Bilgehan Uçak
2012 yılında Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı
anıları yayınlanan Ermeni Topçu Yüzbaşısı Sarkis Torosyan’ın hikâyesi ülkemizde
daha önce hiç yaşanmamış bir tartışmanın göbeğine oturdu. Aradan geçen üç
seneye rağmen tarihçiliğimizin bütün defolarını ortaya döken tartışma devam
ediyor… AKP hükümetinin, bu yıl 24 Nisan’da uyanıklık yapıp Ermenistan
Cumhurbaşkanı Sarkisyan’ı Çanakkale’ye davet etmesi ile ilgili olarak,
Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu gazetecilere “Osmanlı ordusunda Ermeniler de vardı”
deyivermişti. Yusuf Halaçoğlu hemen telaşla, “tarihî bir yanlış yapıldığını” ve
“Ermenilerin haklı olarak, davet sırasında ‘Mademki vatanı birlikte kurtardık.
Bizi neden sürgün ettiniz’ sorusunu” gündeme getirebileceklerini hatırlattı. Maalesef, Prof. Halaçoğlu siyasi analiz yeteneği bakımından,
Prof. Eldem’den çok ileride. Resmî söyleme tehdidin nereden geldiğini daha iyi
görüyor. Kendisi, Osmanlı Ordusu’nda Ermenilerin varlığını dile getirmenin
‘inkârcı’ politikalara zarar vereceğinin farkında.
***
2012 yılında
Çanakkale’den Filistin Cephesine başlıklı anıları yayınlanan Ermeni Topçu
Yüzbaşısı Sarkis Torosyan’ın hikâyesi ülkemizde daha önce hiç yaşanmamış bir
tartışmanın göbeğine oturdu. Aradan geçen üç seneye rağmen tarihçiliğimizin bütün
defolarını ortaya döken tartışma devam ediyor…
Eğer bir gün Taraf gazetesinin tarihi yazılırsa, bu
gazetenin ülkemizin şimdiye kadar gördüğü en ciddi tarih tartışmasına
evsahipliği yaptığı kayda geçecektir. Evet, Ermeni Topçu Yüzbaşısı Sarkis
Torosyan’ın anıları etrafında dönen tartışmadan bahsediyorum. 2012 yılında
“Çanakkale’den Filistin Cephesine” başlıklı anıları yayınlandıktan sonra
tarihçi takımının karpuz gibi ortadan ikiye bölündüğü, Halil Berktay’ın bu
kitabı yerin dibine sokmak amacıyla Taraf’ta tam 34 adet yazı yazdığı, Hakan
Erdem’in 382 sayfalık bir ‘reddiye’ kitabı çıkardığı, Genelkurmay’ın ise, ilk
kez bir anı kitabı hakkında ‘Çanakkale’de Sarkis Torosyan isimli biri yoktur’
şeklinde resmî açıklama yaptığı tartışmayı hatırlatmak istiyorum.
Hayatının son demlerini vatanından binlerce kilometre
uzakta geçirmiş, hasta, geçimsiz, ayakkabı tamirciliği veya badanacılık yapan,
sefalet içindeki bir Ermeni topçu yüzbaşısının, anıları sayesinde, ölümünden
altmış sene sonra tekrar ‘dirilmesi’ olacak şey değildi. Ama bu Türkiye’de
oldu! Yzb. Torosyan’ın hikâyesi ülkemizde daha önce hiç yaşanmamış bir
tartışmanın göbeğine oturdu. Aradan geçen üç seneye rağmen tarihçiliğimizin
bütün defolarını ortaya döken tartışma devam ediyor.
Tartışmanın taraflarının bir yanda Torosyan’ın anılarını
yayına hazırlayan Ayhan Aktar ve Taner Akçam, diğer yanda da Torosyan’ın
anılarının ‘kurmaca’ ve kendisinin de ‘palavracı’ olduğunu iddia eden Halil
Berktay’ın ve Hakan Erdem’in olduğunu hatırlatalım. Daha sonra birtakım milliyetçi
tarihçilerle birlikte Edhem Eldem’in de katıldığı tartışmayı 2012-13 yıllarında
‘canlı olarak’ izlemiştim. Tartışmaya en son katkı “Tarih, Otobiyografi ve
Hakikat: Yüzbaşı Torosyan Tartışması ve Türkiye’de Tarihyazımı” isimli kitapla
geldi. İstanbul Bilgi Üniversitesi Yayınları’ndan çıkan ve Bülent Somay’ın
derlediği kitapta, Taner Akçam, Suavi Aydın, Ohannes Kılıçdağı ve Kahraman
Şakul’un yanı sıra Torosyan’ın anılarını yayına hazırlayan Ayhan Aktar’ın da
iki makalesi yer alıyor.
Şimdi gidelim 2012 yılı sonbahar aylarına… Hakan Erdem’in
kitabı daha yayımlanmamıştı ve ben Halil Berktay’ın köşe yazılarının müdavimi
olmuştum; diyordum ki kendi kendime “ne büyük tarihçi, daha kitabı görmeden
hissetti yazılanların palavra olduğunu”. Erdem’in kitabını da aynı heyecanla
çıkar çıkmaz almıştım ve Torosyan’ın anılarını ‘paramparça etmesini’ büyük bir
keyifle okuyordum. Gazetelerde yazılar arka arkaya yayınlanıyor, konuya dair
tam sayfa söyleşiler çıkıyordu, televizyon programlarında bu konu
tartışılıyordu. Sonra, Taner Akçam tartışmaya katıldı ve dedi ki: “1942
yılındaki askerlik yoklama belgesini yayınladığınız kişi Sarkis Torosyan değil,
John Toroski’dir.”
Küt, birden başıma bir taş düşmüş gibi afalladım.
Berktay, hemen “sahtekârlıkla itham ettiği Akçam’ın ABD’de çalıştığı
üniversiteden kovulması gerektiğini” ima eden bir yazı yazdı. Ama öyle olmadı,
Akçam haklıydı! İki buçuk ayda yazılan bir kitapta olabilecek bir
dikkatsizlikti bu. Hakan Erdem, belgeleri indirirken “özel kurala” dikkat
etmemiş, kişileri karıştırmıştı. Gerçi “Toroski meselesi” Hakan Erdem’in bütün
hatıratı kıyma makinesinden geçirdiği kitabının sadece bir bölümüydü, ama
olsun! Yine de insan, köşesini, bir hatıratı yerin dibine sokmak için dört
aylığına kapatanlardan “pardon, hata yapmışız” gibilerinden bir özeleştiri
bekliyordu.
O andan itibaren, kendi tavrımı gözden geçirmek zorunda
hissetmiştim. Bu yaz, Bülent Somay’ın yayına hazırladığı kitabı okudum. Diğer
yazılardan da çok şey öğrendim. Ama Ayhan Aktar’ın uzun makalesine attığı bir
ara başlık, “Tarihçiliğin Meselesi: İnsanlık Hallerini Anlamak” bölümü benim bu
konudaki bütün fikirlerimi değiştirdi. Ayıptır söylemesi, tartışmaya bakışım
180 derece değişti!
Sonra da oturup, Radikal Kitap’ta “Tarih, Otobiyografi ve
Hakikat: Yüzbaşı Torosyan Tartışması ve Türkiye’de Tarihyazımı” isimli
derlemeyi tanıtan “Torosyan tartışmasından geriye ne kaldı?” başlıklı tanıtım
yazısı kaleme aldım (9 Ekim 2015). Yazıda, Türkiye’nin saygın tarihçilerinden
Prof. Edhem Eldem’in eleştirilerine cevap veren Aktar’ın bir cümlesini de
kullanmıştım. Kabaca özetliyorum: Eldem, Torosyan’ın torunundan alınan iki
belgenin içindeki yazım hataları nedeniyle “Osmanlı bürokrasisinden” çıkmış
olamayacağını ve “sahte” olduklarını iddia etmişti. Aktar da cevaben “Osmanlı
Devleti’nin Tiflis Başkonsolosluğu’nun merkeze yazdığı belgenin yazım kalitesi
ile Dâhiliye Nezareti, Hapishaneler Müdüriyeti evrakı içinde bulunabilecek
Diyarbakır Hapishanesi’nden merkeze yollanan belgenin ‘kalitesi’ birbirini
tutmaz” diyerek tartışmada “Osmanlı bürokrasisi gibi geniş sosyolojik
kategorilerin pek bir anlamı” bulunmadığı cevabını vermişti.
Radikal Kitap’ta yazım yayımlandıktan sonra, Edhem Eldem
yolladığı bir mail ile beni de tartışmanın içine çekti. Yolladığı mesajda,
–yine özetliyorum–, önce Torosyan tartışmasının duygusal ve ahlaki boyutunun
yarattığı zorluğu ve kargaşayı dile getiriyordu. Ağzı köpüren milliyetçiliğin
egemen olduğu ülkemizde soykırıma uğramış bir halkın bir ferdini savunabilmiş
olmanın ‘çok iyi’ ve ‘siyaseten doğru’ olarak algılandığını ifade ediyordu.
Zaten tartışmanın karşı tarafında bulunanların, Aktar ve Akçam, bu meseleyi
bilinçli olarak ‘suiistimal ettiğini’ vurguluyordu. Sonra da, mealen, ahlak ve
duygular başka, tarih ve yöntem başkadır. İnsan çok ahlaklı ama aynı zamanda da
çok kötü bir tarihçi olabilir. Ama ahlaki bir meseleyi yanlış veriler üzerinden
savunmak eninde sonunda geri teper diyordu.
Sonra da, Toplumsal Tarih dergisinin Eylül sayısında
Bülent Somay’ın derlemesi ile ilgili yazısını okumamı tavsiye ediyordu. O yazıda,
Yzb. Torosyan’ın bu vatanın savunması için çaba gösterdiği, komutanlarından
madalyalar aldığı için “iyi bir Ermeni” olarak Aktar ve Akçam tarafından
kamuoyuna sunulmuş olmasını eleştiriyordu. Eldem, makalesinde şöyle diyordu:
“İyi olmayan Ermenilere ne denmeli? Devlete, millete faydalı olmamış olanlar
için? Hırsız, dalavereci, yalancı, tembel Ermeniler için? Örgütlenip
başkaldıranlar için? Onların tehcir edilmesini, kırılmasını mazur mu saymak
gerekecek? Torosyan’ın ve ailesinin maruz kaldığı muameleyi kabul edilemez
yapan, Yüzbaşı olmuş ve Çanakkale muharebesine katılmış olması mıdır?”
İtiraf etmeliyim ki, bırakın Ermeni halkını; bizim
apartmandaki insanları bile “mutlak iyiler ve kötüler” diye ayırabilecek bir
yeteneğim yok. Zaten bu kadar sübjektif bir kavramın insanı tarif ederken
kullanılması bana biraz zorlama geliyor. Ama ilginçtir, Çanakkale cephesinde
Ermeni askerlerin varlığından bahsedilmesi, devletimizin Ermeni işlerinden
sorumlu tarihçisi Prof. Yusuf Halaçoğlu tarafından tehdit olarak algılanmıştı.
AKP hükümetinin, bu yıl 24 Nisan’da uyanıklık yapıp Ermenistan Cumhurbaşkanı
Sarkisyan’ı Çanakkale’ye davet etmesi ile ilgili olarak, Dışişleri Bakanı
Çavuşoğlu gazetecilere “Osmanlı ordusunda Ermeniler de vardı” deyivermişti.
Yusuf Halaçoğlu hemen telaşla, “tarihî bir yanlış yapıldığını” ve “Ermenilerin
haklı olarak, davet sırasında ‘Mademki vatanı birlikte kurtardık. Bizi neden
sürgün ettiniz’ sorusunu” gündeme getirebileceklerini hatırlattı.
Maalesef, Prof. Halaçoğlu siyasi analiz yeteneği bakımından,
Prof. Eldem’den çok ileride. Resmî söyleme tehdidin nereden geldiğini daha iyi
görüyor. Kendisi, Osmanlı Ordusu’nda Ermenilerin varlığını dile getirmenin
‘inkârcı’ politikalara zarar vereceğinin farkında. Eldem ise, benim gibi
amatörlere “ahlak ve duygular başka, tarih ve yöntem başka” gibi dersler
veriyor hâlâ. Ahlaki tercihi olmayan, duyguları hesaba katmayan bir tarih
anlayışının benimsediği yöntem de maalesef “statüko bekçiliği” ile
sonuçlanıyor.
Yanlış anlamaları önlemek için tekrarlayalım: Tabii ki
Prof. Eldem, Torosyan’ın torunundan alınan belgelerin “sahte” olduğunu iddia
edebilir. “Ama bunlar sahte” deyip, geri çekilemez. Tarihçi olarak, 1915’te bir
Ermeni subayının neden sahte belge ürettiğini açıklamak veya meseleyi soykırım
bağlamında tartışması gerekmez mi? “Dönem ve konu hakkındaki ehliyetsizliğimi
öne sürerek meseleyi bırakmış, geri çekilmiştim” diyerek işin içinden
sıyrılamaz. Ayrıca, elini taşın altına sokmuş olan sosyolog Ayhan Aktar’ın veya
antropolog Suavi Aydın’ın eleştirilerine alınganlık göstermek de nedir?
Örneğin, Eldem, Osmanlı ordusunda verilen madalyalar
hakkında Suavi Aydın’ın eleştirilerine cevap olarak, “Osmanlı nişan ve
madalyaları hakkında kapsamlı bir kitap yayımlamış biri olarak” diyerekten
hafiften “tarihçi kibri” sergiliyor. Bahsedilen yayının Osmanlı Bankası
salonlarında yapılan bir serginin kitabı olduğunu biliyoruz. Prof. Eldem, tabii
ki, Osmanlı Bankası salonlarında düzenlenen sergiler için kalıcı kataloglar
hazırlamış, İlber Ortaylı Hoca kadar olmasa bile, halkımızın tarih bilincinin
gelişmesine katkıda bulunmuştur. Ama Suavi Aydın’ın sorularına biraz daha
tevazu içinde cevap vermesi gerekmez miydi?
Edhem Eldem aynı yazıda, Yzb. Torosyan tartışmasının
diaspora Ermenileri tarafından takip edilmesinden ve Ayhan Aktar’ın “özellikle
yurtdışında belirli bir başarı elde etmesinden” de rahatsız olmuş. Yazısında
şöyle diyor: “Yurtdışında birçok defa Torosyan tartışmasından Ermeni
soykırımının tanınması ve tarihin Türk milliyetçiliğinden arındırılması için
verilen bir mücadele örneği olarak sitayişle bahsedildiğine şahit oldum.”
Herhâlde, diaspora Ermenilerinin de ‘ahlaki tercihlerine ve duygularına’
yenilip, ‘tarih ve yöntem’ meselesini ıskaladıklarını düşünüyor. Tam aksine,
diaspora Ermenilerinin algıları çok gelişkin! Onlar Prof. Halaçoğlu gibilerin
telaşının farkındalar, fakat tam aksi kampta yer aldıkları için hakikatin
ortaya çıkmasından da çok memnunlar. Kısacası, bu tartışma bağlamında, iyi
olsun ya da olmasın, “gayrimüslim askerlerin varlığı” diye bir mesele var ve esas
çerçeveyi de bu oluşturuyor.
İsterseniz, Hakan Erdem’in Torosyan’a “reddiye” kitabında
ileri sürdüğü tezlere biraz ekleme yaparak Torosyan’ın söylediği her şeyin
yalan olduğunu kabul edelim. Peki, sadece Torosyan’ın varlığı bile bizim “Türk
ve Müslüman” bir orduyla savaşları kazandığımız, kaybettiklerimizde de ihanete
uğradığımız palavrasına vurulan bir darbe değil midir? Tabii ki tek bir vuruşla
resmî anlatı yıkılmayacaktır, ama Yzb. Torosyan’ın anıları, bizi I. Dünya
Savaşı’nda Osmanlı Ordusu’nda gayrimüslim subayların acı hikâyeleriyle
tanıştırmadı mı? Unutmayalım, Erzincanlı Üsteğmen Kalust Sürmenyan’ın “Savaş ve
Tehcir Anıları” (Tarih Vakfı) ve Antepli Dr. Avedis Cebeciyan’ın “Çanakkale ve
Doğu Cephesi Günlüğü” (Aras Yayınları) bu tartışmadan sonra yayımlanmadı mı?
Torosyan tüm anılarda olduğu gibi bazı şeyleri abartmış
olabilir, buna itiraz eden kimse yok zaten. Ayrıca, Osmanlı subaylarının
anılarını Torosyan’a yapılan eleştiri süzgecinden geçirsek acaba kaç tanesi
ayakta kalabilir acaba? Ama “Torosyan yoktur” demek ayrı bir şey, “Torosyan
vardır ama…” diye lafa başlamak ayrı bir şey değil midir? Prof. Eldem’in sahte
olduğunu iddia ettiği, belgede Enver Paşa’nın imzasındaki “vav” harfinin
kuyruğu önemli, hattâ çok önemli. Ama ailesi öldürülürken kendini kurtarmak
için “sahte belge üreten” adamın çaresizliği önemsiz mi? Acaba, “tarihçi” bunun
neresi ile ilgilenmeli? Atılan imza ile mi; yoksa o imzaya mecbur bıraktıran
çaresizlikle mi?
Artık benim için romancılığı tarihçiliğinden daha önde
gelen Hakan Erdem, 1920 yılında Torosyan’ın New York’ta Amerikalı memurlar
mesleğini sorduklarında “tüccar’ demiş olmasını Torosyan’ın yalancılığının
ispatı olarak kullanıyordu. Herhâlde ben de 1920’de Amerika’ya beş parasız
gitseydim, mesleğimi soranlara “Topçu Subayı” yerine “tüccar” deyip, sınırdaki
yetkilileri ikna etmek için daha evvel de Amerika’ya giriş yaptığımı
anlatırdım. Acaba 12 Eylül darbesinden sonra Almanya’ya iltica etmeye
çalışırken yalan söylemeyen bir TC vatandaşı var mıdır?
Herhâlde benim de, Prof. Eldem’in de, aslında bu
tartışmadaki –Berktay’ın köşesini açtığı milliyetçi tarihçiler hariç!– hemen
herkesin, 1915’te Ermenilerin başına gelenleri kabul edilemez,
önemsizleştirilemez, geçiştirilemez, yok sayılamaz bulduğu kesin. Şimdi Prof.
Eldem’in “iyi” ve “kötü” Ermeniler ayrımını kullanarak şu soruları soralım: “I.
Dünya Savaşında Osmanlı ordusunda gayrimüslim askerler vardı ve Yzb. Torosyan
da onlardan biridir” diyenler mi acaba “zımnen” Ermenilere yapılanları mazur
göstermeye çalışıyorlar? Yoksa, milliyetçi tarihçilerin “asılsız Ermeni
iddiaları” resmi söylemine katkı sunanlar Yzb. Torosyan için “palavracı
Ermeni”, yazdıkları için “hayal ürünü” veya ailesinden alınan belgeler için de
“sahte” diyenler olmasın? Burada tercih edilen “tarih” anlayışı ve benimsenen
“yöntem” bakımından tarihçinin savrulduğu “ahlaki konum” veya “duygu dünyası”
pek hoş bir adres olmasa gerek.
Belki de bir gün “Torosyan zengin olmak için kitap yazan
bir yalancı ve sahtekârdır” noktasından “Osmanlı ordusunda gayrimüslim askerler
vardır, ama Yüzbaşı Sarkis Torosyan’ın anlattıklarında abartılar ve yanlışlar
vardır” noktasına gelinecektir. Ve Torosyan, ölümünden altmış, anılarını
yazmasından seksen küsur yıl sonra Türkiye’deki başka tabuları da yıkacaktır.
Son olarak, beni rahatsız eden bir meseleyi tarihçilere
hatırlatmak istiyorum: Gönül isterdi ki, Torosyan tartışmasında “Genelkurmay’da
kilit altında tutulan askerî arşivler açılsın, subayların özlük dosyaları,
askerî mekteplerin mezuniyet defterleri incelenebilsin” talebini dile getirenler
Ayhan Aktar gibi sosyologlar değil; Halil Berktay, Hakan Erdem veya Edhem Eldem
gibi tarihçiler olsaydı! Genelkurmay, “Sarkis Torosyan diye biri yoktur” diye
resmî açıklama yaptığı zaman, “Paşam, bırakın bu lafları! Açın arşivleri bir de
biz bakalım!” diyecek cesur tarihçilerin ortaya çıkacağı güne kadar bu tip
tartışmalar sürüp gider. O güne kadar da bizler, tarihçilik adına Enver
Paşa’nın imzasındaki “vav” harfinin kuyruğu ile uğraşacağız herhâlde.
ucakbill13@hotmail.com
Twitter: @bilgehanucak
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.