Roşan Lezgîn / Yazar
"Yüz Yıllık Ah! Toplumsal Hafızanın İzinde 1915
Diyarbekir" (İBV Yayınları, İstanbul, 2015) adlı kitap, bir proje
çalışması olarak Adnan Çelik ve Namık Kemal Dinç tarafından kaleme alınmış. On
altı bölümden oluşan kitapta, 1915 Ermeni katliamı-tehcirini konu alarak
Diyarbekir özelinde, 1915'in kolektif hafızasını ortaya çıkarmaya,
kuşaklararası aktarım ve sessizleştirme süreçlerini anlamaya ve 1915'in şimdide
nasıl kurulduğuna, anlaşıldığına, anlatıldığına ve gerekçelendirildiğine
odaklanmaya çalışılmış. Kitapta, ağırlıklı olarak Kürtlerin 1915'e dair
hafızasından beslenmeye çalışılırken güncel Kürt edebiyatından da
yararlanılmış.
Sırf Ermeni nüfusun çürütülmesi için devlet tarafından Musul
valiliğinden Diyarbekir'e atanan Çerkez Dr. Reşit'in soykırım planını kendi
sahasında nasıl uyguladığı, yine Kürtlerle Ermeniler arasında bir toplumsal
kurum olarak "kirveliği" anlatan başka önemli bölümler de var
kitapta.
Yüz yıl önce neler olup bittiğini, aramızdan çokça
insanın aile büyüklerinden duyarak hafızasında canlı tuttuğu birçok anlatım var
kitapta. Bu açıdan, okunması gereken gerçekten önemli bir kaynak kitaptır. Ama
bir kitap okuru olarak şunu da söyleyeyim, önceleri kitap okurken genelde
olduğu gibi inanırdım anlatılanlara. Hatta edebi kitapları okurken,
anlatılanların gerçek yaşanmış şeyler olduğunu kabul ederdim hep. Ama zamanla
kitaplarda anlatılan her bilgiye ihtiyatlı yaklaşmam gerektiğini öğrendim.
Hatta birçok kitapta, makalede dipnotlarla belirtilen alıntıları bile imkan
dahilinde orijinal kaynaklarla karşılaştırmaya çalışıyorum artık.
Elbette bu kitabı okurken de, ihtiyatlı ve sorgulayıcı
bir şekilde anlatılanlara farklı açılardan bakmaya çalıştım. Kitapta aktarılan
bilgilerin önemli bir kısmı sözlü tarih anlatılarından, yorumlardan oluştuğu
için, gerek yazarlar gerekse anlatıcıların ne kadar objektif kalabildikleri
konusunda ister istemez soru işaretleri takıldı zihnime. Mesela, kitabın
"Soykırımın Toplumsal Örgütlenmesinde Aktörler - II, Diyarbakır Taşrasının
İleri Gelenleri" başlıklı 10. bölümde, 1915 Ermeni Katliamı'nda, şehir
merkezindeki eşraf dışında, taşradaki elit tabakanın rolü irdelenirken, kimi
yerde, sanki yazarlar önkabul ile hareket ediyorlar şeklinde düşünmekten
kendimi alamadım. Aslında konuyu birlikte düşünmemiz için kitabın 240. sayfası
ve devamındaki anlatımları olduğu gibi
aktarayım önce:
300.jpg"Sahada yaptığımız görüşmelerde Eğil
beyleriyle aynı kökenden gelen kişilerle de görüştük. Bu kişilerden biri olan
Hayri, elinde Eğil beylerine ait Arapça bir şecere olduğunu söylüyor. Eğil
beylerinin tarihine dair uzun bir değerlendirme yapıyor. 1750'li yıllarda
beyliğin içinde ikilik çıktığını, bundan faydalanmak isteyen Osmanlı devletinin
aradaki çelişkileri körüklediğini ve sonuçta beyliğin zayıf düştüğünü
belirtiyor. Soykırım sırasında dört beş yaşlarında olan babasının Eğil'den
kafilelerin Ergani'ye doğru gidişine bir anısını aktarıyor. Kendisine 1915'te
Eğil beylerinin nasıl tavır takındıklarını soruyoruz. Hayri sorumuz karşısında
savunmacı bir pozisyon alıyor. Beylerin 'kesinlikle tehcire katılmadığını,'
söyleyen görüşmecimiz, savunmasını iki temel üzerine inşa ediyor. İlk argümanı,
1915 yılında beyliğin sadece isim olarak var olduğunu, bir yerel otorite, güç
olarak beylerden bahsetmenin imkansız olduğunu, dolayısıyla rol oynamasının
mümkün olmadığı yönündedir. Hayri'ye göre, tehcire ve soykırıma ortak
olmadıklarının ikinci göstergesi ise kurtarılan Ermeni çocuklarıdır. Eğil
beyleri birçok Ermeni çocuğunu saklayarak kurtarmışladır, bu sebeple tehcire
ortak olmalarından bahsetmek söz konusu değildir:
'Eğil'in Kürtleri, 1915'te kesinlikle aktif olarak Ermeni
tehcirine katılmamıştır. Hayır, kesinlikle katılmamıştır. Hatta ellerinden
geldiği kadar Ermenileri korumaya çalışmışlardır. Ermeni çocuklarının korunması
buna güzel örnektir. Aralarında herhangi bir çatışma, hoşnutsuzluk olmamıştır.'
Görüşmemizin bir yerinde Hayri, Ermeni çocukların Eğil
beyleri tarafından kurtarıldığını söylüyor. Bugün Eğil'de 20 ile 30 arasında
Müslümanlaşmış aile olduğunu, bunların da Eğil beyleri tarafından kurtarılan
çocuklardan oluştuğunu belirtiyor. Hayri, Ermeni çocuklarını kurtarmanın
katliam dışında kalmanın, katliama iştirak etmemenin bir göstergesi olduğunu
düşünüyor. Oysa kurtulma hikayelerini anlattığımız bölüme bakılacak olursa
birçok örnekte görülecektir ki, aynı kişi hem cellat hem de kurtarıcı
olabilmektedir. Doğrusal bir ilişki kurup, 'çocukları saklayanlar katliama
ortak olmamıştır,' diyemeyiz. Görüşmecimize Ermenilerin mal ve mülklerinin ne
olduğunu soruyoruz. İlk anda aslında Eğil'in bütün arazilerinin Çaldıran
Savaşı'ndan sonra Osmanlı devleti tarafından resmen tanınan hükümete (Kürt
hükümeti), yani burayı yöneten Eğil beylerine bırakıldığını söylüyor. Osmanlı
padişahı II. Mahmut zamanında bunun ne kadar değişikliğe uğradığını bilmediğini
söyleyen görüşmecimiz, Eğil'de Ermenilerin arazi sahibi olup olmadığını
bilmediğini ima ediyor. Ama ardından Ermeni mallarına el konulduğunu, Eğilli
herhangi birinin el koymuş olabileceğini söylüyor. Lakin Eğil beylerinin
mallara el koyup koymadığı konusunda bir şey söylemiyor:
'Ermenilerin topraklarına el konulmuştur. Ahmet
gitmiştir, Hüseyin gitmiştir, Veli gitmiştir. Benim Ermeni dönmesi arkadaşlarım
var İstanbul'da. Bu arkadaşlarımla konuştuğumuzda Eğil'e gitmeden önce sağ
taraftaki bir sürü tarlanın onların olduğunu söylemişlerdi.'
Eğil'de yaptığımız bir başka görüşmede, bu anlatılanların
tam tersi yönde bir hikaye dinliyoruz. Sabahattin, İttihat ve Terakki'nin Eğil
beylerinin de desteğini alarak katliamı gerçekleştirdiğini söylüyor. Beylerin
bizzat kendilerinin iştirak etmediğini, oturdukları yerden piyonlarını harekete
geçirerek katliamlarını yönlendirdiğini, kendilerinin saf ve temiz oldukları
imajını yarattığını, hizmetkarları, uşakları ya da Cendirmeyên Bejikler
vasıtasıyla perde arkasından yönlendirdiğini anlatıyor.
'Şimdi İttihat ve Terakki Eğil'de biraz da beyliğin
desteğini alarak -yani Osmanlı döneminde Abbasilerden sonra sancaktarlık yapan
bir yapı- onları da devreye sokarak [gerçekleştiriyor]. Ama ben her zaman şunu
söylüyorum: Mîrekler (beyler), komutanlık görevi yaparlar, asildirler,
yerlerinde oturarak kendi piyonlarını harekete geçirirler. Ama kendileri saf
görünmelidirler, sanki o işin yoklarmış gibi davranmalılar, öyle bir imaj
yaratırlar. Bu sistematik bir şekilde devam eder, nitekim günümüzde de
böyledir. Onlar makamlarında otururlar, altlarında bulunan hizmetkarları ya da
uşakları diyelim, sisteme adapte olmuş 'eskerê bejik'leri, bugün olduğu gibi,
korucuları vardır. Bunları harekete geçiriyor ve 1920'de Eğil'de katliamlara
katılıyorlar.'
Görüşmecimiz burada Ermeni soykırımının tarihini 1920
olarak hatırlıyor. Fakat beyler hakkında söylediklerini Diyarbakır'ın farklı
ilçelerinde de dinliyoruz. Gerek taşradaki beyler, gerekse Müslüman şehir
eşrafındaki beyler hakkında şu tarz ifadeleri çok dinledik: 'Beyler gidip
kendileri kesmemiş, öldürmemiştir ama halkı yönlendirmiştir, kendi adamlarını,
etkisi altındaki kişileri yönlendirmiştir, onlar vasıtasıyla Ermenileri
kesmiştir, sonra da mallara mülklere el koymuşlardır.' Halk arasındaki genel kanı
bu yöndeydi. Sabahattin, görüşmenin devamında geçmişte Ermenilerin yaşadığı
köylerin bugün beylerin elinde olduğunu söylüyor. Elbette bunu söylerken
katliama katılmakla mallara el koymak arasında doğrusal bir ilişki kuruyor:
'Mesela Şavelyan, Eğildeki kilisenin aynısı şu anda
Şavelyan'da mevcut. Oranın kime ait olduğu belli. Peki, bugün kimin elinde?
Beylerin elinde, Mussan kimin elinde? Talabyan kimin elinde? Eğil'in
çevresindeki verimli toprağı kendi aralarında paylaşmıştır.'" (s. 240-242)
Kitapta yer alamamış ne tür diyalogların, yazarların
edindiği intiba ve izlenimlerin olduğunu okur olarak bilemem, ama Eğil
beyleriyle aynı kökenden gelen ve yazarlar tarafından kitapta adı
değiştirilerek verilen Hayri'nin anlatımlarından yazarların sanki memnun kalmadığı
anlaşılıyor. Çünkü yazarlara ait olan "Hayri sorumuz karşısında savunmacı
bir pozisyon alıyor." ifadeleri, bir nevi suçlama içeriyor. Şahsen okur
olarak Hayri'nin anlatımlarının "savunmacı bir pozisyon"da olduğunu
göremedim. Kendince düşüncesini temellendirmeye çalışarak anlatma çabasıdır
Hayri'ninki. Ama yazarlar, ona karşı sanki belli bir pozisyonda konumlanmış
durumdalar. Çünkü devam eden ifadelerde de "Hayri'ye göre" veya
"ima ediyor" tarzı mimlemelerle, okuru, Hayri'in anlatımlarına
inanmamasını istiyorlar. Hayri'nin doğruyu ikrar etmediğine okuru ikna etmek
için "Oysa kurtulma hikayelerini anlattığımız bölüme bakılacak olursa
birçok örnekte görülecektir ki, aynı kişi hem cellat hem de kurtarıcı
olabilmektedir. Doğrusal bir ilişki kurup, 'çocukları saklayanlar katliama
ortak olmamıştır,' diyemeyiz" şeklinde yargılarda bulunuyor yazarlar.
Niye "çocukları saklayanlar katliama ortak
olmamıştır" diyemeyiz?
Sadece kitabın içeriğiyle yetinsek bile, birçok kişi veya
aile pekala hem çocukları, kadınları ve erkekleri kurtarmıştır hem de katliamla
hiçbir ilgisi olmamıştır. Kaldı ki 1915'de Osmanlı devletinin, valilerinin
"Ermeniler yok olmak zorunda. Eğer bir Müslüman bir Hıristiyan'ı korursa;
önce evi yakılır, sonra kurtarmaya çalıştığı Hıristiyan gözleri önünde
öldürülür ve ardından kendisi ile aile bireyleri de öldürülür" (s. 281)
şeklinde fermanları olduğu halde, yine de eğer Kürtler cesaret edip çocukları
veya yetişkinleri korumak amacıyla saklamışsa, katliama iştirak etmedikleri
kanaati çok daha inandırıcıdır. Kaldı ki diğer görüşmecileri Sabahattin, şu
anda Eğil'de "Mevcut yaşayan nüfusun yüzde altmışı Ermeni kökenli
"(s. 344) diyor. Demek ki Eğil'de büyük bir Ermeni nüfusu korunmuştur o
zaman.
Ermenilerden geri kalan "Eğil'in çevresindeki
verimli toprağı kendi aralarında paylaşmış"larsa bile, yine de onların
katliama karıştıklarını söyleyemeyiz. Örneğin, katliam döneminde buralarda
olmayan ama sonradan devlet tarafından Balkanlar'dan, Kafkasya'dan veya başka
yerlerden getirtilerek boşaltılan Ermeni köylerine yerleştirilen çok önemli bir
Türk muhacir nüfus vardır. Ermeni mallarına kondukları halde katliamla
ilişkileri yoktur onların. Yani daha sonra kimi taşınmaz mülkü bir şekilde
tasarrufunu almak ile Ermeni tehcirine karışmak arasında doğrusal bir ilişki
olmayabilir.
Yazarlar, Hayri'nin 'Eğil beylerinin katliama
karışmadıkları' iddiasını çürütmek için hemen devamında "bu anlatılanların
tam tersi yönde bir hikaye dinliyoruz" diyorlar ama okur olarak "tam
tersi yönde" herhangi bir hikaye göremedim ben. Sabahattin'in anlattığı
şeylerde, Eğil beylerinin katliama iştirak ettiği söylemi yoktur. Katliamın
tarihini bile tam olarak bilmeyen Sabahattin, kimi şeyler anlatıyordur ama
yazarlar, Sabahattin'in anlatımlarını "İttihat ve Terakki'nin Eğil
beylerinin de desteğini alarak katliamı gerçekleştirdiğini söylüyor"
şeklinde formüle ediyorlar.
Hayri, kanaatini temellendirmek için iki önemli argümant
öne sürmesine karşın, yazarlar, Hayri'yi doğruyu ikrar etmeyen biri olarak
okura göstermeye çabalarken, Sabahattin'in anlatımlarının doğru olduğu
noktasında destekleyerek "Fakat beyler hakkında söylediklerini
Diyarbakır'ın farklı ilçelerinde de dinliyoruz" diyebiliyorlar. Oysa
Sabahattin'in ağzında aktardıkları "İttihat ve Terakki Eğil'de biraz da
beyliğin desteğini alarak, onları da devreye sokarak [gerçekleştiriyor]"
iddiası konusunda ne Sabahattin herhangi bir kanıt öne sürüyor ne de kendileri
bir şey anlatıyorlar. Yine, Sabahattin'in "Onlar makamlarında otururlar,
altlarında bulunan hizmetkarları ya da uşakları diyelim, sisteme adapte olmuş
'eskerê bejik'leri, bugün olduğu gibi, korucuları vardır. Bunları harekete
geçiriyor ve 1920'de Eğil'de katliamlara katılıyorlar" şeklindeki
yorumları için de herhangi bir örnek verme talebinde bulunmuyorlar. Hayri'nin
ifadeleri için "Hayri'ye göre, ima ediyor" şeklindeki ihtiyatlı
yaklaşımları Sabahattin için geçerli olmuyor.
Hayri'nin dediği gibi, 1915'de elbette Eğil'de herhangi
bir 'beylik' yoktur, belki bey kökenli aileler vardır. Beylerin sülbünden gelen
ve o çevrede hala nüfuzlu kimselerle İttihat ve Terakki'in münasebetleri olmuş
mudur? Yazarlar, Sabahattin'in Eğil beylerinin illaki katliama iştirak ettiği
noktasında destekleyen düşünceler bulmaya çalışırken, İttihat ve Terakki ile
'Eğil beyliği' arasında geliştiği iddia edilen ilişkinin kanıtlarının neler
olduğu konusunda aynı çabayı göstermiyorlar. Kaldı ki katliamı sadece bir örgüt
olan İttihad ve Tarakki işlemedi, koskoca bir devlet işledi. İşin başında
bölgede devletin birinci derecede amiri olan vali var.
Kitapta Liceli politikacı Tarık Ziya Ekinci'nin (1925
doğumlu) birçok konunda anlatımları aktarılmış. Ekinci, "[Lice'de] sağdan
soldan gelenlerle birlikte aşağı yukarı 50-60 hanelik bir Ermeni ailesi vardı
benim çocukluğumda." (s. 351) diyor. Liceli yazar Amed Tigris de
"1960'lı yılların başında hala Lice'deki on iki mahalleden birsinin
Ermenilere ait olduğu"nu (s. 353) söylüyor. Tarık Ziya Ekinci, aynı
yerdeki konuşmasını şöyle sürdürüyor: "Ama daha sonra bunların hepsi
gittiler. Ezildiler, horlandılar, özellikle köydekiler çok zahmet geçiyorlardı
[çekiyorlardı?]…" şeklinde devam ediyor. 1915'ten sonra Lice'de Hıristiyan
ve Ermeni olarak yoğun bir nüfusun kaldığını, 6 Eylül 1975 büyük depremine
kadar çoğunun Lice'de yaşadığını, en son 1993'te Lice boşaltılınca Hıristiyan
ve Ermeni olarak kalan ailelerin de mecburen Kürt nüfusla birlikte göç ettiğini
biliyoruz. Ama Ekinci'nin "Ezildiler, horlandılar, özellikle köydekiler
çok zahmet geçiyorlardı [çekiyorlardı?]" sözleriyle, hâlâ klasik Lice
eşrafı edasıyla köylüleri (gundî) suçlamasını yadırgadım doğrusu. Keşke
yazarlar, Tarık Ziya Ekinci'ye "hangi köylerde?" diye sorsalardı. Ama
ne yazık ki Lice köylerinde 1915'ten sonra Hıristiyan ve Ermeni olarak kalanlar
olmamıştır; sağda solda tek tük kalan olmuşsa da Lice merkeze yerleşmiş.
Köylerde kalanlar, Müslümanlaşmış bavfileh olanlardı ve hala vardırlar.
Bunlardan hiç kimse göç etmemiş çünkü köylüler tarafından herhangi bir
ezilmeye, horlanmaya maruz kalmamışlardır. Kitapta adı değiştirilerek verilen
"ilçede ünlü bey ailelerinden birisine mensup olan Fahriye", 1915'den
sonra Lice'de Hıristiyan olarak kalan Ermeni nüfusun nerede "çok zahmet
çektikleri, ezildikleri, horlandıkları" konusunda anlatımları Tarık Ziya
Ekinci'nin tam tersidir: "Şimdi ben ilkokul birinci sınıfı Lice'de okudum,
1941'di zannedersem. Ermeni çocukları vardı, bizim Kürt çocukları onlara çok
hakaret ediyorlardı. Dövüyorlardı, alay ediyorlardı. Xaço Paço, ne desen…"
(s. 353) diyor.
Kitapla ilgili değil de genel olarak ifade etmek
istiyorum. 1915 olayları anlatılırken, tartışılırken " Ermeni katliamında
Kürtler" veya "Ermeni katliamında Kürtlerin rolü" şeklinde
ifadelerle bilerek veya bilmeyerek "Kürtler" topyekun olaya dahil
edilir. Oysa Kürtler, devletsiz ve örgütsüz bir millet olarak farklı toplumsal
ve dinsel gruplarıyla iki büyük devletin hükümranlığı altından yaşıyordular.
Yaşadıkları çok geniş coğrafyaya, yani Kürdistan topraklarının tümüne
baktığımızda, Kürdistan'ın sadece az bir kısmında Kürtler Ermenilerle
beraberdi. Bu kısımda da, olayda, Türk devleti tarafından kullanılmış kimi
ferdler vardır sadece. Sözgelimi, Raman aşiretinden daha önce zaten kriminal
durumda olan, Vali Dr. Reşit tarafından davet edilerek, ikna edilerek olayda
kullanılmış ve daha sonra da bertaraf edilmiş sadece iki bireyden söz edilir.
Ferdi olarak kullanılan Kürtler bile kendiliğinden, gönüllü olarak, karar
vererek değil, devletin dayatması, zorlaması veya ikna emesi sonucu
karışmışlardır olaya. Yani devletle hareket eden Kürt yoktur. Örneğin
"Hepimiz toplanmıştık ve asker köye geldiğinde tüm köylüleri topladılar ve
herkes çevresindekini öldürsün diye emrettiler" (s. 288) diyor görüşmeci.
"Askerler onları bir eve toplayıp hepsini ateşe vermişler." (s. 289) diyor.
"Oranın ileri gelenlerinden biri geliyor ve dedemi kolundan tutup
'komutanım bunu bana vermez misin, çoban edeyim?' Komutan da al götür
diyor." (s. 295) Kürdün elinden gelse bütün kafileyi kurtarır ama
"çoban edeyim" bahanesiyle ancak bir tanesini Türk komutanın elinden kurtarabiliyor.
Diyarbekir ve civarındaki katliamlarda Çerkez olan Vali
Dr. Reşit Bey'in kendisi ve emrindeki Çerkezlerden oluşan özel birliğin, çok
aktif rolleri söz konusudur. Yine eğer araştırılsa, daha başka birçok bölgede
de, devletle hareket eden Çerkezlerin rolü ihtimal dahilindedir. Ama bu mesele
tartışılırken hiçbir yerde "Ermeni katliamında Çerkezlerin rolü" veya
"Çerkezler" şeklinde bir ifadeye rastlamıyoruz.
Osmanlı Türk devleti aklı, "Türk milli çıkarları
adına", "Türklük adına" gayrı Müslim nüfusun ortadan
kaldırılmasını düşündü, planladı ve uyguladı. İşe hemen İstanbul'dan başlandı
ve birçok merkezde Diyarbekir'den çok daha fazla acılar yaşatıldı. Ermeni genç
erkek nüfusundan yol yapımında, inşaatlarda kullanılmak üzere "amele taburları"
oluşturuldu önce, ve bunlar buhar edildi; akıbetleri konusunda hiçbir şey
bilinmiyor, dolayısıyla tartışmalarda, yazılanlarda söz konusu edilmiyor. Daha
sonra, Ermeni toplumunun ileri gelenleri çeşitli yöntemlerle tutuklandı ve bir
şekilde bertaraf edildi. Geri kalan nüfusun çürütülmesi de yine direkt
'askerler tarafından' yapılmış. Ama konu tartışılırken, bırakınız
"Türkler"den veya "Türk devletin"den, "Türk
askerinden" sadece "İttihat ve Terakki" örgütünden söz edilir
genelde. Örneğin, kitapta adı geçen görüşmeci Sabahattin bile "İttihat ve
Terakki Eğil'de biraz da beyliğin desteğini alarak onları da devreye sokarak
gerçekleştiriyor." diyor. Hatta çoğu tartışmacı, failleri daha da
daraltarak, işte Talat, Enver ve Cemal Paşalar gibi birkaç üst düzey yöneticinin
adını öne sürüyor. Mekan olarak da, İstanbul'dan Adana ve Haleb'e kadar,
Anadolu'daki birçok ilde, doğu tarafında; işte Sivas, Erzincan, Erzurum Kars'a
kadar, Elazığ ve Malatya'da, Serhad bölgesinde; Muş'ta, Van'da çok önemli
olaylar olmasına rağmen, 1915'le ilgili
çalışmalarda genelde hep Diyarbekir en başa, merkeze alınır.
Sonuç olarak tekrar kitaba dönersek eğer, büyük bir
emekle çok önemli bilgilerin derlendiği ve aktarıldığı, okunması gereken bir
çalışmadır "Yüz Yıllık Ah!" Bu ah hepimizin dinmeyen, şuan devam eden
ahıdır. Dolayısıyla bu tür çalışmaların, yani sözlü tarih derlemelerinin
Kürtler için de yapılmasını, örneğin 1925 harbi, Agirî kalkışması ve Zîlan
katliamı, Koçgîrî ve daha sonra Dêrsim tertelesi, özellikle de son otuz yılda
gelişen ve çok geniş bir coğrafyada Kürtler açısından çok yıkıcı, altüst edici
sonuçları beraberinde getiren "kirli savaşın" da bu şekilde her
boyutuyla irdelenmesi dileğiyle.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.