Etyen Mahçupyan
Sorun büyük ölçüde laik aydınların bakışından ve
yaklaşımından kaynaklanıyor. Bakış doğruları bildiğinden fazlasıyla emin,
yaklaşım ise bu doğruları toplumun üstüne boca etmeye fazlasıyla hevesli…
Hükümete, iktidara ve genelde siyasete yapılan eleştiriler ancak yüzeysel
olarak anlam ifade ediyor. Çünkü adil bir biçimde ve meseleleri hak ettiği
bağlama yerleştirerek bakılmıyor. Gerçekliğin önemli kısmını göz ardı ederek,
geri kalanını ise parlatıp cilalayarak sunan yapay bir bilimsellik söz konusu.
İkincisi önerilen ‘evrensel’ doğruların derinlikli bir analizi yapılmadığı
gibi, bunlar siyaseti ve toplumsal tercihleri dışlayan bir sahte uzmanlık
ambalajıyla vazediliyor. Sanki doğrular zaman, mekan ve insandan bağımsız
olarak ‘orada’ duruyor ve bizlere düşen de ‘hakikati’ hazmedip onu uygulamaktan
ibaret. Oysa bu yaklaşım siyasetin ölüm fermanı… Bu yaklaşım topluma ‘senin
talep ve tercihlerin önemli değil, onların ne olması gerektiğini ben bilirim’
diyor. Ne var ki Türkiye toplumu ilk kez gerçek siyasetin eşiğinde ve bu
fırsatı kendinden menkul entelektüellerin hezeyanına malzeme yapmaya hiç
niyetli gözükmüyor.
***
Entelektüel dünyamızın en belirgin vasfı ‘israf’
sözcüğüyle özetlenebilir. Geçmişte entelektüel enerji ve birikimin tümü ‘laik’
kesimde yoğunlaştığı ve sosyolojik olarak bu kesime imtiyazlar sağlayan
daraltılmış bir kamusal alana mahkum olunduğu için söz konusu israf görünür
değildi. Ancak bugün İslami kesim kendi aydınlarını ürettiği ve onları kamusal
alana taşıdığı ölçüde, ülkenin laik cenahtaki birikim potansiyeli de sistem
dışına doğru kaydı. Bunda cemaatçi toplumsal yapının rolü olduğu açık. Ancak laik
kesim aydınlarının toplumun geneline yönelik kendilerini ifade etme
çaresizliklerinin ve yabancılaşmalarının da önemli payı var.
Soru böylesine iyi eğitilmiş, dünyayı bilen, her konuda
nüanslara vakıf bir entelijensiyanın nasıl olup da toplumu ve siyaseti
etkilemede bu denli zayıf kaldığıdır. Oysa söz konusu aydınların söylemine
baktığınızda böyle bir sonucu öngörmekte zorlanabilirsiniz. Temel olarak
dünyada hakim olan entelektüel dilin kullanıldığını, aynı argümanlar üzerinden
eleştiri ve önermelerde bulunulduğunu görüyoruz. Bu aydınların söyleminde iki
temel unsur bulunmakta ve her ikisi de küresel karşılık bulmakta. Bunlardan
birincisi ısrarla yanlışların altının çizilmesidir ki herhangi bir demokraside
aydınların esas işlevinin de bu olduğu söylenir. İkincisi ise birinciyi
tamamlayan biçimde evrensel doğruların seslendirilmesidir ki bu da genelde
aydın olmanın olmazsa olmaz koşulu olarak görülür.
Diğer bir deyişle laik kesimin söz konusu aydınları
herhangi bir ‘gelişmekte olan’ ülke için bulunmaz nimet olmalıdır. Değişim
süreci içinde reform zorunluluğu ile karşı karşıya olan bir ülkede, evrensel
norm ve standartları bilen, yapılan yanlışları atlamayan ve topluma doğruları
ısrarla söylemekten bıkmayan bir entelijensiyadan daha fazla ne isteyebiliriz?
Bu aydınların varlığına müteşekkir olmamız, onlara düşen görevin yerine
getirildiğini kabullenmemiz lazım…Bu durumda söz konusu grubun, yani Kemalist
olmayan liberal/sol aydınların toplum ve siyaset üzerindeki etkisizliğini nasıl
açıklayabiliriz?
Akla gelebilecek gerekçeler, halkın ve siyasetçilerin
anlama kapasitelerinin düşüklüğü, ya da evrensel normları benimsemekten uzak
bir kültüre sahip olmaları, veya oportünist bir anlayışla hayata baktıkları,
yani ahlaki değerlerinin pek de yüksek olmadığıdır. Ayrıca ülkenin cemaatçi
yapısından ve muhafazakarların bilinçli olarak ‘laiklerden’ etkilenmediğinden
de dem vurabiliriz. Ancak bütün bunlarda gerçeklik payı olsa bile söz konusu
entelektüellerin kendi dışlarındaki gerçekliği bir nebze de olsa etkilemeleri beklenirdi.
Daha ilginci son dönem yapılan saha çalışmalarının yukarıdaki varsayımları en
azından toplum nezdinde doğrulamıyor olması. Yükselen eğitim ve küreselleşme
koşullarında, toplumun normları hızla yükselirken, ahlaki bakışında da
kategorik bir yıpranma söz konusu değil.
Aksine Türkiye toplumu yaşananların çok daha farkında ve
gerçekçi tercihler yapmaya eğilimli. Ayrıca kimliklerin kendi içinde
çoğullaştığı ve melezleştiği bir süreçteyiz. Diğer bir deyişle Türkiye
etkilenmeye, düşünmeye ve bakışını değiştirmeye hazır. Yeter ki karşısında
anlamlı ve sahici bir yaklaşım bulsun.
Dolayısıyla sorun büyük ölçüde laik aydınların bakışından
ve yaklaşımından kaynaklanıyor. Bakış doğruları bildiğinden fazlasıyla emin,
yaklaşım ise bu doğruları toplumun üstüne boca etmeye fazlasıyla hevesli…
Hükümete, iktidara ve genelde siyasete yapılan eleştiriler ancak yüzeysel
olarak anlam ifade ediyor. Çünkü adil bir biçimde ve meseleleri hak ettiği
bağlama yerleştirerek bakılmıyor. Gerçekliğin önemli kısmını göz ardı ederek,
geri kalanını ise parlatıp cilalayarak sunan yapay bir bilimsellik söz konusu.
İkincisi önerilen ‘evrensel’ doğruların derinlikli bir analizi yapılmadığı
gibi, bunlar siyaseti ve toplumsal tercihleri dışlayan bir sahte uzmanlık
ambalajıyla vazediliyor. Sanki doğrular zaman, mekan ve insandan bağımsız
olarak ‘orada’ duruyor ve bizlere düşen de ‘hakikati’ hazmedip onu uygulamaktan
ibaret. Oysa bu yaklaşım siyasetin ölüm fermanı… Bu yaklaşım topluma ‘senin
talep ve tercihlerin önemli değil, onların ne olması gerektiğini ben bilirim’
diyor. Ne var ki Türkiye toplumu ilk kez gerçek siyasetin eşiğinde ve bu
fırsatı kendinden menkul entelektüellerin hezeyanına malzeme yapmaya hiç
niyetli gözükmüyor.
Böylece sonuçta siyaset kendi hükmünü icra eder, toplum
yüzyılın en otantik dönüşümünü gerçekleştirirken, laik kesim sol/liberal
aydınları stadyuma girememiş fanatik seyirci kıvamında ‘kişiliklerini’
korumakla yetiniyorlar…

1 yorum:
Her konuda nuanslara vakif bir entelijensiyanin otantik bir argumani da bu mu acaba?.
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.