Neval Oğan Balkız
Türkiye toplumunun; “içinde bulunduğu olağanüstü tehlikeli
hal”e son vermek için, ekonomi politiği içeren bir insan hakları mücadelesini
tüm alanlara yaymak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya olduğu ortada. Birleşmiş
Milletler Genel Kurulu’nun “İnsan Hakları Evrensel Bildirgesini” ilan ettiği 10
Aralık 1948 tarihinin üzerinden, altmış yedi yıl geçti!
Bu bildirge: “İnsanların özgür, onur ve haklar bakımından
eşit doğdukları, akıl ve vicdanla donatılmış olmaları nedeniyle, bir ‘değer /
onur’ taşıdıkları, bundan dolayı da belirli şekilde muamele görmeleri
gerektiği” düşüncesine dayanıyor. Bu düşünce temelinde tüm bireylerin,
insanların değerinden (onurundan) türetilen ve bildirgede sıralanmış bulunan
haklara; dil, din, cinsiyet ırk, etnik özellikler ve diğer bir nedenle ayrıma
uğramadan -sırf insan olmalarından-dolayı sahip olduklarını ilan ediyor.
Böylece tarihte çok önemli bir işlev görüyor. Çünkü insan haklarını ilk kez;
insanları korku ve sefaletten, yoksulluğun ve yoksunluğun zorluklarından,
iktidarların buna bağlı zorlamalarından kurtaracak, eşitlik temelinde onurlu
hayat sürmelerini sağlayacak bir toplum projesinin, kurucu temel parçası kabul
ediyor ve bu önem derecesine yükseltmiş oluyor.
1948’den bu güne, insan hakları alanında ulusal ve
uluslararası düzeyde gösterilen yoğun çabalar, insan haklarını koruma
gerekliliğinin - düşünsel alanda da olsa- dünya ölçeğinde kabul edilmesini
sağlamış durumda. İnsan hakları belgeleri, artık devletlerin çoğu tarafından
onaylanıyor. “Ancak, belgelerin (hakların) onaylanmış olmaları, onların
gerçekleştirilmeleri ve korunmaları için yeterli olmuyor. Bu gün uluslararası
düzeyde kabul gören insan haklarının hemen hemen hepsi, dünyanın her yerinde
düzenli ve sistematik olarak ihlal ediliyor”. Devletler, uluslararası insan
hakları belgelerini yalnızca dünya topluluğunun üyesi olmak amacıyla onaylamış
bulunuyor.
Gerçeklik ile söylem arasındaki uçurumda insan hakları
İçinde bulunduğumuz koşullarda “müdahale edilmeyen katıksız
ekonomilerin her şeyi halledeceğini” iddia eden M. Friedman’ın “iktisadi şok”
öğretisi, her yerde hayata geçiriliyor. Bu “katıksız çözümün” ancak, tatbik
edilmek istenen halklara yaşatılacak “şiddetli bir şokla” kabul
ettirilebileceğinden hareketle insanlar; yaşam hakkı başta olmak üzere, her
türlü hak ve özgürlüklerinin ortadan kaldırıldığı bir şiddet ortamını, sosyal
hak olanaklarının darmadağın edilmesini, işsizliğin sürekli bir tehdit hale
olmasını, asgari ücret ve çalışma koşullarıyla ilgili denetimlerin
kaldırılmasını, sosyal hizmetlerin özelleştirilmesini, vergi oranlarının zengin
yoksul ayrımı olmaksızın eşitlenmesini, protesto gösterilerinin yasadışı ilan
edilmesini içeren bir sisteme razı olmaları için her şeyden önce iktisadi
çöküntüye uğratılarak, ne yapacaklarını bilemez hale getiriliyor. Tüm dünyada
köleleştirici bir yoksulluk ve panik dönemi dikkatle zamanlanıyor ve baştan
beri denetlenip el altından yönetilen iktisadi bir yıkım meydana getiriliyor.
Bu yıkımı, küresel veya bölgesel çapta koşulları neoliberal politikaların
ihtiyacı doğrultusunda yeniden düzenleyen terör, yaygın şiddet, bölgesel
çatışmalar ve savaş koşulları izliyor. “Devletler, bu süreçlerde kendi
çıkarlarının tehdit edildiğini düşündükleri zaman, kendi toplumlarına ve kendi
toplumlarının dışından gelen insan hakları baskılarına direniyor”, bu hakları
en yaygın ve ağır şekilde ihlal eden mekanizma, bizzat devletin kendisi oluyor.
Nitekim BM Genel Kurulu Konuşmasında Kofi Annan; “21.
yüzyılda uluslararası toplumun karşısındaki en büyük sorunlardan –ödevlerden-
birinin, devlet güvenliği ve egemenliğini insan haklarının önünde tutan
devletlerin bu tutumlarından caydırılması olacağını” dile getirmiş ve bu
tehlikeyi vurgulamış bulunuyor.
Bütün bu koşullarda, demokratik politika geleneğinin
olmadığı veya az olduğu, buna ek olarak yukarıda tanımlanan ekonomik
zorlukların ve / veya etnik bölünmelerin bulunduğu yerlerde, demokrasinin
uyuşmazlıklar üzerine koyduğu sınırlamalar kırılıyor ve insan hakları açısından
felaketler yaşanmasına yol açıyor.
Türkiye: Topyekûn bir insan hakları ihlali koşulları
AKP’nin yeni hükümetinin açıkladığı 64. Hükümet Programının
sunuş kısmında: “Bugün de Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin en temel ilkesi insan
onurunun korunmasıdır” deniliyor.
Programın demokratikleşme ve anayasa başlıklı bölümün ilk
satırında da; “demokratikleşme perspektifimizin odağında insan onuru
bulunmaktadır. İnsan onurunu zedeleyen hiçbir uygulama ve politika meşru
görülemez ve gösterilemez. İnsan onuru ile taçlandırılan Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlığı kimliği taşıyan hiç kimse hiçbir makam ve güç sahibi tarafından
tahkir edilemez; inancı, rengi, cinsiyeti, dili, ırkı, siyasi düşüncesi,
felsefi anlayış ve hayat tarzı sebebiyle ayrımcılığa maruz bırakılamaz,
herhangi bir şekilde nefret söylemine muhatap kılınamaz” ifadeleri yer alıyor.
Bu programı 25 Kasım‘da Meclis Genel Kurulunda okuyan
başbakan Ahmet Davutoğlu, aynı programın sunuş kısmında yer alan "Önceki
dönemlerde demokratik siyaset kurumunu zayıflatmaya yönelik her türlü tahrik ve
tertibi büyük bir sağduyuyla aştık! Bundan sonra da milli irade önüne çıkarılan
her engeli kararlı ve cesur bir duruşla, milletimizin desteğiyle aşma
noktasında hiçbir tereddüt taşımıyoruz" ifadesini, en davudî sesiyle, gür
ve hiddetli şekilde okudu ve demokrasi düşmanlarına (!) gözdağı verdi.
Bizler halk olarak "duyunun sağının"
kararlılığıyla neyin aşılmış olduğunu, on üç yıldır acıyla deneyimleyerek
yaşamış bulunuyoruz. Deneyimlerimiz; bugüne kadar yaşadıklarımızın,
yaşayacaklarımızın göstergesi olacağını ortaya koyuyor. Nitekim, hükümetin
güvenoyu almasının hemen ertesinde Cumhuriyet Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni
Can Dündar ve Gazetenin Ankara Temsilcisi Erdem Gül’ün tutuklanmaları, Tahir
Elçi’nin adeta tüm toplumun tanımlığında öldürülmesi, ev baskınlarında yargısız
infazların sistematik hale gelmiş olması sokağa çıkma yasaklarının
yaygınlaştırılması, şiddetin, sosyo /ekonomik ve sosyokültürel, psikolojik ve
sosyolojik boyutları olan bir gerçeklik olarak, bir iktidar, bir toplumsal
yönetim aracı haline gelmesi ve her birimizi tehdit eden bir yaygınlığa
ulaşması, sürmekte olan çatışma koşullarının varlığı bizim topyekûn bir insan
hakları ihlali koşullarında olduğumuzu ortaya koyuyor.
Freeman’ın deyimiyle “insan hakları kavramı, gündelik
yaşamdaki görece güvenlik ortadan kalktığında veya kaybolduğunda sıradan
insanlar ile ilişkili bir hale geliyor. İnsan haklarına en çok ihtiyaç duyulan
zamanlar, en çok ihlal edildiği zamanlar oluyor”. Türkiye ne yazık ki böyle
zamanlardan geçiyor!
“Demokratik hakları kullanırken, bir fiili zorlamaya ve
yasal sınırları aşmaya gelinirse, polis yasal zorunluluğunu yerine getirir”
diyen hakim zihniyet; on üç yıldır güvenlik kuvvetlerinin uyguladığı her türlü
şiddeti, ‘yasal zorunluluk’ adı altında meşru gösteriyor. İnsanın değil,
devletin güvenliğini sağlama kaygısının giderilmesi üzerine kurulu bu yasal
mantık, güvenlik ile insan hak ve özgürlüklerini, birbirinin alternatifi/ hatta
karşıtı kabul ediyor. Böylece temel hak ve özgürlüklerini kullanmak isteyen, bu
koşulların oluşturulması mücadelesi veren yurttaşlar (işçiler, öğrenciler,
memurlar, çevre gönüllüleri, Aleviler, Kürtler, Ermeniler, eşcinseller,
kadınla, gazeteciler vs.) ile insan hakları ihlallerine maruz kalan
sığınmacılar, göçmenler “temelden sapan”lar olarak kabul ediliyor. Kişi
haklarından yoksun bırakılması ve en uygun yöntemlerle bertaraf edilmesi
gereken tehlike objelerine dönüştürülüyor, meşru herhangi hukuki ve fiili neden
olmaksızın şiddet, kuşku ve hayati tehlike altında bırakılıyor.
Bu şekilde “üretilen ve öğretilen bir ‘Güvenlik Kaygısı’,
devletin kendi yurttaşlarını yiyen bir dev haline geliyor”. Bu dev, hukuksal ve
idari her türlü kurum ve kurallarla toplumsal yaşamın tüm özel ve kamu
alanlarını kaplamış bulunuyor.
2007 yılında 6638 sayılı Polis Vazife ve Salahiyetleri
Kanunu’nda yapılan değişiklik ve 27 Mart 2015 tarihinde TBMM’de kabul edilen
“İç Güvenlik” ismiyle anılan yasa değişikliği kapsamında kolluk güçlerinin
arama, yakalama ve silah kullanma yetkisi genişletilmiş bulunuyor. Oysa modern
demokratik anayasal düzenlerde temel hakların sınırlandırılması, kanunla
gerçekleştirilir. Türkiye’de ise 6638 sayılı Kanun, kamu düzeninin nasıl
korunacağını belirleme yetkisini yasama alanından alıp, büyük oranda İçişleri
Bakanlığına ve bazı durumlarda da valiye (ve hatta kolluk görevlilerine)
bırakmış durumda. Ayrıca kanun, hiçbir hukuk devletinde örneği olmayacak
şekilde valileri adli kolluk yetkilerine sahip kılmış bulunuyor. Kolluk
kuvvetlerine anayasadan kaynaklanmayan yetkileri veriyor, (“koruma altına alma”
ve “uzaklaştırma” yetkileri gibi) ve anayasal bir koşul olan yazılı emir
şartına riayet edilmeksizin aramaya olanak tanıyor. Bu şekilde kolluk makamları
kamu düzenini koruma işlevini üstlenmiş görünüyor.
Oysa kolluk makamları, kamu düzenine yönelmiş tehditleri
ortadan kaldırmak için ve ancak anayasanın ve kanunun gösterdiği sınırlar
çerçevesinde hareket eder. Anayasal devletlerde kamu düzeninin sağlanması için
temel haklara ne şekilde ve hangi şartlarda müdahalede bulunulacağına siyasi
organ olan ve halkın oyuyla ortaya çıkan yasama organı karar verir. Kamu
düzeninin nasıl sağlanacağını belirleme yetkisi idareye kaydığı müddetçe,
keyfiliğin ortaya çıkması kaçınılmazdır.
2014 yılı içerisinde güvenlik güçleri, köy korucuları ve
özel güvenlik görevlileri tarafından dur ihtarına uymadıkları gerekçesiyle veya
toplumsal gösterilerdeki saldırılar sonucunda on beşi çocuk olmak üzere 103
kişi öldürülmüş, otuz sekizi çocuk olan 263 kişi de yaralanmıştır.(¹)
1 Ocak ile 30 Kasım 2015 tarihleri arasında silahlı çatışma
bölgeleri dışında güvenlik personel tarafından sivillere yapılan saldırılarda
154 kişi ölmüş, 251 kişi yaralanmış bulunuyor.
IŞİD adlı örgütün yaptığı iddia edilen saldırılarda
Diyarbakır’da 4, Suruç’ta 33, Ankara ‘da 101 kişi olmak üzere 138 sivil
yaşamını yitirmiş ve 965 kişi yaralanmış durumda. Aynı dönem içinde, 162
güvenlik görevlisi yaşamını yitirmiş ve 462 si de yaralanmıştır. 195 silahlı
örgüt üyesi yaşamını yitirirken, silahlı çatışma ortamında kalan 10 sivil de
hayatını kaybetmiştir.(²)
2014 yılı itibariyle cezaevlerinde bulunan 228’i ağır olmak
üzere toplam 578 hasta, tahliye edilerek tedavi olmayı beklemektedir. Bunların
tedavi edilmemeleri, bir anlamda ölmeye terk edilmeleri, yaşam hakkının en ağır
şekilde ihlâli anlamına geliyor.
Faili meçhul cinayetler hâlâ aydınlatılmıyor. Toplu
katliamların sorumluları açığa çıkarılmıyor. Mayınlı alanlar ölümlere yol
açmaya devam ediyor.
Meclis Cezaevleri Araştırma Komisyonu’nun ortaya koyduğu
üzere işkence ve kötü muamele özellikle gözaltında ve cezaevlerinde yoğun
olarak, yaygın bir şekilde uygulanıyor. Ayrıca işkence ve kötü muamele;
sokakta, polis araçlarında toplantı ve gösterilerde, yani resmi gözaltı yerleri
dışında da sürekli uygulanır hale gelmiş bulunuyor. “Destan yazdığı ve
demokrasi sınavından başarıyla geçtiği” iddia edilen kolluk kuvvetleri,
toplantı ve gösterilerde aşırı güç kullanılıyor; göz yaşartıcı gaz, basınçlı
su, plastik ve gerçek mermi kullanımı sıradan bir müdahale tarzı olarak
görülüyor.
2014 yılında gözaltında, gözaltı yerleri dışında
uygulananlar ile köy korucuları tarafından yapılan ve cezaevlerinde gerçekleşen
işkence ve kötü muamele olaylarında 141’i çocuk olma üzere, 1469 kişi mağdur
edilmiş durumda.
Özel güvenlik görevlileri tarafından uygulanan şiddet ve
gözaltına alınan sığınmacılara yönelik işkence ve kötü muamele olayları da
katıldığında, bu sayı 3401’e yükseliyor.
Kişi özgürlüğü ve güvenliği hakkı yoğun şekilde ihlal
ediliyor, kişilerin yaşadıkları yerlere gerçekleşen şafak baskınlarıyla, keyfi
şekilde gözaltı ve tutuklamalar yapılıyor.
2014 yılı içerisinde 665’i çocuk olmak üzere toplam 11.021
kişi gözaltına alınmış bulunuyor. Gözaltına alınan sığınmacılar ile birlikte bu
sayı toplam 11.262 kişiye ulaşıyor. Tutuklananların sayısı da 130 u çocuk olmak
üzere 1273 kişi.Tutuklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi’nin (TÖDİ) verdiği
bilgiye göre, 800’ün üzerinde üniversite öğrencisi, tutuklu olarak
yargılanıyor.
Düşünce, ifade ve basın özgürlüğü önündeki engeller,
özellikle Terörle Mücadele Kanununa dayalı gerekçeler nedeniyle yargılama ve
soruşturmalar halen yoğun şekilde sürüyor. Gazeteciler tutuklanıyor, gazete
binalarına saldırılar düzenleniyor ve vergi denetimleriyle gözdağı verilmeye
çalışılıyor.
Türkiye’de şu anda bianet’in raporuna göre cezaevlerinde
tutuklu ve hükümlü bulunan 4’ü imtiyaz sahibi ve yazı işleri müdürü olmak üzere
30 gazeteci bulunuyor.
Toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkı alanında ihlaller, çok
yoğun şekilde yaşanmaya devam ediyor. Bir yandan, güvenlik kuvvetlerinin çok
şiddetli ve yoğun müdahaleleriyle toplantı ve gösterileri bastırmaları, diğer
yandan bu gösteri ve toplantılara katılanlar hakkında Toplantı ve Gösteri
Yürüyüşü Kanununa (2911) muhalefetten davalar açılması, bu hakkı kullanma
olanağını fiilen ortadan kaldırmış bulunuyor. (2014 yılında 111 kişi hakkında
36 dava açılmış; 2144 kişinin davası devam etmiş, 372 kişi hakkında açılan 55
dava sonuçlanmıştır. Bu davalarda toplam 680 yıl 6 ay hapis cezası, 117.850 TL
para cezası verilmiştir.42 kişi beraat etmiş durumda.)
Yakalama ve gözaltı işlemlerinde linç düzeyinde kaba dayak,
çırılçıplak soyarak arama, özellikle kadınlara yönelik fiziksel ve sözel cinsel
tacizler, kişinin rızası olmadan savcılık talimatıyla kan ve tükürük örnekleri
alınması gibi, her biri ağır bir insan hakkı ihlali oluşturan işlemler, rutin
uygulamalar haline getirilmiş bulunuyor. (Oysa Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi
ve AİHM içtihatlarına göre, hukuken mümkün başka tedbirlere rağmen zorla kan,
tükürük ve vücut salgısı almak işlemi, tıpkı diğer işlemler gibi başlı başına
bir işkencedir, işkence yasağının ihlalidir).
Türkiye BM işkencenin önlenmesi sözleşmesi seçmeli protokol
gereğince 27 Ekim 2012 tarihine kadar oluşturmakla yükümlü bulunduğu bağımsız,
sivil nitelikli bir İşkenceyi Önleme Ulusal Mekanizmasını da, halen oluşturmuş
değil. Protokolün öngördüğü bağımsız, özerk ve inceleme yetkisi amaca uygun
kapsamda olan bir Mekanizma oluşturmak yerine, Türkiye İnsan Hakları Kurumu
"İşkenceye ve Diğer Zalimane, Gayriinsanî veya Küçültücü Muamele veya
Cezaya Karşı Birleşmiş Milletler Sözleşmesi'ne Ek İhtiyari Protokol"de
öngörülen görevleri yerine getirmek ve yetkileri kullanmak üzere ulusal önleme
mekanizması olarak belirlenmiş bulunuyor.
Yaşam hakkını ihlal eden ve/veya işkence yapan kamu
görevlileri ve işkence iddiaları soruşturulmuyor, yapılan soruşturmalar ise
etkin ve bağımsız yürütülmüyor; soruşturma ve kovuşturma için izin sistemine
başvuruluyor, izinlerin alınması geciktiriliyor, zamana yayılıyor, kişi fiili
bir koruma altına alınıyor.
Bu kişiler hakkında açılan davalar, güvenlik gibi
gerekçelerle fiilin işlendiği yerdeki (kanunen görevli) mahkemelerden alınıyor,
başka illerdeki mahkemelere gönderiliyor. Yargılamalar, tarafsızlıktan uzak
uygulama ve anlayışlarla sürdürülüyor, neticede cezasızlık fiili hale
getirilmiş oluyor. İşkence ve kötü muamele uygulayan kolluk kuvvetleri hakkında
şikayette bulunan mağdurlar hakkında; memura hakaret ve mukavemet ile kamu
malına zarar verme gerekçeleriyle davalar açılıyor. (Adalet Bakanlığı
istatistikleri göre işkence ve eziyet suçlarından yargılanan kamu görevlilerin
sayısı 2009 yılında 707; 2010’ da 755; 2011 yılında 800 kişi iken; kolluk
kuvvetlerine mukavemet iddiasıyla yargılanan sivil kişilerin sayıları ise; 2009
‘da 22 bin 195; 2010’da 25 bin 497; 2011 yılında 27 bin 753 olmuştur.)
3. Yargı Paketiyle 31 Aralık 2011 tarihine kadar işlenen
propaganda suçları ertelenmiş bulunuyor, ancak tüm yasaklama hükümleri aynı
şeklide korunmaya devam ediyor. Mart 2013 tarihli 4. Yargı Paketi de bu konuda
yaşanan sorunları çözecek, hakları genişleten ve güvence sağlayan düzenlemeler
içermiyor.
Hukuka aykırı şekilde yapılan yaygın telefon dinlemeleri,
çeşitli şekillerde (soy kodu vb.) fişlemeler ve kızlı /erkekli kalınan
meskenlere baskınlarla, özel hayatın gizliliği ve haberleşme özgürlüğü ortadan
kaldırılıyor.
Örgütlenme özgürlüğü alanında engelleme ve yasaklar sürüyor,
dernek ve sendikacıların bu faaliyetlerinden dolayı gözaltına alınmaları ve
tutuklanmaları devam ediyor.
Yüzde 10 seçim barajı değiştirilmiyor, sendikal haklar
kısıtlanıyor, işkolunun genişlemesi nedeni ile toplu iş sözleşmesi yapacak
yetkili sendika sayısı azalmış bulunuyor.
Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü alanında, özellikle din
derslerinin zorunlu olması uygulaması konusunda Avrupa İnsan Hakları
Mahkemesi’nin vermiş olduğu kararlar uygulanmıyor.
Gayrimüslim cemaatlerin mülkiyet hakları, yargıya erişim,
yardım toplama, yabancı din adamlarının oturma ve çalışma izinleri konusunda ve
Gayrimüslim cemaat vakıflarının kendi yönetim kurullarını seçmelerine olanak
veren bir yasal çerçeve oluşturulmuş değil.
Ayrıca, Cemevlerinin Alevilerin ibadet yeri olarak resmen
tanınmasını sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmıyor.
Toplumda nefret söylemini yaygınlaştıran bir araçsal dil
yaygınlaştırılıyor, linç girişimleri, işyeri ve parti binalarını yakma
girişimleri sistematik bir hale geliyor. Buna rağmen, ayrımcılık ile mücadele,
nefret suçu ve kişisel verilerin korunmasına ilişkin yasal düzenleme halen
yapılmış değil.
Yargı; bağımsız, tarafsız bir yapı olma özelliğini ve adil,
etkili işleyen bir erk olma kapasitesini yitirmiş bütünüyle yürütmenin, siyasal
erkin etkisi ve belirleyiciliği altına girmiş bulunuyor. Hukuk devleti ilkesi
kapsamında siyasal erki keyfiliği önleyecek şekilde denetlemek ve sınırlamak
görevinden uzaklaşmış durumda.
Yargı Hizmetlerinin Etkinleştirilmesi Amacıyla Bazı
Kanunlarda Değişiklik Yapılması ve Basın Yoluyla İlişkin Deva Cezaların
Ertelenmesi Hakkında Kanun ile (3. Yargı paketi) eski Devlet Güvenlik
Mahkemelerinin devamı olan özel görevli ve yetkili ağır ceza mahkemeleri
kapatılıyor, ancak bunların yerine Terörle Mücadele Kanunu 10.Madde ile
görevlendirilmiş ağır ceza mahkemeleri kurulmuş bulunuyor. Hukuki bir hile ile
özel yargılama sistemi daha da kurumsallaştırılıyor ve “baskıcı bir ceza
sistemi” oluşturuluyor. Her kişinin; bir suç iddiası karşısında tarafsız bir
mahkeme önünde, uygun bir süre içinde, her türlü delil ve savunma olanaklarına
ve hukuki her türlü yolu kullanma yetkisine sahip olarak, hakkaniyet ölçüsü
temelinde yargılanmasını teminat altına alan adil yargılama hakkının sürekli
ihlal edildiği, gizli tanık ve savunmanın ulaşamadığı delillerle yargılamaların
gerçekleştirildiği, uzun tutuklamaların yaşandığı bir sistem oluşmuş bulunuyor.
16 Haziran 2014 tarih ve 6545 sayılı Kanun ile sulh ceza
mahkemeleri kaldırılmış ve sulh ceza hâkimlikleri kurulmuştur. Arama, yakalama,
tutuklama kararı verme gibi soruşturma işlemlerine ilişkin görev ve yetkileri
olan sulh ceza hâkimlikleri doğal ve bağımsız hâkim ilkesine, dolayısıyla hukuk
güvenliği ve adil yargılanma hakkına aykırılık oluşturuyor.
Milli İstihbarat Teşkilatının işleyiş ve denetiminde
düzenlemeler yapan 6532 sayılı kanun ile Teşkilata olağanüstü yetkiler
tanınmış, görev kapsamı genişletilmiş, personelinin geniş dokunulmazlığı daha
da arttırılmış durumda. , Kanuni sınırlama, yargı veya meclis denetimi olmadan
tüm kamu kurum, kuruluş ve özel alan ve birimlerde bilgi erişimi olanakları
arttırılmış bulunuyor. Düzenlemelere göre; savcılar, MİT'e ilişkin ihbar veya
şikayetlerde MİT ile temasa geçecek, konunun MİT'in görev ve faaliyetlerine
ilişkin olduğunun anlaşılması üzerine işlem yapmayacaklardır. MİT mensuplarının
tanıklığı MİT Müsteşarı'nın, Müsteşarın tanıklığı ise Başbakan'ın iznine bağlı
olacaktır. Cumhuriyet savcıları, MİT görev ve faaliyetleri ile mensuplarına
ilişkin herhangi bir ihbar veya şikayet aldıklarında veya böyle bir durumu
öğrendiklerinde MİT Müsteşarlığı'na bildireceklerdir. Toplanan istihbaratı
yayımlayan gazeteci ve editör ve diğer kişilere ise dokuz yıla kadar hapis
cezası öngörülüyor.
Bu düzenlemeler ile hukuk devletine ve idarenin yargısal
denetimini (idarenin her türlü eylem ve işlemleri yargı denetimine tabidir)
düzenleyen anayasa hükmüne aykırı bir düzenleme ile yargı denetimi dışında bir
alan yaratılmış oluyor. Bir anlamda MİT’e sahte belge düzenleme yetkisi
tanınıyor. Kişi güvenliği ve özgürlüğü hakkı, özel hayatın gizliliği, kişisel
verilerin korunması hakları büyük oranda ortadan kalkmış bulunuyor.
Kadına yönelik şiddet dünyada ve Türkiye’de giderek artıyor.
bianet’in açıklamış olduğu verilere göre; 2015’in ilk 11 ayında 259 kadın
öldürülmüş, 122 kadına tecavüz edilmiş bulunuyor. 190 kadını fuhşa zorlanmış,
343 kadın yaralanmış, 195 kadın taciz edilmiş durumda. Toplumsal cinsiyet
eşitsizliğinin yarattığı ve dinsel, kültürel temelli bir toplumsal cinsiyet
algısının besleyip yaygınlaştırdığı bu şiddet ve yarattığı mağduriyet durumu
giderek bir “denetim toplumu” yaratmanın siyasal sosyal bir aracı haline
getirilmiş bulunuyor. Toplumsal hafızanın simgesel algısının bu yönde oluşturulmaya
çalışılmasına karşılık olarak kadınlar, yasa dışı örgüt militanının çıplak
bedeni üzerinde yapılmak isteneni, Nusaybin’de sokağa çıkma yasağı sırasında 15
Kasım’da evinin önüne çıkan 44 yaşındaki Selamet Yeşilmen’in infaz edilmesini,
minibüsün içinde vahşice katledilerek öldürülen Özgecan Aslan’ı ve diğer
kadınları, trans bireyleri ve Dr. Aynur Dağdemir’i asla unutmayacaklar.
Savaş koşulları ve çatışma ortamı
Dünya’da devam eden savaşlar, Suriye iç savaşı ve Türkiye’de
yeniden başlayan çatışmalı süreç, kadınlar bakımından daha fazla hak ihlali
yaratmakta, savaş ve çatışma özellikle şiddet olarak kadınlara yansımaktadır.
Türkiye’nin Kürt illerinde halen uygulanan sokağa çıkma
yasakları, kadınların ve çocukların hayatını çekilmez bir hale getiriyor.
Çatışmalı sürecin başladığı 24 Temmuz 2015 tarihinden
itibaren sivil kadınların da öldürülmesi savaşın kirli yönünü gösteren korkunç
trajedilerden sadece birisidir. Savaş ve çatışma sadece kadına değil tüm
insanlığa yönelik şiddeti arttırıyor. İlan edilen sokağa çıkma yasaklarını
takiben gerçekleşen operasyonlarda, çok sayıda sivil yurttaş, güvenlik güçleri
tarafından kasti, keyfi ve hedef gözetecek şekilde ateşli silah kullanımı
sonucunda yaşamını yitiriyor. Sokağa çıkma yasağı uygulamalarının sürdürüldüğü
9 ayda bölgede, 63 sivil yurttaş yaşamını yitirmiş, 93 sivil yurttaş ise
yaralanmıştır. Yüzlerce konut ve işyeri tahrip edilmiş, tedaviye erişim, enerji
ve iletişim hakları ihlal edilmiştir(4).
74 toplumsal gösteriye müdahale edilmiş, güvenlik güçleri
tarafından gerçekleşen orantısız müdahalelerde, 88 yurttaş çeşitli şekillerde
yaralanmıştır. Çoğunluğu kapıları kırılmak suretiyle 1975 ev baskını
gerçekleştirilmiş, evlerde yaşayan yurttaşların kafalarına silah dayatılmış,
darp edilmiş, işkence ve kötü muamelede bulunulmuştur. Çoğunluğu bu ev
baskınlarında ve toplumsal gösterilerde olmak üzere 293’ü çocuk 3 bin 564 kişi
gözaltına alınmıştır. 41’i çocuk 788 kişi ise tutuklanmıştır. Gözaltında ve
gözaltı yerleri dışında cinsel saldırıya varan insanlık dışı muameleler
gerçekleştirilmiş, gözaltında 86 yurttaş işkenceye maruz kalmıştır.
Ekonomik ve sosyal
haklar alanında ihlaller oldukça yoğun hale gelmiş bulunuyor. İşsizlik ve
güvencesiz çalışma koşulları, sağlık haklarından yararlanamama, emeklilik
koşullarındaki esneklik ve pahalılık her kesimin onurlu bir yaşam sürmesi için
gerekli olan beslenme, barınma, yeterli bir eğitim alma ve sosyal güvenlik
haklarından yararlanma olanaklarını ortadan kaldırıyor. İş kazaları da,
ekonomik ve sosyal hakların en önemlisi olan çalışma hakkının, bu hakkın
gereklerinden olan iş ve işçi sağlığı, iş güvenliği koşullarının ihlali olarak
yoğun şekilde sürüyor. Türkiye’de son 10 sene içinde yaşanan 735 bin 803 iş
kazasında 10 bin 804 işçi ölmüş ve 14 bin 665 işçi de sakat kalmış bulunuyor.
Yılda ortalama 1100 işçinin, ayda 100’den fazla işçi
yaşamını yitirdiği Türkiye’de, hala İşçi Sağlığı ve İş Güvenliği mevzuatı
yeterli değil. (İSİG) Meclisi’ne göre 2014 yılında 1886 çalışan hayatını
kaybetmiş bulunuyor.
Türkiye iş cinayetlerinde Avrupa'da birinci, dünyada üçüncü
sıraya oturmuş bulunuyor. Nüfusu 83 milyon olan Almanya'da ölümlü iş kazasının
519'da, nüfusu 64 milyon olan İngiltere'nin 489'da kalması Türkiye'deki çarpık
gelişmeyi açıkça ortaya koyuyor.
DİSK Araştırma Enstitüsünün Kasım 2015 İşsizlik Raporu
verilerine göre Türkiye’de geniş tanımlı işsizlik oranı yüzde 16.8, işsiz
sayısı 5.5 milyondur.
Her dört kadından biri işsiz durumdadır. Türkiye; 2013 Dünya
Ekonomik Forumu’nun Cinsiyet Uçurumu Raporu’na göre 136 ülke arasında Ekonomiye
katılımda 127, eğitim olanaklarına erişimde 104, siyasete katılımda 103. Sırada
yer alıyor.
Bu özet tablodan da anlaşılacağı üzere Türkiye “Avrupa İnsan
Hakları Sözleşmesini en çok ihlal eden ülkelerden” biri olmaya devam ediyor..
Ulusal mevzuat alanında “İnsan Hakları Tazminat Komisyonu’nun” varlığına ve
Anayasa Mahkemesine bireysel başvuru olanağının tanınmış olmasına karşın
Türkiye, .aleyhine AİHM’e yapılan 13 bin 900 şikayet ve 2014 yılında devam eden
9 bin 488 dava sayısı ile hakkında en çok başvuru yapılmış olan dördüncü ülke
konumunda bulunuyor.
Buna karşın Türkiye, İnsan hak ve özgürlüklerinin korunması
ve Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesini ihlallerinin önlenmesine ilişkin eylem
planına uymuyor. AİHM’in vermiş olduğu kararları da yerine getirmiyor.
Sonuç
Bu somut veriler karşısında, toplum olarak, nasıl oluyor da
“Türkiye’de demokrasi ilerliyor” söylemini dillendirebiliyoruz? İnsan haklarını
en genel şekilde ;“devletin gücünü sınırlandıran haklar” anlamında
kullanıyorsak ve insan hakları anlayışı; “bireyleri, devletlerin gücünü kötüye
kullanmalarına karşı korumaya” dayalı ise; neden insan haklarının en yoğun
ihlal edildiği zamanlarında, “en çok susuyoruz”? Neden, Glover’in saptadığı
gibi, günlük yaşantımızda sıradan bir nezaket, insan haklarından daha önemli
olabiliyor hâlâ. 10 Aralık İnsan Hakları günü neden kimi kurumların ve sivil
kitle örgütlerinin birbirlerini ağırladıkları toplantılar dışında, Türkiye’de
sessiz sedasız geçip gidiyor
Oysa içinde bulunduğumuz bu koşullar tıpkı Walter
Benjamin’in dediği gibi; “bu gün içinde bulunduğumuz olağanüstü tehlikeli hal,
istisnai bir durum değil, kuraldır. Bu kavrayışa uygun bir tarih mefhumu
(anlayışı) geliştirmeliyiz”.
Bu tarih anlayışı oluşturulabilirse, başka bir insan
anlayışı ve başka bir politika anlayışı yaygınlık kazanabilir. Şimdinin ve
geleceğin insanının hangi felsefi, etik, siyasi değerlere göre tanımlanması ve
hangi politik değerler sisteminin, hangi demokrasi anlayışının geliştirilmesi
gerektiği soruları, yanıtlanabilir.
İnsan hakları, özünde iktidarın yanlış kullanımı işiyle
ilgili olduğu için, oluşturulacak bu yeni anlayışların kurucu unsuru olacaktır.
Türkiye toplumu olarak bizlerin; “içinde bulunduğumuz
olağanüstü tehlikeli hal”e son vermek için, ekonomi politiği içeren bir insan
hakları mücadelesini tüm alanlara yaymak gibi bir zorunlulukla karşı karşıya
olduğumuz ortada. Bu mücadele; “ baskıcı ve sömürücü sosyal ve siyasal yapıları
görünür hale getirecek, günümüz koşullarında bunları deşifre edecektir. Bu
nedenle insan hakları mücadelesi, ulusal düzeyde kazanılır veya kaybedilir.
Bu mücadele, siyasi değişim süreci olarak demokratikleşme ve
demokrasiyi birbirinden ayırmamıza olanak sağlayacak, demokrasiyi savunma
değil, oluşturma ihtiyacı içinde olduğumuzu bize öğretecektir.
Zor ve bugüne kadar keşfedilmemiş olan kitle demokrasisine
hazır mısınız?
Kaynakça
1) 2014 yılında gerçekleşene insan hakları ihlallerine
ilişkin rakamlar için bkz: İnsan Hakları Derneği 2014 Yılı İnsan Hakları
İhlalleri Bilançosu.
2) 2015 Yılı verileri için bkz: İnsan Haklar Derneği İnsan
Hakları Bülteni 10-17 aralık 2015 İnsan hakları haftası Özel Sayısı.
Neval Oğan Balkız

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.