HAYATTA KALAN SATENİK PARUNAKYAN’IN, VAN SANCAĞININ VAN
KAZASINDA BULUNAN ARÇAK’TAKİ KHARAKONİS KÖYÜ KATLİAMIYLA İLGİLİ TANIKLIĞI
[1916], Bakü
Kharakonlu Satenik Parunakyan, 30 yaşında, günümüzde
Ermeni köyü, 12 Nagornaya No 20’de kalıyorum, Göçmen Komitesi bana yardım
ediyor.
Ailemiz 10 kişiden oluşuyordu. Ben, kocam Arşak,
kaynanam, kaynanamın kaynanası, kayınlarım Karapet ve Atom, eltim Hıripsime,
üç çocuğum, 6 yaşındaki Varsenik, 3 yaşındaki Ağavard ve yeni doğmuş olan
Vardanuş. Şimdi sadece 6 kişi hayattayız.
Köyümüz 300 evden oluşan bir köydü, hepsi de Ermeni’ydi.
Savaş ilanının başında Kürtler bize çok baskı yapmaya başladı, mallarımızı
götürüyorlardı. Karanlık bastığında tarlada kalmamak için öğle yemeğinde eve
geliyorduk. Hükümet bizim her evimizden bir adam ve bir camız götürüyordu
ameleliğe. Bu çalışma üç-dört gün sürüyor ve geri dönüyorlar, fakat bizden
kimseyi öldürmüyorlardı, en çok asker toplama zamanında zulüm yaptılar. Kocamı
ve kaynımı askere götürdüler, diğer kaynımı ise ameleliğe götürdüler ve sürekli
tutuyorlardı, fakat 4 ay geçtikten sonra üçü de kaçıp geldi.
Saray’ı işgal ettiklerinde, ilk başta kocam ve kaynım
çatışmalara katılmıştı ve Saray çatışmasından sonra kaçtılar.
Paskalyadan sonra Yeşil Pazar günü, kaymakam,
askerleriyle birlikte Arçak’ı kuşattığında, bizim köyümüzü de Kürtler kuşattı.
Arçaklı erkeklerin hepsi köyümüze doluştu; papazı öldürdüklerini, cesedini
kendilerinin gömdüğünü, tüm gençleri katlettiklerini anlatmaya başladılar. Biz
de, bizde de katliam başlatacaklarından korktuk. Köyün erkekleri toplandı ve
Türkler ile Kürtlerin köye girmesine izin vermemeye karar vererek mukavemete
hazırlandılar. Silahı olan tüm erkekler mevzilere girdi, köyün dört yanını
tuttular, kadınları ve çocukları kilisede topladılar. O zamana kadar Arçaklılar,
Mandanlılar ve Dağveranlılar köyümüze doluşmuştu. İki ay önce köyleri
yağmalanan ve yok edilen Azarlılar ise iki aydır göçmen olarak köyümüzde
yaşıyordu. İçimizden, tabanca ve tüfeklerle silahlı 100-150 kişi çıktı,
onların başına Şirin Yeğyazaryan geçti. Köylülerimizden herkes onu dinliyordu,
çünkü o “komite” idi.
Köyümüzün mevkisi iyiydi; bir tarafta Arçak gölü vardı,
diğer tarafta ise Canik. Köyümüze yaklaşmak için bir tek yol vardı, onu da
köylülerimiz tuttu. Ertesi günün akşamı Kürtler köyümüze daha fazla yaklaşmaya
başladı, şafakta da köyümüze saldırdılar. Çatışma tüm gün sürdü, akşamüzeri
Kürtler uzaklaştı. Bizimkiler geceleyin karar vermek için toplandı. Çünkü uzun
zaman karşı koyamazlardı; Kürtler ertesi günün sabahı daha büyük kuvvetlerle
gelecek ve çatışma daha da büyüyecekti. Tüm bunları göz önünde bulundurarak,
Ğızılca üzerinden Van’a çekilmeye karar verdik. Tüm gençler ve çarpışanlar,
evlerinden yanlarına kimi alabildilerse aldılar ve geceleyin Van’a doğru yola
çıktılar, davarlar ise köyde kaldı.
O günü, çatışmada sadece iki kişi vurulmuştu: Mandan’ın
Sakho’su ve Kharakonisli Kakos. Söylediklerine göre Kürtler çok ölü vermişti.
Ertesi günü Kürtler tekrar köyü kuşattı ve ateş etmeye
başladı. Köyden cevap gelmeyince, yavaş yavaş mevzilerimize yaklaştılar,
ardından köye yaklaştılar ve nihayet, karşılarına çıkan erkekleri öldürerek
köye girdiler. Biz kiliseden çıkmış, Bazo’nun Vanesi’nin büyük evine
girmiştik. Aramızda az erkek vardı, olanlar da yaşlı adamlardı, kalanların
hepsi kadın ve çocuktu. Biz, Vanes’in evine girmiştik, erkekler ise tovladaydı
ve kapıyı kilitlemişlerdi. Res Giro (Grigor) da aramızda kalmıştı. Bu res ve
Bazo’nun Ohannes’i, Kharakon’dan kaçmamıştı, çünkü 1895 katliamlarında
kendilerini kurtarmış olan Mezre’nin ağası, dostları Kürt Ali Bey’in
kendilerini tekrar kurtaracağını umuyorlardı. Bazo’nun Ohannes’i, kızları ve 5
oğluyla birlikte Ali Bey’e gitti, köye getirmek için, fakat ovada hem
kendisini, hem de yanındakilerin tümünü, toplam 11 kişiyi öldürmüşlerdi.
Kürtler köye dolduklarında, saklandığımız eve gelip, kapıyı zorlamaya
başladılar, bizi de “Korkmayın, kapıyı açın, biz erkekleri arıyoruz”, diyerek
ikna etmeye çalışıyorlardı. Biz kapıyı açmadık, onlar kırdılar ve içeriye
doldular. Silahlı Kültlerden büyük bir grup avlumuza girdi ve erkek aramaya
başladı, iki kere arayıp bulamadılar, üçüncüsünde Res Giro’yu aramızda buldular
ve çekiştirerek dışarı çıkardıktan sonra bizim önümüzde öldürdüler. Tüm
elbiselerini çıkarttılar ve cesedini bir gömlekle bıraktılar. Resi bulup
öldürdükten sonra, tekrar aramaya başladılar, tovlaya girdiler ve oradan 5
erkek çıkardılar ve gözlerimizin önünde öldürdüler. Tekrar tovlaya girdiler ve
bu sefer de Kazar’ın 15 yaşındaki Mıko’sunu çekiştirerek çıkardılar. “Beni
öldürmeyin, size para veririm” diye yalvarmaya başladı. Parayı istediklerinde,
para annemde, dedi. Annesi ise, “Allah aşkına annesi olduğumu söylemeyin,”
diye yalvarıyordu. Kürtler, Mıko’nun annesinin kim olduğunu sordular, biz de,
annesi olmadığını söyledik. Onu da bizim önümüzde kılıçla öldürdüler.
Erkek çocuklardan Azara köyünden Nazo’yu saklamayı
başardık. Elbiselerini değiştirmiş, kadın elbisesi giydirmiştik ve kucağına da
bir çocuk vermiştik kendi çocuğuymuş gibi. Bu Nazo, hep yanımızda kaldı, Van’a
kadar zarar görmeden vardı, fakat Van’da, çatışma esnasında öldürüldü.
Kürtler, o günü biz kadınlara hiçbir şey yapmadı,
yağmayla meşguldüler. Ertesi günü, bizi ve diğer evlerden topladıkları tüm
kadınları bir araya getirerek papazın evine götürdüler. Tüm yol erkek ve çocuk cesetleriyle
doluydu. Aramızda hiç erkek yoktu. Hepimize bakıyor ve erkek bulduklarında
götürüp öldürüyorlardı. Çocuklara dahi aman vermiyorlar, ellerine erkek çocuk
geçirdiklerinde hemen acımasızca öldürüyorlardı. Bizde, erkek çocuklarının
perçemi (kâkülü) olurdu, çocuğun başına bakıyor ve kâkülü varsa hemen elimizden
çekip alarak öldürüyorlardı. Biz de dişlerimizle (makasımız yoktu) çocukların
kâküllerini yolmaya başladık. Çocuklarıma birkaç kere baktılar, Allahtan oğlan
çocuğu olduklarını anlamadılar ve böylece kurtuldular. Birkaç gün papazın
evinde kaldık, yiyecek ne ekmeğimiz vardı ne de başka bir şey, kuyudan su
çekiyor ve bununla çocukları doyuruyorduk. Birçok çocuk burada açlıktan öldü.
Bu dört-beş gün zarfında bize her türlü eziyeti yaptılar, Kürtlerden kim
isterse ve ne zaman isterse, gece veya gündüz aramıza giriyor, üzerimizdeki
gümüşleri ve altınları topluyor, üzerimizi arıyor, bulduklarını alıyor,
beğendikleri elbiseyi üzerimizden çıkarıyor, güzel kızları ve gelinleri seçip
götürüyor, sabaha geri gönderiyorlardı. Dört-beş kişiyi ise hepten götürdüler.
Bir gün de hepimizi topladılar, kalan son şeyleri yağmaladılar ve sabah
erkenden Arçak’a yolladılar. Etrafımızı sarmışlardı ve geride kalanları
dövüyorlardı. Arçak Nehri’ne vardığımızda hepimizi nehre soktular ve geçmeye
mecbur ettiler. Nehir akıyordu, geçemiyorduk, fakat zorluyorlardı. Nehri
geçerken kaynanam yanımdaydı, fakat nehir onu götürdü. İki küçük çocuğumu
kucaklamıştım, 12 yaşındaki büyük kızım Varsenik ise eteğimden tutmuş geliyordu,
nehir onu da götürdü. O günü pek çok kadın ve çocuk nehirde boğuldu. Hangi
taraftan geçsek, kıyıda cesetler seriliydi veya nehir götürüyordu. Komşumuzun
karısı Antaram üç çocuk geçiriyordu. Çocuklardan biri boğuluyor ve annesinden
tutunuyordu. Vaziyet dayanılmazdı; kendisini kaybeden anne, diğer çocuklarını
tehlikeden kurtarmak için boğulan kızının ağzına su dolduruyordu, o boğulsun da
kendisi diğer iki çocuğunu kurtarabilsin diye.
Soğuk bir gündü, su ise buz gibi, hepimiz donmuştuk.
Donmuş ve morarmış bir şekilde karşı kıyıya çıktık. Çocuklarım ıslanmış ve
donmuştu, onları ısıtamıyordum. Ağavard yolda öldü, kucağımda, yolda gömdüm.
Sadece bir çocuğumu kurtararak Arçak’a vardım. Kürtler hepimizi tanıyordu.
Arçak’a vardığımızda, Şirin’in ailesi de bizimleydi. 8-9 yaşlarındaki oğlunu
annesinin elinden aldılar, sorgu-suale tabi tuttular ve bir-iki saat sonra
gelip içimizden çocuğun annesini, küçük erkek kardeşini ve kız kardeşlerini,
toplam 5 kişiyi çıkardılar; hepsini de acımadan boğazladılar ve kuyuya attılar.
Bir ay kadar Arçak’ta kaldık.
Müdür, günde bir arpa somi (somun) tayin (tayın)
veriyordu, bununla yaşıyorduk. Her gece gelip dört yanımızı kuşatıyor,
lambalarla güzelleri arıyor, alıp gidiyor, gündüz serbest bırakıyorlardı.
Müdür, bizi böyle rahatsız etmemeleri için çok uğraşıyordu, kimsenin bize
yaklaşmaması için nöbetçiler koymuştu, fakat olmuyordu, bu nöbetçilere
ehemmiyet vermeden geliyorlardı. Bütün bir ay boyunca böyle davrandılar,
Türklerin götürmediği bir kişi kalmadı aramızda. Götürenler genelde askerler ve
Hamidiyelilerdi. Bu gece saldırılarında birçok çocuk ezildi, oğlan hemen hemen
kalmadı aramızda.
Yerimiz korkunçtu; açık gökyüzü altında, avluda, çamur ve
pislik içinde uyuyor ve tabii ihtiyaçlarımızı orada görüyorduk. Böylece bir ay
geçti, bir ay sonra bizi çevrelediler ve Van şehrine götürdüler. Müdür bizi
götürüp hükümete teslim etmeleri için mektup yazmıştı.
Yol uzundu ve yürüyecek durumda değildik; hasta ve açtık.
İçimizden birçoğu takatsiz yere düşüyor ve artık yola devam edemiyordu. Bizi
götüren milliler, böylelerini dövüyor, birçoğunu da öldürüp cesedini yol
üzerinde bırakıyordu. Bu yüzden, Van’a varana kadar hayli kaybımız oldu. Van
şehrine yaklaştığımızda, Ermeniler Türklerle çarpışıyordu, biz de çarpışan iki
ateş arasında kaldık. Türkler artık bize refakat etmiyorlardı. Ermeni
mıntıkasına girmemiz için bizi bıraktılar. Issız bir sokağa vardığımızda,
Ermeniler bizi tanıyarak içeri aldı.
Van’a gelirken Türkler bizden iki kadın götürmüştü, fakat
birkaç gün sonra onlar kaçmayı başarıp yanımıza geldi, ama uzun yaşamadılar,
birkaç gün sonra Van’da öldüler.
Van’da bizimkileri buldum. Göç başladığında biz de
Tiflis’e kaçtık. Oraya vardığımızda, büyük kaynanam öldü. Hayatta kalanlardan
hepsi şimdi yaşıyor.
EMA, fon 227, liste 1, dosya 469, yapraklar 22-26 arka
yüzü, orijinal, el yazısı.
Kaynak: Ermenistan Ulusal Arşivi
Kedername
Osmanlı İmparatorluğu’nda Ermeni Soykırımı
1915
Hayatta Kalanların Tanıklıklarına Dair Belge Koleksiyonu
Belge Yayınları 2015
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.