İstanbul Rum Toplumuna Karşı Pogrom
• İstanbul Rum Toplumu, 6 Eylül 1955 akşamı başlayıp 6
Eylül gecesi ve ertesi gün de (7 Eylül ) tüm şiddetiyle devam eden, önceden
planlanarak yürürlüğe konulmuş kitlesel bir saldırıya uğradı. Sayıları 100.000
varan saldırganlar, 40-50 kişilik gruplar halinde organize edilen merkezi bir
koordinasyon altında tahrip eylemlerini gerçekleştirdiler. Geçen yıllar bu
kitlesel harekatın Özel Harp Dairesi tarafından tasarlanarak
gerçekleştirildiğini ortaya çıkarmıştır (TBMM-Darbeler Komisyonu Raporu-Kasım
2012).
•Bu kitapçıkta, olayların tarihi çerçevesi ve İstanbul
Rum Toplumunun 1923 yıllından sonra tarihi kısaca anlatılmaktadır.
•60 Yıl evvel vuku bulan bu olay Nazi Almanya’sında 8-9
Kasım 1938 tarihlerinde Yahudi Toplumuna karşı gerçekleşen Kristal Gece ile
büyük benzerlikler taşımaktadır. İki kitlesel şiddet olayı, aynı
provokasyon-önceden planlama-güvenlik güçlerinin seyirci kalması ve özelikle
kilise/sinagok-mezarlık-iş yerlerini tahrip etme gibi aynı eylem zinciri ile
birbirleriyle paralellik göstermektedir..
İstanbul Rum Nüfusunun zaman aşamında mutlak ve nisbi
değişimi
İstanbul Rum Toplumunun 1453 Fethinden sonra kısa tarihi
İstanbul Rum Toplumu Fetih’ten sonra milleti mahkume
(hükmedilen toplum) sisteminin getirdiği özel şartlar altında yaşamıştır. Bu
sisteme göre gayri-Müslim toplumlar bir çok kısıtlayıcı önlemlere ve sayısız
ağır vergilere tabi idiler (haraç vergisi, angarya, devşirme sistemi, mülk
edinememe, defin izni, yapılaşma yasağı… vs.). Ancak Fatih verdiği ferman ile
kendi dinsel ve aile hukuku düzenlemelerine dair sınırlı haklara sahiptiler.
Sultan II. Mehmet’in “Millet Sistemi” asimetrik ilişkinin ve kısıtlamaların
yasal hale getirilmesi ve kalıcı bir sistem dahilinde sürdürülebilmesinin
zeminini oluşturmaktadır.
Kısıtlayıcı şartlar Osmanlı İmparatorluğunun 19ncu asırda
Batılaşma hamlesinin zeminini olşturan Tazminat (1839) ve İslahat Fermanların
(1856) ilanı ile kısmen giderildi. 1850-1908 döneminde İstanbul Rum Toplumu,
var olan ayrımcılıklara rağmen, İmparatorluğun diğer bölgelerindeki Rum toplumları
ile beraber ekonomi, eğitim, kültür ve sosyal alanlarında önemli ilerlemeler
başardı. 1913 yıllında İstanbul Rum nüfusu, toplam 750.000 olan İstanbul
nüfusunun 310.000 gibi büyük bir bölümünü teşkil ediyordu. Gerçek anlamda
reformlar 1856-1876 yılları arasında hayata geçirildi ve Sultan İkinci
Abdulhamit’in 1878-1908 mutlakiyet dönemini Rum toplumu için kıyasen sakin bir
dönem olmasına rağmen, trajik 1908-1922 dönemine geçişin zeminini
oluşturmuştur. Tanzimat, Islahat, I. ve II. Meşrutiyet dönemlerinde Osmanlı Rum
Toplumunun liderleri ve çoğunluğu Osmanlı İmparatorluğunun çoğulcu ve çok
uluslu ve hukukun üstünlüğü temelinde bir devlete dönüşebeleceğine inanıyordu.
4
İstanbul Rum Toplumunun 20nci asrın başında durumu.
Birinci Dünya Savaşı döneminde (1914-1918), Osmanlı
devletini çok sert bir diktatörluk rejimi ile yöneten İttihat Terraki Cemiyeti
dönemi, Kayzer’in Alman devletinin etkisi altında, İmparatorluğun Hiristiyan
halklarına sınırsız şiddet uygulama dönemi olmuştur. Bu sureç Rum toplumları
için 1922 yıllının sonbaharına kadar süren savaşın neticesinde Anadolu ve Doğu
Trakya bölgelerindeki Rum toplumlarının yok olması ile neticelenmiştir.
İstanbul Rum toplumu Lozan görüşmelerinde karalaştırılan mubadeleden istisna
edildi ve Ekim 1923 de coğunluğu T.C. Vatandaşlığını aldı.
İstanbul Rum nüfusu :İmroz (Gökçeada) ve Bozcaada Rumları
ile Lozan Antlaşmasının öngördüğü şartlar altında Türkiye Cumhuriyetinde kaldı.
Ancak İstanbul Rum nüfusun yarısı idari önlemler aracılığı ile (mudabeleden
istisna alanın Lozan’da öngörülen vilayet yerine şehremini sınırları ile
tanımlanması ve nüfus kayıtlarındaki eksiklikler) terke zorlanarak ata
topraklarında 125.000 kadarı kalabilmişti. İstanbul’un toplam nüfusu 750.000
idi.
5
Lozan Antlaşması ve Azınlıkarın Korunması
•Lozan Antlaşması 37-44 ncı maddeleri ile Türkiye de
kalan Müslüman-olmayan Azınlık haklarının korunması için, devrin çok
ilerisinde, ciddi şartlar ve garantiler öngörmekteydi. Antlaşmamın 44ncı
maddesine göre “Türkiye, bu Kesimin bundan önceki Maddelerdeki hükümlerin,
Türkiye'nin Müslüman-olmayan azınlıklarıyla ilgili olduğu ölçüde, uluslararası
nitelikte yükümler meydana getirmelerini ve Milletler Cemiyetinin güvencesi
altına konulmalarını kabul eder”.
•Ancak İstanbul Rumları çok kısa zamanda bu korumaların
yalnız kağıt üzerine kaldığını anlamışlardır. Lozan Antlaşması Türkiye
Cumhuriyetinin uluslararası kuruluş antlaşması olduğunu söylemek önemlidir.
•Türkiye – Yunanistan arasında 1930 yıllında ilişkilerin
iyileşmesine rağmen devrin T.C. hükümetleri devamlı bir şekilde, nüfus oranları
Osmanlı devrinde %35 olan ve Cumhuriyetin ilk yıllarında %2 e düşmelerine
rağmen, azınlıkarın bir iç tehlike unusuru teşkil ettiği prensibinden
kaynaklanan azınlık karşı politikalarını sürdürmüştür.
•Öncelikle Türkiye de yapılan araştırmalar neticesinde,
Rum azınlığın yazgısı, yani bu nüfusun yok olma derecesinde azalması, o devrin
bazı Hükümetlerinin uyguladığı siyasetten kaynaklandığı, ortak bir tespit
olarak belirlenmiştir
6
Lozan Antlaşması Azınlıkların Korunması şartlarının
1923-1940 döneminde ihlaleri
•Lozan Barış görüşmelerinde Tük Heyetinin başkan
yardımcısı olan Dr. Rıza Nur, Türk tarafının Lozan barış görüşmelerinde
izlediği politikayı anlattığı 2 Mart 1923 günlü Meclisin gizli celsesindeki
“Akalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır...” diye başlayan açıklaması gelecek
günlere ışık tutar.
•Rum okullarına müdahaleler- Rum okullarındaki 160
öğretmenin azledilerek işten çıkarılması.
•Türkiye, Lozan görüşmelerinde (10 Ocak 1923), Ekümenik
Patrikhanenin İstanbul’da kalmasını kabul etmesine rağmen, Partikhane’ye karşı
bir çok engeller ve sınırlamalar koymuştur. Bu konudaki azınlık karşıtı
politikalar 30 Ocak 1925 günü Patrik 6nci Konstantin’in bir trene bindirilerek
sınır dışı edilmesine kadar varmıştır.
•Devrin T.C. Hükümeti aynı zamanda kendisini
Türk-Ortodoks Patriği ilan eden Eftim Karahirsaridis – Erenerol’a destek
vererek (Türk-Ortodoks Patrikhanesinin kuruluş izni Ankara hükümetinin ilk
kararlarından biridir) Karaköy’de zengin dört kiliseyi işgal etmesine izin
verilmiş bu cemaatsiz organizasyon 80 yıl boyunca Ekümenik Patrikhane’ye karşı
aktif saldırı aracı olarak kullanılmıştır.
•Osmanlı pasaportu ile İstanbul’dan ayrılan 40.000 Rum’un
firari olarak tanımlayarak mallarına ve mülklerine el konulması.
•Devlet ve yabancı şirketlerde çalışan bütün Rumların
işlerinden zorla çıkarılmaları (1923-24).
•İstanbul Rum Edebiyat Cemiyetinin kapatılarak (1923)
zengin arşivine ve kitaplarına el konulması. Aynı zamanda Heybeliada Rum Ticaret
Yüksek Okulu ve Fransız-Elen Lisesi’nin kapatılması.
•Lozan antlaşması ile aile hukuk yetkilerine sahip olan
Rum milli meclisinin baskı ile feshi (1925) .
•İstanbul Barosuna kayıtlı Rum Avukatların ¾’ünün
üyelikten çıkarılarak meslekten men edilmesi.
•24 Ocak 1924 değişiklikle eczane açma yetkisi ‘Türk
bulunma’ meselesine bağlanması, İstanbul doğumlu Yunan vatandaşı eczacıların
işsiz kalmalarıyla sonuçlandı (1924).
•Türkiye-Yunanistan iyi ilişkileri zirvede olmasına
rağmen mübadeleden istisna olan 12.000 Yunan vatandaşı Rum’un göç ettirilmesi.
•Çok sayıda Vakıf gayrimenkullerine el konulması ile tek
mütevelli ataması ile vakıf yönetimi seçimlerini uzun süre iptali…
Gibi sistem dahilinde devam eden bir ihlaller listesini
uzatabiliriz.
7
Lozan Antlaşmasına rağmen 1940-1946 yılları arasında
Azınlıklara Karşı Uygulanan Sistemli Baskı Politikaları
tarafından çıkarılan gizli bir kararname ile 18-45
yaşları arasında olan bütün (40.000 )
Gayrimüslim erkekler amele taburlarına
sevk edilerek çok ağır şartlarda ve İstanbul’a gelme izini verilmeksizin, yol,
hava alanı ve bina inşaatı gibi işlerde, çok zor koşullarda çalıştırılmıştır.
Hatta zaman zaman özel inşaat firmalarına işçi olarak da
kiralanmışlardır.Tarihte bu olay 20 kur’a Nafia Askerleri olarak bilinir. Bu
icranın sebep ve düşünceleri hakkında kesin bir bilgi yoktur. Ancak bu
taburların terhisinin Savaşın yön değişimine rast gelmesi düşün-dürücüdür
(Kasım 1942). Terhisin savaş Avrupasında olanlar ile alakalı olduğu gibi,
ayrıca bir çok yoruma da açıktır. Yaşlı olanlar Trakya’daki çalışma kamplarında, daha genç olanlar ise iç ve doğu Anadolu bölgelerine gönderilerek angarya olarak toplama kamplarında çalıştırılmıştır. Ellerinde kazma kürekten başka bir şey olmayan bu askerlerin bu çalışma kamplarında kaç kişinin ağır koşullara dayanamayarak yada iş kazalarında can verdiği bilinmemektedir. Nafia askerlerinin önemli bir sayısı üçüncü kere askerlik yapmıştı (1nci Dünya Savaşında Amele Taburları ve Cumhuriyet döneminde askerlik hızmeti
1941 yılının Mayıs ayında, Nazi ve Faşist güçlerin
Yunanistan ve Yugoslavya’yı işgal etmelerinin ardından, devrin tek parti
hükümeti
Varlık Vergisi 1942-1944 Azınlıkarın Ekonomik
Çökertilmesi
TBMM’si, savaş ortamının Türkiye ekonomisinde yarattığı
sorunları sebep göstererek (karaborsalıcık, ihtikar… gibi) 11 Kasım 1942
tarihinde meclis oturumunda hazır bulunan 350 milletvekilinin oy birliğiyle
onayladığı bir yasa ile, tüm vatandaşlara uygulanacak olağanüstü bir vergi
kabul edilmiştir (verginin oranı Müslümanlara varlıklarının ortalama % 4.94
iken, Rumlardan varlıklarının % 156’sı oranında vergi alınmıştır). Vergi adı
altındaki bu uygulama Gayrimüslimler için bir ekonomik faciadan başka bir şey
değildir ve Gayrimüslimlerin ekonomik olarak tüketilmesine yönelik olarak
uygulanmıştır. Vergiyi uygulayan İstanbul Defterdarı Faik Ökte, 1952 yıllında
yayınladığı VARLIK VERGİSİ FACİASİ başlığını verdiği kitabında gerçekleri
kamuoyuna açıklar. Tek partinin mahalli önde gelenlerince. Gayrimüslimlerin
itiraz hakkı olmadan ne kadar vergi ödemesi gerektiğini, tamamen subjektif
(buna garaz veya kötü niyet demek gerekir) kriterlere dayanarak ödeme gücünün
çok üstünde bir astronomik bir miktar olarak saptanmıştır.

Verginin 10 gün zarfında ödenmesi şart koşulmuş ve bu
müddet zarfında ödenilmediği takdirde derhal mal ve mülklere haciz konularak,
açık artırma ile mal ve mülkler mezatta satılığa çıkarılmıştır. Tahsil edilen
rakamın ödenecek miktarı karşılamaması halinde ise Gayrimüslimler, çok kötü
iklim şartları hakim olan kışın dondurucu soğuğunda Aşkale ve Kop Dağında,
yazın kavurucu sıcağında da Sivrihisar’daki toplama/çalışma kamplarında hayat
boyu - zorunlu çalışma kamplarında günlük ücret bir liradır. Ortalama 500.000
lira borçlandırılan bir Rum vatandaşın bu kamplardan normal şartlarda çalışarak
borcunu ödemesi ve geri dönmesine imkan yoktur - çalışmaya sevk edilmiştir
(çoğunluğu 60 yaşından yukarı olan sayısı 2500 T.C. vatandaşı Gayrimüslim, bu
çalışma kamplarına sevk edilmiştir. Bu yaşlı insanların kaçının kamplarda ağır
koşullara dayanamayarak vefat ettiği de bilinmemektedir). Kanun, Ağustos 1944
tarihinde yürürlükten kaldırılmış, ancak Gayrimüslim toplumların geri dönüşü
olmayan ekonomik ve kültürel faciasına sebep olmuştur. Zorla tahsil edilen bu
astronomik miktarlar bugüne kadar Varlık Vergisi kurbanlarına iade edilmemiş,
iadesi bugüne kadar da dile getirilmemiştir.
6-7 Eylül 1955 Saldırısının Hazırlanması 1946-55
•1946 yılıında CHP tarafından hazırlanan “Azınlıklar
Raporu”nun Rumlarla ilgili bölümünde şu ifadeler yer almaktaydı: “Anadolu’da bugün
Rum yok denecek kadar azdır. Hiçbir yerde ilerde bir tehlike teşkil edecek
durumda değildir. Binaenaleyh Rumlar için esaslı tedbir alınması gereken
yerimiz İstanbul’dur. Bu hususta söylenecek tek söz, İstanbul’un fethinin (500)
yıl dönümüne kadar İstanbul’u tek Rumsuz hale getirmektir”. (Rıdvan Akar, “Bir
Resmi Metinden Planlı Türkleştirme Dönemi”, Birikim, sayı 110 (1998), s.68-75).
•NATO ülkelerinde soğuk savaş ortamında Stay Behind
(Komünist bir rejimin NATO ülkesinde iktidarı ele geçirmesi durumunda direnişi
düzenleme amaçlı-Geride Kal) mekanizmasının Türkiye’deki kolu 6-7 Eylül
olaylarındaki kilit rolü son yıllarda tartışılmıştır.
•Türkiye’deki basının bir kısmı, temelsiz olarak,
İstanbullu Rum toplumunu Kıbrıs’taki gelişmeler ile ilişkilendirerek, bir
nefret ortamı yaratılamasına ve İstanbul Rumlarının bir iç düşman olarak
algılanmasında öncü olmuştur. Bu tutuma dönemin Hürriyet gazetesi en önemli
rölü üstelenmiş ve Sedat Simavi, Hikmet Bil, Mehmet Emin Yalman makaleleri ile
gerekli nefret ortamını yaratmıştır.
•Devletin himayesi altında Kıbrıs Türktür Cemiyeti 1954
yıllında kurulmuş ve bütün ülkeye şubeler açılmıştır. Bu Cemiyet 6-7 Eylül 1955
olaylarında koordinasyon rölünü üstlenmiştir.
•Bu gelişmeler olurken Türkiye - Yunanistan ilişkileri
bir balayı dönemini yaşamaktadır.
11
1955 Yılı Yazı
•Büyük Britanya Hükümeti Kıbrıs adasına yönelik kolonyal
politkası çerçevesinde Yunanistan ve Türkiye arasında ve Kıbrıs’taki iki toplum
arasında böl ve hükmet prensibini sistematik ve asırlara dayanan kolonyal
tecrübesi ile uygulamıştır. Bu politika doğrultusunda, 29 Ağustos 1955
tarihinde, üç devletin (Türkiye, Yunanistan ve Britanya) katılıdığı ve başlığı
Doğu Akdeniz’de Güvenlik olan bir Konsferans Düzenlemiştir.
•Büyük Britanya Atina Elçisi Ağustos 1954 tarihinde
Londra’ya gönderdiği raporda Türkiye ve Yunanistan ilişkilerin şu anda çok iyi
olduğunu ancak Selanik’te Mustafa Kemal Atatürk’ün evinin duvarına tebeşir ile
yazılacak bir sloganın bu iyi ilişkileri bozabileceğini yazmıştır (PRO FO 371/1
17642, RG 1081, Embassy Reports19.08.1954). B. Britanya Dışişleri Bakanlığı
1955 İlkbaharında eğer Türkiye’de bir kaç ayaklanma olursa Dünya kamuoyu iki
ülke arasında ilişkilerin pek de iyi olmadığını öğrenecektir (Robert Holland,
"Greek-Turkısh Relatıons, İstanbul and British Rule in Cyprus, 1954-59,
Bull. of the Centre for Asia Minor Studies, (1993/94), sayfa. 327-365.
•Türkiye basının bir kısmı devamlı olarak Kıbrıs’da
Türklere karşı bir katliamın yapılacağını ve Batı Trakya’daki Müslüman
Azınlığına baskılar yapıldığını yazarak, İstanbul Rumlarının refah içinde
yaşadıklarını sorgulamıştır.
• Kitlesel saldırı hazırlıkları Ağustos 1955 ayı
süresinde devam etmiş ve İstanbul Rum Toplumu kurumları, işyerleri ve evleri
önceden işaretlenerek hedeflerin listeleri hazırlanmıştır.
12
İstanbul Rum Toplumun Tasfiye Harekatının Hazırlanması –
Selanik Provokasyonu
•5 Eylül gecesi T.C. Selanik Konsolosluk binası ile aynı
arsada bulunan (Yunanistan Hükümetince kamulaştırılarak Türkiye’ye armağan
edilen) Mustafa Kemal Atatürk’ün doğduğu ev olduğu kabul edilen yapıya,
sonradan kuşkusuz bir şekilde ispat edildiği gibi, gizli istihbarat teşkilatı
üyeleri diplomatik torba ile Türkiye’den taşınmış küçük çapta patlayıcı madde
kullanılarak bir sözde bombalama olayı yaratılmıştır. Provokasyonun amacı
Yunanlıların Atatürk’ün evini tahrip ettiğini göstermekti.
•Ancak Konsolosluğun dışında bulunan güvenlik mensupları
olaya müdahale ederek Yunanistan vatandaşı olan failleri yakalamış ve adalete
teslim etmişlerdir. Çevre duvarının yüksekliği ve bulunan bütün diğer veriler
olayın içten yaratıldığını göstermiştir.
•Ancak olaydan yargılanan failler ve elebaşı olan tutuklu
Oktay Engin, Türkiye Hükümetinin baskısı sonucu Selanik mahkemesine yazdırılan
karar neticesinde olaydan 9 ay sonra salıverilmiş ve failler Türkiye’de
kahramanlar gibi karşılanmıştır. Oktay Engin kariyerini Türk güvenlik
bürokrasisinde tamamlamış, Türkiye’deki güvenlik bürokrasisinde üst düzeyde
görev yaptığı yıllar süresinde Azınlık Tali Komisyonu üyesi olarak İstanbul ve
Gökçeada- Bozcaada Rum Toplumlarına uygulanan baskı politikalarında önemli
roller üstlenmiştir.
13
1991 Yıllında önemli bir demeç
6-7 Eylül olaylarının olduğu sırada Seferberlik Tetkik
Kurulu'nda görevli olan, 1988-1990 yılları arasında MGK genel sekreterliği
yapan Sabri Yirmibeşoğlu, gazeteci Fatih Güllapoğlu'na verdiği röportajda 6-7
Eylül olayları hakkında şu demeci vermiştir:
"6-7 Eylül de bir Özel Harp işidir. Muhteşem bir
örgütlenmeydi. Amacına da ulaştı (Türk Gladio’su İçin Bazı İpuçları,”Tempo
Dergisi, S. 24, 9-15 Haziran 1991, bu sözleri Sabri Yirmibeşoğlu 21.09.2010 da
bir televizyon kanalındaki röportajında yalanlamıştır)"
•6-7 Eylül 1955’ten birkaç gün önce hedefler işaretlenmiş
ve öncelikli hedef olarak Rum kiliseleri, mezarlıklar, iş yerleri ve evler
tespit edilmiştir.
•İstanbul dışından büyük sayıda çapulcu-talancı taşınmış
ve bunlar 40-50 kişilik bölükler halinde örgütlenerek, demir çubuk ve tahribat
aletleri ile donatılmıştır.
•Tahripçi bölükler elinde listelerle birlikte kamyon,
otobüs ve gemiler ile hedef semtlere taşınmıştır.
“Atamızın evi bombalandı” manşetiyle ikinci baskı yapan
Mithat Perin'in sahibi ve Gökşin Sipahioğlu'nun yazı işleri müdürü olduğu
Demokrat Partisi yanlısı İstanbul Ekspres gazetesi genelde tirajı 20.000
civarında olduğu halde aynı gün tekrar baskılarla 6 Eylül'de toplamda 290.000
rakamına ulaşmış ve o dönemde kurulmuş olan Kıbrıs Türktür Derneği üyelerince
bütün İstanbul'da satılması ve dağıtılması üstlenilerek, halkı galeyana
getirmek üzere kullanılmaya başlandı. Gazetede yayınlanan hasara uğrayan
Atatürk’ün evinin resimleri fotomontaj ürünü olduğu daha sonra ortaya
çıkmıştır.
Tahrip Harekatının Gerçekleşmesi
•6 Eylül günü öğleden sonra saat 6 da Taksim meydanında
oluşturulan gösteri, kısa zamanda Rum mağazalarına, Zapyon Kız Lisesine ve Aya
Triada Kilisesinin tahrip ve yağma eylemlerine dönüş-müştür.
•İstiklal caddesinde bulunan ve çoğunluğu Müslüman
olmayan T.C. Vatandaşı olan fertlere ait olan dükkanlar ve iş yerleri tahrip ve
yağma edilmiştir.
17
Saldıraların Üç Faslı
İstanbul Rum kurumlarına ve mülklerine saldırılar saat 7
de İstanbul’un birçok semtinde – Beyoğlu-Tarihi yarımada-Boğazın Avrupa ve Asya
yakaları ve Adalar’da aynı zamanda başlamıştır. Bu gerçeklik önceden planlamayı
göstermektedir.
Saldırılara 100.000 kişinin katıldığı tespit edilmiş olup
saldırılar üç safhada gerçekleştirilmiştir:
– Kapı ve kepenklerinkırılması:
–Yağma ve Tahrip
–Kundaklama
Kitlisel Tahripler
•Öncelkli hedefler: 64 Rum kilisesi, Mezarlıkları,
Okullar, Hayırsever ve Kültür Cemiyetleri, Rum İş yerleri ve evleri olmuştur.
•Aynı zamanda Ermeni ve Yahudi cemaatlerinin kurum-ları
ve üyeleri de bu kitlesel saldırılardan paylarını almış-tır.
•Heryerde işitilen slogan “Bugün malınıza yarın
canınıza!” idi.
19
•Güvenlik güçlerinin seyirci kalmalarının yanı sıra, bir
çok durumda saldırganlara des-tekleyen tutum almışlardır.
•Başbakan Adnan Mende-res ve Cumhurbaşkanı Celal Bayar,
olayların başlaması sırasında İstanbul içinden geçmişler, İçişleri Bakanı Namık
Gedik ise olayları bulunduğu valilikten takip etmiştir.
20
•71 Kilisenin Yağmalanması ve Kundaklanması
•26 Okul, 5 Spor Tesisinin Tahribi
•4500 Mağaza ve İş yerinin tahribi ve 3 Rum Gazetesi
tesislerinin tamamen yağmalanması
•Rum mezarlıklarına büyük çapta hasarlar verilmesi,
Zeytinburnundaki Zodoğos Piği Manastırında bulunan Patrik mezarların tahribi.
•2100 Eve saldırılarak tahribi.
•37 Rum vatadaşın ölümü.
•NATO Karargahında görevli Yunan subaylara ve ailerine
saldırı
•300 den fazla Rum kadınına tecavüz.
Ertesi Gün
•Saldırılar sıkıyönetim ilanına rağmen 12 saat sürmüştür.
•Ancak en önemlisi Rum toplumuna karşı yapılan manevi ve
kutsal değerlerini temsil eden nesnelerin tahribini gören Rum Toplumun
geleceğine dair ümidini kaybetmesidir.
22
7 Eylül 1955
•. T.C. Hükümeti olaylar ile ilişkisini reddetmiş ve
saldırıların solcu ente-lektüller tarafından düzenlendiğini söyleyerek 50’ye
yakın aydını tutuklayarak hapsetmiştir.
•3000 kadar çapulcu
/talancı da tevkif edilmiş, ancak kısa zamanda
salıverilmişlerdir
23
Uluslararası Tepkiler
•İstanbul’daki Konsolosluk yetkilileri temsil ettikleri
devletlere gönderdikleri raporlarla saldırılar sonucundaki tahribatın
boyutlarını kayıt altına almışlardır.
•Yunanistan hükümetinin reaksiyonu ılımlı olmuş ve
Birleşmiş Milletler nezdinde hiç bir girişim yapmamıştır. Türkiye hükümetinin
girişimleri sonucunda, Dimitrios Kalumenos’un saldırıları belgeleyen, 6-7 Eylül
1955 saldırıları sırasında yapılan tahribatın fotoğraflarını içeren ve
Yunanistan Dışişleri Bakanlığı tarafından hazırlanan ve basılan “Kara Kitap”
yasaklanamış, toplanarak eritilmiştir.
•B. Britanya hükümeti ise pogroma gidecek ortamı
hazırlaması sebebiyle olayları küçümsemiş, A.B.D. soğuk savaş ortamından dolayı
mağduru ve faili aynı kefeye koymuştur. Devrin ABD Dışişleri Bakanı John Foster
Dulles 20 Eylül 1955’de Yunanistan ve Türkiye hükümetlerini gönderdiği mektupla
olayın unutulmasını istemiş ve iki ülkenin Sovyet tehdidine karşı beraber
olmalarını emretmiştir. ABD için Nato’nun Güney-Doğu kanadı önemlidir. Ancak
olayların sonucunda Nato’nun Güney-Doğu kanadının çöktüğünü söyleyebiliriz.
•New York Eyalet Meclisi dayanışma önergesi onaylamış ve
yayınlamıştır.
•Dünya Kiliseler Konseyi dayanışma mesajı yayınlamış,
mağdurlara maddi yardım ile birlikte, durumu incelemek için bir heyet
göndermiştir.
24
Sonraki Yıllar
• Devrin T.C. Hükümetinin tüm çabası, yürürlükteki imha planı çerçevesinde Rum Toplumunun bir saldırıya uğradığını gösteren verileri yalanlamak ve gizlemek
istikametinde olmuştur.
• Saldırıların boyutlarının gizlenme teşebbüsü,
İstanbullu Rum Fotoğrafçısı Dimitri Kalumenos’un çektiği fotoğraflar ve bunların gazeteci Yeorgios Karagiorgas’ın teşhir
etmesi neticesinde başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
• Mağduriyetlerin tazmin edilmesi siyasi bir oyuna dönüşmüş ve ancak hasarların %10’u kadar bir tazminat ödenmiştir.
25
Olayların Planlı Eylemin Sonucu Olduğunun İspat Edilmesi
•Olaylar sırasında iktidar olan Hükümet 27 Mayıs 1960
askeri darbesi neticesinde devrilmiş, devrik Adnan Menderes hükümeti üyeleri
Yassıada’da düzenlenen olağanüstü ve temyiz hakkı olmayan mahkemelerde
yargılanmıştır.

•Mahkemeler sırasında 6-7 Eylül olayları da
yargılanmıştır. Ancak bu mahkemeler, olayların üstünün örtülmesi ve gerçek
faillerin aklanması istikametinde kararlar almış, Pogromu planlayan ve
yürürlüğe koyan mekanizmaları ortaya çıkarmamıştır. Darbe neticesinde devrilen
hükümet üyeleri bir kaç yıl cezalara çarptırılmış ve mahkeme Yassıada’daki
diğer mahkemeler ile birleştirilmiştir.
26
Tasfiyenin Devamı Lozan Antlaşmasına Tabi İstanbul Doğumlu Yunanistan uyruklu Rumların Sınır Dışı Edilmesi 1964-65
•İstanbul Rum Toplumuna karşı yürütülen sistemli baskılar
1964-65 yıllarında kitlesel sınır dışı eylemleri ile devam etmiştir.
•İsmet İnönü başkanlığındaki dönemin hükümeti, Lozan
antlaşmasına göre İstanbul’da yaşama hakkı olan 12.000 Yunanistan vatandaşı
Rumları sözde zararlı faaliyetlerde bulunduğunu gerekçe göstererek, mülklerini
bloke edip herşeylerine el konarak sert şartlar altında sınır dışı etmiştir. Bu
sürgün neticesinde 90.000 olan İstanbul Rum nüfusu bir yıl süresinde 30.000’e
düşmüştür. Bu kitlesel sınır dışı etme olayı Lozan Antlaşmasının en ciddi
ihlalini teşkil etmektedir.
27
Baskıların Bir Sistem Dahilinde Sürdürülmesi
T.C.Hükümetleri 1955-2003 yıllarını kapsayan dönemde,
Türkiye’de yaşıyan Rum toplumuna yönelik kısıtlama ve baskı önlemerine devam
ederek T.C. Anayasasının sınırlı insan hakkları içerikli maddelerini dahi ihlal
etmişleridir.
Bunların en önemlileri:
–Heybeliada Ruhban okulunun kanunların çiğnenerek
kapatılması.
–Azınlık vakıfları ve şahsi mülkiyet haklarının ihlali:
Yüksek mahkeme olan Yargıtay, 1974 yıllında aldığı bir kararla, vatandaşı olan
Azınlık mensublarını Yabancı olarak nitelemiş, Cemaat Vakıflarının 1936 dan
sonra edinmiş olduğu binlerce kıymetli gayri menkullerine el koymanın yolunu
açmıştır. 2003 den sonra çıkarılan kanunlar henüz bu kitlesel insan hakları
ihlalini gidermemiştir.
–Bu ihllaller son yıllarda azalmasına rağmen, geçen uzun
süre nedeniyle, şahsi mülkiyet haklarının ciddi derecede ihlali ve buna bağlı
mülkiyet sorunları devam etmektedir.
–Azınlık okullarına baskılar ve kısıtlamalar, atanan
yardımcı müdür vasıtası ile yapılmış ve alınan sistematik bir çok idari
önlmeler ile öğrenci sayısı azaltımış ve bu süreçte büyük sayıda azınlık
öğretmenleri işten çıkarılmıştır. Son 10 yıl süresinde sorunların kısmen
giderilmesi önemli ve olumlu, fakat henüz sınırlı bir gelişmedir.
T.C. Yüksek makamları 2003 yıllından sonra bir çok vesile
ile Rum ve öbür azınlık toplumlarına karşı a Cumhuriyet döneminde ağır baskı
politikalarının uygulandığını kabul etmelerini de olumlu bir gelişme olarak
sayabiliriz.
28
Gökçeada (İmroz) ve Bozcaada (Tenedos) Rum Toplumlarına
karşı Uygulanan sistemli Eritme Programı
Lozan Antaşmasının 14. maddesi uyarınca bu iki Ege adası
T.C. hakimiyetine yerel nüfusun kendini idaresi şartı ile devredilmiştir. Ancak
bu şart hiç bir zaman uygulanmamıştır*.
• 1964 yılındaki devrin T.C. Hükümeti Eritme Programı
kapsamında bu iki adadaki Rum okullarını kapatmış ve devamında Gökçeada’da ağır
ceza mahkumlarının tutulduğu açık cezaevi kurarak, adada ciddi güvenlik
sorunları yaratmıştır.Bu şartlar Rum toplumun büyük kısmını göçe zorlanmış ve
göçle sonuçlanmıştır.
. • Aynı zamanda idari önlemlerle Rumların mülkiyet
hakları geniş çapta çiğnenmiş, meraları tazminatsız kamulaştırmalar ile yok
edilmiştir. Bu ekonomik yok edilme planı T.C. vatandaşı olan adanın Rum halkına
uygulanmıştır.
• Bu baskıların neticesine iki adada 12.000’i aşan Rum
nüfusu, bugün Gökçeada 300 ve Bozcada 10 kişiye inmiştir.
. • Çanakkale Barosundan Avukat Erhan Pekçi’nin 2013
yıllında eline geçen, 1962 yılında kaleme alınan Eritme Planına dayanarak T.C.
Mahkemesine başvurarak devrin yetkilerini etnik arındırma politikası
uygulamakla suçlamıştır.
. • Son yıllarda bu iki ada halkına uygulanan baskılar
önemli derecede kaldırılmış ve Avrupa İnsan hakları Mahkemesinin ve Avrupa
Konseyinin kararları ve önerileri ile Rum toplumunun varlığını devam ettirme
istikametindeki uygulamalarda ilerlemeler kaydedilmiştir. Gökçeada’da Rum
okullarının 50 sene sonra açılması önemli ve olumlu gelişme örneklerinden
biridir.
*14. madde: “Türkiye egemenliği altında kalan İmroz ve
Bozca Adaları, yerel yönetim ve kişi ve malların korunması konusunda, yerli
elemanlardan oluşan ve müslüman olmayan yerli halka her bakımdan güven verici
özel bir yerel yönetimden yararlanacaktır. Bu Adalarda güvenlik ve düzen,
yukarıda sözügeçen yerel yönetim eliyle yerli halk arasından toplanan ve yerel
yönetimin emrinde bulunan bir polis tarafından sağlanacaktır”.
IREF’in T.C. Hükümeti nezdinde Telafi Önerileri
IREF’in T.C. Hükümeti nezdinde Telafi Önerileri
İstanbullu Rumların Evresnel Federasyonu (İREF) son 5 yıl
zarfında T.C. Hükümeti ile geliştirdiği doğrudan temaslarında, Rum toplumuna
karşı uygulanan sistemli ve uzun zamandır süren kitlesel insan hakları
ihlalleri sonuçlarının giderimi ve haksızlıkların telafisine yönelik acil
adımların, artık daha fazla beklenmeden atılmasının kaçınılmazlığını ısrarla
dile getirmiş ve şu anda İstanbul’da yaşayan Rum toplumu ile birlikte
vatanlarından uzakta bırakılan İstanbul Rum Toplumunun sorunlarının giderimi
için T.C. Hükümetine öneriler sunmuştur. Kabul edilmesi ve anlaşılması gereken
önemli gerçek; İstanbul Rum Toplumunun %98 oranındaki çok büyük bir bölümünün
yurtlarından uzakta yaşayan ve yaşamak zorunda bırakılan bir toplum olduğu ve
ulaştığımız evrensel insan hakları gereği olarak durumu değiştirecek adımların
atılmasının zorunlu olduğudur..
İREFin odaklandığı öneriler ve ilerleme kaydedilen
konular aşağıdadır:
–Vatandaşlıkların geri verilmesi. Konu bilhassa
vatandaşlıktan çıkarılan 40.000 civarında İstanbullu Rum erkek nüfusu
ilgilendirmektedir.
–Yeni nesillere vatandaşlığın verilmesi
–Rumca kitapların Rum okullarında kısa zamanda
ulaştırılması.
–Rum okullarına öğrencilerin kayıt edilme sorunlarının
giderilmesi.
–Azınlık Vakıflarına el konulan mülklerinin geri
verilmesi.
–Yurt dışında yaşamaya mecbur edilen Rum Toplumun genç
nesillerine yönelik İstanbul’a Dönüş Programının desteklenmesi.
–Şahsi mülkiyet sorunlarının çözümü.
-Kendi vatandaşlarını rehine olarak gören ve başka
hükümetlere baskı aracı olarak kullanılan Mütekabiliyet prensibinin artık insan
haklarının günümüzde ulaştığı seviye dikkate alınarak terk edilmesi.
Sorunların çözümünde kaydedilen ilerlemeler kısıtlı ve
tatmin edecek seviyeden uzak olmasına rağmen İREF, İstanbul Rum Toplumunun
insan hakları sözleşmelerine dayanan ve T.C. Anayasası ve Kanunlarından
kaynaklanan haklarını temin etme ve koruma çabalarına devam edecektir.
29
SONUÇLAR
•6-7 Eylül 1955 Pogromu temelde azınlık toplumlarını iç
düşman gören bir siyaset zincirinin önemli bir halkasını oluşturmaktadır.
Objektif tarih araştırmaların göstermiş olduğu gerçek; azınlıklara karşı bu
siyasi davranışın Türkiye – Yunanistan ilişkileri veya Kıbrıs sorunları ile
alakasının çok az olduğudur. Bu siyasi programın İttihat ve Terrakki
zihniyetinin devamı olduğu ve azınlıkların vatandaş değil, doğduğu topraklarında
yabancı olarak algılanmasından doğmaktadır.
•Azınlıklara karşı güdülen politikalar bilhassa 27 Mayıs
1960 darbesinden sonra yoğunlaşmış ve 1962 yıllında İsmet İnönü
başbakanlığından itibaren 2003 yıllına kadar aktif olan Azınlıklar Tali
Komisyonu koordinasyonu altında yürütülmüştür. 1964 Sınır Dışı sürgünü ve
Gökçeada – Bozcaada’nın Rumsuzlaştırılması bu süreçin önemli aşamalarıdır.
6-7 Eylül 1955 olaylarının 60ncı Yıllında T.B.M.M sine sunulan Memorandum Mahiyetinde Dilekçe
Memorandum mahiyetindeki işbu öneri-dilekçe, normalde
halen Istanbul’da yaşamlarına devam ediyor olmaları gerekirken, kendi
iradelerine aykırı olarak, çeşitli uygulamalarla göç etmeye zorlanıp
İstanbul’dan uzak yaşamaya mecbur bırakılmış, sayıları 100.000 den fazla
Istanbullu Rumu temsilen, Istanbullu Rumların Evrensel Federasyonu (İREF)
tarafından dikkatinize sunulmuştur. Söz konusu cemaat, 1923 Lozan Antlaşması
kapsamında öngörüldüğü gibi, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları olarak, doğup
büyüdükleri ve vatanları olarak bildikleri ve hissettikleri topraklarda yaşıyor
olmaları gereken Istanbullu Rumların, 98% gibi büyük bir çoğunluğunu teşkil
etmektedir.
Bu öneri-dilekçenin derlenmesinde göz önüne alınan
hususlar, aşağıda sıralanmaktadır :
1. Günümüzde medyanın yarattığı olanaklarla, Türkiye’nin
hem dâhilinde, hem haricinde ön plana gelerek geniş kitlelere yansıyan, Türk
sinemasına konu olan, modern Türkiyenin ileri görüşlü genç nesilleri, eğitim,
sanat, ilim camiası mensupları, entelektüel çevreleri tarafından kınanan ve
protesto edilen 6-7 Eylül 1955 gecesi olaylarının olumsuz sonuçları halen
etkindir. Her ne kadar Rum cemaatinin fertlerinin büyük bölümü İstanbul’dan
1964 yılında Lozan Nüfus Mubadelesi Sözleşmesine göre İstanbul’da yaşama izni
olan Yunan vatandaşlarının sınır dışı edilmesi ile göç etmek zorunda kalsa da,
1955 yılının 6-7 Eylül’ünde yaşanan olaylar da büyük bir kırılma yaratmıştı.
Cumhuriyet döneminde sayıları 100 binden fazla iken, artık 3 binin altına
düşmüş ve halen günden güne azalmaya devam ederek yavaş yavaş yok olmaya mahkûm
bırakılmıştır.
31
2. Hem devletin zirvesi hem hükümet azınlık toplumlarına
karşı yapılan ayrımcılıkları ve özellikle 6-7 Eylül 1955 Pogromunu yakın
dönemde lanetlediler. T.C. Cumhurbaşkanı Sayın Recep Tayyip Erdoğan,
başbakanlığı döneminde 2010 yılında “Devletin binlerce yıl birlikte yaşadığımız
azınlıklara hoyratça davrandığını ifade ettim. 6-7 Eylül olaylarının yakın
tarihimizin omuzlarımıza yüklendiği ağır bir yük olduğunu ilk kez ben dile
getirdim” demiş, Başbakan Sayın Ahmet Davutoğlu da bu yıl “Artık hepimiz çok
açık yüreklilikle bu tarihle bu tecrübelerle yüzleşmekten kaçınmamalıyız. Yani
6-7 Eylül olaylarını acılarını bizim unutmamız mümkün değil. İstanbul
sokaklarındaki o görüntüleri, bugün herhangi birinin tasvip etmesi de mümkün değil"
ifadelerini kullanmıştı. AK Parti iktidarları döneminde Rum cemaatinin Türkiye
haricinde yerleşip yaşamaya mecbur bırakılmış, yüzde 98’lik en büyük kesimine
açık davette bulunarak «Türkiye’ye, doğup büyüdüğünüz topraklara geri dönün,
burası hepimizin ortak yurdu» diye çağrıda bulunulmuştur.
3. T.B.M.M Araştırma Komisyonu tarafından 2012 yılı Kasım
ayında hazırlanan «ÜLKEMİZDE DEMOKRASİYE MÜDAHALE EDEN TÜM DARBE VE MUHTIRALAR
İLE DEMOKRASİYİ İŞLEVSIZ KILAN DİĞER BÜTÜN GİRİŞİM VE SÜREÇLERİN TÜM BOYUTLARI
İLE ARAŞTIRILARAK ALINMASI GEREKEN ÖNLEMLERİN BELİRLENMESİ» konulu rapor
tarihte ilk kez 6-7 Eylül 1955 olaylarının incelemesini doğru boyutlarına
yerleştirmiş ve bu olayların, son 60 yılda Türkiyede yer almış anti-demokratik
gelişmelerin ilk adımını teşkil ettiğini tanımış ve kabul etmiştir. Bu raporda,
6-7 Eylül 1955 olaylarıyla büyük bir benzerlik taşıyan bazı diğer olayların da
1970-1990 yılları arasında yer aldığı (Çorum, Malatya, Maraş, Sivas) çok açık
bir şekilde vurgulanmıştır. Bu rapordan bazı mühim bölümler ekte sunulmaktadır.
4. 27 Mayıs 1960 askerî darbesinden sonra açılan Yassıada
davası sanıkları, herkesin malumu olduğu gibi, tabii hâkim ilkesinin
uygulanmadığı ve temyiz hakkının tanınmadığı bir olağanüstü hal mahkemesince
yargılanmış ve pek çok ciddî hukukçu mahkemenin tarafsızlığını sorgulamıştır.
Özellikle 6-7 Eylül 1955 olaylarını kapsayan Yassıada davasının, 2007 yılında
yayınlamış olan tutanakları, bu mahkemenin tarafsız ve önyargısız olmadığını
açıkça ispat etmektedir.
Tüm bu yukarıda belirtilen hususları göz önüne alarak,
Türkiye Büyük Millet Meclisinden:
a. 60.ıncı yıldönümü dolayısıyla, 6-7 Eylül 1955
olaylarının Meclis gündemine getirilmesini, ve bunların Meclis tarafından açık
bir dille kınanmasını, bu olaylara maruz kalmış, canına, malına kastedilmiş,
doğup büyüdüğü vatan topraklarını, aile ocaklarını terk edip göçmeğe mecbur
kalmış çok yüksek bir oranda İstanbullu Rum cemaatinden devlet adına ilk kez
resmî olarak destek verilmesi;
b. Sahip olduğu Yasama yetkisi ile, 6-7 Eylül 1955 olaylarından
dolayı Rum cemaatinin maruz kaldığı yaraların tedavisi ve haksızlıkların
giderilmesi yolunda, Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin Yürütme organlarına
birtakım somut tedbirler alma çağrısında bulunmasını, günden güne azalan ve yok
olma tehlikesiyle karşı karşıya olan Rum cemaatinin İstanbul, İmroz-Gökçeada ve
Bozcaada’da varlığını ve yaşamını devam ettirebilmesini sağlayacak ve geçmişte
azınlıklara uygulanan politikalar nedeniyle Türkiye den göç etmiş, ve tekrar
vatanlarına dönüp yerleşmek isteyen Rum cemaati mensuplarına destek verecek
olumlu adımlar atmaya ve gerekli uygulamaları hayata geçirmeğe, Yürütme
organlarını (hükümet ve devlet mekanizması) teşvik etmesini önemle talep
ediyoruz.
Yurtdışındaki İstanbullu Rumların Evrensel Federasyonu
(İREF)
İstanbul dışında yaşamaya mecbur kalan Rumların Dünya
çapında kurdukları 32 Cemiyeti bir çatı altına toplayan evrensel bir
federasyondur. Üyeleri Avrupa, Avustralya ve Amerika kıtalarında kurulmuş olan
İstanbullu Rum cemiyetlerinden oluşur. 2006 yılında 26 cemiyetin ortak kararı
ile kurulmuş olan “İREF” Birleşmiş Milletler Ekonomi ve Sosyal Komitesi ile
Avrupa Birleşmiş Milletler Federasyonuna (FUEN) üye kuruluşudur. Federasyonun
temel amaçları :
• Tüm İstanbullu Rumların arasında dayanışmayı sağlamak .
• Uluslararası barış ve dostluğun gelişmesine katkıda
bulunmak.
• İnsan haklarının savunması, genişletilmesi ve aynı
zamanda geçmişte haksızlığa uğramış olan İstanbul Rum cemaatinin, uluslararası
sözleşmelerden ve T.C. Anayasasından kaynaklanan insan hakları ihlallerinin
neticelerinin mümkün mertebe giderimi ve düzeltilmesi ve bunun neticesinde
insan hakları ihlalleri yaşanmadan evvelki konumuna getirilmesi ve istekleri
üzerine İstanbul’a dönmek isteyenlere destek verilmesi doğrultusunda çalışmalar
yapmak.
• İstanbul Rum kültür ve geleneklerinin yeni nesillere
devr edilmesi ve bu Toplumun tarihi kültür mirasının devletler ve uluslararası
kurumlar tarafından tanınmasını sağlamak.
“İREF” e üye cemiyetlerin temsilcileri her 3 yılda 13
üyeli yönetim kurulunu seçer. Tüzük amaçlarının gerçekleştirilebilmesi için
“İREF” etkinliklerini şu alanlarda belirlemiştir:
• Yurt dışında yaşayan İstanbul Rum Toplumunun İnsan
Haklarını içeren raporlarını ve önerilerini hazırlayarak T.C. ve yabancı
hükümetlere sunmak.
• İstanbul Rum eğitim müesseselerine geniş çapta destek
vermek (öğrenci bursları, öğretim kitaplarının hazırlanması ve üretimi, eğitim
araçları vs.).
• İstanbullu Rumların kurduğu sosyal destek, yardımsever
ve fukara perver etkinlikler içeren cemiyetlere destek vermek.
• İstanbul Rum kültür mirasının uluslararası düzeyde
tanınması için sergi, kitap ve yayınların hazırlanması ve bu amaçla Üniversite,
Araştırma Kurumları ve Kültür kurumları ile iş birliği projelerini hayata
geçirmek.










































Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.