyen
otuz kadar yeniçeri de kendisini takip etti. Bizimkilerden surlarda kalanlar ise,
gelenlerin üzerine kayaları yuvarlıyorlardı ve onlardan 0nsekizini surlardan
aşağıya attılar.
Ne var ki, Hasan kendisine özgü gücü ile surun üstüne
çıkmayı ve bizimkileri kaçırmayı başardı. Bu başarı ile birlikte diğerleri de
onu takip ederek surlara tırmanma fırsatı buldular. Bizimkiler sayıları pek
olması yüzünden sura tırmanana mani olamadılar. Düşmanın sayısı fazla idi ama
buna rağmen yukarıya çıkanlara saldırdılar ve birçoğunu öldürdüler. Bu savaş sırasında bir taş Hasan’a isabet
etti ve onu yere yıktı. Bizimkilerde bunu görünce üstüne her taraftan taş
fırlatmaya başladılar. O ise dizlerinin üstüne kalkmış kendini savunmaya
çalışıyordu, ancak almış olduğu pek çok yaradan sağ kolu işlemez oldu ve
oklarla kaplandı. Onunla beraber pek çok kişi daha orada öldü. …”
Ancak bu bilgi Francis’in eserinin orijinalinde yoktur.
Bahis sahte Francis olarak anılan ve daha sonra ki tarihlerde Francis eserine
geniş ilaveler yapan Melissinos tarafından uydurulmuştur ve onun yazdığı
düzmece hatıralarda yer alır.
Francis, İstanbul’un fethini yaşamış ve şehir
Osmanlıların eline geçince kaçmayı başarmıştı. Daha 1477’de, 1401 ile 1477
yılları arasındaki olayları anlatan bir kitap yazdı. Monemvasia Metropoliti,
Makarios Melissinos,1573 ile 1575 yılları arasında bu esere ilaveler yaptı ama
aslında yeniden yazdı.
Melissinos, Francis’in eserine iki misli daha ilave
yapmıştı ve yazdığı kitap “Pseudo Francis” yani sahte Francis olarak anıldı.
Gerçek Francis’in yayınında İstanbul2un fethi ile ilgili kısım sadece iki sayfa
iken, sahte Francis’te 80 sayfa idi.
Melissinos’un ilaveleri genellikle İstanbul’un fethi ile ilgili
bahisteydi ve bu ilavelerden biri, İstanbul surlarına ilk çıkanın yeniçerinin
Ulubatlı Hasan olduğuydu. Francis’in gerçek eserinde bu konuda tek kelimeyle bile
söz edilmiyordu ama Melissinos böyle bir ilaveyi kendi eserini renklendirmek
için yapmıştı. Zaten kuşatma altında bulunan şehirdeki bir kişinin o kargaşa
esnasında surlara çıkan ilk askeri sağlıklı bir biçimde görüp zikretmesi de pek
mümkün değildi.
Buradan şu sonuca varıyoruz ki Ulubatlı Hasan hayali bir
kahramandır ve hikayesini yazanlar, son devir Bizans – Osmanlı
tarihçileridir.
Akdeniz Türk Gölü müydü?
Hayır. Akdeniz’de Sicilya ve Malta gibi çok önemli üsler
var. Ayrıca yedi adalar dediğimiz İyon adaları da elimizde değildi. Girit ve
Malta varken, Akdeniz’den Türk gölü diye bahsetmemiz zor. Bütün bunlara rağmen
o yüzyıllarda Akdeniz’in tartışmasız en büyük gücü Osmanlı idi.
Fatih Sultan Mehmetin’in annesi Sırp mıydı?
Kesinlikle değil Fatih Sultan Mehmet’in annesi Türk’tür,
Hatice Âlime Hüma Hatun, (1440-1449) Fatih Sultan Mehmet’in öz annesidir.
Hakkındaki bilgiler çok sınırlıdır. Mezarı Bursa Muradiye Camii içinde ve Hüma
Hatun veya Hatuniye Kümbedi olarak bilinmektedir. ,
Fatih Sultan Mehmet’in Sırp analığı vardır. Bu üvey
annesine çok değer verirdi. Bu yüzden bazı kayıtlarda maksatlı olarak Fatih
annesini Sırp diye geçmiştir. Mara Brankoviç ya da Mara Despina Hatun
(1412-1487) Sırp despotu Đurađ Branković'in kızı ve Osmanlı padişahı II.
Murat'ın eşlerinden biri. 1435 yılında
saraya gelen Mara Hatun'un II. Murat'la olan evliliğinden çocuğu olmadı. Yani
Fatih Sultan Mehmet’in gerçek annesi değildir. Evliliği sırasında Hıristiyanlığı
bırakmayan Mara Hatun eşi 1451 yılında ölünce manastıra kapanmak üzere izin
alarak Sırbistan'a geri döndü. Ancak üvey oğlu II. Mehmet’le bağlantısını
kesmedi. 1463-1479 Osmanlı-Venedik Savaşı sırasında Venediklilerle Osmanlılar
arasında arabulucuk görevini üstlendi. Hatta arabuluculuk görevini eşinin
torunu olan II. Bayezid zamanında bile sürdürdü.
Fatih Ayasofya’ya atla girdimi?
Niye atla girsin? koridor bölümüne törensel anlamda
girmiş olabilir. Bizans İmparatorları da bunu yapardı. Mabede atla girdiği
doğru değildir. Haçlıların İstanbul’a
yaptığı işgalle fetih, birbirine çok karıştırılıyor. Haçlılar İstanbul’da Latin
Krallığı (1204-1261) kurduklarında şehri kelimenin tam anlamıyla yağmaladılar.
Avrupa Haçlıları, Hıristiyanlık adına 57 yıl boyunca İstanbullu Hıristiyanlara
zulüm ettiler.
Fatih Ayasofya’yı satın aldı mı?
Öyle bir şey yok. Şehrin en büyük mabedi, fetih hakkıdır.
Camiye çevrilir. Ayasofya yeryüzünün en büyük, en parlak, en şöhretli mabediydi
Fatih, istese adını Fethiye Camii
yapabilirdi, ama yapmadı.
Bizans isminde devlet var mıydı?
Bizans sonradan uydurma bir isimdir. Bizans, doğu Roma da
değildir. Bizans dedikleri Roma’nın ta kendisidir. Bazı tarihçiler Avrupa’daki
Roma – Germen İmparatorluğu’nu Roma olarak yorumluyor öbürünü Bizans diye bize
iteleyip kakalamaya kalktılar.
Hıristiyanlar Osmanlı ordusunda askerlik yapmadılar
Doğru değil, Osmanlı Devleti’nde yaşayan gayrimüslimler,
ödedikleri “Cizye “ denilen vergi karşılığında Müslümanlar için zorunlu olan
askerlik hizmetinden yüzyıllarca muaf tutulmuşlardı.
Askerliği bütün tebaaya yaymak isteyen Babıali, 1835’teki
bir kararıyla, Hıristiyanları bahriye askeri olarak donanmaya almaya başladı.
İmparatorluk genelini kapsamayan bu pilot uygulama, kısa aralıklarla 1852’ye
kadar sürdü. Bu süre içinde toplam 3978 Osmanlı Hıristiyan’ı asker oldu.
1885’te ise cizye kaldırılarak zorunlu askerlik hizmeti
genelleştirildi. Ancak Hıristiyanlardan gelen tepkiler nedeniyle geri adım
atılarak, gayrimüslimler ”bedel-i askeri”
vergisi mukabilinde 1909’a kadar askerlik hizmetinden muaf tutuldular.
Aynı yıl çıkarılan bir kanunla askerlikle ilgili eski muafiyetler kaldırıldı.
Ve gayrimüslimlerde orduya çağrıldı. 1909 ile 1919 arasında, çok sayıda
gayrimüslim Osmanlı vatandaşı kara ve deniz birliklerinde görev yaptı, savaşlara katıldı.
1919 ‘da, itilaf devletlerinin baskıları üzerine alınan
bir kararla, Osmanlı ordusundaki gayrimüslimler terhis edildi.
Bazı tarih yazarları, tarihimizde maalesef bu renkli
balonlara çok yer vermişlerdir. Bu durum
bütün dünya ulusların tarihlerinde kısmen de olsa vardır. Hamasi anlayış insanların fantastik dünyasında
güzel bir görüntü sergiler.
Unutmayalım ki tarih, tabularla dolu, önyargıları
pekiştiren ve övünme edebiyatı ya da politik propaganda türü değildir, böyle
olmamalıdır. Tarih, insan zekâsına, ilgisine konu olabilecek, araştırabilecek,
tartışılabilecek, çevresinde güzel işler yapabilecek seçenekler sağlar. Dünle
biten büyük bir macera ile bugünün ve yarının bağlantısını kurar. Geleceğin
sorunlarını çözümleyen bulma kapasitemizi geliştiren, kendi kavrayış ve
bilincimizi bin yılların bilinci ve potansiyelleri ile bütünleştiren bir
çalışma alanıdır.
Sonuç olarak: Şunu çok iyi bilmeliyiz ki, Ecdadını
unutanlar, kaynaksız ırmağa, köksüz ağaca benzerler. Bir çınar için toprak
altındaki kökleri ne ise ve bu kökler kurudukça çınar nasıl kurumaya başlarsa,
bir millet için de tarih odur. Tarihini bilen millet, kökü sağlam çınar
gibidir.
Faydalanılan Kaynaklar:
Türk Tarih Dergisi
(Murat Bardakçı ve ekibi)
( prof. Dr. Nurhan Atasoy- Prof. Dr. Vahdettin Engin)
(Prof. Dr. İlber Ortaylı – Dr. Erhan Afyoncu)
(Ufukların Sultanı - Fatih Sultan Mehmed. İstanbul: Timaş
Yayınları.
Mustafa Armağan (2006)
(Fatih Sultan Mehmed ve Zamanı. İstanbul: Oğlak Yayınevi.
Franz Babinger
(2003)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.