Murat Paker’le Kürtlerin, Alevilerin ve soykırım kurbanı
Ermenilerin maruz kaldıkları sosyal travmalarla ilgili konuştuk…1915 Osmanlı
Devletinin çöküş ve Türkiye Cumhuriyetinin çıkış, kuruluş dönemine denk
geliyor. Anadolu’nun Türkleştirilmesi, homojenize edilmesi, farklılıklardan
arındırılması bütün bunların yaşandığı süreçte yaşanıyor. Osmanlı’dan kalan
Anadolu topraklarında 1. Dünya Savaşı öncesinde Hristiyan nüfusun oranı
sanıyorum %20-25. Sonrasında Rumların ve Ermenilerin “temizlenmesiyle” birlikte
çok ciddi bir homojenizasyon var. Osmanlı İmparatorluğu son yüz yılında çok
hızlı bir şekilde büzülüp bir sürü toprak, servet, nüfus, itibar kaybediyor. Bu
ağır bir yıkım ve Osmanlı elitinin geldiği nokta “Biz yok olacağız” yani “bu
savaş son şansımız, son fırsatımız” çünkü “Batı karşısında sürekli
yeniliyoruz”. Niye oluyor bütün bunlar; çünkü bu “hainler, yani bizim tebaamız saydığımız temel olarak
Hristiyanlar, gayrı müslimler” Batılılarla işbirliği yaparak bizi hep
“arkamızdan hançerliyorlar”. Dolayısıyla kurtulmamız için homojen bir ulus
devlete doğru gitmemiz lazım...Türk-Kürt meselesi de bir hal yoluna girerse o zaman bu yeni bir Türkiye demektir. Daha esnek, daha olgun, daha demokratik bir Türkiye demektir. O zaman 1915’le, Ermeni soykırımıyla halleşmek, yüzleşmek, onunla temas etmek, onu sindirebilmek de daha mümkün, daha kolay hale gelecektir.
***
Murat Paker’le Kürtlerin, Alevilerin ve soykırım kurbanı
Ermenilerin maruz kaldıkları sosyal travmalarla ilgili konuştuk. Paker’e göre
faillerin bir travma yaşaması ise sosyo-politik
bağlamla kritik derecede bağlantılı. Türkiye’de inkar Cumhuriyetin kuruluş
eksenini sorgulamaktan kaçınmayla ortaya çıkıyor. Paker’e göre yapılan
yayınlar, konferanslar ve akademisyenlerin çalışmasıyla inkâr duvarında
çatlaklar oluşmuş durumda. Çok yavaş seyreden ve Kürt meselesinin çözümüyle
birlikte ilerlemesi gereken bir süreç söz konusu.
Toplumsal olaylar travmaya yol açar mı? Toplumsal
travmalardan bahsetmek mümkün müdür? İsterseniz
bundan söz ederek başlayalım.
Travma bireysel düzeyde de değişik sosyal grup düzeylerinde
de tanımlanabilecek bir olgu. Hem bireysel düzeyde hem aile düzeyinde hem de
kolektif düzeyde etkileri söz konusu. Örneğin, bir köyde büyük bir afet
olduğunda, kolektifi düzeyde bütün köy
etkileniyor. Yani travmatik durum, coğrafi
bir olayla, orada yaşayan insanlar düzeyinde sosyal bir travmaya neden oluyor.
Bir de tabii coğrafi yerlerden ve olaylardan bağımsız olarak
değişik sosyal kimlik ve aidiyet gruplarına yönelik travmatik olaylar söz
konusu. Bunlar genellikle politik şiddet sınıfına girebilecek travmalar oluyor.
O zaman bu sosyal grubun bütün üyelerini değişik derecelerde etkileyebiliyor.
Türkiye’den konuşacaksak örneğin Kürtlere, Alevilere ya da Ermenilere yönelik
sosyal travmalardan bahsedilebilir. Bütün bu sosyal gruplar belli olaylar
üzerinden, bir sosyal kimlik üzerinden
hedeflenmişse, tabii ki travma da, niteliği de bireyselin ötesinde ve bireysele
ek olarak sosyal bir nitelik de arz eder.
Şiddete maruz kalan kişilerin yaşadığı travmalar üzerine
çalışmalar var. Acaba şiddeti uygulayan açısından bir travma söz konusu mudur ?
Travma deyince işin içine biraz daha geniş olarak doğal
afetler ve kazalar da giriyor. Fakat insan yapımı, insan elinden çıkan
travmalarla sınırlandıracak olursak; birinin ya da birilerinin birilerine
kitlesel ya da bireysel olarak kasten zarar vermesi, yaralaması ve öldürmesinden, cinayetten, yaralamadan, soykırıma kadar
uzanan çok geniş bir yelpaze var.
Failler, yani travmayı uygulayan kişilerin ne hissettiği
konusunda kolayca genelleştirilebilecek bir durum olduğu söylenemez. Ben burada travmayı politik şiddetle sınırlandırmak
istiyorum. Hırsızlık, gasp gibi şeyleri katmak istemiyorum çünkü orada başka
dinamikler devreye giriyor. Zaten politik şiddet dediğimizde bile, işkenceden,
devlet ya da başka örgütler adına işlenen politik cinayetlerden, kaçırmalardan,
tehditlerden, yaralamalardan, göç etmek zorunda bırakmalardan, kitlesel
katliamlara ve soykırıma kadar uzanan geniş bir yelpazeden bahsediyoruz.
Buralarda fail olarak yer alan insanlar tabii çeşit çeşit. Çeşitli çalışmalara
göre az sayıda bir kısmı anti sosyal, eski terminolojide psikopat dediğimiz
kişilik özelliklerine sahip insanlar. Onlar zaten “öteki” saydıklarıyla
herhangi bir empatik ilişkiye giremeyen, herhangi bir pişmanlık duyamayan,
böyle bir melekeleri olmayan, kendi çocukluklarında yaşamış oldukları bazı
muhtemel ağır travmalara bağlı olarak zaten empati ve pişmanlık kapasiteleri
gelişmemiş ya da dumura uğramış kişiler. Ve bu anti sosyal özellikleri olan
fail azınlık grubu herhangi bir üzüntü, pişmanlık vs. hissetmeden yoluna devam
ediyor. Onlar zaten bu tür durumlar için çok kullanışlılar. Otoriteler,
iktidarlar tarafından kolayca kullanılabiliyorlar.
Büyük çoğunluk ise, bu tür olayların olduğu sıradaki sosyal
rolleri gereği, kendilerini bir durumun içinde buluyorlar. O sırada ya
gardiyan, ya asker, ya polis, ya da militanlar. Yani bir rolleri var. Birileri
onlara git şunu yap, bunu yap, şunu öldür, bunu yarala, şurayı yak, şurayı yık
diyor. İşte orada durumun vahametine ve en önemlisi tehdit algısının derecesine
göre bir sürü faktör var.
Eğer verilen emirleri yapmaları beklenen bu kişiler
kendilerini o grupla özdeşim içerisinde görüyorlarsa, o gruba yönelik tehdidi
yüksek buluyorlarsa o zaman o şiddet eylemlerine katılmaları, başkalarını
öldürmeleri, yaralamaları, kırmaları, yakmaları, yıkmaları kolay oluyor. Yani
bunu rasyonalize edebiliyor. “Benim kendi grubuma yönelik bir tehdit var, ben
de şu anda bu işin içindeyim ve tabii ki kendi grubumu koruyacağım” gibi uç
düzeyde şiddet eylemlerini rasyonalize ederek uygulayabiliyor. En sık görülen
durum bu. Kimisi daha hevesli olarak uyguluyor, kimisi kerhen uyguluyor ve az
bir kısmı da reddediyor. Reddedenlerin sayısı az çünkü reddetmenin bedeli
büyük. Özellikle savaş durumunda reddetmek vatan hainliği, suçluluk vs. gibi
yüklenilmesi zor olabilecek, riskleri büyük olabilecek bedeller getiriyor. Yine
de her durumda az sayıda da olsa birileri bu tür emirleri reddedebiliyor ya da
kaçıyor. Mesela savaş sırasında asker kaçağının çok olmasının önemli
nedenlerinden biri korkuysa diğeri de pis işleri yapmak istememektir. Çünkü
savaşta insanlardan çok fazla pis, kirli işler yapması istenir. Bu da insanı
zorlar tabii ki ve bazıları bu yükten kurtulmak için en akıllıca yolun oradan
kaçmak olduğunu düşünür. Bu noktada insanların çoğu ödenecek bedeller nedeniyle
kaçamıyorsa, durumu çeşitli derecelerde rasyonalize eder.
Olay sırasında bu böyle olur, ancak bir de olaylar bittikten
sonrası vardır. Daha normalleşme döneminde bu kadar şiddet eylemine bulaşmış
failler ya da cellatlar diyelim, ne hisseder, ne yapar diye bakarsak orada o
geniş toplumun sosyo-politik ikliminin nasıl olduğu da çok belirleyici. Mesela Vietnam savaşı gazileri… Bunlar
Amerikan devleti için dünyanın öbür tarafına gittiler. Savaştılar, öldüler,
yaralandılar, bir sürü zorluklar yaşadılar, travmatize oldular savaşta. Nasıl anlamlandırmaya çalıştılar ? “Ülkemiz
için, toplumumuz içi, komünizm tehlikesi için şunu yaptık, bunu yaptık” diye.
Dönüp geldiklerinde, ülkelerindeki politik atmosfer genel olarak Vietnam
savaşına karşı çok eleştirel, bu savaşı anlamsız bulan ve kınayan bir yere
doğru evriliyordu. Dolayısıyla bu askerlerin çoğu kendilerini kullanılmış, bir
hiç için bir sürü şeyini kaybetmiş olarak görmeye başladılar. Onlar savaşta
birçok tehlike yaşamış, şiddete bulaşmış ve öldürmüşlerdi ama döndüklerinde bu faillik durumunu
anlamlandırabilecekleri, rasyonalize edebilecekleri çerçeve çökmüş oldu. Amerikan milliyetçiliği ya da militarizm
üzerinden bir şey yapmak zorlaştı. İşte o zaman onların kötü hissetmesi, yaptıkları
işi sorgulaması ya da çeşitli psikolojik şikayetler geliştirme riski de artmış
oldu. Her ne kadar ak-kara gibi bir ayrımdan söz edemesek de öyle bir
sosyo-politik ortam olmasaydı, Amerikan toplumu “aslansınız, kahramansınız”
diye devam etseydi, o gazilerin önemli bir kısmı pozitif biçimde anlamlandırmaya,
rasyonalize etmeye devam edebileceklerdi. Dolayısıyla faillerin sonrasında
nasıl hissedeceği konusu, sosyo-politik bağlamın nasıl olduğu, olayların hem
politik çevrelerde hem genel toplum düzeyinde nasıl yorumlandığı, nasıl
değerlendirildiğiyle çok kritik derecede önemde bağlantılı.
1919-1920 yıllarında İstanbul’da İttihatçıların yargılandığı
çok kısa bir dönem var. Dönemin basınında,
meclisinde bazı tartışmalar görüyoruz. 1915’e dair bir sorgulama olduysa
da çok kısa sürmüş ve kapanmış. Yukarıda bahsettiğiniz sorgulamayı mümkün kılan
sosyo-politik ortamın yokluğundan ötürü rasyonalize etme devam etti diyebilir
miyiz?
1915 Osmanlı Devletinin çöküş ve Türkiye Cumhuriyetinin
çıkış, kuruluş dönemine denk geliyor. Anadolu’nun Türkleştirilmesi, homojenize
edilmesi , farklılıklardan arındırılması bütün bunların yaşandığı süreçte
yaşanıyor. Osmanlı’dan kalan Anadolu topraklarında 1. Dünya Savaşı öncesinde
Hristiyan nüfusun oranı sanıyorum %20-25. Sonrasında Rumların ve Ermenilerin
“temizlenmesiyle” birlikte çok ciddi bir homojenizasyon var. Osmanlı
İmparatorluğu son yüz yılında çok hızlı bir şekilde büzülüp bir sürü toprak, servet,
nüfus, itibar kaybediyor. Bu ağır bir yıkım ve Osmanlı elitinin geldiği nokta
“Biz yok olacağız” yani “bu savaş son şansımız, son fırsatımız” çünkü “Batı
karşısında sürekli yeniliyoruz”.
Niye oluyor bütün bunlar; çünkü bu “hainler, yani bizim tebaamız saydığımız temel olarak
Hristiyanlar, gayrı müslimler” Batılılarla işbirliği yaparak bizi hep
“arkamızdan hançerliyorlar”. Dolayısıyla kurtulmamız için homojen bir ulus
devlete doğru gitmemiz lazım. Bunu da nasıl yapabiliriz,
Sünni-Müslüman-Türk’lük üzerinden kurabiliriz gibi bir yere doğru geliniyor.
“Savaş bahanesiyle de bu arada işimizi görelim, temizliğimizi yapalım” şeklinde
müthiş alarmist bir durum var,. Dolayısıyla, yüz yılda yavaş yavaş damıtılmış
ve şekillenmiş olan bu farklılık korkusunun, “farklı olursak, heterojen
olursak, parçalanırız, yok oluruz, biteriz” kaygısının yatıştırılması ihtiyacı
Türk milliyetçiliğinin bir ilaç olarak masaya konmasına neden oluyor.
Bu ilaç 1. Dünya Savaşı boyunca içiliyor. Temizlik
yapılıyor. Bu ilaç üzerinden Türkiye Cumhuriyeti kuruluyor. Cumhuriyet
kurulduktan sonra hala bu ilaç var. Yani Türk milliyetçiliği üzerinden Türkiye
Cumhuriyeti kuruluyor. Türklük ve Sünni Müslümanlık dışında kalan bütün
unsurlar, başta Ermeniler ve Rumlar, daha az seviyede Aleviler, Kürtler hepsi
merkezin dışında görülüyor. Ya tehlikeli “yerli-yabancılar” gibi, ya da Kürtler
Aleviler gibi hızla asimile edilmesi, Türkleştirilmesi, makbul vatandaş
seviyesine getirilmesi gereken unsurlar olarak kodlanıyorlar. Dolayısıyla o
refleks zaten birkaç on yıldır var olan, cumhuriyette de devam eden refleks.
Cumhuriyetin ilk beş-on yılında, 1915’in
bütün boyutlarıyla sorgulanması, yüzleşilmesi demek aslında cumhuriyetin
kuruluş ekseninin sorgulanması anlamına gelecekti. Dolayısıyla onu gayet sessiz
ve hızlı bir şekilde kapatmayı tercih ettiler.
İnkâr bu noktada mı ortaya çıkıyor?
Tabii. Yani o zamanlar çok daha fazla sayıda insan ne olup
bittiğini biliyor. Sıradan vatandaşlar daha fazla sayıda biliyorlar, politik
elitin hemen hepsi biliyor. Bir kısmı zaten katil ve Cumhuriyette politik elit
olmaya devam ediyorlar. Belki cumhuriyeti kuran elitin bir kısmı doğrudan katil
değil, Mustafa Kemal gibi mesela, onun elinde Ermeni kanı olmayabilir, ama o da
genel homojenizasyon, Türklük üzerinden bir ulus devlet kurulması düşüncesini
paylaşıyor. Sadece elini diğer katiller kadar pisletmemiş durumda. Aynı
zihniyet evreninin parçaları hepsilar yani.
“Biz bununla yüzleşirsek yok oluruz” korkusunun devamı mı
var ortada?
Yüz yıllık büzülmenin sonucunda çok ağır bir yok oluş
kaygısı var. O yok oluş kaygısını gidermek için bulunmuş, can havliyle
sarılınmış Türk milliyetçiliği üzerinden giden, Türklük üzerine kurulacak ulus
devlet meselesi var. Buna yapışıyorlar. Ama bu o kadar yapay, o kadar zorlama,
sosyolojik ve tarihsel gerçekliğe uymayan bir şey ki… Çok zorla yaptıkları bir
şey. Her sorgulama, her yüzleşme zaten
zorla dikiş tutturmaya çalıştıkları elbiseyi patlatacak diye düşünüyorlar. Bu
anlamda haksız da değiller. Çünkü çok zoraki teğellenmiş, dikilmiş bir elbise.
Dolayısıyla en iyisi ellememek, üzerini kapatmak gibi görünüyor bu elite.
Ellemiyorlar, ama konu kapanmıyor tabii.
Kâbus olarak geri geliyor.
Günümüz Türkiye’sinde yaşayan insanların bu anlamda farklı
bir kâbusu var mı? Bunca sene saklanmış bir şeyi keşfettikleri zaman ne olur?
Cumhuriyetin ilk yıllarındaki kuşak ne olduğunu biliyor ama
sonra gelen kuşaklar milli eğitim, medya, vs. üzerinden onlarca yıl böyle bir
olay sanki hiç olmamış gibi bir tedrisattan geçiyor. Tabi bu iş 70’lerde Asala
eylemleriyle Türkiye kamuoyu gündemine geldiğinde, Türkiye toplumunun büyük
çoğunluğu sahiden hiçbir şey bilmiyor. Biliyor da bilmiyormuş gibi yapıyor
değil. Ve onlar büyük bir şok yaşıyorlar. 70’lerdeki Türk milliyetçiliği ve
resmi ideoloji de “Bir takım sapık Ermeniler bize saldırıyorlar” diye
yansıtıyor olayı.
O zaman çağdaş Türkiye toplumunun 1915’le ve Ermeni
meselesiyle tanışması yeni bir travmatik durum üzerinden, Asala üzerinden
olmaya başlıyor. Kâbus olarak gelmesi budur. “Bizi niye öldürüyorlar?”, “Bizimle
ne alıp veremedikleri var?”. Bu sefer nedir, ne değildir diye okumaya
başlanıyor, soruşturulmaya başlanıyor. Resmi ideoloji bu sefer Ermeni tezlerine
karşı “Hayır, öyle bir şey yoktur” diyen resmi tezleri çıkarmaya başlıyor. Daha
aktif bir inkâr dönemi başlıyor. Daha önceki biraz daha pasif bir inkâr dönemi,
çünkü zorlayan pek bir şey yok. Unutulmuş, üzeri kapatılmış, bir kenara atılmış
gibi. Şimdi biri silahlı propagandayla senin gözüne sokuyor, diplomatlarını
öldürüyor. O zaman herkes soruyor “ne oluyor ?” diye. “Yalan söylüyorlar,
aslında onlar bizi kesmişti, aslında abartıyorlar, aslında savaş vardı” gibi
daha aktif yalanlar başlıyor. Bu sefer aktif inkâr, manipülasyon dönemine
giriyoruz. Ve böyle de birkaç kuşak yetişiyor. Türkiye’de birkaç kuşak aktif
inkâr, beyin yıkaması döneminden de geçiyor. Dolayısıyla durum iyice
düğümlenmiş bir hâl alıyor. Şimdiki zorluğumuz en azından iki katmanlı. Biri,
yüz yıllık bir ihmal, ilgilenmeme anlamında daha pasif bir inkâr, biri de
70’lerden beri en azından otuz kırk yıllık daha aktif, savunmacı ve tepkisel
bir inkâr.
Şimdi şu anda iki düzey, iki inkâr düzeyi birbirine
bulanarak Türkiye toplumunun bu işle yüzleşmesini zorlaştırıyor. Ama son on-on
beş yıldır da yavaş yavaş başlayan daha sahici yüzleşme adımları var. Resmi
düzeyde hala bir şey yok. Ama sivil
toplum düzeyinde daha çok akademisyenlerin, gazetecilerin, sanatçıların
girişimleriyle giden kısmi, yavaş, gayrı resmi bir yüzleşme durumu var.
Son on-onbeş yıllık süreçte kendi ailesinin tarihiyle de
yüzleşenler olmuştur. Kendi ailesinin sorumluluğu olduğunu fark etmek, belki
servetinin böyle bir şeyden geldiğini fark etmek farklı bir travma mıdır
bugünün Türkiye’sinde yaşayan insanlar için?
Travma olabilmesi için, dediğim gibi genel sosyo-politik
bağlamın nasıl olduğu önemlidir, en kritik şey bu. Mesela genel sosyo-politik
bağlam “ Türk milliyetçiliği esastır, savaş olur güçlü olan kazanır, zaten
dünyanın her yerinde böyledir. Onlar da kaybetmeselerdi” olabilir. Ya da daha
eşitlikçi daha insani “Acılara hürmet edelim, ötekini anlayalım, aslında
hepimiz insanız, dayanışmalıyız, tarihimizi sorgulamalıyız, yüzleşmeliyiz ki
daha insan olalım, daha uygar olalım” da olabilir. Genel politik bağlam ikincisi
gibiyse mesela, o zaman dönüp bakarım, “Allah kahretsin benim dedem de ne
yapmış” derim, bundan utanabilirim o zaman. Onu telafi etmek için sembolik de
olsa bir şeyler yapmak isteyebilirim. Oysa Türkiye’deki genel politik bağlam
resmi ideolojide hala Türk milliyetçiliği çok ağırlıklı ve giderek de resmi
İslamcı ideolojinin ağırlık kazandığı bir bağlam. Müslümanları ve Sünniliği
merkeze koyan bir Türk-İslamcılık hali var. Türklük zaten merkezdeydi, ama daha
da merkezi yere gelen Müslümanlık ve Sünnilik oldu. Önceden de çok dışarıda
değillerdi ama AKP iktidarıyla son on yılda artık merkeze Sünni -İslam ve
Türklük olarak geldi. Diğer her şey buna göre tanımlanıyor. Dolayısıyla Türkiye
toplumunun önemlice bir kısmı, resmi ideoloji, devlet elitleri, politik elitler
dünyaya tamamen bu mercekten bakıyor. Mesela Türkiye’nin dış politikasına
bakın, tamamen bu mercek üzerinden gidiyor. Kim bizim düşmanımız, dostumuz,
bunun üzerinden. Yani bir eşitlik söz konusu bile değil.
Bu meselenin konuşulur olması, bir yerlerde oluşmuş olan
kırılmaları iyileştirmeye başlamış mıdır?
Yani bazı çatlaklar oluştu en azından, bunlar çok önemli.
Daha önce betonarme bir yapı varken çok homojen bir inkâr betonu varken,
yapılan yayınlarla, çeşitli projelerle, çalışmalarla, konferanslarla,
televizyon programlarıyla, akademisyenlerin öncü çalışmasıyla o beton inkâr
duvarında çatlaklar oluştu. O çatlaklardan artık sular sızıyor, insanlar o
sulara dokunuyor, bir sürü yayın okunuyor. İnternet var, dil bilen herkes her
bilgiye erişebiliyor. Dolayısıyla Türkiye toplumu gayrı resmi düzeyde bunun
altını çiziyorum, yirmi-otuz yıl öncesine göre çok daha fazla şey bilir en
azından öğrenebilir hale gelmiş durumda. Bu devam edecek ve bu çatlaklar yavaş
yavaş duvarı yiyecekler tabii ki. Yani bu beton inkâr duvarı çökecek ama kısa
zamanda değil. Daha vakit var bunun çökmesine. Çünkü o sağlam bir duvar ve o
duvar çöktüğünde onun altında çok fazla şey kalacak yani devletin kuruluş
felsefesi, kuruluş ekseni bütün bunlar sorgulanır hale gelecek. Dolayısıyla o
duvar yıkılmasın diye o çatlaklar kapatılsın, fazla geçirgen olmasın diye de
uğraşan geniş bir kesim var.
Değinilmesi gereken bir başka faktör Kürt meselesi.
Türkiye’de Kürt meselesi Ermeni
meselesine göre çok daha güncel ve yakıcı bir mesele. Kürt meselesi sahiden çözülebilecekse,
Kürtleri de tatmin edecek biçimde çözülecekse o zaman Türkiye devletinin bu
tekçi halinin esnemesi gerekecek. Türkiye’de yaşayan herkese “Türk” denmemesi
gerekecek mesela. Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ya da Türkiyeli gibi başka bir
üst şemsiye kimlikler tanımlamak gerekecek. Bu becerilebilirse, ki o da kolay
değil çünkü orada da bir sürü direnç var, önemli bir aşama geçilmiş olacak. Bu
aynı zamanda demokratikleşmeyle kol kola gitmesi gereken bir süreç.
Dolayısıyla eğer Türkiye Türk-Kürt meselesinde tatminkâr bir
aşamaya varabilirse, ki varabilmesi zor, öncesinde Kürt meselesi niye var
konusunda çok ciddi sistematik bir yüzleşme sürecinden geçilmesi lazım.
Devletin niteliğini ve yaptıklarını içeren bu yüzleşmeden geçtikten sonra
politik dönüşümle Türk-Kürt meselesi de bir hal yoluna girerse o zaman bu yeni
bir Türkiye demektir. Daha esnek, daha olgun, daha demokratik bir Türkiye
demektir. O zaman 1915’le, Ermeni soykırımıyla halleşmek, yüzleşmek, onunla
temas etmek, onu sindirebilmek de daha mümkün, daha kolay hale gelecektir.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.