Halil-Berktay / yazarlar@serbestiyet.com / @HalilBerktay
Selâhattin Demirtaş da kendini iki ayrı kadını, pardon iki
ayrı dünyayı birden idare edebileceği illüzyonuna kaptırmış olduğundan, şimdi
hayatın kayalarına toslamaya çok yakın ve yatkın gözüküyor… Sözlerin bence iki
ilginç boyutu var. Birincisi, Demirtaş suçlama sözcüğünün de tam ifade
etmediği, içinde bol bol “katil” ve “alçak” geçen çok aşırı bir düşmanlık dili
kullandı. İkincisi, bir yenilik getirdi. Bir arada yaşama projesi veya
tasavvurunu, sadece başvurduğu nefret söyleminin uyandırması kaçınılmaz
reaksiyonlar itibariyle değil, açık ve belirtik olarak da red ve sabote etti.
Yukarıda italiklediğim yere dikkat edin: Bizim alçaklarla bir arada yaşama,
dayanışma gibi isteğimiz yoktur. (…) Haysiyetini yitirmiş olanlarla birlikte
yaşam da olmaz. PKK’nın gerilla savaşını başlattığı 1984-85’ten Öcalan’ın
yakalanıp Türkiye’ye getirildiği 1999’a kadar dahi böyle bir dil kullanılmış
mıdır, doğrusu hatırlamıyorum.
***
Selâhattin Demirtaş da kendini iki ayrı kadını, pardon iki
ayrı dünyayı birden idare edebileceği illüzyonuna kaptırmış olduğundan, şimdi
hayatın kayalarına toslamaya çok yakın ve yatkın gözüküyor.
[11 Ekim 2015] HDP
eşbaşkanı Selâhattin Demirtaş’ın Ankara’daki patlamalardan hemen sonra neler
dediğini herkes biliyor. Tam bir ezberlenmiş refleks gösterisiydi. Hiç durup
düşünmeden, en ufak bir şüphe payı bırakmadan, Yıldıray Oğur’un dikkat çektiği
üzere Diyarbakır ve Suruç’a ilişkin “Saray Gladyosu” ve benzeri iddialarının ne
kadar çürük kaldığını da aklına getirmeksizin, seçim kampanyasının ana
çizgisiyle aynı doğrultuda, dümdüz gidip hükümeti suçladı (bkz Alçaklığın dünkü
tarihi; İng. çev. Yesterday’s history of basest villainy). Katliam sonrasında
sıcağı sıcağına kaleme aldığım, Serbestiyet’e hemen yüklenen önceki yazımda
(Bir felâkete sürükleniyoruz, 10 Ekim) uzun uzadıya alıntılamıştım:
“AKP iktidarının eveleme geveleme şansı çoktan bitmiştir.
Katilsiniz. Eliniz kanlıdır. Yüzünüzden ağzınızdan her yerinize kan
sıçramıştır. Ve en büyük terör destekçisi olduğunuz ortaya çıkmıştır. Yurt
içinde yurt dışında terör anlayışını halka dayatan zihniyet olduğunuz ortaya
çıkmıştır. Her gün onlarca genci katleden, taş attı, slogan attı diye infaz
eden devlet, Ankara’nın göbeğinde büyük bir katliama imza atmıştır. (…) [B]u
alçakların önünde asla diz çökmeyeceğiz. (…) Sizin gibi alçaklardan
korkmayacak, onurlu direniş geleneğinden gelen halklar var karşınızda. (…) Bu
alçaklık karşısında vicdanı olanların kenetlenmesi gerekiyor. Bizim alçaklarla
bir arada yaşama, dayanışma gibi isteğimiz yoktur. (…) Haysiyetini yitirmiş
olanlarla birlikte yaşam da olmaz (…) Bu devletimizin, milletimizin birliğine
yapılan saldırı değil, devletimizin halkımıza yaptığı saldırıdır (…) Ortaya
çıkan tablodan çok memnunlar (…) Hiçbir devlet başkanının Cumhurbaşkanını
arayıp başsağlığı dilemesini kabul etmiyoruz…”
Bu sözlerin bence iki ilginç boyutu var. Birincisi, Demirtaş
suçlama sözcüğünün de tam ifade etmediği, içinde bol bol “katil” ve “alçak”
geçen çok aşırı bir düşmanlık dili kullandı. İkincisi, bir yenilik getirdi. Bir
arada yaşama projesi veya tasavvurunu, sadece başvurduğu nefret söyleminin
uyandırması kaçınılmaz reaksiyonlar itibariyle değil, açık ve belirtik olarak
da red ve sabote etti. Yukarıda italiklediğim yere dikkat edin: Bizim
alçaklarla bir arada yaşama, dayanışma gibi isteğimiz yoktur. (…) Haysiyetini
yitirmiş olanlarla birlikte yaşam da olmaz. PKK’nın gerilla savaşını başlattığı
1984-85’ten Öcalan’ın yakalanıp Türkiye’ye getirildiği 1999’a kadar dahi böyle
bir dil kullanılmış mıdır, doğrusu hatırlamıyorum. Uzmanları bulup çıkarabilir.
Ama 2000 ve hele 2002’den bu yana, bırakın legal Kürt partilerinin
sorumlularını, KCK ve PKK liderlerinin bile, en azından kamuoyuna yansıyan
demeçlerinde böyle sözcük ve ifadelere yer verdiğinden çok şüpheliyim. Hele
birlikte yaşamanın alenen inkârı, benzersiz ve çok düşündürücü. Bundan sonra
Türkiyeli çözümler nasıl konuşulur; spesifik olarak bu Kürt hareketinin esas
gündeminin bir punduna getirip ayrılmak olmadığına (ve aksini söylediklerinde
takiyye yapmadıklarına) kim inanır; PKK bir yana, HDP’yi artık kim muhatap
kabul eder, doğrusu bilemiyorum.
Bundan sonra gelelim, Demirtaş’ın bir gün sonra, yani 11
Ekim’de Sıhhiye meydanında yaptığı konuşmaya. Burada sorun biraz daha karışık
ve karmaşık. İki kritik yeri gene ben italikledim:
“Şu ana kadar 128 yoldaşımızı yitirdik. Cenazeleri sonsuzluğa
uğurlamaya başladık. Gün gelecek devran dönecek. Ve siz, ‘bu ülkeyi teslim
aldık, devlet bizim malımız’ diyenler halka hesap vereceksiniz. Dünden bu yana
Ankara’nın göbeğinde kuş uçsa haberi olan devlet bir katliamı önleyememiştir.
Diyarbakır’daki gibi, Suruç’taki gibi. Dün akşamdan bu yana başbakan yaptığı
açıklamanın yarısından fazlasını bizi suçlamaya ayırmıştır. Yandaşları,
şakşakçıları gece yarısına kadar tv tv dolaşıp katledilenleri, bizi
suçlamıştır. En azından acıda birleşebilmeyi çok isterdik. Ama biz
katillerimizle acıda nasıl buluşalım? Faşizmle acıda nasıl buluşalım? Yoksa
yüreğinde vicdanın, insani değerlerin kırıntısını taşıyanlar zaten birleşmiş
durumda. Türkiye’nin bütün ezilenleri bu katliam karşısında tek yürek olmuş
durumda. Bu devlet bizim, bu vatan ortak vatanımızdır diyeceğiz. Kimsenin
tepeden gelerek haklarımıza el koymasına müsaade etmeyeceğiz. Ayağımızı yere
vursak sarayın camları titrer diyeceğiz. İntikamla, kinle hareket etmeyeceğiz.
Ama hesabını da soracağız. Bunun ilk adımı 1 Kasım…”
Neden daha karışık ve karmaşık? Çünkü Demirtaş net
konuşamıyor, lâfı dolandırıyor, iki ayrı söylemsel stratejinin ögelerinden bir
yanamlı bohça yaratıyor. Dolayısıyla aynı şeye, yani ilk söylediklerine hem
benziyor, hem benzemiyor. Bir yandan, devleti katillikten çok “katliamı
önleyememek”le suçluyormuş gibi duruyor, yani sanki 10 Ekim’e göre küçük de
olsa bir fark getiriyor -- ama bunu izleyen “katillerimiz… Faşizm… sarayın
camları” gibi ifadelerle, atar gibi olduğu adımı derhal geri alıyor ve o
yontulmamış kütük misali AKP düşmanlığının alışılmış klişelerine, sinyal veren
anahtar sözcüklerine rücu ediyor.
Belki daha önemlisi, bir arada yaşama/yaşamama meselesine
çaktırmadan, dolambaçlı yoldan geri dönüyor. Önce, başbakanın (baştan değil, “dün
akşamdan bu yana”) kendilerini suçlamasından yakınıyor. Çok tuhaf; sanki
cumhurbaşkanı ve başbakan saldırıyı çok net ve kesin biçimde kınarken o
“katilsiniz… alçaklar… en büyük terör destekçisi… devletin halkımıza yaptığı
saldırı” lâflarını eden kendisi değil; Demirtaş hükümete çiçek uzatmış da
Davutoğlu bunu durup dururken geri çevirmiş. Ardından, inanılmaz bir şekilde,
“En azından acıda birleşebilmeyi çok isterdik” cümlesini telâffuz ediyor.
Hayret doğrusu; HDP lideri ilk gün bu kadar acının karşılığı olması gereken
vekarı gösterebilmiş, en ufak bir paylaşma arzusu izhar etmiş mi ki; tersine,
tam da hükümetin sunduğu acıda birleşme yaklaşımını tepip tekmelemiş, öfke ve
nefret kusmanın ötesine geçememiş; nitekim AKP ve hükümet liderleri buna tepki
gösteriyor. Ama yok, bu silâhı hemen onların elinden alması gerekiyor ve
dolayısıyla hem suçlu hem güçlü, elçabukluğu marifet, hiç olmazsa acıda
birleşmeyi biz istedik ama siz istemediniz diye, zeytinyağı gibi suyun üstüne
çıkmaya çalışıyor. Kaldı ki burada da bir paylaşım veya birleşmeden aslında çok
uzak; paylaşım dediği, ölüler bizim, katiller siz/in diye iki zıt kamp yaratmak
anlamına geliyor. Üçüncüsü ve en şaşırtıcısı, “Bu devlet bizim, bu vatan ortak
vatanımızdır” diyor. Ama hani, bir arada yaşama ve dayanışma diye bir şey
kalmamıştı? Ona da çare bulmaya çalışıyor Demirtaş; anlaşılan bu “bizim” devlet
ve “ortak” vatan hem yok hem var; olmayan ama olacak olan bir vizyon; bu
tutarsızlık değil mi diye sorulacak olsa, Demirtaş’ın (mealen) “ben bugünden
değil gelecekten, zaferimizin sonrasından ve ‘alçak’larla değil ‘halklar’la
birlikten söz ettim” gibi, teorik bakımdan dört dörtlük (!) bir açıklamaya
sığınabileceğini anlıyorum. Böylece 10 Ekim’deki en sivri, en aşırı lâflarını
hem güya biraz geri almış, hem almamış oluyor.
Peki şimdi ne anlama geliyor bütün bu dolambaçlı lâf
salataları? Reel bir tereddüt mü söz konusu; dün gece kendi kendine hop, biraz
fazla ileri gittik mi dedi, ya da biri ona sufle mi etti bu aklı? Geçmiş ve
gelecek, savaş ve barış, silâh ve demokrasi, adı konmamış devletleşme ve
parlamenter reformlar arasında; özetle, PKK projesi ve HDP projesi arasında
gerçekten tam nerede duruyor? PKK’ya geçmiş hizmetleri için teşekkür eder ama
biz bundan böyle kendi demokrasi yolumuzda yürüyeceğiz derken samimi mi? Yoksa
ilk fırsatta geri kaçma opsiyonunu açık tutmak, hem de sonsuza dek açık tutmak
mı istiyor?
Bu noktada bir erkek metaforu geliyor aklıma. Birine âşık
olur, birlikte bir hayat kurar; derken belki başka birine âşık olur, eşinizden
ayrılır ve yeni bir hayat kurarsınız. Kadınlar için de, erkekler için de gayet
olağan. Ama bazen (daha çok erkeklerde) şöyle bencil bir çok-eşlilik hayali de
kendini gösteriyor: Ben hem evli kalayım, hem ayrı bir sevgilim olsun. Herkes
onaylasın bunu; kimse keyfimi bozmasın; hiçbir fedakârlıkta bulunmayayım; iki
kadın arasında tercihe zorlanmayayım; olabilecek bütün dünyaların en iyi
unsurlarının (the best of all possible worlds) tadını çıkarayım.
Kelimenin tam anlamıyla bir Ahlâksız Teklif bu; bir Indecent
Proposal. Pratikte, özel hayatlar düzeyinde olur mu olmaz mı bilemem, ama en
azından siyasette zerrece olabilirliğini göremiyorum; eninde sonunda kayalara
toslamaya mahkûm. Gitmez ikisi birden; orta ve uzun vâdede kimse size bu lüksü
tanımaz. Oysa Selâhattin Demirtaş kendini tam böyle bir hayale; iki ayrı
kadını, pardon iki ayrı dünyayı birden idare edebileceği illüzyonuna kaptırmış
gözüküyor. Hayatının son yıllarında Mayakovsky hem üç kadın arasında (Lili
Brik, Tatyana Yakovleva, Veronika Polonskaya), hem de Stalinist rejimin
icapları ile kendi lirik-trajik şiirselliği arasında sıkışıp kalmıştı. Çok
sürmedi; 1930’da intihar etti. Geride bıraktığı şiir, “aşkın teknesi günlük
hayatın kayalarına tosladı” mısraını içeriyordu.
Şimdi de Selâhattin Demirtaş’ın ilelebet süreceğini sandığı
iki yıllık ateşkesin ideal dünyası parçalanmakta. Ya sancak, ya iskele
tarafındaki kayalara toslamaya çok yakın ve yatkın gözüküyor.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.