Soykırım Ankara bakmından ne anlam tadıyor? Nasıl yaşandı
tehcir ve sonrası? Ankara bir daha 1915 öncesindeki gibi bir kent olabildi mi?
Daha doğrusu, çok ayrıksı bir serüveni olan Ankara’yı bir tarafa ayırsak bile,
hiçbir Anadolu kenti, bugün adlarını bildiğimiz bütün kentler ve kasabalar,
hatta kırlar, bir daha 1915 öncesinde olduğu gibi olabildi mi? Adana oldu mu?
Erzurum oldu mu, Van oldu mu, Muş oldu mu, Diyarbakır oldu mu?
Bu kentlerde 1915 öncesinde olan ve bir daha geri
gelmeyecek biçimde yok olanın ne olduğunu tam olarak ortaya koyabilmek için,
yapılması gereken binlerce çalışma, henüz yapılmadığından, bu soru bir bakıma,
yanıtsız kalıyor.
Ancak bildiklermiz ve bilinebileceğini düşündüklerimiz
var. Bunları bir araya getirdiğimizde, bir türlü yüzleşmeye cesaret
edemediğimiz böylesine korkunç bir olay ve toplumsal suç için ne diyeceğiz?
Toplumun kendi geçmişiyle hesaplaşamamasının nelere mal olduğunu biliyoruz,
zaten. Gündelik yaşamımızda her an karşmıza cıkıyor sonuçları. Bastırılmış Kürt
isyanlarının, Alevilere yönelen ayrımcılığın, dini etnik ve cinsle ilgili bütün
ayırımcılıkların, hiçbir zaman hesabı sorulmadğı için, barışın gerçekten gelip
gelemeyeceğni bilemiyoruz bir türlü. 12 Mart ve 12 Eylül ile bir türlü
hesaplaşamadığımızı için, ancak utangaç bir yargılamayla, yarım yamalak bir suç
saptayabiliyoruz, zavallılaşmış generallere karşı.
Asıl sorun, toplumun büyük bir bölümünün böyle
yüzleşmeleri gerekli bile görmemesinde. Bütün bu korkunç olayları, soykırım,
katliam ve pogromları işkenceleri ve ayrımcılıkları toplumun geniş bir
kesiminin sorun etmemesinde…
Bunlarla yüzleşmektense, bunlar sanki olmamış gibi
hafızasının kirli halılarının altına süpürmeyi yeğlemesinde…
Sadece Ankara’ya bakalım. Gerçekte olan neydi ve nasıl
bir şeydi? Ve olanı, olmamış gibi yaparak yolumuza devam edebilimiyiz?
Soykırımı nasıl anlayabileceğimize göz atmak ve sonra bu
tanımlara göre Ankara’da gördüklerimizi sıralamak yararlı olabilir. Öncelikle
kabul etmemiz gereken gerçekleri hatırlayalım: Ermeniler Osmanlı tebaası, yani
yurttaş ve bu ülkenin yerli halkıydı. Devletin, korumakla yükümlü olduğu
yurttaşlar. Eğer bir devlet varsa, suçun (ayaklanma, devlete karşı başkaldırı
ya da isyan veya çeteleşme vb), ancak bunların sorumlusuna, şahsi darak bu suçu
işlediği kanıtlananlara ait olabileceği, temel bir hukuk anlayışının gereği
olmalıydı.
Daha yeni, ama Ruanda ve Bosna nedeniyle yakından
tanıdığımız bir kavram olan “etnik temizleme” kavramına bakacak olursak, bu
kavramın içinde, kitlesel tehcir (zorla goç ettirme) katliam, mülke el koyma,
kültürel değer (mezarlıklar dahil) ve anıtları ortadan kaldırma, vb. türü insan
hakkı ihlallerini de düşünmemiz gerekir. Aslında belki iki kavramı daha
eklemek, Ankara’daki soykırımı anlamaya yardımcı olabilir: etnik kırım ve
kültürel kırım. Birinçisi, kısaca, belirli bir topluluğun kimliğini
simgeleyenleri seçkinlerin/önderlerini öldürmek/ortadan kaldırmak (24 Nisan
1915’te başlayan tam da buydu aslında) ve ikinçsi de, topluluğun kültürel
hafızsını ayakta tutan maddi ve manevi bütün nitelikleri yok etmek, ortadan
kaldırmak biçiminde anlaşılabilir. 1916 Ankara Yangını da, tam olarak buydu.
Ankara’daki (ve 1915 öncesinde Anadolu’nun Rumeli’nin
diğer kentlerindeki/yerleşmelerindeki) Ermeniler için, bir ayaklanma durumu söz
konusu değildir. Ancak yukarıdaki tanımlara uygun biçimde 1915 ve sonrasında,
bütün yerleşim yerlerinde (Ege bölgesinde daha hafif olmak üzere) kitlesel
tehcir, katliam, mülke el koyma ve birçok şehirde Ermeni ve Hıristiyan
mahallelerindeki yangınlar ve kültürel değerlerin yakılp yıkılması ve yok
edilmesi uygulanmıştır.
Ankaralı Ermeniler Hakkında Bildiklerimiz
Ankara’da, ne kadar Ermeni vardı ve kentin, vilayetin
nerelerinde bulunuyorlardı? Bu konuyla ilgli elimimizdeki bilgiler neler ve bu
bilgilere ne kadar güvenebiliriz? Aşağıdaki tablo, bu konuda bir fikir
edinmemizi sağlıyor. Sayımların yapılma bicimler, yöntem ve güvenilirlikleri
vb. hakkında pek çok şey söyleyebiliriz elbette. Arcak bunları bir kenara
bıraksak ve tablonun gerçeğe kabaca işaret etiğini kabul etsek bile, apaçık
gerçeği algılayabiliyoruz: kırım… Ve bu kırım Ankara için tam bir etnik
temizlik olarak gerçekleşmiş ve bütün varlık yağmalanmış, yıkılmış ve yakılmş.
Buna rağmen, unutturma tam olarak başarılamamış. Bu kırılma (türü nasıl olursa
olsun, nasıl adlandırırsak adlandıralım) hiçbir zaman gerçekleşmemiş bir
yüzleşme ihtiyacı ve hiçbir zaman yüzleşilmemiş bir acı olarak hala önümüzde
duruyor. Özür dilemek şöyle dursun, tam bir suçlu telaşı içinde ve resmi bir
biçimde, saldırganlık, ötekileştirme ve şeytanlaştırma çabası, utanç verici
kibir de devam ediyor…
Gerçekten biliyor muyuz, nasıl oldu kırım (soykırım,
etnik kırım, kültürel kırım) ve insanların başına gelenler rasıl yaşandı? Bunu
yaşayan Ermeniler nasıl baş ettiler veya edemediler, bu süreçde sağ
kalabilenler ne düşündüler, ne duydular ve nasıl etkilendiler? Bu bir insanlık
durmu olarak, diğer Ankaralıları nasıl etkiledi, ve onlar ne yaptılar? Bunları
tam olarak bilmiyoruz ve bilemeyiz de belki. Bazı ip uçları olabilir, bazı
tanıklıklar ve bazı belgeler… Ama sonuçlarını tam olarak bilyoruz. Bu sonuçları
daha iyi anlayabilmek için, soykırım öncesindeki zamana bakalım önce. Sonra
tekrar düşünelim.
Ankara kenti ve vilayetinde 1891-1914 arası yapılmış obn
sayımlara göre Ermeni nüfusu
Ankara Ermenileri
Kısaltmalar
Merkez Ankara merkez (kent), Vilayet Aksi belirtilmedikçe
Ankara, Çorum, Kırşehir, Yozgat ve Kayserili kapsıyor. Sancak: Sadece Ankara
“ilini” kapsıyor. Kayseri: Kayseri ili, Zir. Ankara’nın kasabası, şimdiki
Yenikent civannda.
VI. Kayseri, Ankara Vilayeti’nden ayrılıp, ayrı vilayet
oldu.
K2. Kayseri Vilayeti, Ankara Vilayetine bağlı iken, ona
bağlı olan Develi ve Incesu’ya Bünyaminhamit ‘ilçesi’ de (toplam 2865 Ermeni
yaşıyor) eklendi.
K3. Bu rakamlar, Ermeni Patrikhane’sinin (Şubat
1913-Ağustos 1915 arasındaki nüfus sayımını göstermektedir (dolayısıyla
Katolikler ve Protestanlar dahil değildir).
V4. Vilayet nüfusuna Kayseri dahildir.
* 1891-93 sayımında 25 585 olan Ankara kent nüfusunun,
1914 sayımında 84 665 ve Ankara Salnamesinde 75 366 olması konusunun özel
olarak araştırılması ve bir açıklama getirilmesi gereklidir. Bu fark, ‘merkez’
tanımından ve merkeze dahil olan çevre yerleşmeden kaynaklanıyor olabilir.
Tabloda Yararlanılan Kaynaklar
– Emiroğlu Kudret etal. (1995), Ankara Vilayeti Salname-i
Resmisi 1325 (1907), Ankara Enstitüsü Vakfı Yayınları, Ankara
– Etöz Zeliha (1998) 19. YY Ankara’da Sosyal ve Kültürel
Yaşam, (basılmamış doktora tezi)
– Karpat Kemal H. (2003), Osmanlı Nüfusu (1830-1914)
Demografik ve Sosyal özellikleri. Tarih Vakfi Yurt Yayınlan, İstanbul (1891-97
arası Osmanlı nüfus sayımları ve 1906-7 nüfus sayımı, 1914 nüfus sayımı)
– Kevorkian ve Paboudjian (2012), 1915 öncesinde Osmanlı
Imparatoriuğu’nda Ermeniler, Aras Yayıncılık, İstanbul
Neler söylüyor bu tablo?
Ankara kentinde 1914’lerin sonuna kadar, 6-11 000
civarında Ermeni yaşıyordu ve bu nüfusun önemli bir bölümünü Katolik Ermeniler
oluşturuyordu, öyle ki, başka hiçbir Osmanlı kentinde olmayan bir Katolik
yoğunluğu vardı Ankara’nın. Ermeniier ise (Apostolik), daha çok diğer kentlerde
ve kırda bulunuyorlardı ve Katoliklere kırsal alanda pek rastlanmıyordu. Bu da,
Katolik olanların daha kentli ve bir anlamda daha batılı(laşmış) bir grup
olduğunu düşündürüyor. Özetle Ankara, bir anlamada, kendini kentli olarak gören
Katolik Ermenilerin diğer kentlere göre daha yoğun olduğu bir yerleşimdi.
Ankara kentinde Katolik olmayan Ermeniler de yaşamaktaydı
ama oransal olarak daha azdılar, aynı şey, (Ermeniler arasındaki en küçük grup
olan) Protestanlar için de söylenebilir. Ankara’da Katoliklerin dışında kalan
Ermeni gruplarının daha kırsal karakterde olduğu düşünülebiliriz.
Ankara kentinde yaşayan Ermenilerin sayısı ilk bakışta az
görünebilir. Ancak unutmamalı ki, Ermeni nüfus, Ankara kent nüfusunun yaklaşık
1 /4’ünü oluşturuyordu ve Ermenilerin dışında Ankara’da, yine toplam nüfusa
oranla önemsenecek sayıda Rum ve daha az oranda Yahudi nüfus da yaşıyordu. 1915
öncesinde Ankara, kendi tarihinde her zaman olduğu gibi, kilise, havra,
manastır ve camileriyle, her dinin kendine göre bayramları ve kutsal günlerdeki
ritüelleriyle, litürjisiyle, farklı dilerde eğitim veren okullar ve
öğrencileriyle, kentteki ve bağlardaki komşuluklarıyla, dükkanlanrıda üretim ve
alışveriş içindeki esnafıyla ve belki siyasi partileriyle (Ankara’da İttihat ve
Terakkiden başka parti var mıydı?), eğlence yerleriyle, küçük bir Anadolu
kentinin gündelik yaşamını sürdürüp duruyordu.
Buna tam olarak “çoğul/çoğulcu” bir kent yaşamı
denilebilir miydi, tartışılabilir olsa bile, Ankara kentinin bir çok kültürü,
inancı ve (en azından ibadet için) dili barındıran (Ankaralı Ermeni, Rum ve
Yahudilerin çoğu, gündelik yaşamda Türkçeyi kullanıyordu) bir çeşitliliğe sahip
olduğunu biliyoruz.
Ve Zir Vadisi…
Ankara’ya kente ve kıra birlikte baktığımızda, kırdaki
artalanında (hinterlendında), daha küçük yerleşmelerde de, tarımla ve tarımsal
ekonomiyle uğraşan Ermeniler bulunuyordu ve Zir de, bunlardan biriydi. Zir’in
özelliği, Ankara’ya oldukça yakın ve sof üretiminde en önemli kırsal
merkezlerden biri olmasıydı. Kilise kayıtlarına göre 4000, yukarıdaki
istatistiklere göre 2 300 civarında Ermeni’nin yaşadığı, yoğun bir kırsal
merkezdi Zir, 19.YY’ın sonunda.
Kırsal alanda Zir, Ankara kenti Ermeni nüfusunun nerdeyse
yarısına yakın miktarda Ermeni nüfusun bulunduğu bir yerleşmeydi. Burası tarım
ve hayvancılık yapdan bir merkezdi, ancak ekonomik olarak güçlüydü ve sof
dokumacılığının ticaretinin önemli olduğu yılların sonuna kadar, Ankara
ekonomisine önemli bir katkıda bulunuyordu. Çok övündüğümüz Ankara keçisinin o
dönem en önemli yetiştiricileri Zirli(Istanoslu) Ermenilerdi.
Ankara vilayetinde ise, (vilayet tanımı zaman zaman
değişime uğramış olsa da) 1914 yılına kadar, yaklaşık 75 000-100 000 Ermeni
yaşıyordu (Kayseri Vilayetinin Ankara’dan ayrılmasıyla, bu miktar 54 000’e
kadar düştü).
Ankara nüfusu, toplam olarak da, Ermeni nüfusu bakımından
da, az da olsa, araştırma yıllari arasında bir artış göstermekteydi. Bu da,
Osmanli tebaası olan bütün nüfusların, bulundukları yerde kendileri için bir
gelecek görmekte olduklarına işaret ediyor olabilir.
Soykırım Olmasaydı…
Ankara nüfusun bir çeyreğinin Ermeni olmasını ya da
yaklaşık üçte birinin Müslüman ve Türk olmayan yurttaşlarımızdan oluşmasının ne
anlama geldiğini daha iyi kavrayabilmek için şöyle düşünebiliriz:
Bugün (4,5 milyon civannda olduğu söylenen) Ankara nüfusunun
üçte birini Ermeniler, Rumlar, Yahudiler oluştursaydı. Müslümanlar yani Türkler
ve Kürtler yanısıra Aleviler ve belki diğer kültürlerden gelen ve kendi
dillerini konuşan ve inançlarını kendi mekanlarında sürdürmekte olan diğer
insanlar beraber gezseydi Ankara’nın sokaklarında… Ankara’nın çeşitli
yerlerinde camiler, kiliseler, manastırlar, sinagoglar ve tekkeler, cem evleri,
farklı kültür kurumları, tiyatrolar ve operalar, müzeler, kütüphaneler olsaydı…
Birçok farklı dilde eğitim yapan okula, Kürtçe ve Arapça, Süryanice ve belki
Çerkezce vb dillerde eğitim yapan okullar da eklenmiş olsaydı… Belki hepimiz,
eskiden olduğu gibi, gündelik yaşamda Türkçe anlaşmaya devam edecektik. Ama
gazeteci kulübelerinde farklı alfabelerde birçok gazete, kitapçı vitrinlerinde
bu dillerin kitaplarını ve daha birçok kültürü görebiliyor olsaydık… Kamusal
alanda bu kültürlerin şarkıları çalıyor olsaydı… Hep dedikleri gibi, çan
sesleri, ezan seslerine katılsaydı ve başka sesler de olsaydı… Yortular,
kandiller ve hamursuz bayramları ve daha niceleri birbirine karışsaydı. Bütün
bu kültürlerden gelen Ankara işçileri de, işverenleri de, kendi politik
örgütlenmelerinde, yoksullukla, ekolojik felaketlerle, Ortadoğu’daki şiddet
sorunuyla nasıl baş edileceğini konuşuyor olsaydı, anayasayı birlikte
tartışsaydık… Ankara’nın nasıl bir iklimi olurdu, acaba? Mesela Melih Gökçek,
bu kadar çok seçim kazanabilir miydi?
Ancak, 100 yıl sonra kentte ve kırda gördüğümüz, sadece
büyük bir boşluk. Kırım ‘başarıyla’ tamamlanmış. Bunu nerdeyse, mekansal olarak
da görüyoruz. Kalenin eteğindeki zamanında Ankara’nın en yoğun ve en prestijli
mahallesi, simsiyah bir yangın yeri iken, şimdi artık yeşillendirilmiş ama pek
kullanılmayan bir parka dönüşmüş durumda. Zir vadisindeki yerleşim ise, artık
geçmişini hiçbir biçimde düşündürmeyecek, burada bir yerleşim olduğuna ve
insanların yaşamış olduğuna dair en küçük bir ipucu bile vermeyecek biçimde bir
boşluğa dönüştürülmüş durumda. Her şey yıkılmış ve dümdüz edilmiş. Yerine başka
bir şey yapmak için bile değil. Sadece orada olanı yok etmek, o varlığı
unutmak, var olduğunu bile inkar edebilmek için boşluğa dönüştürülmüş. Karşı
yamaçta, varlığını ancak yazılı kaynaklardan bildiğimiz kiliseyi (Surp Pırgiç
Kilisesi) çok ararsanız, kilisenin bulunduğunu tahmin ettiğiniz yerde, ancak
bir sütun parçası bulabiliyorsunuz.
Belgelere baktığımızda, önce Ermenilere yönelik kırımın
(tehcir ve imha, ’gavur mahallelerindeki’ yangınlar ve kırda ve kentte kalan
mülke/toprağa el koymalar), sonra Rumlara yönelik mübadelenin (Mübadeleye kadar
Ankarada yaşayan Rum da kalmamıştı) ve zaten sayıları çok az olan Yahudilere
yönelik sindirmelerin, Ankara’ya yavaş yavaş verilen bir zehir gibi öldürücü
bir etki yaptığını ve kenti homojenleştirerek öldürdüğünü görebiliyoruz. Ve en
kötüsü de yerli Müslüman Ankaralılardan suçu paylaşarak zenginleşenlerin, suçun
üstünü, susma ve unutmayla örttüğünü de görüyoruz.
Cumhuriyet döneminin başlangıcından itibaren, Ankara,
bütün diğer kentler gibi, tehcirin ve soykırımın ve Müslüman olmayan herkesin
zorla göç ettirilmesinin, öldürülmesinin, mübadele edilmesinin, mülklerine ve
bütün varlıklarına el konulmasının, zorla Müslümanlaştırılmasının ve
kimliklerinin-kültürlerinin bütün izlerinin silinip dümdüz edilmesinin ve bütün
bunlann üzerinin örtülmesiyle ve unutulmasıyla başlayan “temiz sayfaya”
hazırdır artık.
Ankara için, diğer kentlerden biraz daha farklı bir durum
olduğu düşünülebilir: Ankara o kadar çok göç almıştı ve Ankara’da artık o kadar
çok Ankaralı olmayan nüfus yaşıyordu ki, onların zaten kentin eski
kültürel-toplumsal yapısını bilmeleri beklenemezdi. Ayrıca Cumhuriyet rejimi,
gözlerini öylesine büyük bir iştahla eskiyi/geçmişten kalan her şeyi unutarak,
tam bir kopmayla yeni ve modern olanı kurmaya dikmişti ki, eskiden olanları
düşünmek bile gerekmiyordu. Artık önemli olan yeni ve temiz sayfaydı… Bu,
Ankara için diğer bütün kentlerden daha fazla gerçekti. Yeni Ankara, zaten eski
Ankara’yı ve onun geçmişine ait olan her şeyi geride bırakmış, güneye doğru
modern bir kent kurmaya çalışıyordu.
Ancak ne yeni daha önce görülmemiş, ne sayfa temiz ve ne
de kurulan modern gerçekten moderndi. Müslüman (pek ön plana çkartmadan) ve
Türk olmak, modern Ankara’nın kuruluşuna tanıklık etmek, hatta bu yeniden
kuruluşun coşkusuna kapılmak için yeterliydi. Belki Türkiye, Cumhuriyetle
birlikte, geçmişten bütünüyle kopmak için öylesine büyük bir çaba ve heves
içindeydi ki, geçmişinin içinde yüzleşmesi gereken bir parça olduğunu bile
unuttu. Ama bir toplumun, böylesine büyük travmayı/kırımı olmamış gibi yaparak
yoluna devam etmesi mümkün olabilir mi?
Aradan 100 yıl geçti ve artık, oturup düşünebilecek,
tarihteki kopmayı yeniden normalleştirebilecek ve gerçeklerin kendi farklı
varolma güçleriyle yüzleşebilecek bir durumdayız. Bunu nasıl yapağımızı bulmak,
toplumun bilinçaltına süpürülmüş olan bu büyük felaketi anlamak ve onun acısını
duymak zorundayız. Bunu yapamadığımızda, toplum, ortak edildiği bu suçu yeniden
üretmeye devam edecek ve barışı, iç barışı bir türlü bulamayacak…
Bunu anlamak için, her şeyin unutturulmasına yönelik
yapılanları Zir fotograflannda görmek ve buna rağmen o mermer sütün parçasını
bulmak için gösterilen çabayı düşünmek, bir başlangıç olabilir.
Kaynak: Solfasol – Ankara’nın Gayriresmi Gazetesi, Nisan
2015

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.