Devir devir Doğu Perinçek
Fuat Akyol
Doğu Perinçek, Türkiye Marksist-Leninistlerinin mirası
üstüne kurduğu Aydınlık hareketiyle hâlâ devrine göre siyaset güdüyor. Dev-Genç'ten
ihtilal liderliğine, Maocu çizgiden 28 Şubat'taki tahrik edici üsluba; son
olarak ulusalcı çizgiye uzanan Perinçek hareketi tam bir başarısızlık örneği
aslında. O devrimci, Maocu, Apocu, Darbeci, Ulusalcı... Şimdi sırada ne var dersiniz?
(Not: Perincek'in tanınması için eski bir yazıyı yayımlıyoruz.Konuyla ilgili pek çok yayın var.http://hunturk.net/h153-tescilli-vatan-haini-perincek.html
HYETERT)
'Marksist-Leninist bir
teorik organ gerekliydi. Temmuz 1968'de bu dergiyi çıkarmaya, adını Aydınlık
koymaya karar verdik. Çünkü Aydınlık, sosyalist hareket tarihinde şanlı bir adı
ifade ediyordu. 1919-25 yılları arasında muhtelif aralıklarla Türkiye'de
Marksist-Leninistler tarafından bu isimle bir dergi çıkarılmıştı. Biz Aydınlık
adını seçmekle geçmişin mirasını benimsemiş oluyorduk. Aydınlık'ın
başlangıçtaki kurucuları şunlardır: Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Gün Zileli,
Erdoğan Güçbilmez, Vahap Erdoğdu, Atıl Ant, Münir Ramazan Aktolga ve ben.
Aydınlık kısa zamanda ideolojik bir karargâh haline geldi.' Bu sözler Doğu
Perinçek'e ait. Günümüze kadar 37 yıldır süren "Perinçek ve Aydınlık
olayı" işte böyle başladı.
Başından bugüne Perinçek ve Aydınlık hareketinin
şaşırtıcı düzeyde birbirine ters iki yüzü var. Madalyonun bir yüzünde
Perinçek'in Dev-Genç'in başından, asistanı olduğu Ankara Hukuk Fakültesi'nden
ve üyesi olduğu Türkiye İşçi Partisi'nden atılmasından tutun; çıkardığı gazete
ve dergilerin yalnızca birkaç bin satmasına, kurduğu partilerin hiçbir zaman
bindelik oy oranlarını geçemeyişine kadar adeta bir başarısızlık şaheseri var.
Perinçek, kurduğu yeraltı ihtilal örgütü en kısa sürede ortaya çıkarılıp
dağıtılan ve birlikte yola çıktığı bütün arkadaşları tarafından terk edilen bir
kişi olarak da bir başka rekorun sahibi. Her biri bugün toplumun çeşitli
kesimlerinde önemli roller oynayan şu isimlerin hepsi onu terk etti: Şahin
Alpay, Cengiz Çandar, Oral Çalışlar, Nuri Çolakoğlu, Ferai Tınç, Gülay Göktürk,
Osman Ulagay, Kerem Çalışkan, Doğan Yurdakul, Hadi Uluengin, Gün Zileli, Şefik
Kahramankaptan, Ömer Madra, Soner Yalçın, Atıl Ant, Adil Özkol, Cüneyt Akalın,
Halil Berktay, Ragıp Duran, Çiğdem Kömürcüoğlu, Alev Er, Musa Ağacık, Bülent Tanör.
Bu kadar kişi tarafından terk edilmiş olmak bile aslında tek başına Perinçek
hareketinin bir "başarısızlık örneği" olarak siyasi tarihe geçmesini
sağlayabilir.
Perinçek ve Aydınlık olayının öteki yüzü
Ama, Perinçek ve Aydınlık olayının öteki yüzünde bambaşka
bir boyut var. 1968'deki gençlik olaylarının göbeğinde yer almasıyla,
1970'lerden itibaren içinde bulunduğu bütün sol hareketleri bölmesiyle, ilki
1980 öncesinde olmak üzere kritik dönemeçlerde çıkardığı dergi ve gazetelerle
devletin güvenlik kurumlarıyla çatışmalara girmesiyle adeta ikinci bir
Perinçek'le karşı karşıyayız. Bu açıdan, "Hüseyin Gazi yoldaş" kod
adıyla yaptığı gizli ihtilal örgütü liderliği, parti başkanlığı veya
"Aydınlık" ve "2000'e Doğru" dergilerinin başyazarı
olmasının dışında bambaşka bir Perinçek hep sahnedeki yerini aldı. Bu yazının
konusu işte bu "gizli" Perinçek ve 37 yıldır başrolünde olduğu
olaylar. Onun Aydınlık'la 1980 öncesinde üstlendiği görevler, 1990'larda 2000'e
Doğru dergisiyle yaptıkları, 28 Şubat sürecinden itibaren yine Aydınlık'la
oynadığı roller, yakın siyasi tarihimizin çok enteresan olaylar zinciri.
"Gizli" Perinçek, onun bindelik oylardan oluşan
siyasi kapasitesini ve etrafındaki etkili beyinler tarafından her zaman terk
edilmiş "Aydınlık karargahının" boyutlarını fersah fersah aşan bir
olaylar bütünü. 37 yıl boyunca devletin askeriyle, güvenlik ve istihbarat
kurumlarıyla çatışmak, ama hemen her dönemde devletin içinden önemli
bağlantılara sahip olabilmek acaba nasıl bir maharetti? Bizzat Perinçek'in anlatımlarında
ortaya çıkan ilişkiler ağı ve en yakın arkadaşı Gün Zileli'nin itiraflarında
yer alan bağlantılar, bize işte bu maharetin perde arkası hakkında önemli
ipuçları sağlıyor.
Dayısı Tümgeneral Turhan Olcayto
Bu ilişkiler ağı Perinçek'in 28 Şubat sürecinde
üstlendiği role, Susurluk ve benzeri toplumsal tartışmaları rayından çıkarmak
için uyguladığı senaryolara, daha önce MİT ve Ordu'yu hedef alan çatışmacı
çizgisine paralel olarak bu sefer Emniyet Teşkilatı'nı hedef tahtasına
yerleştirmesindeki sebeplere, özellikle de Aydınlık'ın toplumda saygınlığı olan
isimlere yönelik son yıllarda yaptığı sınır tanımayan yayınlara ışık tutuyor.
Perinçek'in hakim olan ve bir dönem Yargıtay Cumhuriyet
Başsavcı Yardımcılığı yapan babası Sadık Perinçek, dört dönem Erzincan
milletvekili seçildiği Adalet Partisi'nde Genel Yönetim Kurulu üyesiydi.
Perinçek'in dayısı Turhan Olcayto, tümgeneraldi ve Ankara'da Zırhlı Tümen
Komutanı'ydı. Ünlü ihtilalcilerden Tümgeneral Cemal Madanoğlu, ilk eşi Sırma
Perinçek'in halasının eşiydi. Teyzesinin oğlu Gürbüz Tüfekçi, Ankara'da askeri
kesimde etkili bir şahsiyetti. Perinçek'in arkadaşlarına söylediğine göre
Tüfekçi, aynı zamanda Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) görevlisiydi.
Perinçek'in etrafında toplanan beyinler
Perinçek'in 1960'larda gençlik lideri olarak ortayı
çıkmasını ve Dev-Genç'in başına geçmesini sağlayan şartlardan biri, böyle bir
aile çevresine sahip olmasıydı. Bir diğeri, o dönemin etkin siyasi
karargâhlarından olan Ankara Hukuk Fakültesi'nde okumasıydı. 1964'te mezun
olduğu hukuktaki dönem arkadaşlarından ikisi sonraki yıllarda MİT Müsteşar
Yardımcısı olan Mikdat Alpay ve Uğur Mumcu'ydu. Hukuk Fakültesi, Siyasal
Bilgiler Fakültesi (SBF) ile yanyana olduğundan, Perinçek'in etkinlik alanı bu
okula da sıçradı. SBF de tıpkı hukuk gibi, siyasi çalkantıların tam odağındaki
okullardan biriydi. Şahin Alpay, Cengiz Çandar, Nuri Çolakoğlu, Ömer Madra,
Cüneyt Akalın, Halil Berktay gibi o dönemin parlak SBF ve ODTÜ asistanları,
Perinçek'in etrafında toplandı. Perinçek de, 1968'de devrimci gençliğin en üst
kuruluşu olan Fikir Kulüpleri Federasyonu (Dev-Genç) başkanlığına seçildiğinde
Ankara Hukuk'ta asistandı.
İşte bu noktada, Fikir Kulüpleri Federasyonu'na (FKF)
Dev-Genç adını veren kişi, yani 27 Mayıs 1960'ın ihtilalci subaylarından Kadri
Kaplan üzerinde durmak lazım. 1968 şiddet olaylarının gerisindeki FKF'ye
"Dev-Genç, dev gibi genç" diyen Kadri Kaplan kimdi ve Perinçek'le
ilişkisi neydi? Albay Kadri Kaplan, 12 Mart 1971 muhtırası öncesinde kitlesel
öğrenci hareketlerini örgütleyen ve organize eden kişiydi. Hedef, Türkiye'deki
istikrarsızlığı derinleştirmek ve Baas tipi bir sol cuntanın ihtilalle işbaşına
gelmesini çabuklaştırmaktı. Organize ettiği büyük eylemlerden biri Deniz Gezmiş
ve arkadaşlarının 30 Ekim 1968'de Samsun'da başlayıp 10 Kasım 1968'de Ankara'da
noktaladıkları Mustafa Kemal yürüyüşüydü. Devrimci İşçi Sendikaları
Konfederasyonu eski mensuplarından Uğur Cankoçak, 13 Mart 1996 tarihli
Cumhuriyet gazetesinde, Kaplan'ın istihbarat bağlantılarına sahip bir kişi
olduğunu belirterek, "Albay Kadri Kaplan'ın başkanı olduğu 27 Mayıs Milli
Devrim Derneği kanalıyla Fikir Kulüpleri Federasyonu'na kanca atılmış ve
Ankara'da Dev-Güç (Devrimci Güç Birliği) diye bir hareket başlatılmıştır. İşte bu
hareket içerisinde Kadri Kaplan bir konuşmasında FKF'lilere, 'Dev genç, dev
gibi genç' diyerek Dev-Genç'in adını koymuştur." diyor.
Kadri Kaplan'la ilişkisini ve Dev-Güç olayını Perinçek
şöyle anlatıyor. "FKF Genel Başkanı seçilmemden kısa bir süre sonra 27
Mayıs Milli Devrim Derneği Genel Başkanı Albay Mucip Ataklı'dan bir mektup
aldım. Mektupta irticanın şahlanışından, cuma sabahı toplu namazlarından,
gerici saldırılardan söz ederek, bunlara karşı devrimci kuruluşları ortak
mücadeleye çağırıyordu. Bu ortak mücadelenin zeminini ve hedeflerini tespit
amacıyla yapılacak toplantıya FKF de davet ediliyordu. Bu toplantı 1968 nisan
başında Milli Devrim Derneği (MDD) genel merkezinde yapıldı. FKF'yi temsilen
ben katıldım. 1968 yaz döneminde ilk defa geniş ölçüde gençlik hareketleri,
fakülte boykot ve işgalleri oldu. FKF olarak demokratik üniversite talebiyle
harekete geçirilen gençliğin bu mücadelesini destekledik. Boykot ve işgallerde
yalnız üniversite sorunları ile ilgili değil, bütün halkların talepleriyle ilgili
sloganlar atmalarını savunduk."
1960 darbesine davetiye çıkaran miting
Perinçek'in sözünü ettiği bu toplantıda, Devrimci Güç
Birliği kararı alındı, yani Dev-Güç doğdu. Sol çizgideki gençliğin en üst
örgütlenmesi olan FKF'yi, Dev-Güç'e dahil eden kişi Perinçek'ti. Bu toplantıya
MDD'den Mucip Ataklı ile birlikte Albay Kadri Kaplan'ın da katıldığını belirten
Perinçek, Kaplan'ın aynı yıl 28 Nisan günü Ankara'da yapılan mitingin icra
komitesi başkanlığına seçildiğini belirtiyor. Bu mitingin, 28 Nisan 1960'ta
Adnan Menderes iktidarına karşı yapılan gençlik hareketinin yıldönümünde
yapılması, yeni bir ihtilal davetiyesi olduğunu açıkça göstermekteydi. Peki
Perinçek'in Kadri Kaplan'la ilişkisi nasıl gelişmişti? Perinçek, "Kadri
Kaplan, Mucip Ataklı'ya göre daha solda bir tutum gösterdi. Sosyalistlere karşı
daima dostça davrandı. Birkaç kere FKF'ye gelerek genç sosyalist arkadaşlarla
tartışmalarda bulundu." diyor. Kuşkusuz, Kadri Kaplan FKF'ye sadece genç
sosyalistlerle tartışmaya gitmiyordu. Ama Perinçek, onunla yaptığı görüşmelerin
ayrıntılarını vermiyor. O günlerin Türkiyesi'nde henüz kayda değer bir dini
hareket yokken Ankara'da Dev-Güç tarafından yapılan "laiklik ve
irtica" açık oturumunun üç konuşmacısından biri yine Kadri Kaplan'dı.
Diğer ikisi, 27 Mayısçı subaylardan ve ölümüne kadar Perinçek'in yanından
ayrılmayan Suphi Karaman ve Prof. Bahri Savcı'ydı.
FKF eski genel başkanlarından Hüseyin Ergün, bu süreçte
gençliğin nasıl manipüle edildiğini şöyle anlatıyor: "FKF'yi tam olarak
ele geçirip adını Dev-Genç olarak değiştirdiler. Bu süreçte görünmez bir el,
gençleri her gün biraz daha şiddete yöneltti. Kaçaklar, kahramanlar yarattı.
Bunlar basında öne çıkarıldı. Kantinde oturup, yurtlarda kalıp sağa sola ateş
eden kaçaklar, gençlik liderleri olarak takdim edildi. Onlar da bu oyundan
hoşlandı. Kendilerini Fidel'e, Che'ye benzetmeye başladı. Bunlara, fitili
ateşlerlerse halkın arkalarından geleceği söylendi. Amerikalıları, İsraillileri
kaçırmaları empoze edildi. Dağa çıkmaları için yönlendirildiler. Hapishaneden
kaçırıldılar. Elbette onlar, bunu kendi öz iradeleriyle yaptıklarını
düşünüyorlardı. İş biraz alevlenip de bazı istihbarat örgütleri bunlarla açık
açık temasa başlayınca, bunu da güçlendiklerine yordular. İyi niyetleri ve
oyunu sezememeleri yüzünden, Türkiye o dönemde en civelek gençlerini
hapislerde, pusularda, işkencelerde, idam sehpalarında kaybetti. Bu da yetmedi.
Bu gençler aşırılık yarışına sokuldu. Bin parçaya bölündüler. Her bir fraksiyon
kendisini gerçek devrimci olarak lanse ediyordu. Bu ortamda birbirlerini de
kırdılar."
Maocu Bozkurtlar
Perinçek'in macerasında, Hüseyin Ergün'ün üzerinde
durduğu, "Türk solunun bin parçaya ayrılmasının" özel bir yeri var.
1969'da meydana gelen "Kanlı Pazar" olayında, Taksim meydanına
"Ne ABD ne Rusya, bağımsız demokratik Türkiye" pankartı ile giren
topluluk ilk etapta, acaba yeni bir milliyetçi hareket mi doğuyor sorusunu
sordurmuştu. Ne var ki, bu grup Aydınlıkçılardı. Yöneldikleri merkez Pekin,
ilham aldıkları kişi Çin'in Komünist lideri Mao Zedung olan bu yeni Maocu
hareketin lideri Perinçek'ti. Perinçek ve arkadaşları o günden itibaren artık
"Maocular" olarak anıldı. Maocular, sahneye çıktıkları günden
itibaren Türk solunda adeta bir çıbanbaşı oldu. 1970'lerin gençlik
liderlerinden Mahir Çayan'ın Perinçek için söylediği, "Kişiliklerinde
devrim yapamayanlar, devrimci olamazlar." cümlesi, Türk solunun Perinçek'e
bakışını en iyi yansıtan değerlendirme. Çayan, bu sözü 1969'daki Dev-Genç
kongresinde Perinçek'in yüzüne karşı söyledi.
Sadece Çayan ve arkadaşları değil, Deniz Gezmiş de dahil
dönemin neredeyse tüm devrimci grupları, ele geçirdiği Dev-Genç'i cuntacıların
oluşturduğu Dev-Güç'ün emrine veren Perinçek'i "işbirlikçi" ve
"sahte devrimci" olmakla suçladı. Mihri Belli, Perinçek grubu için
"Bunlar kampüs Maocusu" derken; Hikmet Kıvılcımlı Aydınlıkçıların
faaliyetlerini "Mao kalpazanlığı, CIA sosyalizmi" olarak
nitelendiriyordu. Perinçek ve arkadaşları için o yıllarda en ilginç
yakıştırmayı Moskovacılar yaptı ve onlara "Maocu Bozkurtlar" adını
taktı. Nitekim Perinçek kısa sürede Dev-Genç'in başından uzaklaştırıldı.
Böyle başlayan ve 1990'lara kadar süren Aydınlıkçılarla
Devrimci Sol gibi öteki sol gruplar arasındaki çatışmalarda, çeşitli ölüm
olayları da meydana geldi. Yine böyle bir çatışmanın ardından Halkın Kurtuluşu
grubu Perinçek için "Halka ve devrime ihanet eden revizyonist şef",
Aydınlıkçılar için "Aydınlık çetesi" nitelemesini yaptı. Perinçek'in
sol ve devrimci hareketlerdeki parçalanmalarda nasıl kilit bir rol aldığını,
1990'a kadar 30 yıl boyunca Aydınlık hareketi içinde yer alan Gün Zileli'nin şu
sözlerinde görmek mümkün: "Bölünme kaçınılmaz değildi; eğer hiziplerin
başındaki liderler, en başta Doğu Perinçek bölünmeyi istemeseydi. Perinçek, o
zamanki liderlerin içinde kendisinin bir misyon için dünyaya geldiğine en fazla
inanan kişiydi. Doğu, bölünmeyle ortaya çıkan bir hareketin tek ve değişmez
lideri olmayı çok öncelerden kafasına koymamış ve buna uygun bir strateji
izlememiş, iradesini samimiyetle devrimcilerin bölünmemesi yönünde kullanmış
olsaydı bölünme önlenebilirdi."
Perinçek'in Türk solunu bölme ve provoke etme misyonunu
yansıtan en ilginç olaylardan biri, 1969'da Ankara'da yapılan 19 Mayıs mitingi
sırasında zamanın Ankara Emniyet Müdürü Nazmi İyibil'in, kesin uyarılarına
rağmen Kızılay meydanına girmeye teşebbüs ederek polisle çatışmasıydı. Gün
Zileli, bu olayı "Doğu, bu kör parmağım gözüne eylemini neden
örgütlemişti? Bugün baktığım zaman bunun bir sebebi, asker, sivil aydın
zümrenin hareketlenmesinin yarattığı cunta beklentilerinin bu tür eylemler ve
çatışmalar yoluyla daha da yoğunlaştırılması isteği olabilir." sözleriyle
yorumluyor.
Aydınlıkçılarla sol grupların çatışması
1977'de yine Ankara'da düzenlenen "ekonomik ve
demokratik haklar" mitinginde Aydınlıkçılarla diğer gruplar arasında
çatışmalar çıkınca, o tarihte "İlerici Yurtsever Gençlik" dergisinde
çıkan şu değerlendirme de aynı paraleldeydi: "İlerici demokratik
hareketten dışlanmaları Maocu Bozkurtları daha da çılgınlaştırıyor. Maoculuk,
emperyalist gericiliğin ve işbirlikçi tekelci burjuvazinin hizmetindedir.
Maoculuğu hâlâ iyi niyetle değerlendiren, devrimci hareketin bir kolu olarak
gören çeşitli demokratik çevreler ve Maoculuğun yalanlarına kapılmış namuslu
dürüst insanlar, artık Maoculuğun devrimci hareketin bir kolu olarak değil,
emperyalist güçlerin hizmetinde karşı devrimci bir akım olduğunu
anlamalıdırlar."
1978'de Dev-Genç dergisinde Perinçekçiler için
"Aydınlık bol miktarda Mao Zedung edebiyatı yapmasına rağmen halk savaşı
teorisini reddediyor, özde Kemalizm ve sol bir cunta yoluyla iktidar olma, entellektüel
aydın pozlarında popülist ve cunta heveslisi bir hareketti. 1971 darbesiyle
Aydınlık'ın kaypak ve burjuva yardakçısı yüzü, istediği 'ilerici' cunta
hayalinin gerçekleşmemiş olmasının şaşkınlığıyla ortaya çıktı. Burjuvaziye
sadakatini ispatlamak için, oligarşinin saflarında devrimci harekete, silahlı
mücadeleye saldırdı, silahsız direnmesiz teslimiyeti savundu. Bu gerçekler
ortadayken, başta Perinçek olmak üzere Aydınlıkçı dönekler, keskin proleter
devrimci geçinip, havalar atabiliyorlardı. Ama kimsenin gözünden kaçmayan şey,
Aydınlıkçıların proleter devrimciliği, burjuvazinin icazetiyle kendilerine
verilen görev gereği olmasıydı. Aydınlık, Ordu konusundaki şovenizmini,
geçmişteki Kemalizm kuyrukçusu geleneğinden miras almıştır. Aydınlık, faşizme
karşı mücadele veren anti faşist, gerici, devrimci saflarda değil sınıf
savaşını örtbas eden, kötüleyen, burjuva sınıfının saflarına gönüllü
yazılmıştır." deniliyordu.
Perinçek'in başrolünde olduğu soldaki çatışmalar hakkında
ilginç bir bilgiyi de Yarbay Talat Turhan'ın liderliğindeki Genç Kemalistler
Ordusu davası sanıklarından Havacı Üsteğmen Göngör Türkeli veriyor. Türkeli,
"Harbiye'den Babıali'ye" adını taşıyan anılarında, bir grup
arkadaşıyla 12 Mart 1971 muhtırası öncesinde Toros dağlarında yaptıkları bir
kampın, muhtıradan sonra Perinçek tarafından ihbar edileceği haberini
aldıklarını belirterek, "Toroslardan döndükten sonra arkadaşlar
Perinçek'in bu Toros çalışmamızı ihbar edeceğini duymuşlar. Oktay Etiman ile
son yaptığım telefon görüşmesinde, 'Hemen Doğu Perinçek'e haber gönderdim.
Böyle Toros moros lafı etmesinler. Kendileri için iyi olmaz.' dedi. Bir daha da
Perinçek'in ağzından Toros lafını duyan olmamış." Türk solundaki çeşitli
grupları, "Solun 49 fraksiyonu" başlığıyla yazı dizisi yapan da Aydınlık'tı.
Perinçek'in, Türkiye'nin yakın tarihinde oynadığı
karanlık rolleri daha iyi görmek için onun siyasi kişiliğine de mercek tutmak
gerekiyor. Perinçek'in kişiliğini yansıtan en önemli değerlendirmelerden biri,
FKF eski genel başkanlarından Yusuf Küpeli'ye ait. Küpeli, Perinçek için
"Burjuva politikacılığının ustası" demişti. Gerçekten de, "Dün
dündür, bugün bugündür" felsefesi doğrultusunda onun kadar çeşitli
dönemlerde birbirine taban tabana zıt davranışlar sergileyen, yıllarca
savunduğu bir ideolojiyi bir çırpıda kenara atan ikinci bir siyasi figür ve
"ihtilalci" görmek hayli zor. Aynı anda hem devrimci hem de cuntacı
olunamayacağına göre, Perinçek'in yıllardır kendisini kamufle edebilmiş olması,
ancak Yusuf Küpeli'nin sözleri ile açıklanabilir.
Her zaman dayanacak bir güç buldu
1997'de 28 Şubat sürecinin bir askeri darbeyle
sonuçlanması için elinden gelen tüm çabayı harcayan, "Tanklar hipodromda
resmi geçit yapılsın diye mi satın alınıyor zannediyorsunuz?" diyen
Perinçek; böyle bir darbeyi, proleteryanın beklediği devrim olarak gösterecek
kadar, kendisini kaybetti. Oysa aynı Perinçek, 12 Mart döneminde askeri bir
cuntayla iktidarı ele geçirmek isteyen Doğan Avcıoğlu grubunu eleştirirken
şöyle diyordu: "Bunlar sivil ve asker aydınların kuvvetine dayanarak
iktidarı ele geçirmeyi tasarlıyorlardı. Bunlar emperyalizmle uzlaşmaya
hazırlardı. Bu grubun önde gelen isimleri olan Doğan Avcıoğlu, İlhan Selçuk ve
Devrim dergisi yazar kadrosunu sayabilirim."
Semih Hiçyılmaz, 28 Mart 1998'de Evrensel gazetesinde
Perinçek'in bu siyasi zikzaklarına şu çarpıcı yorumu getirmekteydi:
"Perinçek'in farklı zamanlarda savundukları birbirinin tamamen zıttı
olarak görünse bile, aslında bir bütünlüğe ve tutarlılığa sahip. O her zaman
egemen güçler içerisinde dayanacak bir güç daha buldu ve bunun üzerinden
politika yaptı. Bu çizginin gereği olarak da bazen İran Şahı Rıza Pehlevi'yi ve
Marcos'u devrimci güçler içerisinde ilân etti, bazen de devletin bütünlüğü için
sıkıyönetim komutanlarına 'yardımcı' oldu. Dün Milli Selamet Partisi ile Milli
Birlik Hükümeti kurmak için ittifak görüşmeleri yaptı, bugün şeriata karşı
tankların yanında yeralıyor."
Perinçek'in bu tutarsız davranışlarının en çarpıcı
örneklerinden biri, 1974'teki Kıbrıs Barış harekatını "işgal" olarak
nitelendirdikten sonra, 2004'te bu kez "Kıbrıs elden gidiyor"
mitingleri düzenlemesi ve Kızıl elma koalisyonunun içinde yer alması. 1974
affıyla serbest kalan Perinçek ekibinin, yeniden sahneye çıkışı, Türk ordusunun
Kıbrıs'a çıkışını işgal olarak nitelendiren eylemlerle olmuştu. Birçok il ve
ilçede barış harekatını kınayan salon toplantıları, korsan gösteriler, çeşitli
bildiri ve afiş asma işleri yaptılar. Perinçek grubu, Kıbrıs Türklerinin
direnişini yöneten Türk Mukavemet Teşkilatı'nı da hedef almıştı. Perinçek'e göre
Özel Harp Dairesinin Kıbrıs'taki özel şubesi olan bu teşkilat, Türkiye'deki
tertip ve kışkırtmaların ocağıydı. Bu faaliyetler üzerine Aydınlık'ın çeşitli
illerdeki büroları güvenlik güçlerince basılıp 50 kadar Aydınlıkçı
tutuklanırken, Aydınlık'ın Ankara ve İstanbul'da dağıtımı yasaklandı. 2004'e
geldiğimizde Perinçek ve arkadaşları bu sefer, "Kıbrıs Türk'tür Tük
kalacaktır, Türkiye'nin savunması Kıbrıs'tan başlar" sloganlarıyla ortaya
çıktı.
Göz boyamacı politikada zaman içinde epeyce ustalaşan
Perinçek, 1991'de TRT'deki liderler açıkoturumunda "İllegalleşen devlet en
büyük terörist haline gelmiştir. Kürt illeri can pazarına dönmüştür"
şeklindeki konuşmasından dolayı aldığı kesinleşmiş 14 aylık hapis cezası
sebebiyle 28 Eylül 1998 günü Haymana cezaevine konulmasını "Süper NATO
örgütünün" bir tertibi olarak nitelendirirken, cambazlığın en ileri
noktasına ulaştı. Perinçek, El Kaide'nin 11 Eylül saldırılarından sonra, süper
terör örgütleri dönemine girildiğini belirten Mahir Kaynak'ın kızı Prof. Ülke
Arıboğan'dan ilham alarak NATO'nun başına süper kelimesini getirip yeni bir
örgüt ihdas etti, ama bu teorisi onun kesinleşmiş hapis cezası sebebiyle
cezaevinde olması gerekirken neden dışarıda olduğunu ve yıllarca ülkeyi
karıştırmaya yönelik faaliyetlerini sürdürdüğünü izaha yetmiyordu. Yani bu
mızrak, hayali 'Süper NATO örgütü'nün çuvalına dahi sığmıyordu. Süper NATO
senaryosu, yine onun bir göz boyamasıydı. Asıl cevap vermesi gereken konu,
bunca yıldır neden içeride değildi. Örneğin, 5 Eylül 1993 günü Sabah'ta Nuriye
Akman'la yaptığı röportajda, "Ben ne zaman istersem o zaman hapse
girerim." deme güç ve cesaretini nereden alıyordu?
TSK hakkındaki "U" dönüşleri
Perinçek'in belki de en çarpıcı "U" dönüşleri
Türk Silahlı Kuvvetleri (TSK) hakkında oldu. 1970'lerde TSK için Aydınlık
sayfalarında "faşist ordu" nitelemesi yapılıyordu. 1990'larda, PKK
ile terör mücadelesinin en kritik ortamında, TSK'yı zaafa düşürecek her türlü
yayını Perinçek'in 2000'e Doğru dergisinin sayfalarında görmek mümkündü.
Perinçek, TSK'nın Kürt illerinde soykırım yaptığını öne sürmekteydi. Tıpkı 1980
öncesinde olduğu gibi, yine kontrgerilla dizileri ve infaz haberleri
yayınlayarak, terör mücadelesindeki askerlerin motivasyonunu kırma
çabasındaydı. Bunlarla yetinmedi, Bekaa Vadisi'ne iki defa gidip Öcalan'la
görüşmeler yaptı ve bunları dergisinde yayımladı. Nasıl ki 1980 öncesindeki
yayınlarıyla Ordu'yu ve MİT'i hedef alıp, her iki kurumda oluşturduğu
zaafiyetlerle Türkiye'nin 12 Eylül 1980'e gelmesine katkı sağladıysa, 1990'da
da aynı taktiği uygulamaktaydı. Hedefi yine Türkiye'nin bir iç çatışma ve darbe
ortamına sürüklenmesiydi.
Bu emellerine ulaşamayan Perinçek, 28 Şubat sürecinde ani
"U" dönüşleri yapmaya başladı. Perinçek için TSK artık "Devrimci
Ordu" idi ve Cumhuriyet devriminin mevzilerine girmişti. "Ordumuz
tankları resmi geçit için almadı" diyen Perinçek'e göre artık Ordu
Cumhuriyet rotasına ve başkanı olduğu İşçi Partisi'nin mevzisine girmişti.
Üstelik Türkiye'de Ordu eliyle, İşçi Partisi'nin programı uygulanacaktı. Şubat
1997'de, "Devrim kanunları uygulansın" afişleriyle arkadaşlarını
sokağa çıkardı. Peki Perinçek geçmişte TSK için neler söylemişti? Perinçek'in,
1970'lerde "emperyalizmin silah depoları" ve "hakim sınıfların
emrindeki bir kurum" olarak gördüğü Ordu'dan silah temin edebilmesi için
Ordu'ya sızması gerekiyordu. Sızmanın bir diğer gerekçesini Gün Zileli şöyle
belirtiyor: "İşçi köylü devrimi peşindeki bir hareket, Ordu'yu bölmek
amacıyla Ordu içinde, özellikle genç subaylar arasında örgütlenebilir."
Perinçek'in bu sızma faaliyetlerini nasıl yaptığı ve hangi subaylarla ilişki
kurduğu, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra ortaya çıktı. Perinçek'in ihtilalci
örgütü ile ilişkisi tespit edilen subaylar, "Kara Kuvvetleri Devrimci
Subaylar Örgütü" ve "Şafak Subaylar grubu" davalarından
yargılandı.
Perinçek'le ilişkilerinden dolayı yargılanan subayların
bazıları 1997'lere kadar aktif görevlerini sürdürdü. Bunlardan biri, halen
Hacıbektaş Belediye Başkanı olan emekli Tuğgeneral Ali Rıza Selmanpakoğlu, bir
diğeri 28 Şubat döneminde Genelkurmay Basın ve Halkla İlişkiler Daire Başkanı
olarak görev yapan Kurmay Albay Hüsnü Dağ'dı. Perinçek, aradan geçen bunca
zaman diliminde, Ordu'ya kanca atmayı hep sürdürdü. Nitekim, 24 Eylül 1998
tarihinde Ankara'da İşçi Partisi Genel Merkezine yapılan baskında içeriden
Genelkurmay'a ait çok sayıda gizli dokümanın çıkması bunun kanıtıydı. Genel
Başkan Yardımcısı Hasan Yalçın'ın odasından, Özel Harp Daire Başkanlığı'nca
tercümesi yapılan Propaganda ve Psikolojik Harp isimli kitap, Genelkurmay
Başkanlığı Özel Harekat İcra Komutanlığı'nın yayını olan İç Güvenlik Harekat
Konsepti isimli kitabın fotokopisi, Kara Kuvvetleri Komutanlığı'nca hizmete
özel kaşesi ile yayınlanan Türkiye'de Yıkıcı ve Bölücü Akımlar kitabının
fotokopisi çıktı. Perinçek, bu dokümanları nasıl temin ettiklerini anlatırken,
"Herhangi bir konuda aydınlanmak istediğimiz zaman, yetkililer tarafından
bize buradan okuyun diye bu dokümanlar verilir." diyor.
"Karanlık" dosyada Öcalan'la ilişkiler
Perinçek, "Bu dokümanları bize yetkililer
verir" derken doğru söylemiyordu. Çünkü Ocak 1997'de Genelkurmay
Başkanlığı Perinçek hakkında üç ayrı suç duyurusunda bulunmuştu. Bu suç
duyurularından biri onun PKK ile ilişkileri sebebiyleydi. Genelkurmay'ın,
"PKK destekçisi" olarak gördüğü bir kişiyi muhatap alıp bu dokümanları
vermesi mümkün değildi. O halde Perinçek bunları yine kendi yöntemleriyle elde
etmişti. Hemen her dönemde devletin etkili kurumlarına kanca atan Perinçek'in
ve Aydınlık'ın "yaşaması" için bu ilişkiler zorunluydu. Bunun çarpıcı
bir örneğini Gün Zileli anlatıyor. 12 Mart 1971 muhtırası öncesinde Ankara'da
bir pastanede Perinçek ve arkadaşları toplantı yaparken, içeriye girip
masalarına gelen bir er, "Beni komutanım yolladı, sizi uyarmam için.
Haberiniz olsun takip ediliyorsunuz." diyor. Bu sırada Perinçek ve
arkadaşlarının kendilerine biçtiği görev, muhtemel bir sağ darbeye karşı
direnmek, beklenen sol darbeyi de olumlu yönde geliştirmekti.
Perinçek, menfaatleri neyi gerektiriyorsa TSK ve
komutanlar hakkında hep o şekilde konuştu. Söz konusu kişi Perinçek olunca
"U" dönüşlerinin yeri ve zamanı yoktu. Nitekim 28 Şubat sürecinin
kudretli ismi Orgeneral Çevik Bir emekli olunca Perinçek'in hedeflerinden biri
oldu. Perinçek'e göre Çevik Bir, ancak bir "Clinton Atatürkçüsü"
olabilirdi.
Doğu Perinçek'in karanlık dosyasındaki en enteresan
bölümlerden biri de onun PKK lideri Abdullah Öcalan'la ilişkileri. Perinçek'le
Öcalan'ın yolları, ilk defa 31 Mart 1972 günü Ankara Üniversitesi SBF'de
kesişti. Öcalan SBF'de birinci sınıf öğrencisi, Doğu Perinçek ise komşu fakülte
hukukta asistandı. 31 Mart 1972'de Mahir Çayan ve arkadaşları Kızıldere'de
öldürülünce SBF'de başlayan dersleri boykot eylemine katılanlardan biri de
Öcalan'dı. SBF'de "Şafak" başlıklı bir bildiri dağıtılarak, Deniz
Gezmiş ve arkadaşlarının idamının engellenmesi için ayaklanma çağrısı
yapılmıştı. İşte bu bildiriyi kaleme alan kişi Perinçek'ti. Boykotçu öğrenci
grubunun elebaşılarından olan Öcalan, sağ elinde Perinçek'in bildirisi ile sol
elini kaldırarak "Bağımsız Türkiye" diye bağırmaktaydı.
1979'a gelindiğinde, Öcalan Apocular örgütünün, Perinçek
ise Aydınlık hareketinin lideriydi. Artık yolları ayrılmıştı. Apocular,
Aydınlık mensuplarına saldırıp öldürüyor ve Aydınlık'ın doğuda satılmasını
engelliyordu. Aydınlık, 27 Ağustos 1979 günü, "Apocu cinayet şebekesinin
şefi, işte Apo" manşetiyle çıktı ve Öcalan'ın o güne kadar hiç
yayınlanmamış bir fotoğrafını birinci sayfadan büyükçe girdi. Fotoğrafın
altında, "eşkıya çetesinin şefi" yazısı yer almaktaydı. Doğu
Perinçek, 6 Ağustos 1979 tarihli Aydınlık'ta "Apocular" başlığını
kullandığı yazısında, "Apocular denilen cinayet çetesi, yalnız başına bir
it güruhu, bir başı bozuk takımı değildir. Bu çetenin yaptıkları işlerde devlet
içindeki suç odaklarının, en gerici güçlerin damgasını bulabilirsiniz."
demekteydi. Aydınlık'ın bir başka başyazısında ise şöyle deniliyordu:
"Apocu katiller çetesi, doğu bölgesinde önüne gelene saldırdı. Çok sayıda
insanı öldürdü. Bu grup kendisinden olmayan herkesi düşman görüyor. Elemanları
ise profesyonel katillerden oluşuyor. Fakat sert kayaya çarptılar. Devrimci
hareket, Apocu sürüye gelene kadar çok zorbayla karşılaştı. Biz onların
ağababası Kontrgerilla'yı da biliriz. Apocu katillerin sonu da yakındır. Çünkü
bunlar halkın başına bela kesilmiş bir zorba çetesidir. Apocuların cinayetlerine
bir son verilmesi için, üzerine gitmenin zamanı gelip geçmektedir. Bu katiller
çetesinin hesabının görülmesi ülkemizin en önemli sorunlarından biri haline
gelmiştir." Perinçek-Öcalan kavgasında; Aydınlıkçılar PKK için
"MİT'in kurdurduğu ajan provokatör çete" nitelemesini yaparken,
Apocular ise Aydınlıkçılar için "Karşı devrimci, işbirlikçi
Kemalistler" diyordu.
Öcalan'ın gücünü alarak meclise girmek
Ancak tam on yıl sonra Perinçek ve Öcalan Bekaa
Vadisi'nde el ele kol kolaydı, üstelik birbirlerine gül veriyorlardı. 1989 Ekim
ve 1991 Nisan'ında Bekaa'daki PKK kampını ziyaret edip Öcalan'la röportajlar
yapan, bunları 2000'e Doğru dergisinde yayınlayan Perinçek, 20 yıl boyunca
onbinlerce masum insanın, asker ve polisin kanına giren Öcalan'ın gücünü arkasına
alarak Meclis'e girmeye heveslendi.
Perinçek, Mart 1992'de bu kez yardımcısı Ferit İlsever'i
Bekaa Vadisi'ne gönderdi ve 2000'e Doğru dergisinde geniş bir Öcalan röportajı
daha yayınladı. Perinçek için artık, PKK bir cinayet şebekesi değil,
"yasallaşması" gereken bir hareketti. 5 Eylül 1993 günü Sabah'ta
yayınlanan röportajında, "PKK için Apocu cinayet çeteleri diye yayın
yaptınız. Sonra onlar gerilla kardeşleriniz oldu ve PKK yasallaşsın dediniz.
PKK'nın şimdiki cinayetleri halka karşı değil mi?" sorusuna, "Zaman
zaman halka karşı oluyor, ama esas yönü halka karşı değil. Sonraki gelişmeler,
PKK'nın emekçilerle birleşen bir damarı olduğunu ortaya koydu. Pratik
içerisinde PKK'nın yoksul köylülerle birleşen bir atılımı olmuştur"
cevabını veren Perinçek'ti.
Yeni Yüzyıl gazetesinde, 1996'da yayınlanan sözlerinde,
"Maceraya ve provokasyona hiçbir zaman karışmadık, bu eğilimlerle her
zaman mücadele ettik. Askeri darbe tertiplerine alet edilemedik. Partimiz her
zaman emperyalizme karşı mücadeleye öncelik vermiştir." diyen Perinçek'e
inanmak mümkün mü? 1971'de Ankara'da İsrail Büyükelçiliği'ni bombalatmaya
gönderdiği elemanı elinde bombanın erken patlaması sonucunda ölmeseydi;
Perinçek tarihe "bombacı" olarak geçecekti. Perinçek'in 1971 yılı aralık
ayı sonunda İsrail Büyükelçiliği'ni bombalamaya gönderdiği Kasım kod adlı
Bakırköylü İsmet, Filistin'deki kamplarda eğitim görmüş bir Aydınlık
elemanıydı.
Perinçek'in "şiddet" dosyası
Perinçek bu olayı şöyle anlatıyor: "Filistin'den
dönen Kasım, Amerikan emperyalizminin Ortadoğu'daki ileri karakolu olan İsrail
saldırganlarının Arap topraklarına tecavüz ederek Arap Fedai örgütlerine karşı
tedhiş hareketlerine giriştiğini belirtti. Buna karşı tepkisini ifade etti.
Arap halklarıyla dayanışmamızı ifade eden bir eylemde bulunmanın doğru
olacağını söyledi. Bu fikri ben de uygun gördüm. Kasım'a, İsrail sefaretine
bomba koyma görevini verdim. Bilahare, Kasım arkadaşın elinde bomba patlayarak
şehit olduğunu öğrendim."
Perinçek'in "şiddet" dosyası bu olayla sınırlı
değil. Katıldığı mitinglerde polisle çatışarak olayları provoke edenlerin
başında hep o vardı. 12 Mart muhtırası öncesinde Ankara'da her gece patlayan
bombaların arkasındaki güçlerden biri de Aydınlıkçılardı. Gün Zileli,
Kızılay'da ve Ankara'daki Amerikan kuruluşlarının önünde patlatılan bu
bombalardan anılarında bahsediyor. Şiddet Perinçek'in yönettiği hareketi
kontrol etmesi için de gerekliydi. Örgüte ihanet ettiğini düşündüğü bazı
Aydınlık mensuplarını polis süsü verdiği sorgucularına silah zoruyla kaçırtıp
ifadelerini aldıran da Perinçek'ti. Gün Zileli, "Hasan Yalçın'ın yönettiği
külahlı gençlerden oluşan bu ekip, zanlıların evlerini basmış, onları aynı bir
polis ekibi gibi tutuklamış, gözlerini bağlamış ve bilinmeyen bir eve götürerek
hücreye kapatmışlardı. Zanlılar burada oldukça sert sayılabilecek yöntemlerle
sorguya çekilmişlerdi." diyor.
Perinçek bugün hâlâ ülkeyi karıştırmaya yönelik
faaliyetlerini sürdürüyor ve belli ki sürdürmeye devam edecek. Ama bütün
kamuoyu artık onun gerçek yüzünü biliyor. Taktikleri artık tamamiyle sırıtıyor.
Geçmişte Ordu ve MİT'e yönelik faaliyetlerinden sonra, 1999'un başından bugüne
kadar neden Emniyet Teşkilatı'nı hedef aldığını ve Emniyet'i parçalamaya
yönelik yayınlara başladığını artık sokaktaki çocuk bile biliyor. Çünkü TSK Perinçek'in
dostu Öcalan'ı yakaladı ve PKK'nın belini kırdı. Doğal olarak Perinçek Ordu'ya
karşı kampanyasında 1998'de büyük bir yenilgiye uğradı. O aşamadan sonra
Perinçek'in Ordu ile uğraşmasının bir anlamı yoktu. Terör olgusu olarak geriye
klasik sağ ve sol terör gruplarının şehirlerdeki olayları kalmıştı. Bunlarla
mücadele görevi de Emniyet'ti. Aydınlık grubunun 1999'dan beri sürekli
Emniyet'i bölmeye ve güçten düşürmeye yönelik yayın ve çabalarının sebebi işte
buydu. Perinçek'in bu kampanyasında da yine hüsran yaşayacağı kesin, olsa olsa
bu kirli faaliyetleriyle kısa vadeli sonuçlar elde edebilir.
VOLEYBOL HAKEMİ NASIL DÖNEK OLDU?
Doğu Perinçek'e sol çevrelerin yönelttiği en büyük
suçlamalardan biri, onun "devrimcilik" adı altında tam bir
"tatlı su sosyalisti" gibi hayat sürmesiydi. Arkadaşları
devrimciliğin güç şartlarını bizzat yaşarken Perinçek gayet keyifli bir hayat
sürüyordu. Şahin Alpay ve Cengiz Çandar gibi Filistin'deki kamplara gitmedi.
Asla Oral Çalışlar ve Gün Zileli gibi doğuda Anadolu köylüsüyle birlikte
olmadı. Aydınlık mensupları evlerindeki lüks eşyaları harekete vermeye ve tam
bir işçi gibi yaşamaya zorlanırken, bazı eşyalarını vermeyenlerin evlerine
baskın yapılıp bunlar alınırken Perinçek bundan muaftı. Üst sınıf gelir
grubundaki bir aileden gelen, kolejlerde okumuş SBF asistanı Şahin Alpay, bir
ay inşaatlarda işçilik yapmaya zorlanıp kazma kürek tutan elleri su toplayıp
patlarken; Perinçek bundan muaftı. Oral Çalışlar, "Tatlıcı dükkanlarının
vitrinlerine ağzımın suyu akarak bakıyordum, para harcayınca vicdan azabı
çekeceğim için çok sevdiğim tatlıyı bile yiyemiyordum." derken, Perinçek
bundan muaftı. Bırakın tatlıyı, Aydınlık'ın yurtdışı temsilcisi Yıldırım
Dağyeli'nin hareketin parasıyla aldığı lüks cep saatini hediye olarak kabul
ediyordu!
Aydınlıkçılar, gecekondu semtlerinde işçi sınıfı ile yan
yana oturmaya teşvik edilirken; babası oğlu Doğu'nun oturması için Ankara'da
iyi döşenmiş güzel bir ev satın alıyordu. Gün Zileli o günleri anlatırken;
"Bir yandan insanlara proleterleşmelerini söyleyip evlerindeki ıvır zıvıra
bile lüks eşya diye el koyup bir yandan da hareketin liderinin lüks
sayılabilecek bir evde oturması ve üstelik bunu mülkiyetinde tutması olacak şey
değildi. Bu, hareketteki herkes gibi biz önde gelenlerin de dikkatini
çekiyordu." diyor.
Perinçek, gizli yeraltı ihtilal örgütü lideri olduğu
dönem de dahil, yaptığı tek fedakarlık, 12 Mart 1971 muhtırasından sonra
aranırken, bir ay kadar İzmir'in Söke ilçesindeki dağlarda mağarada kalması. Bu
zorluğa da yakalanmamak için katlandı. Söke'den Ankara'ya geldikten sonra bir
köyde saklanırken "çoban kıyafeti" giymesi de, tamamen gizlenmek
içindi. Yoksa Perinçek hiçbir zaman çobanların yaşantısını öğrenme özlemi
içinde olmadı.
Bir subay çocuğu olan Gün Zileli, 1968'den 1989'a kadar
hep Doğu Perinçek'in yanında oldu, onun kurduğu yeraltı ihtilal örgütünün
Merkez Komite üyesiydi ve kız kardeşi Feyza Perinçek'le evlendi. Bu
özellikleriyle Perinçek'in otuz yıllık ilişkilerini ve kişiliğini en iyi bilen
isimlerden biri. Zileli'nin anıları, Perinçek'i bugüne kadar hiç olmamış
biçimde çok yakından tanımamıza imkan sağladı. Cezaevindeki voleybol maçında
attığı topun çizgi dışında olduğunu öne süren hakemi bile "dönek" ve
liberal olmakla suçlayan, devrimci arkadaşları bodrum katlarda ve
gecekondularda yaşarken kendisi rahat fikir üretmek için İstanbul'un en zengin
semtlerinde oturan, bir dönem çocuk sahibi olma iznini yalnızca kendisine
verip, kız kardeşini bile kürtaj masasına yollayarak kan kaybından ölüm
noktasına getiren, "devrim" uğruna kuryeliğini yapan kızla evlenip
ilk eşinden boşanan bir Perinçek portresi görüyorsunuz.
İşte Gün Zileli'nin anlatımlarından bir bölüm: "1976
başında Feyza hamile kaldı. Partinin çocuk yapma yasağına o güne kadar
sadakatle bağlı olduğumuz halde Doğu Perinçek'in bu yasağı delmesinden cesaret
alarak oldukça gevşek davranmaya başlamıştık. Haftalık raporumda Doğu'ya,
Mozambikli'nin (Feyza için bu adı kullanıyorduk) kazaen hamile kaldığını
bildirdim ve ne dersiniz diye sordum. Keşke olmasaydı, ama ne yapalım hayırlı
olsun diye bir yanıt bekliyordum. Ertesi hafta gelen cevap tam tersi yöndeydi.
Cevapta iyi bir kürtajcıya gitmemizi, bundan sonra daha dikkatli olmamızı
istiyordu. Gelen cevapla ikimiz de yıkılmıştık. Ama parti disiplinine kafa
tutacak kadar cesur olmadığımız gibi Doğu'nun bu ne perhiz bu ne lahana turşusu
sözünü hatırlatan tutumunu eleştirsek de bunu dışarı vuracak ölçüde gelişmiş bir
kişiliğimiz yoktu. Bu emre köylü gibi itaat ettik... Kürtajdan sonra gece
yarısı Feyza'da büyük bir kanama başlamış. Meğer Feyza'nın rahminde parça
kalmış. Bu çok tehlikeli bir şeydi ve annenin ölmesine bile yol açabilirdi.
Hemen hastaneye gittim. Feyza geçirdiği ikinci ameliyattan henüz uyanmamıştı.
Uykusunda ağlıyordu."
30 Mayıs 2005
30 Mayıs 2005
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.