İrfan Bozan
Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Doktor
Süleyman Seyfi Öğün, “Anti-Erdoğanizm” bence çok hastalıklı bir saplantıyı
ifade ediyor. “Anti Erdoğanizm” artık muhalefeti büyütecek bir şey de değil.
Bir kere bu ezberi bırakma ve yeni bir dil inşa etmek zorundalar. Bir şeyin
sonuna geldiğiniz zaman seçenek falan kalmayınca biraz rahatlarsınız, yeni bir
şey aramak ihtiyacını duyarsınız, bu mutlak bir rahatlama değildir ama bazı
fikri sabitlerinizden kurtulmuş olursunuz. Bu fikri sabitlerinizden
kurtulduktan sonra yeni bir söylem ve yeni bir muhalefet oluşturmanın önü
açılabilir. Bunu yapabilirler mi? Bilmiyorum. Anti-Ak Partili olmak CHP’li
olmaktan, MHP’li olmaktan daha öncelikli bir hale geldi ama sonuçta içi boş bir
yüzde 60 çıktı. CHP ve MHP kütlesi düşünsün bunu biraz.
***
Maltepe Üniversitesi Öğretim Üyesi Profesör Doktor
Süleyman Seyfi Öğün, 1 Kasım Seçimi sonrası oluşan tabloyu yorumlarken,
"Anti-Erdoğanizm” çok hastalıklı bir saplantı. Anti-Erdoğanizm artık
muhalefeti büyütecek bir şey de değil" dedi. Öğün'e göre, muhalefet 1
Kasım sonrasında kendisini gözden geçirme fırsatı elde etti.
Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün HDP'nin büyük bir fırsat
kaçırdığı görüşünde. [Fotoğraf:Güray
Ervin/Al Jazeera Türk]
Maltepe Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası
İlişkiler Bölüm Başkanı ve Yeni Şafak Gazetesi yazarı Profesör Doktor Süleyman
Seyfi Öğün Türkiye'de ''Muhafazakar dünyayı'' yakından tanıyan isimlerden. Öğün
ile 1 Kasım Genel Seçimlerinde ortaya çıkan tablonun nedenlerini konuştuk.
Öğün'e göre seçmenler 7 Haziran sonrasında muhalefetin performansını beğenmedi
ve AK Parti'ye oy verdi. Öğün muhalefetin Anti-Erdoğanizm yaklaşımını
sürdürdükçe büyüyemeyeceğini de söylüyor. Öğün AK Parti'nin de Türkiye'nin yeni
sosyolojisini anlayamazsa 2019'da kaybedebileceği uyarısını yapıyor.
1 Kasım Genel Seçimlerinde seçmenler hangi saiklerle oy
kullandı?
Tabi bunu ölçümlemek lâzım ama benim hissettiğim
kadarıyla seçmenlerin büyük çoğunluğu istikrardan yana oy kullandı. Bazı
endişeler belirleyici oldu. Pragmatik bir bakışla ülkenin hükümetsiz kalma
endişesi, koalisyonlara dönük güvensizlik vardı. Özellikle muhalefetin izlediği
siyasetlerin seçmenlerin gözünde yarattığı hayal kırıklığı vardı. Bütün bunlar
insanları yeniden AK Parti’ye teveccüh gösterme noktasına getirdi.
7 Haziran’dan 1 Kasım’a ne değişti?
7 Haziran’da reaktif yani tepkisel bir seçim yaşadık.
Kökleri, Gezi Olaylarına kadar giden bir birikim vardı. Bir kutuplaşma, bir
gerilim vardı. Bu gerilim içerisinde insanlar tercihlerini belirli tepkilerin
dışavurumu olarak belirlediler. Bu da büyük ölçüde bir anti-AK Parti kampanyası
şeklinde karşılık buldu. Ortaya çıkan tablo ise Türkiye’yi bir noktada
çözümsüzlüğe götürdü. Hükümet kurulamaz hale geldi. İnsanların muhalefete olan
güveni sarsıldı. Tepkisel olarak gidip muhalefet partilerine oy verenler, muhalefet
partilerinin beş ay içerisindeki performanslarını beğenmedi. Gerçekten de
performansları çok kötüydü. Bu kesimler muhalefetten desteklerini çektiler.
Sonuçta AK Parti yüzde 49.5’luk bir oy oranıyla hâkim parti haline geldi. Ama
bunun da iyi değerlendirilmesi lazım.
Nasıl bir değerlendirme kast ediyorsunuz?
AK Parti’ye yönelik bu oy kayışı, AK Parti’nin yeni bir
hikâye anlatması, Türkiye’nin önünü açacak bir siyaset oluşturmasının sonucu
değil. Seçmen duygusal, tepkisel oy vermedi daha rasyonel, daha reel bir
tercihte bulundu.
“Emanet oy” tanımlaması yapabilir miyiz?
Emanet kelimesini isterseniz yakıştırabilirsiniz ama
benim yüzergezer bulduğum yaklaşık yüzde 9’luk bir kütle bu. Dünyanın neresinde
bu kadar kısa sürede böyle bir kayma oluyor, araştırılmaya muhtaç bir durum. Bu
oylar AK Parti’ye öyle çok gönül odaklı verilmiş bir oy kütlesi değil. AK
Parti’nin bunu görmesi lazım.
''AK Parti'nin bundan sonra yapacağı konsalidasyon
siyaseti değildir.''
Yine 1 Kasım Seçimleri sonrasındaki bir yazınızda, ‘’AK
Parti artık kendisine yeni bir siyasal ontoloji kurmak zorundadır’’ diye
yazdınız. AK Parti nasıl varoluş içinden geliyordu ve bundan sonra varoluşunu
nasıl konumlandırmalı?
AK Parti’yi bir süreç taşıdı. Biliyorsunuz, 1990’ların
sonunda Türk siyasetinin bildik aktörleri merkez sağ ve merkez sol birlikte
çöktüler, ülkeyi iflasa getirdiler. O dönemde AK Parti çok açılımcı ve içermeci
bir dil kullandı. Dolayısıyla bir sürecin içinden geldi. Arkasında da
Türkiye’nin önemli sosyolojik değişimlerinin itici gücü de vardı. Şehirleşme,
yeni tür bir sermaye, dış koşullar bunu destekledi. Ülkeye sıcak para akışı
hızlandı. Üstelik AK Parti aşağıdan yukarıya, yani belediyelerden geldi. 13 yıl
sonra şimdi Türkiye’nin değişik bir manzarası başka bir sosyolojisi var. AK
Parti’nin yeni konumu, kendisini iktidara taşıyan süreci bu defa kendisinin
taşımakla yükümlü olduğu bir süreç. Dolayısıyla AK Parti, şimdi yeniden çok
içermeci, çok kapsayıcı bir siyasal dil inşa etmek zorunda. Bir yeni hikâye
kurmak zorunda. Tüm bunları da somut bir takım başarılarla da desteklemek
zorunda. AK Parti’nin ilk seçim başarısı gösterdiği tarihe gidelim liberaller,
dindarlar, bazı sosyalistler, sosyal demokratlar; hepsi oradaydı. Günlük hayata
dokunan, ihmal edilmiş meseleleri sırtlayan çoğalmacı bir siyaset AK Parti'yi
büyüttü. AK partinin kemik oyu yüzde 35 yüzde 38 arasındadır. AK parti yüzde 10
kadar bunun üzerine koydu. Bu büyüme onu merkeze yerleştirdi. Bir merkez
partisi oldu. Bir merkez sağ partisi olmadı; tam tersine taşra kültürel kodlarına
oturan dar görüşlü sağcı geçmişinden sıyrıldı. Ama son beş sene içerisinde;
özellikle de 2010 referandumundan sonra bir erime başladı. Bu erimenin
sebepleri var. Bu sebeplerin hepsini AK Parti’ye yıkacak değiliz. Eski Türkiye
olarak adlandırılan devlet, bürokrasi, ordu ve ona yakın lümpen bir sermayenin,
yerleşik orta sınıfların sürüklediği bir anti-Ak Parti kampanya başladı.
Başından beri bu çevreler AK Parti’yi sindiremediler. Dolayısıyla AK Parti
sürekli bir saldırı altındaydı. Bu saldırıların keskinleştiği noktada da
savunmaya geçti. Kendi kitlesini konsolide etmeye yöneldi. Bu anlaşılır bir durumdur ama sürdürülebilir
bir durum değildir. Hele hele şimdi yüzde 49 buçuk gibi bir oy oranı elde
ettikten sonra AK Parti’nin bundan sonra yapacağı konsolidasyon siyaseti
değildir. Meselelere yüzde 50- yüzde 50 gibi bakmak olmaz. Bunlar üzerine
siyaset kurulamaz. Dönemsel olarak anlamlıydı. Gezi sonrası süreçte gelişen
saldırılar sonucu dönemsel olarak yapılan bu siyaset anlamlıydı ama şu an artık
AK Parti’nin rahatlamış olması ve önüne bakması lazım.
Yüzde 49 buçuğun diğer yanında kalanlar için neler
söylersiniz, tedirgin olmalılar mı?
Artık diğer tarafın da rahatlaması lazım. Rahatlamak şu
anlamda; onlar da kendilerini gözden geçirmek için bir fırsat elde ettiler.
“Anti-Erdoğanizm” bence çok hastalıklı bir saplantıyı ifade ediyor. “Anti
Erdoğanizm” artık muhalefeti büyütecek bir şey de değil. Bir kere bu ezberi
bırakma ve yeni bir dil inşa etmek zorundalar. Bir şeyin sonuna geldiğiniz
zaman seçenek falan kalmayınca biraz rahatlarsınız, yeni bir şey aramak
ihtiyacını duyarsınız, bu mutlak bir rahatlama değildir ama bazı fikri
sabitlerinizden kurtulmuş olursunuz. Bu fikri sabitlerinizden kurtulduktan
sonra yeni bir söylem ve yeni bir muhalefet oluşturmanın önü açılabilir. Bunu
yapabilirler mi? Bilmiyorum. Anti-Ak Partili olmak CHP’li olmaktan, MHP’li
olmaktan daha öncelikli bir hale geldi ama sonuçta içi boş bir yüzde 60 çıktı.
CHP ve MHP kütlesi düşünsün bunu biraz.
AK parti bundan sonra nasıl bir dil kurmalı?
Artık rahatlamış olmaları lazım. Yüzde 49.5 aldılar işte.
Erdoğan da yüzde 52’ye yakın bir oyla seçildi.
AK Parti’nin “saldırı altındayım” söylemini sürdürmesinin bir anlamı yok
artık. Bu söylemde ısrar edilirse parti inandırıcılığını da kaybeder. Yeni
kuşaklar artık AK Parti’den başka şeyler bekliyor. AK Parti yeni dindar nesli
tanımıyor. Çok farklı bir İslami gençlik var artık. Bu gençler eski usul dindar
nesil prototipine falan uymuyor. Bu gençlik şu anda AK Parti’ye oy veriyor ama
yarın veremeyebilirler. Eğer onların sosyolojisi ıskalanırsa AK Parti
2019’da yeni bir türbülansa girebilir.
Bu defa daha dramatik olarak. Çünkü kendi tabanını kendisi aşındırmış olur.
''AK Parti'nin perdahsız bir pozitivist kalkınmacı ve
paternist anlayışı var.''
AK Parti şu an bu sosyolojiyi okuyabiliyor mu?
AK Parti’nin orada bazı kör noktaları olduğunu
düşünüyorum. Bir kere hayli perdahsız bir pozitivist kalkınmacı ve paternalist anlayışları var. Yeni
nesillere pozitivist kalkınmacılık, teknolojizm tek başına bir şey ifade
etmiyor. AK Parti bununla yüzleşmiş değil. Diğer taraftan AK Parti’nin
taşıyıcısı olan yeni orta sınıfların şehir hayatına uyumlulaşma anlamında
yaşadıkları sıkıntılar var. Bunları aşağılamak için söylemiyorum. Tespit
yapıyorum. CHP bunları aşağılıyor “bidon kafalılar” diye. Halbuki hiç kimsenin
kimseyi aşağılamaya hakkı yok. Ama bir realite var, görgüsüz tüketim ile
birlikte lümpenleşen kesimler var. Bununla da incitici olmadan hesaplaşmak
durumundayız.
Bu tanımladığınız kitlenin siyasi tercihi AK Parti mi?
Tabii ki AK Parti. Yeni orta sınıf bunlar. Bunlar yüzde
20, taşra kökenli yeni bir orta sınıf. AK Parti ülkenin imarı noktasında bir
adım atarken başka değişkenlere de bakmak zorunda. Belli ki HES siyaseti
doğanın dengelerini bozuyor. 10 tanesinin içinde iki tanesi bozuyorsa bu sorun
doğurur. Kadın meselesi var mesela. Kadın meselesi konusunda AK Parti kadını
kadın gibi görme noktasında değil. Kadına karşı şiddet kullanılmasını
reddediyor, kadına saygı duyulması gerektiğini söylüyor ama bunu hâlâ erkek,
eril ağzıyla yapıyor. Bu kadınlarda menfi etki yaratır. AK Parti’nin artık
kültürel maliyetler üzerinden siyaset üretmesi lâzım. Ülkeyi kalkındırıyorsunuz
doğru. Şehirleri, İstanbul’u düşünelim. Tarihinde ilk defa imar görüyor ama
imar edilirken bir şeyler çok hesapsız imar ediliyor. Yaparken çok şey de
bozulabiliyor. Hâlbuki bu işlere biraz
daha dikkat etmek gerekiyor. Türkiye’yi dönüştürecek nesnel adımları atarken
bunun kültürel ve insani maliyetlerine dikkat etmek lazım.
Prof. Dr. Süleyman Seyfi Öğün'e göre AK Parti yeni
yetişen dindar nesli tanımıyor.
[Fotoğraf:Güray Ervin/Al Jazeera Türk]
''Öncelik yeni anayasa''
Yeni AK Parti Hükümeti’nin önceliğine ne olmalı?
Hiç şüphesiz kurucu yasa.
Yani Anayasa mı?
Biz anayasa diyoruz ama kelime Batı dillerinde “kurucu” kelimesinden gelir. Ben kurucu yasa
demeyi tercih ediyorum. Bugünkü Türkiye’nin dinamizmini taşıyacak yapılar ve
kurumlar yok. Bu zamana kadar eldekilerle geçiştirildi. Oysa hepsinin revize
edilmesi lâzım. Eğitimi, yargıyı, belediyeleri, merkez yerel siyaset ilişkisini
yeniden inşa etmek gerekli. Bu ancak yeni bir
kurucu yasa ile mümkün.
TBMM aritmatiği nasıl aşılacak?
Bunu bilemem. Bu
bir mühendislik işi. İzlediğim kadarıyla ben Sayın Ahmet Davutoğlu’nun siyasi
mühendislik yeteneğine ikna oldum. Uyuşumcu bir dili var, rakipleri eksilten
bir dili yok. Fiili olarak yolu açık. Artık CHP ne kadar bunun içinde olur, MHP
ne kadar içinde olur bunu bilmiyorum ama, bu Türkiye için yapılması gereken bir
şey.
Kürt meselesinde çözüm süreci tekrar başlamalı mı?
Başlamalı tabii.
Ama böyle giderse de olmayacak demektir. Bu çözüm süreci dediğimiz şeyde
kurucu yasanın bunun karşılığının olması lazım. 12 Eylül Babayasası olduğu sürece Kürt sorunu çözülmez.
''Milletvekili yemini yeniden formüle edilmeli''
HDP Milletvekili Leyla Zana’nın yemininin geçerli
sayılmamasıyla Anayasa’daki milletvekili yemin metni tartılışılıyor. Siz metnin
sorunlu olduğunu düşünüyor musunuz?
Elbette sorunlu. Ne demek yani öyle bir şey olabilir mi?
“Devletiyle milletiyle bölünmez bütünlük” böyle ifadeler konulur mu? Bu faşizm
demektir. Bunu ancak faşizm söyler. Bu yemin ifadesinde 12 Eylül de faşist
karakterini koymuş sergilemiş oluyor. Bu yeminin yeniden formüle edilmesi
gerekiyor. Bu tür durumlar ülkenin önünü tıkıyor. Türkiye’nin böyle
meşguliyetlerle kaybedecek zamanı yok. Bu çok basit bir şekilde halledilebilir
oysa. “Beni seçenlerin hukukunu koruyacağıma namusum ve şerefim üzerine ant
içiyorum” demenin ne mahsuru var. Dolayısıyla öncelik kurucu yasadır.
Gecikmişiz zaten, en az 30 sene
gecikmişiz. Sayın Zana’nın yaptığına gelince, Kürtlerin 1990’ların ortamına
göre büyük kazanımları var. Bu da AK Parti sayesinde oldu. Ortam 1990’ların
ortamıymış gibi yapılan bir eylem aynı
etkiyi ve inandırıcılığı sağlamayacaktır. Dolayısıyla Sayın Zana’nın eylemini
anlamlı bulduğumu söyleyemem.
Kürt sorununun çözümü de Yeni Anayasa’da mı gizli?
De facto olarak çok büyük kazanımlar var. Bugün kimse
Kürtçe konuştuğu için bir haksız muameleye uğramıyor. Kürtçe kanallar var.
Kürtler varlıklarını ispat ettiler ve bu ülkede yaşıyorlar. Bu ülkenin nüfusu
etnik anlamda o kadar karmaşık ki, her birine özel müşteri politikası falan
uygulayamayız. Dolayısıyla bir soyutlama yapmak zorundayız. Bu da vatandaşlık
temelinde olacaktır. Vatandaş Kürt, Laz, Çerkez olabilir. Vatandaşların hakları
ve yükümlülükleri vardır. Bunların eşit adil dağıtımını yaptıktan sonra mesele
kalmaz.
''Başkanlık sistemi acil değil''
Yeni Anayasa “Başkanlık Sistemi” de getirmeli mi?
Hayır. Şu anda hiç acil, öncelikli değil. Zaten o AK
Parti’nin 7 Haziran’da oy kaybetmesinin sebeplerinden biriydi. Başkanlık
sistemi uzun bir mühendislik hazırlığı gerektiriyor.
''HDP terörü reddetseydi rahat yüzde 15 alırdı''
1 Kasım seçiminden sonra yazdığınız bir yazıda HDP için,
“Türkiyelileşme” odağındaki yeni söyleminin içerdiği tematik zenginliği ve
bunun kamuoyunda yaratabileceği etkileri hissedemedi” diyorsunuz. Tam olarak ne
kastediyorsunuz?
Eğer HDP 7 Haziran seçimlerinde sağladığı başarıya sahip
çıksaydı ve terör başladığı zaman kesin ve inandırıcı bir dille terörü
reddetseydi, 1 Kasım seçimlerinin tablosu çok başka olurdu. Oyları artardı. AK
Parti eksilirdi ve AK Parti merkez partisi olmaktan çıkıp, merkez sağ partisi
olurdu. Bu durumda karşısında yükselen
bir merkez sol olacaktı. HDP bu şekilde en az yüzde 15’i rahat alırdı AK Parti
de o zaman yüzde 49.5 olmazdı.
Neydi HDP’yi yukarı taşıyacak dinamikler?
HDP, 7 Haziran seçimleri öncesinde muazzam bir fırsat
yakaladı. AK Parti’yi eksiltebilecek bir dil yakaladı. “Türkiyelileşmek” dedi.
AK Parti’nin sürdürdüğü toplumsal-kültürel maliyetlerini hesap edemediği
kalkınmanın doğurduğu günlük hayatta da karşılığı olan sorunları gündeme
taşıdı. Çevre, HES, teşeron işçi sistemi, kadın sorunu, eşcinseller… Bunlar çok
şehir kokulu tematiklerdir. Bunlar onu bir sol parti haline getirebilecekti.
Ama olmadı. Yüzlerine gözlerine bulaştırdılar. Hâlbuki HDP, Türkiye’nin
şehirleşme dinamiğinin sorunlarını da içine alan bu sosyolojiyi yakalamıştı. Bu
sosyolojiyi Stalinist arkaik söylemiyle kendisi berhava etti. Rojawa
romantizmiyle Pan-Kürdizme geri döndü. Türkiyelileşme iddiasının tam tersini
yaptı. Bir daha aynı rüzgârı yakalaması zor.
Kaynak: Al Jazeera

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.