Nurettin Değirmenci
Kitapların yakıldığı yerde, eninde sonunda insanlar da
yakılır. Sözlü anlatımlara göre, Muhammed, Hira dağındaki mağarada düşünürken,
“Oku!” diye, bir emir gelir. Bundan sonra oldukça çelişkili ve değişik anlatımlar
asırlardır sürdürülür.Bu sözlü anlatım o kadar etkili olur ki; Müslüman
dünyasındaki medreseler dâhil bütün eğitim kurumlarında, eğitim, okuma esaslı
olur. Kâğıdın olmadığı ya da çok nadir bulunduğu dönemlerde yazılı eğitim pahalıdır.
Kâğıdın bulunmadığı toplumlarda mürekkep bilinmez ve bulunmaz. Müslüman dünyasında zengin
yöneticiler-dindarlar ısrarla yazıdan kaçarlar. Okuma kendilerine yeterli olur.
Örneğin, Osmanlı’da, vezirler-kadılar hatırı sayılır servetler kazanırlardı ama
çok azı yazmayı bilirdi. Yazı, sınırlı sayıda vezir ve kadı için günlük işleri
yürütmek içindi.
Dünyanın değişik toplumlarındaki Müslüman hocalar,
Kuran’ı baştan sona Arapça olarak ezber okuyabilirler. Şii, Suni; İranlı, Kürt,
Türk, Pakistanlı, Afganistanlı, Endonezyalı…
Arapça bilmez hocalar ve öğrencileri ezber okudukları Kuran ayetleri ile
övünürler. Bunlara, “Sizin inancınız dilinizin ucundadır” derseniz, müthiş
öfkelenirler.
Bu insanlar asırlardır, bildikleri dillerdeki kavramlarla
hayal kurar, yargıya varır; ama Kuran ile ilgili yorumlar yaparlar.
“Yaptığınız yorumların Kuran’ın yazdıkları ile ilgisi
yoktur” dediğinizde; yorum yapanlar, öfkeden sağa sola saldırırlar. Kendilerini
eleştirenleri, dinsiz olmakla suçlarlar.
“Biz onu, akıl erdiresiniz diye Arapça bir Kuran olarak
indirdik.” Kuran, 12: 2
İnsanlar kavramlarla görür, işitir, koklar, tadar,
dokunur; hayal kurar, hayallerini denetler, yaratıcılığını ekler ve yargıya
varır; yargılarını, kavramların denetiminde uygulamaya koyar.
Gelişmemiş ve kurallara oturtulmamış dillerde sınırlı
sayıda kavram olur; çoğunluk kavramlar, açık-seçik olamaz.
O halde, dilleri gelişmeyen toplumlardan evrensel
düşünür, komutan, yargıç, yönetici, sanatçı, din adamı olamaz. Buna en güzel
örnek, Bizans ve Osmanlı imparatorluklarıdır. Bu iki imparatorluktan evrensel
düşünür yetişmez. Neden?
Hem Bizans, hem de Osmanlı saraylarında bozuk diller
konuşulurdu. Bozuk diller evrensel düşünmeye, yaratıcılığa aracılık edemez.
Dâhilik, doğanın bazı insanlara hediyesidir. Sınırlı
sayıda ve bulanık kavramlara sahip dilleri konuşan insanlar arasından çıkan
dâhilerin yaratıcılıkları toplumları ile sınırlı kalır.
Asırlardır, dilleri gelişmemiş toplumlarda büyük
yaratıcıların çıkmayışı rastlantı değildir. Örneğin, Afrika ve Hindistan’da
otuz binden fazla dil konuşulur; ama tarih boyunca bir evrensel düşünür
yetişmez. Kuşkusuz, Afrika ve Hindistan’da sayısız yerel bilge yetişmiştir.
Bir dilde dâhilerin ortaya çıkması için, dillerin
kurallara kavuşması ve çok sayıda kavramın açık-seçik olarak dile yerleşmesi
ilk koşuldur.
Dillerin kurallara kavuşmasını dil bilginleri temin
eder.
Dillerin fazla sayıda açık-seçik (Tanımlı) kavrama
kavuşması, değişik düşünürler tarafından ve tercümelerle sağlanır. Bazı yabancı
sözcükler, sözcük olarak dile yerleşir; nesne, hareket ya da hareket aralığına
eşitlenen yabancı sözcük kavram özelliği kazanır.
Nesne, hareket ya da hareket aralığına eşitlenmeyen
yabancı sözcükler, süre içinde unutulur.
Sanat, dillerin zenginleşmesine katkıda bulunan diğer bir
etkinliktir. Bazı dâhiler masal kahramanlarını, söylenceleri, efsaneleri… Resim
ve heykellerle yaşatır; sanat eserlerini izleyenler, gördüklerini sözlü olarak
ifade edemeseler dahi, görüntüler ile düşün dünyaları genişler.
Görme, dokunma, tat, koku kavramların önemli
bileşenleridir.
İnsanlar doğayı bilgi ve deneyle tanır; beden ve
araç-gereç ile kavramların denetiminde doğayı kısmen denetim altına alır.
Tanınmayan nesneler denetim altına alınamaz.
Bilgi, beceri, araç-gereç birikimi olmadan, doğa
tanınamaz ve denetim altına alınamaz. Bilgi, beceri, araç-gereç birikimi,
ihtiyaç sonucu oluşur.
_Yerleşik olmayan;
_Çalışıp üretmenin bilinmediği ya da yapılamadığı
toplumlarda bilgi, beceri, araç-gereç birikimi oluşmaz. Böylesi toplumlara
sınırlı bilgi-beceri ile sözlü kural yeterli olur. Sınırlı sayıda kavrama
sahip, beceriden yoksun, doğaya yabancı bazı Müslüman âlimlere göre Kuran’da
her bilgi vardır; dolayısıyla, başka kitap ve basılı yayınlara ihtiyaç yoktur.
Bu düşüncenin kaynağına göz atalım:
Mısır, Halife Ömer (MS579-644) zamanında, Amr bin el-As
(MS. 585-664) tarafından zapt edilir. Emeviler Döneminde (MS.661-750), Amr,
yönetici olarak Mısır’a atanır. Orada Fustat’ı kurar.
Hz. Ömer devrinde, Amr Mısır’da iken bilgin Ioannes
kendisine gelerek, Büyük Kütüphanenin korunması isteğinde bulunur. Amr,
“Halifenin izni olmadan bu kitapları ne yapacağımı bilemem. Bir mektup yazarak
ne yapacağımı sorayım” der ve mektup yazar.
Gelen cevapta, Halife Ömer, “Bize bahsettiğin kitaplar
konusunda, eğer orada yazılı olanlar Allah Kitabında yazılı olanlarla uyumlu
ise, Allah’ın Kitabı sayesinde onlara ihtiyacımız yoktur. Eğer Allah’ın
Kitabına aykırı yazılar varsa, o zaman kötüdür. Dolayısıyla onları imha et…”
Amr, İskenderiye Kütüphanesindeki var olan kitapları imha eder.
Neden Hz. Ömer böylesi bir emri gönderir?
Hz. Ömer ve diğer yöneticiler için bilgi-beceriye ihtiyaç
yoktu. Onlar, “Mızraklarının ucu sivri, kılıçları keskin, atlarının nalı sağlam
olan” savaşçılara ihtiyaç duyuyorlardı. Bu gelenek süre içinde kutsal etkinlik
kabul edilir ve çalışmadan kaçılır.
İnsanlara zararları dokunanlar genellikle kötü görünenler
değildir. Çünkü: insanlar onlara karşı gerekli önlemleri alır ya da almaya
çalışırlar. İnsanlara iyi görünenler, zararlarını süre içinde verirler.
İnsanlara yıkıcı
zararları çoğunlukla kendileri, toplumlara ise bilgisiz ve kurnaz yöneticileri
verirler.
Ortaya çıkışından IŞİD savaşçılarına kadar, “İslam
kendinden öncekini yok eder.” Gerçeği ile karşılaşılır. İslam’ın ilk yıllarına
bakalım:
MS. 712’de Kuteybe İbn Müslim Harzemi ülkesini ele
geçirir. Farisi Pur Davud şöyle yazıyor:
“Önce şehrin sakinlerinin dini zorla değiştirildi. Sonra
Harzemi dilini yazmayı bilenler öldürüldü. Okumayı bilenlerse dünyanın dört
yanına dağıtıldı. Bu nedenle Harzemlilerin bilgi ve geleneklerini bilen
yoktur.”
Ebu Rayham ise şunu yazar: “Kuteybe onların kâtiplerini
ve din adamlarını öldürttü. Bütün yazılarını ve kitaplarını yok etti ve onları
okuma-yazması olmayan bir topluma dönüştürdü…”
(Aynı tarihlerde Araplarda bütün bilgiler ezber olarak
bilinir ve yazılı eserlere güvenilmezdi. Bu nedenle, Kuran’ın değişik
yazılanları olur ama aslı yoktur.)
Esasında, Ortadoğu toplumlarında, asırlardır yöneticiler
kendilerinden önceki yapıları yıkar-yakar, bilgi kaynaklarını kuruturlar. Bu
işlem İslam yöneticileri tarafından daha acımasızca yapılır.
_Kendilerinden önceki yapıları yok eder, kütüphaneleri
ortadan kaldırırlar.
_Yöneticiler, âlimler, bilgiye ihtiyaç duymazlar; bu
nedenle, camiler ve medreselerde kütüphanelere rastlanmaz.
_Yabancı toplumlardaki gelişmelere gözlerini kapatır,
kulaklarını tıkarlar. Daha doğrusu, insanların yaşamını temin eden doğayı
incelemezler.
Ortadoğu’da toplu kitap yakılması ile ilgili bazı
bilgileri verelim.
Ortadoğu’da imha edilen kütüphaneler
MÖ. Yıl
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Teb kitaplıklarının (Mısır) imha edilmesi-
1358
Akhetaton kitaplığının (Mısır) imha edilmesi-
1336
Mısır kitaplıklarının Persler tarafından yok
edilmesi-
525
Persepolis Sarayı ile birlikte kitapların İskender
tarafından tahrip edilmesi- 330
Filistinli İbranilerin kitaplarının yakılması-
167
İskenderiye yangını ve kütüphanenin yok olması-
48
MS.
Yıl
----------------------------------------------------------------------------------------------------------------
İskenderiye Kütüphanesi’nin ilk yağması ve tahribatı-
213
İskenderiye Kütüphanesi’nin ikinci yağması ve
tahribatı-
273
İskenderiye Kütüphanesi’nin üçüncü yağması ve
tahribatı- 296
İskenderiye Kütüphanesi’nin dördüncü yağması ve
tahribatı-
297
İskenderiye Kütüphanesi’nin beşinci yağması ve
tahribatı-
298
Roma İmparatoru Valens, Antakya sakinlerinin kitaplarını
toplattırır ve yaktırır-
371
İkinci İskenderiye Kütüphanesi’nin Piskopos Theophilus
tarafından tahribatı-
391
Pelajiler, Hieronymus’un kitapları ile yerleştiği
Betlehem Manastırını yakar-
416
Konstantinopolis’te darbe; imparatorluk kütüphanesinin
yok oluşu-
475
Kudüs Kütüphanesi’nin Persler tarafından
yağmalanması-
614
Ktesifones Kütüphanesi’nin Araplar tarafından yok
edilmesi-
637
Gondeşapur Kütüphanesi’nin Araplar tarafından
yakılması-
638
Kaysariye Kütüphanesi’nin Araplar tarafından imha
edilmesi-
640
İskenderiye Kütüphanesi’nin Araplar tarafından tamamen
yağması ve tahribatı- 642
Konstantinopolis’te mezhep çatışmaları; çok sayıda
kitabın yok oluşu- 726
Konstantinopolis’te mezhep çatışmaları; Photius’un
kütüphanesinin yakılması-
867
Bağdat’taki Dar-ül İlm’in yok edilmesi-
1059
Kahire’deki halifelik kütüphanelerinin yağmalanması-
1068
Kahire’deki Fatimi kitaplıklarının Selhaddin güçleri
tarafından yağmalanması-
1174
Bibliotheca Byzantina’nın Haçlılar tarafından imha
edilmesi- 1204
Haşhaşilerin kütüphanesinin Moğollar tarafından yok
edilmesi- 1255
Bağdat’ta 36 kitaplığın Moğollar tarafından yok
edilmesi-
1258
Kahire’de Al-Fadıl’ın kütüphanesinin yok edilmesi-
1294
Konstantinopolis’in Osmanlılar tarafından fethedilmesi ve
kütüphanelerin yok edilmesi- 1453
Amerikalı askerler tarafından Irak’taki bütün
kütüphanelerin yağmalanması ve yakılması 2003
---
Bizans ve Osmanlı saraylarında, bozuk Yunanca ve
Osmanlıca konuşulurdu.
1-Yaklaşık 1000 yıllık Bizans tarihinde her hangi bir
yabancı kitabın Yunancaya;
2-Yaklaşık 600 yıllık Osmanlı tarihinde, 1850’li yıllara
kadar her hangi bir yabancı kitabın Osmanlıcaya tercüme edildiğine rastlanmaz.
Bu tarihten yıkılışa kadar geçen sürede tercüme edilenlerin sayısı 100’ü
geçmez.
Kuran’ın Latinceye çevrileri MS 1140 yılında başlar ve
1560 yılına kadar dört defa tercüme edilir. (Thomas E. Burman-Latince Kuran
Çevrileri 1140-1560)
Galata'daki Saint Benoit Kilisesi'ne yerleşen Cizvitler,
St. Benoit mektebini açtı. 18-11-1583
Durum sadece kitaplarla sınırlı değildir; Müslüman
toplumlarda, güzel sanat etkinlikleri olan resim, heykel yasaktır ve bağnaz
Müslümanlar bulduklarını imha ederler.
Suriye’deki Pammyra kalıntılarının IŞİD savaşçıları
tarafından yok edilmesi. Sütunlar havaya uçurulurken, üç rehine bağlanmış
tarihi Baalshamin Tapınağı sütunların patlatılarak yok edilmesi. 28-10-2015
Tarih boyunca İslam yöneticileri şöyle derler:
1-“Akla dayanan bilimler dini kurum ve geleneklerle
yönetilen bir topluma yerleşirse; toplumdaki âlimlerden bazıları zındık olur,
insanlar arasında boyun eğmeyenler (Biat etmeyenler) yetişir.”
2-“Küçücük yaşta çocukların eline, Kuran dışında kitap
vermenin, delinin eline bıçak vermekten ne farkı vardır?”
Akla dayanan, diğer bir ifadeyle, doğa esaslı bilimlerden
uzak kalanlar, doğaya yabancı olurlar.
Doğa, yasaları ile
tanınır. Doğaya yabancı olanlar, doğa yasalarına ihtiyaç duymaz; evrensel
mantık ve yöntem, evrensel ölçüler, evrensel kurumlar ile evrensel değerleri
bilmezler. Daha kötüsü, doğaya yabancı olanlar çalışıp üretmeyi bilmezler. Hatta
çalışmayı pis etkinlik kabul ederler. Bu durumda yağma, talan, hırsızlık,
dilencilik… Yaşamı sürdürmek için çözüm olur.
“Yasa” kavramına yabancı olanlar, insani yasalarla
yönetmeyi ve yönetilmeyi hayal bile etmezler.
_Bir avuç yönetici rezalet;
_Çoğunluk sefalet içinde yaşar.
Ölçülü olmadıkça ve ahlaki-insani değerleri ayaklar
altına aldıkça; zenginleşmek, insan olmaktan uzaklaşmaktır.
G-20 Liderler Zirvesi’nde Mardan Palace Hotel’i 3
günlüğüne kapatan Suudi Arabistan Kralı Salman ve heyetinin özel eşyaları,
Antalya’ya getirildi. 16 kamyon özel eşya ve 65 adet özel yapım Mercedes marka
otomobil, Mardan Palace Hotel’e nakledildi. Kral Salman ve Prens Telal geceliği
15 bin Euro olan özel villalarda konaklayacak. 8-11-2015
Böyleleri, insana benzer doğaüstü varlığa tapınır ve
inanışları olmaz.
“Onlar tuzak kurdu, Allah tuzak kurdu. Allah mükemmel
tuzak kurandır.” Kuran 3-54
Böylesi bir doğaüstü varlığa inanan insanlar, evrensel
onur ve erdeme ihtiyaç duyar, kurdukları tuzaklardan vicdan azabı çekerler mi?
İnsanlar kararlarını duygularına göre değil; evrensel
yöntem, mantık ve ölçülere göre kararlaştırmalıdırlar. Bu durumda, insanları
sevenler, kendi düşüncelerine yakın olan insanlarla bir mutluluk yumağı
oluşturmaz; çünkü her yumak küçük ya da büyük bir tarikattır. Dinle ya da
doktrinle ilgisi olan her tarikat kendi mensupları arasında dayanışmayı, benzer
sözcükleri tekrarlamayı, kısaca: iman tazelemeyi hedefler. Gözler ve kulaklar
sadece kendilerini ve içinde bulundukları yumağın üyelerini mutlu edecek
oluşumları görmeye-duymaya ayarlanır.
Eğer bir oluşum insana fazlasıyla mutluluk veriyorsa,
hemen kuşku ve tedirginlik duymalıdır. Kuşku bilimlerin anası, gerçeklere
ulaşmanın ilk kapısıdır.
Bellekte dengenin bozulması ile istem oluşur. İstemi
gerçekleştirmek için amaç edinilir. Amacın uygulamaya konması görevdir. Görevin
başarı ile tamamlanması mutluluk, başarısızlık mutsuzluğa neden olur.
Mutluluğun/mutsuzluğun şiddeti ve süresi önemlidir. Görevdeki zorluk ve
yaratıcılık mutluğun şiddetini ve süresini belirler. Hem kalıcı, hem de geçici
mutlulukların tepe noktası, mutluluğun şiddetini belirler. Buna, “Haz” adı
verilir.
İnsanlar amaçlarını belirlerken, evrensel insani
değerleri başa koymalı, evrensel insani yasalar dışına çıkmamalıdırlar.
Böylece, amaçlarıyla birlikte, topluma ve insanlığa karşı görevlerini yerine
getirmiş olurlar.
Kısa süreli bedensel hazlar ve uzun süreli kalıcı hazlar
olur. Ortadoğu’da asırlardır bedensel hazlar; yemek, içmek, giyinmek, cinsel
ilişki… Amaç edinilir. Bu nedenle uzun süreli kalıcı hazlar bilinmez ya da amaç
edinilmez. Hem kısa süreli, hem de kalıcı hazların sınırı yoktur. Aşırı
bedensel hazlar, sapıklığa ulaşır. Bir örnek verelim:
Ulusal Muhafız Hastanesi'nde aile güvenliği programının
direktörü Dr. Nura El-Suwaiyan’ın yaptığı araştırmalara göre, Suudi
Arabistan'da, dört çocuktan biri istismar ediliyor.
Ulusal İnsan Hakları Derneği, ülkenin çocuklarının
neredeyse %45'inin istismar ve aile içi şiddet ile karşı karşıya olduğunu
bildiriyor.
Suudi Arabistan’da, yabancı çalışan kadınların saldırıya
uğraması büyük yekûn oluşturuyor. Kadın ticareti ise olağan sayılmaktadır.
Doğaya ve gerçeklere yabancı her düşünce sistemi, uzun
sürede, insanları felakete sürükler. Çünkü: böylesi düşünce sistemlerinde
eleştiri yasaklanır, hayal ürünü oluşumlar, “Gerçek” diye insanlara sunulur.
Sonra, uygun koşullarda, gerçekler çevrelerini tahrip ederek açığa çıkarlar.
1949-1961 yılları arasında, Doğu Almanya yöneticileri,
Doğu Almanyalının Batı Almanya’ya kaçmasını önlemek için Berlin Duvarını
ördürdü. İlk duvar, Doğu Alman Meclisi’nin kararıyla 1961’in 12-13 Ağustos
günlerinde örüldü. Daha sonra, gözcü kuleleri, makineli tüfek yuvaları ve
mayınlarla güçlendirilmiş 165 KM uzunluğunda beton duvar oluştu. Ekim 1989’da,
ekonomik bunalımlar sonucu ortaya çıkan ve Doğu Avrupa’yı etkileyen
demokratikleşme dalgası sonucu, Doğu Alman yöneticileri iktidardan
uzaklaştırıldı. 9 Kasım’da, Doğu Almanya yönetimi aldığı bir kararla; bütün
Doğu Alman vatandaşlarına istedikleri sınır kapısından Batı’ya
geçebileceklerini açıkladı. Böylece 28 yıllık Berlin Duvarı yıkılarak, hatıra
haline geldi. 9-11-1989
Başka bir örnek kendi ülkemizden verelim:
Ulus-devlet: Ülkedeki egemen etnik-dinsel kimlik
dışındaki kimliklere tahammül etmeyen ve onları asimilasyon veya etnik-dinsel
temizlikle ortadan kaldıran devlet türüdür.
Anayasa- MADDE 42
Türkçeden başka
hiçbir dil, eğitim ve öğretim kurumlarında Türk vatandaşlarına ana dilleri
olarak okutulamaz ve öğretilemez.
Bu ve benzeri anayasa maddeleri gereği, Türkiye’de,
yıllarca Kürt gerçeği inkâr edildi ve Kürtçenin gelişmesi engellendi. Kürtçenin
gelişmemesi sonucu, Kürtler, özgür vatandaş olmadılar. Onları yok sayan Türkler
de gerçekleri gizledikleri için özgür olmadılar. Çünkü:
Yalan söyleyen özgürlüğünü yitirir.
Milli Eğitim Bakanlığı, Eğitim-Sen Diyarbakır Şubesi'nde
Kürtçe türkü okudukları iddiasıyla beş öğretmeni devlet memurluğu görevinden
uzaklaştırma cezası verdi. 23-11-2002
Kullar savaşarak, vatandaşlar konuşarak sorunlarını
çözerler.
Ara sıra bazı yargıçlar acı gerçeği gördüler. Örneğin,
Ankara 2. İş Mahkemesi'nin, Yargıtay'ın iptaline rağmen direndiği Eğitim-Sen
kapatılamaz kararının gerekçesi açıklandı; "Anadilde öğrenim ulusal
bütünlüğü bölmez, pekiştirir. Mahkemeler kuşku üzerine hüküm oluşturamaz…"
17-3-2005
_Gelişmemiş ve kurallara kavuşmamış dillerle çağdaş
eğitim yapılamıyor.
Sınırlı kavrama sahip ve kuralları olmayan diller eğitime
kocaman engel oluştururlar.
+Ancak, her insanın anadilde eğitim görmesi doğal
hakkıdır.
90 yıldır Türkiye Cumhuriyeti Kürtçenin zenginleşmesine
çalışsaydı; şu anda, Kürtlerin büyük çoğunluğu özgür birey olur, kendi
kararlarını kendileri verir, uzlaşma ve hoşgörü topluma egemen olurdu.
Yeraltına çekilen kültür ölü değildir; hatta o, resmi
kültürden daha iyi korunmuş olur. Resmi kültür yapay olduğundan, yeraltından
ortaya çıkan kültür kitleleri etkiler ve resmi kültürü parçalayıp darmadağın
eder.
Görüldüğü gibi, gerçeklerin gizlenmesi sorunların
kökleşmesinden başka işe yaramıyor. Ayrıca, toplumda korkuyu egemen kılıyor.
Gerçekleri bilenlerin seslerini kısmaları, gözlerini kapamaları için korku
zorunludur.
Adalet, özgürlük, ahlak, iyilik başka erdemlerden
türetilmez ama bu erdemlerden diğer erdemler türetilebilir.
Bir ürün ya da eylemden övünç duyduğumuzda, onu ortaya
çıkaran yaratıcılığı göz önünde bulundururuz. Dışsal etkiler, göz önüne
alınmadan yaratıcılık söz konusu olamaz. Yaratıcılıkta dış etkilerin büyüklüğü
önem kazanır.
Özgür insanlar, dış etkileri dikkate alır, değerlendirir;
sonuçta, kendi kararlarına varırlar.
İnsanlar, doğal içgüdülerini denetim altına alıp, toplum
içinde ölçülü davrandıkça insan olarak değerlerini yükseltmiş olurlar.
_ İnsanların vicdanları, eylemlerinde, diğer insanların
etkilerinden daha fazla etkili olmalıdır.
Bu yazılan ancak özgür insanlar için geçerli olabilir.
_Doğru ya da yanlışı, iyi ile kötüyü Tanrı ile
ilişkilendirmek inançsızlıktır; inanma, Tanrı yasalarını bilmekle başlar.
Evrensel Tanrı, Mutlak Ruh ve Akıl olup, gücü olmaz;
yasaları ve matematik ile Evreni sevk ve idare eder.
degirmencinurettin@gmail.com
Nurettin Değirmenci
Elk. Yük. Müh.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.