Temel Demirer
“Gerçeği susturup, yeraltına gömseniz bile, o
büyüyecektir.”[2] Tarih, içinden işimize gelen bölümleri seçip, öne çıkarırken;
işimize gelmeyenleri “es” geçip, karartacağımız bir alan değildir, olmamalıdır…
Bu elbette bir dilek ve bunun bir adım ötesine bir adım attığınızda tarihi ait
olduğunuz (ezen ya da ezilen) taraftan okumaya başlarsınız. Tarihi ezilenden yana okumaya başlayınca, ezenin resmî
tarihini, tabu ve yalanlarını yıkmaya başlarsınız ki, bu yıkım aynı zamanda
ezilenlerin tarihinin de inşasıdır. Tam da bu bağlamda “İttihatçılardan
Kemalizme “Ulus(laşma)”dan söz ederken atılması gereken ilk adım, resmî tarihin
yıkımı, yani “İmha, İnkâr ve Ötekileştirmenin Türkçesi”ni telaffuz edebilme
cüretidir.
Evet, ezenler karşısında tarihi gerçek(ler)i dillendirmenin
tehlikeli olduğu koordinatlarda, ezilenlerin tarihi okuması ya yıkıcı bir
cüretkârlıktır ya da hiç…
Herkes biliyor: Antik tarihte “Kavimler Kapısı” olarak
anılan, rengârenk çeşitliliğiyle Anadolu’da XX. yüzyıl başına erişebilen
halklar ve kültürler inkâr, asimilasyon ve imhayla ulus inşası adına tek
tipleştirildi. (Bu XX. yüzyıl öncesinin Anadolu halkları için bir “cennet
bahçesi” olduğu anlamına gelmez tabii. Ama tektipleştirme çabaları en yoğun ve
sistemli hâlini, bu dönemde aldı.)
Burjuvazinin çıkarları için milliyetçilik hâkim
kılınırken; Türklük dışında bütün dil, kültür, kimlik ve halkların,
İslâmiyet’in Sünnî yorumu dışında tüm mezhep, inanç ve dinlerin ve özellikle
“İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir kitleyiz,” sloganıyla sınıfların inkârına uzanan
“ötekisiz”, vicdanını/ aklını yitirmiş bir dünya yaratıldı.
Özetle İyonya, Anadolu, Trakya, Klikya, Hayastan, Pontos,
Bath Narin, Kapadokya, Kürdistan, Asurya… Yani yaşadığımız coğrafya yerle
yeksan edildi; köksüzleştirildi; tehcir, sürgün, tenkil, te’dip ve soykırımın
acılarıyla sarsıldı.
Raphael Lemkin’in, kısaca bir etnik veya dinsel azınlığın
güçlü bir devlet veyahut fiîli bir iktidar tarafından sistematik olarak yok
edilmesi olarak tanımladığı “soykırım”(lar)ın[3] ideolojik nedenlerin en
çarpıcı olanı milliyetçiliktir.
Mesela Ermeni soykırımında olduğu gibi… İttihat ve
Terakki Cemiyeti (İTC) 1913’te iktidara geldiğinde, “Türkiye Türklerindir”
şiarıyla Osmanlı İmparatorluğu’nda sadece Müslüman Türkler’in yaşaması
gerektiği iddiasında bulunmuş, Ermenilere yönelik 1915-1918 arası bir
sürgün-imha politikası yürütmüştür. İstanbul’dan telgraf hatlarıyla koordine
edilen sürgünler, sözlü katliam emirleriyle el ele verip bir milyona yakın
Osmanlı tebaası Ermeni’yi yok etmişti. Soykırımın en önemli nedeni ulus-devlet
yaratma ideolojisi[4] ile sermayenin Türkleştirilmesiydi…
Böylelikle İTC’den T.“C”ye uzanan “ulus-kuruculuk”
serüveninde bir “Te’dip Cumhuriyeti”[5] yaratılırken; Anadolu ve Trakya’nın
gayrimüslim toplulukları ile Kürtler de homojen ulus inşasından nasibini aldı.
İttihatçıların başlattığı “temizlik” hareketleri, Cumhuriyet döneminde de devam
etti.
Bu “soft” temizlik çalışmalarıyla Cumhuriyet tarihi
gayrimüslimlere bu dünyayı dar etme çalışmalarıyla karakterize olurken; Dersim
Alevîleri ve Kürtler de benzer bir mantık(sızlık)la yüzleştiler.
Özetle Türkiye’de ulus devlet, soykırımların gölgesinde
kuruldu, yaşatıldı.
Hem de eski Cumhurbaşkanı Ahmet Necdet Sezer’in, Türk
Tarih Kurumu’nun 75. kuruluş yıldönümü nedeniyle TTK Başkanı Prof. Dr. Yusuf
Halaçoğlu’na gönderdiği kutlama mesajındaki, “Tarihini bilmeyen, tarihini
araştırmayan, tarih belleği olmayan uluslar yönlerini bulamazlar, uygarlık
ailesinin saygın üyelerinden biri olamazlar. (…) Türk ulusunu yüce kılan, büyük
başarılar yakalamasını sağlayan işte bu tarih bilincidir. Son yıllarda
tarihimize yöneltilen dayanaksız savlara, tarihsel belge ve bilimsel
çalışmalarla Türk Tarih Kurumu en iyi yanıtı vermekte, bu tür savları
çürütmektedir. TTK’nın bu alanda yaptığı bilimsel çalışmaları önemsiyor,
mutlulukla karşılıyoruz,”[6] deyişindeki arsızlıkla!
AZINLIK KARŞITI POLİTİKALARIN KRONOLOJİSİ[7]
Ocak 1923’te İzmir’de yayımlanan Türk Sesi ve Yanık Yurt
gazeteleri, Türk tüccarların aralarında birleşerek ‘ahlâksız ve çıkarcı Yahudi
tehlikesine’ karşı mücadele etmesini istiyordu. Edirne’deki Paşaeli gazetesinde
yayımlanan bir dizi yazı sonucu galeyana gelen Edirneliler şehir meydanında
toplanarak “bu ülkeden gitme sırası size de gelecek! Yahudiler defolun!” diye
bağırdı. Polis Yahudilere ait dükkânlara saldırılmasını zorlukla önledi.
Babaeski gibi küçük kentlerde yaşayan Yahudiler İstanbul gibi büyük kentlere
göç ettiler. Trakya’daki Alyans okulları kapatıldı.
2 Mart 1923’te Dr. Rıza Nur, Türk tarafının Lozan barış
görüşmelerinde izlediği politikayı Meclisteki gizli celsede anlatırken şöyle
demişti: “Ekalliyetler [azınlıklar] kalmayacaktır. Yalnız İstanbul müstesna
olmak üzere (Peki Ermeniler? nidaları) Fakat arkadaşlar, kaç Ermeni vardır?
(Yahudiler? sesleri) İstanbul’da otuz bin Yahudi vardır. Şimdiye kadar mazarrat
[arıza/sorun] çıkarmayan insanlardır. (Gürültüler) Museviler malum, nereye
çekilirse oraya giderler. Tabii, olmasalardı daha iyi olurdu derim…”
16 Mart 1923’te Mustafa Kemal Adana Türk Ocağı Esnaf
Cemiyeti’nin çayında Adanalı esnaflara şöyle seslendi: “Arkadaşlarımız
söylevlerinde demişlerdir ki, Adana’mıza hâkim olan diğer unsurlar, şunlar,
bunlar, Ermeniler sanat ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi
gibi bir durum almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası
olamaz. Ermenilerin bu verimli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleket sizindir,
Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o hâlde Türk’tür ve sonsuza kadar
Türk olarak yaşayacaktır…”
Haziran 1923’te Yahudi, Rum ve Ermeni memurlar işlerinden
çıkartılarak yerlerine Müslümanlar alınmaya başladı. Yahudilerin ve diğer
azınlıkların Anadolu’da serbestçe dolaşımları kısıtlandı. Karar öyle ani
olmuştu ki, pek çok kişi kısıtlamalar yüzünden memleketine dönemedi, gittiği
yerde mahsur kaldı. Bu yetmezmiş gibi Yahudilerin Filistin’e göçmelerine de
engeller konulmuştu.
24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış Antlaşması’nın bir
parçası olan ve ondan 6 ay önce imzalanan Türk ve Rum Nüfus Değişimine İlişkin
Sözleşme ve Protokolü’ne göre, Türk topraklarında yerleşmiş Rum Ortodoks
dininden Türk uyrukları ile, Yunan topraklarında yerleşmiş Müslüman dininden
Yunan uyrukları (190 bin kadardı) zorunlu değişime (mübadele) tabi tutuldu.
Aralık 1923’te Çorlu’da yaşayan birkaç yüz kişilik Yahudi
cemaatine şehri 48 saat içinde terk etmesi emredildi. Hahambaşılığın müracaatı
üzerine karar ertelendi ancak benzer bir karar Çatalca için alındı ve hemen
uygulandı.
1924 yılı boyunca, Lozan Barış Antlaşması’nın gereği
olarak 24 Ocak 1924 tarihli Eczacılar Hakkındaki Kanun’la eczane açma yetkisi
‘Türk bulunma’ meselesine bağlandı.
3 Mart 1924 tarihli Tevhid-i Tedrisat Kanunu uyarınca 40
kadar Fransız ve İtalyan okulu kapatıldıktan sonra sıra azınlık okullarının
binalarının onarımında, genişletilmelerinde, yeni binalar yapmalarında
kısıtlamalara geldi. Okul programları ve sınavlar MEB tarafından denetlenmeye
başladı.
3 Nisan 1924’te, kabul edilen Avukatlık Kanunu uyarınca
960 avukat iyi ahlâklı olup olmadığı açısından değerlendirildi ve sonuçta 460
avukatın çalışma izni iptal edildi. Böylece Yahudi avukatların yüzde 57’si, Rum
ve Ermeni avukatların dörtte üçü işsiz kaldı.
4 Mayıs 1924’te Mustafa Kemal New York Herald gazetesine
şu beyanatı verdi: “Hilafetle beraber Türkiye’de mevcut olan Ortodoks ve Ermeni
kiliseleri patrikhaneleri ile Musevi hahamhanelerinin ortadan kalkması
lazımdır…”
29 Ocak 1925 gecesi, Fener Rum Patrikliğine seçilen
Araboğlu Konstantinos bir trene bindirilerek Selanik’e gönderildi. Suçu,
hükümetin hoşuna gitmeyen biri olmasıydı. Şubat 1925’te gazetelerde Türkiye’den
300 kadar Yahudi’nin Kristof Kolomb’un Amerika’yı keşfinin 435. yıldönümü
kutlamalarına bir telgraf gönderdiği söylentileri boy göstermesi üzerine
şiddetli bir Yahudi düşmanı kampanya başladı. Yazılarda Yahudilerden
‘nankörler’, ‘ülkenin sırtına yapışmış sülükler’ diye söz ediliyordu. Çözüm
olarak ülkeden sürülmeleri öneriliyordu. Bu yazıların tahrik ettiği bazı
kişiler bir Yahudi gencini öldürdüler, Kuzguncuk Sinagogu’na saldırdılar. Böyle
bir telgraf olup olmadığı hiçbir zaman ortaya çıkmadı.
22 Nisan 1926’da, ticari yazışmalarda sadece Türkçe
kullanılmasını mecburi kılan kanundan sonra idari kadrolarda çalışan ve Türkçe
yazı diline hâkim olmayan gayrimüslimler işten çıkarılmaya başlandı.
1 Ağustos 1926’da, Yahudilere yönelik ‘sadakatsizlik’,
‘nankörlük’ gibi ithamlardan bunalan Yahudi cemaatinin önderleri Lozan
Antlaşması’nın yeni çıkan Medeni Kanun’la uyumlu olmayan 42. maddesinden
feragat ettiklerini beyan eden mazbatayı Başvekâlete gönderdiler. Karar
kamuoyuna, sadece 42. maddeden değil, tüm azınlık haklarından vazgeçtikleri
şekilde yansıdı.
17 Ağustos 1927’de Elza Niyego adlı 22 yaşındaki Yahudi
kızı, kendisine âşık olan ve uzun süredir taciz eden evli ve torun Osman Ratıp
Bey tarafından öldürüldü. Genç kızın cansız bedeninin saatlerce sokakta üstü
bile örtülmeden tutulması yetmezmiş gibi, Osman Ratıp’ın mahkeme yerine akıl
hastanesine gönderilmesi Yahudi cemaatinde büyük tepkiye neden oldu. Yahudi
cemaatinin geleneksel çekingenliğini ilk kez bir yana bırakarak, 18
Ağustos’taki cenaze törenine kitlesel biçimde katılması ve “adalet istiyoruz”
diye haykırması, gazetelerde yoğun bir Yahudi düşmanı kampanyanın
başlatılmasına neden oldu. Ayrıca bazı Yahudiler ‘Türklüğe hakaret ettikleri’
gerekçesiyle mahkemeye verildiler, hapis cezası aldılar.
13 Ocak 1928’de Darülfünun Hukuk Fakültesi Talebe
Cemiyeti’nin yıllık kongresinde tarihe “Vatandaş Türkçe Konuş!” sloganıyla
geçen azınlıkları Türkçe konuşmaya mecbur eden kampanya başlatıldı. Bütün ülke
afişlerle donatıldı, gençler Türkçe konuşmayan azınlıkları uyarmaya başladılar,
uyarılara uymayanlar tehdit edildi, dövüldü, yargılandı. Aynı yıl ülkedeki
yabancı okullarla birlikte Yahudi okullarının da önemli bölümü kapandı.
Ocak 1928’de basında, Bursa’daki Amerikan Koleji’nde
okuyan üç Müslüman Türk kızının okuldaki bazı öğretmenlerin yönlendirmesiyle
Hıristiyan olduğu haberlerinin çıkmasının ardından, ateşli bir Hıristiyan
karşıtlığı kampanyası başlatıldı. Önce okul kapatıldı, ardından okulun müdürü
ve bazı öğretmenler mahkemeye verildi, ardından gayrimüslim okulları ağır
teftişten geçirildi, ardından gazeteciler Misyonerleri Kovma Cemiyeti’ni
kurdular.
11 Nisan 1928 tarihli Tababet ve Şuabatı San’atlarının
Tarz-ı İcrasına Dair Kanun’la doktorluk ‘Türk olma’ şartına bağlandı. Böylece
gayrimüslimler doktorluk yapamaz oldular.
10 Temmuz 1929’da ”milliyetçi bir Türk öğrenci grubu” Rum
Xpovıka gazetesinin basımevini tahrip etti. Tahrip edenler değil, gazetenin
sahibesi tutuklandı ve gazete hakkında Türklüğü tahkir suçlaması ile dava
açıldı. Gazete kısa süre sonra kapatıldı.
Eylül 1929’da Defterdarlık, Yahudi okullarını, Or Ahayim
Hastanesi’ni, Ortaköy Yetimhanesi’ni ve sinagogları, ticari müessese sayarak
bunlara yapılan bağışları ve intikalleri vergilendirmeye karar verdi. Uygulama
geriye doğru, 1925 yılından başlatıldı. Bu yüksek vergileri ödeyemeyen
Hahambaşılığa haciz geldi. Hükümetin baskıları sürdü ve bağışlar sıkı takibe
alındı.
18 Eylül 1930’da, Adalet Vekili Mahmut Esat Bozkurt,
Ödemiş Yaylası’nda “Benim fikrim, kanaatim şudur ki, bu memleketin kendisi
Türk’tür. Öz Türk olmayanların Türk vatanında bir hakkı vardır, o da hizmetçi
olmak, köle olmaktır” şeklindeki ünlü vecizesini söyledi.
11 Haziran 1932’de, yürürlüğe konan Türk Vatandaşlarına
Tahsis Edilen Sanat ve Hizmetler Hakkındaki Kanun’la yabancıların bazı
mesleklerde çalışmaları yasaklandı. Bu durum özellikle Yunan uyruklu serbest
meslek erbabını, küçük esnaf ve sokak satıcılarını kapsıyordu.
Kasım 1932’de İzmirli her Yahudi’ye “Türk kültürünü
benimsemeye ve Türk diliyle konuşmaya” söz veren birer taahhütname imzalatıldı.
İzmir Yahudilerini Bursa, Kırklareli, Edirne, Adana, Diyarbakır, Ankara
Yahudileri izledi. Gazetelerde, gruplar hâlinde ihtida eden Yahudi (ve Ermeni)
kızlarının haberleri çıkıyordu.
25 Şubat 1933 günü Darülfünun ve Milli Türk Talebe
Birliği öğrencileri, ceplerine irili ufaklı taşlar, ellerinde Türk bayrakları,
dillerinde “vatandaş Türkçe konuş!” sloganlarıyla Vagon-Li Şirketi’nin Karaköy
bürosunu tahrip ettiler. Gerekçe, şirketin Beyoğlu Acentası’nın Belçikalı
Müdürü Jannoni’nin telefonda Türkçe konuşan memur Naci Bey’e şirkette resmi dilin
Fransızca olduğunu belirterek, 25 kuruş para cezası ve 15 gün işten
uzaklaştırma cezası vermesiydi. 1933’te bir gün, Mardin’deki Süryanî
Patrikliği, gizli ve açık baskılara dayanamayarak “cemaatin arzusu
doğrultusunda”, “görülen lüzum üzerine”, “muvakkaten” (geçici olarak)
Mardin’den Suriye’deki Humus’a taşındı, bir daha da geri dönemedi.
14 Haziran 1934’te ülkeyi “Türk kültüründen olan ve
Türkçe konuşanlar” (has Türkler), “Türk kültüründen olan ve Türkçe
konuşmayanlar” (Kürtler) ve “Türk kültüründen olmayan ve Türkçe konuşmayanlar”
(gayrimüslimler ve diğerleri) olarak üçe bölen İskân Kanunu kabul edildi.
Ardından Anadolu’nun çeşitli yerlerindeki Kürtler, Rumlar ve Ermeniler,
kendileri için uygun görülen bölgelere sürüldüler.
21 Haziran-4 Temmuz 1934’te, Cevat Rıfat Atilhan ve Nihal
Atsız gibi ırkçı yazarların Yahudi aleyhtarı ve ırkçı yazılarla galeyana gelen
kitleler, Çanakkale, Gelibolu, Edirne, Kırklareli, Lüleburgaz, Babaeski’de
Yahudilere saldırdılar. Olaylarda Yahudilere ait evler ve mağazalar yağmalandı,
kadınlara tecavüz edildi, bir haham öldürüldü. CHF Trakya teşkilâtının
örgütlediği anlaşılan olaylar sonucu 15 bin Yahudi, mal ve mülklerini geride
bırakıp can havliyle başka şehirlere, ülkelere kaçmak zorunda kaldı.
Ağustos 1938’de, hükümet “Tebaası oldukları devlet
arazisinde yaşama ve seyahat bakımından baskılara tâbi tutulan Musevilerin
bugünkü dinleri ne olursa olsun Türkiye’ye girmeleri ve ikametleri yasaktır”
diyen 2/9498 numaralı kararnameyi çıkardı. Ülkenin tek resmî haber ajansı olan
Anadolu Ajansı’nda çalışan 26 Musevi personelin işine son verildi. Gazete ve
dergilerde genel olarak azınlıkları, özel olarak da Yahudileri ülkenin çektiği
sıkıntıların sorumlusu gösteren yazı ve karikatürlerde patlama oldu.
1938-1939’da, yaklaşan savaşta milli güvenliği tehdit
edecekleri gerekçesiyle, Anadolu’nun kırsal bölgelerinde yaşayan gayrimüslimler
büyük şehir merkezlerine nakledildiler. Büyük şehirlerin yaşam koşullarına ayak
uyduramayanlar ülkeden göç etmek zorunda kaldı.
8 Ağustos 1939’da Avrupa’nın çeşitli yerlerinden
topladığı 860 Yahudi mülteciyi Filistin’e taşırken, yolda karşılaştığı bazı
sorunlar yüzünden İzmir’e sığınmak zorunda kalan Parita gemisi, yolcuların
“Bizi öldürün ama geri göndermeyin” haykırışlarına rağmen 14 Ağustos’ta iki
polis motorunun refakatinde limandan çıkarıldı. Gemi çıkarılırken yarı resmi
Ulus gazetesi “Serseri Yahudiler İzmir’den gitti” diye başlık atmıştı.
28 Aralık 1939’da Erzincan’da büyük bir deprem oldu ve on
binlerce kişi öldü. Bunu duyan Tel-Aviv, Hayfa, Buenos Aries, New York,
Cenevre, Kahire ve İskenderiye’deki Yahudi cemaatleri aralarında topladıkları
paraları, giyim eşyalarını Türkiye’ye yolladılar. Ancak bu hareketin takdir
edilmesi bir yana, gazetelerde Yahudilerin bu tavrını alaya alan, altında kötü
niyet arayan yazılar, karikatürler boy gösterdi.
12 Aralık 1940’ta Romanya’nın Köstence limanından aldığı
342 Yahudi mülteci ile İstanbul’a varan ‘yüzen tabut’ namlı Salvador’un
(aslında 40 kişilik bir tekneydi) bir mil bile gidecek hâli olmadığı açık
olduğu hâlde Türk makamları, gemiyi yoluna devam etmesi için zorladı. Sonuç
hazindi: 13 Aralık günü Silivri açıklarına şiddetli fırtınaya yakalanan
Salvador’un parçalarından tam 219 ölü toplandı.
22 Nisan 1941’de kapılarında beliren jandarmalar
tarafından 12 bin gayrimüslim erkek, sivrisinek kaynayan ve sıtma yayan
bataklığın, rutubet, çamur ve aşırı sıcağın bunalttığı, su darlığı çekilen
altyapısız kamplara gönderildiler. ‘20 Kur’a İhtiyatlar denilen bu ‘askerler’,
Zonguldak’ta tünel inşaatlarında, Ankara’da Gençlik Parkı’nın yapımında, Afyon,
Karabük, Konya, Kütahya illerinde taş kırma, yol yapma gibi ağır işlerde
çalıştırıldılar. 20 Kur’a İhtiyatlar, 27 Temmuz 1942 günü terhis edildiler.
Ancak “İstanbul’u unutunuz!” diye bağıran çavuşların ve subayların sesi, o
dönemi yaşamış tüm azınlıkların belleğine yerleşti.
15 Aralık 1941’de Köstence limanından aldığı 769 Romen
Yahudisini Nazi zulmünden kaçırıp Filistin’e götürmek isteyen Struma gemisi
İstanbul’a geldi. Türkiye’nin izin vermemesi yüzünden 2,5 ay Sarayburnu
açıklarında hastalıkla ve ölümle pençeleştikten sonra geminin çıpası kesildi,
dev bir kılavuz gemisine bağlanarak Karadeniz’e çekildi. Struma, 23 mil açıkta,
motorsuz, yakıtsız, yiyeceksiz, susuz, ilaçsız kaderine terk edildi. 24 Şubat
1942 günü, saat 02.00’de bir Sovyet denizaltısı tarafından batırıldı. Faciadan
sadece bir kişi kurtuldu. Olaydan sonra başbakan Refik Saydam şöyle demişti:
“Türkiye başkaları tarafından arzu edilmeyen insanlara mekân olamaz!”
11 Kasım 1942’de, Şükrü Saracoğlu Hükümeti, savaş
sırasında ortaya çıkan mali sorunları aşmak gerekçesiyle Varlık Vergisi’ni
çıkardı. Vergi mükelleflerinin yüzde 87’si gayrimüslimdi. Ermeni tüccarlar
kapital güçlerinin yüzde 232’si, Yahudi tüccarlar, yüzde 179’u, Rum tüccarlar
yüzde 156’sı, Müslüman-Türk tüccarların ise sadece yüzde 4,94’ü oranında
vergilendirilmişlerdi. Vergilerini ödeyemeyenler Aşkale, Sivrihisar,
Karanlıkdere kamplarına gönderildiler. Mart 1944’e kadar süren ‘Varlık Vergisi
Faciası’ sırasında kimi malını, kimi canını, kimi onurunu, kimi Türkiye’ye
inancını yitirdi.
Ocak-Şubat 1943’te İstanbul Emniyet Müdürü Haluk Pepeyi,
yanında azınlıklardan ve yabancılardan sorumlu Dördüncü Şube Müdürü Salâhattin
Korkud ile 1915 Ermeni Soykırımı’nın asli faili Talât Paşa’nın kemiklerini
getirmek üzere Almanya’ya gitti. İkili gezi sırasında Sachsenhausen Temerküz
Kampı’nı ziyaret etti. Nazilerin sembolü gamalı haç bulunan bir trenle
Türkiye’ye getirilen Talat Paşa’nın kemikleri askerî törenle, Abide-i Hürriyet
Anıtı’nın 50 metre yakınına defnedildi.
1946’da, CHP’nin 9. Bürosu tarafından yayımlanan ‘Azınlık
Raporu’nda “İstanbul’da özellikle Rumlara karşı ciddi tedbirler almalıyız. Bu
anlamda söylenecek tek bir cümle var: İstanbul’un fethinin 500. yıldönümüne
kadar bu şehirde tek bir Rum bile kalmamalıdır” deniyordu. Rapora göre bu
sorunun çözümüne geçilmeden önce Anadolu’nun geri kalan kısmı da
gayrimüslimlerden arındırılmalıydı.
30/31 Ocak 1947’de Urfa’nın Kendirli mahallesinde yaşayan
yedi kişilik Yahudi ailesinin tüm fertleri katledilmiş olarak bulundu.
Cinayetten Urfalı Yahudi cemaati sorumlu tutuldu ve şehirdeki tüm Yahudi
erkekleri tutuklandı. Urfalılar dava boyunca Yahudilere boykot uyguladılar. Üç
yıl sonra tutuklanan tüm Yahudiler salıverildi ancak Urfa’nın Yahudileri de
şehirden uzaklaşmak zorunda kaldılar.
1948’de, Yahudiler yeni kurulan İsrail’e, Ermeniler ise
Ermenistan Sovyet Cumhuriyeti’ne göç etmeye kalkınca, yıllardın onları
kaçırtmak için her şeyi yapan devlet ve devlet güdümlü basın bu sefer de göçmek
isteyenleri ‘hain’ gösteren yayınlara başladılar.
6-7 Eylül 1955 günlerinde, Kıbrıs’la ilgili olarak
Londra’da toplanacak üçlü konferansta Türkiye’nin “elini güçlendirmek” için
ağırlıklı olarak İstanbul Rumlarına yönelik büyük bir yağma harekâtı
örgütlendi. Ancak olaylar İzmir, Adana, Trabzon gibi merkezlere de yayıldı ve
sadece Rumlar değil Ermeniler ve Yahudiler de saldırılardan nasiplerini
aldılar. Kimi kaynaklara göre üç, kimine göre 11 kişi öldü, yaklaşık 300 kişi
yaralandı, yüzlerce kadına tecavüz edildi. Resmî rakamlara göre 5.300’ü aşkın,
gayrı resmî rakamlara göre yedi bine yakın bina saldırıya uğradı. Hasarın mali
portresi konusundaki en düşük tahmin o günün değerleriyle 150 milyon lira, en
yüksek tahmin bir milyar liraydı.
1964’te, Kıbrıs’ta yaşanan toplumlararası çatışmalar
yüzünden Türk-Yunan ilişkilerinin gerginleştiği günlerde, Atatürk ve Venizelos
arasında, 1923 tarihli Mübadele Antlaşması’nın aksayan yanlarını düzeltmek
üzere 1930 yılında imzalanan ‘Dostluk Antlaşması’ Türkiye tarafından tek taraflı
olarak iptal edildi. Türkiye’deki Yunan uyrukluların tapu müdürlüklerindeki
işlemlerini durduruldu, ardından da bankalardaki paralarını bloke edildi.
Türkiye’de doğup büyümüş, burada ticaret yapan, esnaflık yapan, emekçilik yapan
Yunanistan vatandaşı Rumlar sınırdışı edildiler. Sürgünlerin yanlarına bir
bavul ve 200 lira almalarına izin verilmişti. Türkiye Cumhuriyet yurttaşı
Rumlarla, aynı din ve etnik kökten gelen Yunanistan tebaalı Rumların onlarca
yıldır İstanbul’da birlikte oluşturdukları aileler de bu sürgünü çok acı
şekilde yaşadı.
26 Ocak 1970’de Milli Nizam Partisi’ni kuran Necmettin
Erbakan ileriki yıllarda ‘Beynelmilel Yahudilik’, ‘Beynelmilel Siyonizm’,
‘Nil’den Fırat’a Büyük İsrail’, ‘Ortak Pazar Siyonizmin bir oyunudur’ ‘Ortak
Pazar’a girmek Türkiye’nin İsrail’e bir vilayet olmasıyla sonuçlanabilir’,
‘İsrail Güney Amerika’ya nakledilmelidir’, ‘Terörün kökünü ararsak, Tevrat’a
kadar gitmek gerekir’ gibi ifadeleriyle antisemitizm tarihçemize önemli
katkılar yaptı.
1974’te, İstanbul’daki Balıklı Rum Hastanesi Vakfı
Yönetim Kurulu ile Hazine arasındaki bir dava nedeniyle Yargıtay Hukuk Genel
Kurulu’nun verdiği bir kararda, Türkiye’deki gayrimüslim vatandaşlar ‘Türk
olmayanlar’ olarak değerlendirildi. Ardından, 1936 Beyannamesi denilen eski bir
belgede adı geçmeyen tüm gayrimüslim mülklerine devlet el koydu.
6 Eylül 1986 günü İstanbul Galata’daki Neve Şalom
Sinagogu’na Filistinli Abu Nidal Örgütü’ne bağlı teröristler tarafından yapılan
bombalı ve makineli tüfekli saldırısında 22 kişi öldü ancak olay büyük tepki
yaratmadı, çünkü Filistin davasına kamuoyunda büyük sempati vardı.
1985-1990 arasında PKK’ya karşı korucu olmayı
reddettikleri için topraklarına el konularak yerlerinden edilen Êzîdîler
kitlesel olarak Batı ülkelerine göç etmek zorunda kaldı.
12 Aralık 1999’da İsmail Cem için “Dışişleri
Bakanlığındaki Salomon” başlığını kullanan Aydınlık gazetesi, Fenerbahçeli
futbolcu Revivo’nun “Yahudi asıllı dışişleri bakanı İsmail Cem tarafından
Türkiye-İsrail détente’ına katkıda bulunmak üzere tezgâhlandığı iddia etti.
Eylül 2000’de, İsrail Başbakanı Ariel Şaron’un Kudüs’te
Mescid-i Aksa’ya yaptığı kışkırtıcı ziyaretle başlayan İkinci İntifada’dan (El
Aksa İntifadası) sonra gerek sağ, gerekse sol kesimlerde İsrail eleştirileriyle
Yahudilik eleştirileri daha da karışmaya başladı.
15 Kasım 2003’te Şişli’deki Beth İsrail Sinagogu ile
Galata’daki Neve Şalom Sinagogu’na iki Müslüman Türk teröristi tarafından
intihar saldırısı yapıldı, eylemciler de dâhil 25 kişi öldü, 300’den fazla kişi
yaralandı. Gazetelerde, televizyonlarda, eylemciler değil, “sinagogu oraya
kurarak Türkleri tehlikeye atan Yahudiler” suçlandı, sinagogda ajanların
saklandığı iddia edilerek, baskınlar adeta meşrulaştırıldı.
17 Ağustos 2004 tarihli Vakit gazetesinde Abdurrahim
Karakoç şöyle diyordu: “Dünya kamuoyunda ‘ırkçı, sadist, canavar’ olarak takdim
edilen Adolf Hitler’in basiretine hayran olmamak elde değil. Hitler bugünleri
görmüş ta o zaman. Dünyanın başına bela olacaklarını bildiği içindir ki,
ırkçılığı din gibi algılayan, yeryüzünü kana bulamaktan zevk alan hokkabaz Yahudileri
temizlemiş. Uzağı gören ikinci adam ise Usame bin Ladin’dir.”
31 Aralık 2004’te Milli Gazete yazarı Mahmut Toptaş
“Dışişleri Bakanımız Sayın Abdullah Gül beyin, işgalci, eli kanlı, katil,
İsrail Başbakanının yanına giderken Kur’an-ı Kerim’de Yahudiler hakkında haber
verilenleri Diyanet İşleri Başkanlığı’nın mealinden okur ümidi ile bazı
ayetlerin listesini sunuyorum” dedi ve Kur’an’dan ayetleri sıraladı. Ancak
Diyanet’ten de Gül’den de tepki gelmedi.
Şubat 2005’te, Adolf Hitler’in Kavgam kitabı tam 13
yayınevi tarafından yüz bini aşkın sayıda basıldı. 1934’ten beri 50’ye yakın
baskısı yapılan kitap MHP’nin ve Genç Parti’nin tabanı için bir nevi ‘el
kitabı’ hâline gelmişti. Yılın diğer best-seller’i Siyon Protokolleri adlı
Yahudi düşmanı düzmece kitaptı. Bu kitap da Cumhuriyet tarihi boyunca 100’den
fazla baskı yapmıştı.
Haziran 2005’te Yalçın Küçük’ün yolunu izleyen Soner
Yalçın, Efendi, Beyaz Türklerin Büyük Sırrı adlı romanında
Sabetaycılık/Selanik/Masonluk/İTC/Komploculuk izleğini çok etkileyici tarzda
işledi. Kısa sürede yüz binden fazla satan kitap sayesinde “dünyayı Yahudiler,
Türkiye’yi dönmeler idare eder!” şiarı zihinlere iyice kazındı.
5 Şubat 2006, Trabzon’daki Santa Maria Katolik Kilisesi
Rahibi Andrea Santoro 16 yaşında bir genç tarafından öldürüldü.
19 Ocak 2007’de, AGOS’un başyazarı Hrant Dink öldürüldü.
Yıllarca süren yargılamalar, insan hakları eylemcilerinin ısrarlı takibi
sayesinde sadece görünürdeki faillerin az da olsa hapisle cezalandırılmasıyla
biterken, devlet, ‘asli failleri’ sakladı, korudu, övdü, terfi ettirdi.
18 Nisan 2007’de Malatya’da yedi ‘milliyetçi’ genç
Hıristiyanlıkla ilgili yayın yapan Zirve Yayınevi’ni basarak üç büro çalışanını
vahşice öldürdü. Mahkemeye sunulan 32 klasörden sadece 7-8’i cinayetle ilgili
olup, geri kalanlar misyonerlik faaliyetlerine odaklanmıştı. O günlerde
toplanan Milli Güvenlik Kurulu’nun ilk maddesi ‘misyonerlik faaliyetlerinin
yarattığı tehlikeler’ idi. Bu tür haberlerden etkilenen bir genç İzmir’de bir
rahibi yaraladı, Antalya’da benzer bir olayın olması ise son anda önlendi.
21 Haziran 2007 günü (o zaman) Türk Tarih Kurumu Başkanı,
(şimdi MHP Milletvekili) Yusuf Halaçoğlu, devletin 1936-1937 yıllarında
Müslümanlığa ihtida eden Ermenileri ev ev tespit ettiğini ve sayıları 100 bine
varan bu ‘dönmelerin” listelerinin elinde olduğunu açıkladı. Bu açıklama önce
adeta magazin olayı gibi ele alındı, ardından da üzeri kapatıldı.
Eylül 2008’de ABD merkezli PEW Araştırma Merkezi’nin
Eylül 2008’de açıkladığı Küresel Tutumlar Araştırması’na göre, 2004’te
Türklerin yüzde 49’u, 2006’da yüzde 65’i Yahudilere karşı olumsuz görüşlere
sahipken, 2008’de her dört kişiden üçü (yüzde 76) olumsuz duygulara sahip
olduğunu ifade ediyor. Tüm yaş ve eğitim gruplarında aynı oranlar söz konusu.
5 Şubat 2009 günü AKP Ankara İl Başkanlığı’nın internet
sitesinde “Hitler’in Yahudileri fırınladığı, kalabalık kitleler hâlinde
öldürdüğü iddiaları da tarihi gerçeklere uymamaktadır… Öldürülenler de
diğerlerinin Filistin topraklarına göç etmelerinin sağlanması için
öldürülmüşlerdir…” yazdığı görüldü. Tepkiler üzerine yazı bir süre sonra
kaldırıldı.
27 Haziran 2013 tarihinde bir Ermeni anaokuluna çocuğunu
kaydetmek isteyen veliyle ilgili olarak Şişli Milli Eğitim Müdürlüğü’nün
yazdığı bir yazı sayesinde, 1923 yılından bu yana ‘vukuatlı’ nüfus kayıtlarında
gizli soy kodunun yer aldığı, bu bağlamda Ermeni vatandaşların soy kodunun 2
olduğu anlaşıldı, ancak bu haber de ciddi tartışmalara neden olmadan unutuldu
gitti.
Yıl 2014, İsrail’in Gazze’ye yönelik haksız ve sert
saldırılarını bahane eden çevreler, Yahudi düşmanlığına devam ediyor.
Cumhurbaşkanı Erdoğan “Af edersin, çok daha çirkin şeyler söyleyenler oldu,
Ermeni dediler!” diyor…
Evet, evet “Arsızlık” dedim! Bir de şunlara göz atın…
Haksız mıyım?
Hrant Dink Vakfı’nın, ‘Medyada Nefret Söylemi ve Ayrımcı
Dil Mayıs-Ağustos 2014’ raporuna göre, nefret söyleminde ciddi artış var.
Raporda, hakkında en çok nefret söylemi üretilen ilk üç grup sırasıyla
Yahudiler, Ermeniler ve Hıristiyanlar olarak belirlendi. Nefret söylemine en
fazla yer veren gazete ‘Yeni Akit’ken, onu da sırasıyla ‘Milli Gazete’, ‘Milat’
ve ‘Ortadoğu’ izliyor. Başta Yahudiler olmak üzere ulusal, etnik ve dini
grupları hedef alan 246 köşe yazısı ve haber içeriği tespit edildi. Nefret
söylemine en fazla rastlanan ulusal gazeteler arasında ilk sırada yine 39
yayınla Yeni Akit gazetesi yer aldı. ‘Yeni’ Akit’i takip eden ‘Milli Gazete’
23, ‘Milat’ 13, ‘Ortadoğu’ ise 12 yayınla nefret söylemine katkıda bulunmuş
durumda. ‘Yeni Çağ’, ‘Sabah’, ‘Sözcü’, ‘Yeni Mesaj’, ‘Anayurt’, ‘Türkiye’,
‘Yeni Şafak’, ‘Yurt’ ve ‘Yeni Asya’ gazeteleri de listede yer aldı. ‘Akşam’,
‘Aydınlık’, ‘Güneş’, ‘Habertürk’, ‘Milli İrade’, ‘Önce Vatan’, ‘Sol’
gazetelerinde de birer içerikle nefret söylemine rastlandı.
Rapora göre 130 içerikte Yahudilere yönelik nefret
söylemi içeriği bulunurken Ermeniler için 60, Hıristiyanlar için 30 içerik yer
aldı. Onların ardından 21 içerikle Rumlar, 18 içerikle Kürtler ve 10 içerikle
Suriyeli mülteciler nefret söylemine maruz kalan gruplar arasında belirlendi.
İNKÂRCI, ÖTEKİLEŞTİREN MİLLİYETÇİLİK
İnkâr ve ötekileştirme her milliyetçilik gibi İTC’den
T.“C”ye uzanan “ulus-devletleş(tir)me” serüveninin mayasında vardı; bunun en
veciz ifadesi de “Gâvur” sözcüğünde somutlanan anlayış(sızlık)tır.
TDK’da ‘Gâvur’ ifadesi “Dinsiz kimse”, Müslüman olmayan
kimse” olarak karşılık bulmakta. Sıfat olarak da “Merhametsiz, acımasız ve
inatçı” olarak kullanılıyor.
Prof. Dr Yasemin İnceoğlu’nun ifadesiyle, “Gâvur sözcüğü
Osmanlı döneminde Farsça’dan girmiş ve özellikle Yunanlılar olmak üzere
Hıristiyanları kastetmek üzere kullanılmış. Islahat Fermanı ile yasaklansa da
sonradan yaygın olarak içinde hakaret ve aşağılama barındıran bir sözcük olarak
kullanılmıştır. Söylem, dil içinde kodlanan toplumsal kökenli bir ideolojidir.
İdeolojiler ise dil ile belirlenir. Dili kullananların seçtiği sözcükler,
sözcük öbekleri, konuşma biçimi, anlatımı hatta cümle kurma yetileri söylemin
oluşmasında çok önemli bir etkendir. Egemen ideoloji ‘bizlik’ tanımı üzerinden,
söylem ve ideoloji ikilisini de yanına katarak, olumsuz, alaycı ifadeler,
küfür, hakaret, aşağılama kullanarak ötekileştirdiği gruplara karşı zaten var
olan önyargıları daha da çok pekiştirmektedir.”
Gerçekten de “Allah’a iman, vatana sadakat, Padişah’a
ubudiyet, kanuna itaat!” düsturu, 1911’de basılmış ‘Hıristiyan Asakir-i
Osmaniye’sinin ‘Taalimi Ahlâk Risalesi’nin ilk sayfasında yer alırken;
Osmanlı’nın ötekine bakışını da veciz biçimde özetler.
O zamanlardan bu günlere Türkiye’de, gayrımüslimlere
yönelik olarak 90 yıldır sürdürülen soy kodu uygulamasının Rumlar, Ermeniler ve
Yahudilerle sınırlı olmadığı, Süryanîlere “4” ve “Diğerleri” başlığı alındaki
azınlıklara da “5” kodunun verildiği ortaya çıkarken; kodlamanın Osmanlı’dan bu
yana kullanıldığı ve nüfus müdürlüklerinde gizli tutulan “soy kodu”nun, talep
eden devlet kurumlarına resmi bir yazıyla bildirildiği unutulmamalıdır…
Evet, bir kez daha belirteyim: İnkâr ve ötekileştirme iç
içedir; birbirlerin “olmazsa olmazı”dır.
Mesela “Gâvur”la ötekileştirdiklerinizi; adlarını
“değiştirerek” inkâr edersiz.
Yer adları bir toplumun sosyal/ kültürel yapısı ve
kullanıldıkları bölgenin tarihi ve coğrafi özellikleri hakkında önemli ipuçları
taşır ve toplumun coğrafi mekânla bütünleşmesinin göstergesidir. Sıradan
sözcükler değildir yer adları. Taşıdıkları anlam çözüldükçe bölgenin toprak ve
bitki örtüsü, hayvan türleri ve doğal kaynaklarının yanı sıra oraya yerleşmiş
insanlara, halklara, yaşanmış tarihî olaylara ait bilgilere ulaşmak mümkün
olabilir. İşte, yer adlarının tarihsel ve siyasal öneme sahip olduğunun idrakinde
olan Osmanlı İmparatorluğu’nun ve Türkiye Cumhuriyeti’nin yöneticileri de, bir
coğrafyanın oraya yerleşen halklar tarafından ‘vatanlaştırılmasının’ en önemli
göstergesini oluşturduğu düşüncesiyle yer adlarını değiştirmek, anlamlarını
saptırmak, çarpıtmak ve ‘kendilerine mal etmek’ üzere ellerinden geleni
yapmışlardır…
İlk olarak Türkçeye dönüştürülenler Ermenice, Rumca ve
Aramice yer adlarıydı. Birkaç örnek verebiliriz: Bursa’da, Antranos Orhaneli’ne
dönüştürülmüş, Mixalıç’in adı Karacabey olmuş; Çorum’daki Dimitre köyünü Turan;
Hemşin’deki Elihovit’i Yokuşyayla ve Senoz Mesaxor’u da Kaptanpaşa
yapmışlardır; Bayburt’ta da, Arüdzga Gökpınar’la, Aşudka Güvercindere’yle ve
Balaxor da Akşar’la değiştirilmiştir.[8]
Yer adlarını “millileştirme” süreci, ittihatçıların
ideolojik halefleri Kemalistler tarafından da sürdürülmüştür. Hatta cumhuriyet
döneminde hız da kazanmıştır. Öyle ki, daha 1921 yılında, Meclis’te yabancı
adlar taşıyan şehir adlarının değiştirilmesine yönelik kanun teklifi
görüşülürken, bir milletvekili şu sözleri edebilmiştir: “Aslı, nesli ve soyu,
toprağı Türk olan bir memlekete ve orada tek bir Rum olmayan bir toprağın
ihtiva ettiği memlekete Rumkale kazası denmiştir. Vaktiyle Rumlardan alınmış da
ne olmuş? Bu kaleye Rum diye bir nam verilmiştir. Bu gayet basit bir meseledir.
Bugün bizim namusumuza, mevcudiyetimize, istikbalimize köpekler gibi saldırmak
isteyen bir milletin ismini ben o memleketli olmak sıfatıyla taşımak
istemiyorum…” O dönemde yer adlarının değiştirilmesi çabalarında Meclis’e
yurtdışından Angora veya Constatinople olarak adreslenmiş telgraf ve
mektuplarının yarattığı milliyetçi refleks de rol oynamıştır.
Yine 1920’lerdeki ad değişikliklerine belli başlı
örnekler olarak Nikomedia>İznikmid>İzmid (İzmit) ilinin adının Kocaeli’ne,
Kırkkilise’nin adının Kırklareli’ne, Ankara’daki İstanos’un Yenikent’e,
İstanbul’daki Makriköy’ün Bakırköy’e, Ayastefanos’un Yeşilköy’e, Nevşehir’deki
Sineson’un Mustafapaşa’ya, Bursa’daki Tirilye’nin Zeytinbağı’na
dönüştürülmesini verebiliriz. İstanbul’da başta Ermenice ve Rumca olmak üzere
Türkçe olmayan sokak isimleri bile 1927’de değiştirilmiştir. Ayşe Hür’ün
yazdığı gibi, örneğin Tatavla semti Kurtuluş, Frenk Kilisesi Sokağı Satırcı
Sokak, Papaz Köprüsü Yaya Köprüsü, Yanaki Can Eriği, Aya Kiryaki Teşrifatçı,
Papayanni Remzi Baba, Hristo Yeni Asır ve Feriköy Hamam Caddesi de Ergenekon
Caddesi olmuştur. Bu arada 1923 yılından itibaren Batı Ermenistan toptan “Doğu
Anadolu” diye anılmaya başlanmıştır. Burada güdülen amaçlardan biri de
azınlıkların Türkiye coğrafyası üzerinde kalan izlerini de silmektir. Sevan
Nişanyan, yer adlarının değiştirilmesi projesinin Cumhuriyetin en önemsediği
projelerinden biri olduğunu söylerken bunun kültürel kolonileşme olduğunu
vurgulamaktadır. 15 bin yer adının kafadan üretildiğini anlatan Nişanyan, yer
adlarının değiştirilmesiyle, bir coğrafyanın, kültürel çok renkli, çok sesli,
çok ulusal yapısının tamamen tanınmaz hâle getirildiğini söylemektedir.
1925, 1927 ve 1936 Kürt isyanlarından sonra Kürtçe
yerleşim yerlerinin adlarına gelmiştir sıra. 1940 yılında İçişleri’nin 8589
sayılı genelgesiyle ad değiştirme işlemi resmileşmiştir. 1957 yılındaysa “Ad
Değiştirme İhtisas Komisyonu” oluşturularak sistematik bir asimilasyon
politikası hayata geçirilmiş; ülkemizdeki yer adlarına Türkçe uyduruk adlar bu
komisyonca verilmeye başlanmıştır. Bu komisyonda, belki de konuyla hiç ilgileri
olmaması gereken Genelkurmay, İçişleri ve Savunma Bakanlıkları görevlilerinin
yanı sıra Milli Eğitim Bakanlığı, Ankara Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi ve
TDK’nin temsilcileri yer almaktadır. Ozan Bilir’in 2009 Ağustos’unda Birgün’de
yayımlanan ‘Tunceli Dersim Olsun’ başlıklı makalesine göre, bu komisyon
Erzurum’da 653, Erzincan’da 366, Adıyaman’da 224, Bursa’da 136, Muğla’da 70,
Afyon’da 88, Muş’ta 297, Ağrı’da 374, G. Antep’te 279, Amasya’da 99, Giresun’da
(Kerasonta) 167, Niğde’de 647, Ankara’da 193, Gümüşhane’de 343, Ordu’da 134,
Antalya’da 168, Hakkâri’de 128, Rize’de 105, Artvin’de 101, Hatay’da 117,
Sakarya’da 117, Isparta’da 185, Balıkesir’de 110, İçel’de 112, Siirt’te 392,
İstanbul’da 21, Sinop’ta 59, Bingöl’de (Çapağçur) 247, İzmir’de (Smyrna) 68,
Sivas’ta (Sebasteia) 406, Bitlis’te (Badlîs) 236, Kars’ta 398, Bolu’da 182,
Kastamonu’da 295, Tokat’ta (Evtokiya) 245, Burdur’da 49, Kayseri’de (Kaisareia)
86, Trabzon’da (Trapezonta) 390, Kırklareli’de 35, Dersim’de 273, Çanakkale’de
53, Kırşehir’de 39, Şanlıurfa’da (Urhay) 389, Çankırı’da 76, Kocaeli’de 26,
Uşak’ta 47, Çorum’da 555, Malatya’da 217, Zonguldak’ta 156, Edirne’de 156,
Mardin’de (Merdo) 647, Diyarbakır’da (Digranagerd) 555, Elazığ’da
(Mamuretülaziz) 383 ve Kahramanmaraş’ta 105 yerleşim yerini yeniden
adlandırmıştır. Böyle böyle 28 bin ad değiştirilmiştir. Aynı kurul 1965-1970 ve
1975-1976 yılları arasında da çalışmalar yürütmüş, 2 bini aşkın yer adını daha
değiştirmiştir…
Sonuç olarak varılan nokta ülkenin doğu topraklarındaki
şehir ve köy adlarının neredeyse yarısının uydurma olduğudur. Binlerce yerleşim
biriminin gerçek adı, yani halk arasında kullanılan adı başkadır, resmî adı
başkadır. Bu arada çirkin, küçük düşürücü, tahkir edici veya gülünç olduğu
düşünülen adlar da, Türkçe bile olsalar değişikliğe tabi tutulmuştur. Kızıl,
çan, kilise anlamına gelen sözcükler içeren tüm köy adları da değiştirilmiştir.
1981 ila 1983 arasında Karadeniz’in Doğu ve Batı bölgelerindeki yer adları da
“bölücü unsurları” temizlemek amacıyla değişikliğe kurban gitmiştir. Örneğin
Trabzon ve Rize’de, Rumca, Lazca, Ermenice, Gürcüce oldukları gerekçesiyle 495
kadar köyün adı değiştirilmiştir.[9]
Özetle “1965’ten önce Türkiye’deki tüm yer adlarının
yaklaşık üçte biri değiştirildi,” notunu düşen Sevan Nişanyan’ın kaleme aldığı
‘Hayali Coğrafyalar: Cumhuriyet Döneminde Türkiye’de Değiştirilen Yer Adları’
başlıklı rapora göre, Türkiye’de “Türkçe olmayan” yer adlarının Türkçeleştirilmesine
yönelik siyasi irade 1913-1916 yıllarında Enver Paşa’nın bayraktarlığında
ortaya çıktı: “Balkan Savaşları’nı izleyen günlerde İTC’nin, Milli Mücadele
esnasında da Müdafaayı Hukuk kadrolarının girişimiyle Rumca veya Bulgarca
kökenli olan birçok yer adı değiştirildi.”
İl İdaresi Kanunu’nda 1959’da yapılan bir değişiklikle
İçişleri Bakanlığı’na köy adı değiştirme yetkisi verildiğinin hatırlatıldığı
raporda aynı yıl iller bazında yeni yer adı listeleri yayımlanmaya başlandığı
kaydediliyorken; şu saptamaların altı da çiziliyor:
“Hazırlıklar 27 Mayıs 1960 darbesinin hemen ertesinde
semeresini verdi. Darbeyi izleyen dört ay içinde 10.000’e yakın yeni köy adı
resmi kullanıma sokuldu.
1965’ten önce Türkiye’deki tüm yer adlarının yaklaşık
üçte biri değiştirildi. Bazıları binlerce yıllık tarihe sahip olan 12.000
dolayında köy ve 4.000 dolayında bağlı yerleşim ile binlerce akarsu, dağ ve
coğrafi şekil, bürokratik zihniyetin ürünü olan yeni Türkçe adlara kavuştu.”
“XX. yüzyıl Türkiye’sinde değiştirilen yer adları”
tablosunda 15.585 değişim belgeleniyor. Rapora göre mükerrer değişiklikleri
gösteren 538 kayıt çıkarıldıktan sonra toplam 15.047 yerleşim biriminin ad
değişiminden etkilendiği görülüyor. Bu rakam veritabanımızda bulunan 41.036
yerleşim biriminin yüzde 36.5’ini, yani üçte birden fazlasını temsil
etmektedir.”
Eski adları unutturmak için son “derece katı politikalar”
izlendiğine vurgu yapılan raporda, “Bu adları (parantez içinde dahi olsa)
gösteren haritaların basılması, yurda sokulması ve dağıtılması yasaklandı. Bu
amaçla Genelkurmay Başkanlığı bünyesinde harita sansür kurulu işlevi gören
Harita Genel Komutanlığı oluşturuldu. Türkiye’de her türlü harita basımı ve
satışı bu heyetin iznine bağlandı. Yerel bazda eski adları tanıtan yayınlar,
bazen basit bir krokiyi ‘harita’ saymak suretiyle toplatıldı.”
TÜRKÇÜLÜK = “TÜRKİYE TÜRKLERİNDİR”
Siz bakmayın; “Türk kimliğini sadece biyolojik düşünmek,
milli kimliğimizi ya da milliyetçiliği kısır tartışmalara kurban etmek
insafsızlık olacaktır. Bu tür tartışmalar, güzel ülkemize hiçbir yarar
sağlamamaktadır. Anadolu coğrafyasının kültürel markası olan ve medeniyete
damgasını vurmuş bir kültürel dünyanın adı olan Türklük, Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşlarını, dinsel ya da etnik olarak ayırt etmeksizin kucaklayan bir milli
kimliktir,”[10] diyen Hakan Özden’in palavrasına…
Bu asılsız “tanım”, Theodor Adorno’nun “Özgün Almanın ne
olduğundan çok, arzulanan Almana ilişkin kendini beğenmişlik” diye mahkûm
ettiği sakatlıktan malûldür…
Oysa ötekileştirme, inkâr ve imha ile inşa edilen
Türk(iye) milliyetçiliği açısından gerçek, hiç de Hakan Özden’in palavrasındaki
üzere değildir…
Hatırlatalım: Yahya Kemal’in Sorbon Üniversitesi’ndeki
hocası Albert Sorel’e göre, “Tarihte keşfolunmamış iki meçhul” vardı:
“Bunlardan biri coğrafyada kutuplar, diğeri tarihte Türk’tür…” demişti.
Bu cümle Yahya Kemal’in kafasında bir şimşek çaktırmıştı:
“Paris’te talebe mitinglerine gidiyordum. Balkan Harbi arifesinde bizim
ekalliyetler Rumlar, Bulgarlar… büyük mitingler tertip ediyorlardı. O sırada
bizim Jön Türkler de Abdülhamit’i yıkmakla meşguldüler. Yoksa Türk Milleti’nden
falan haberleri yoktu. Baktım, bu Rumların, Bulgarların yıkmak istedikleri
Abdülhamit değil, başka şey. Bunlar Türk Milleti’ni yıkmak istiyorlar. Demek
Türk Milleti diye bir şey var. Bu nasıl bir millettir? Mazisi nedir diye merak
etmeye başladım. Zaten Ulumi Siyasiye Mektebi’nde tarih okuyordum. Türk
Milleti’nin mazisini öğrenmek için tarih kitaplarını karıştırmaya başladım.
İşte bende milliyet hissi ve milliyetçilik böyle doğdu.”
Yahya Kemal’in ‘milliyetçilik hissini keşfetme’ hikâyesi,
dönemin birçok aydınının yaşadığı sürecin tipik bir örneğiydi. Ancak,
‘Türkçülük’ projesinin halk tarafından benimsenmesi kolay olmayacaktı. Buna
dair bir ipucu Şevket Süreyya’nın (Aydemir) Suyu Arayan Adam adlı otobiyografik
eserinde vardır. 17 yaşında bir talebe olarak Birinci Dünya Savaşı sırasında,
Kafkas Cephesi’nde bulunan yazar, cephede Anadolu köylülerinden oluşan bir grup
askerle konuşurken onlara sorar: “Bizim dinimiz nedir?” Her kafadan bir ses
çıkar: Kimi “Hazreti Ali dinindeniz” der, kimi “İmam-ı Azam dininden.” Şevket
Süreyya sorar:
“Peygamberimiz kimdir?” Yine karışık sesler çıkar. “Enver
Paşa” diyen bile vardır. Şevket Süreyya bir adım daha ileri gider: “Hangi
millete mensupsunuz?” Yine her kafadan bir ses çıkar. Yazar işi kolaylaştırmayı
dener: “Biz Türk değil miyiz?” Askerler hep bir ağızdan cevap verirler:
“Estağfurullah!”[11]
Bu tabloda Mustafa Kemal, 1922 yılında Meclis’te yaptığı
bir konuşmada Türk milletini Nuh’un oğlu Yafes’e kadar götürür ve “Türkler on
beş yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın
her türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır,”[12] demekle yetinmeyip, ekler:
“Biz doğrudan doğruya milliyetperveriz ve Türk
milliyetçisiyiz. Cumhuriyetimizin dayanağı Türk topluluğudur. Bu topluluğun
bireyleri ne kadar Türk kültürüyle dolu olurlarsa, o topluluğa dayanan
Cumhuriyet de o kadar güçlü olur.”[13]
Devamla Ödemiş’te bir konuşma yapan Adalet Bakanı Mahmut
Esat (Bozkurt) da, “Biz Türkiye denen dünyanın en hür ülkesinde yaşıyoruz.
Mebusunuz inançlarından samimiyetle bahsetmek için buradan daha müsait bir
ortam bulamazdı. Onun için hislerimi saklamayacağım. Türk bu ülkenin yegâne
efendisi, yegâne sahibidir. Saf Türk soyundan olmayanların bu memlekette tek
hakları vardır; hizmetçi olma hakkı, köle olma hakkı. Dost ve düşman, hatta
dağlar bu hakikâti böyle bilsinler,”[14] derken; 1966 yılında Orgeneral Cemal
Tural’ın ‘Kara Kuvvetleri Günü’ mesajında da haykırılır:
“Ey Mete’nin Asya’ya yayılan Ordusu/ Ey Attila’nın
Avrupa’ya giren/ Fatih’in İstanbul’a mâleden, devir açan/ Dünyaya medeniyet
götüren ordu/ İnsanlığa özgürlüğü aşılayan Ordu/ Tarihi yazan, yazdıran Ordu/
Sen milletin özü/ Sen milletin gözü/ Sen milletin sözüsün!”
Bunlar böyle olunca Pontus’undan Süryanî ve Ermeni’ye
uzanan tarihsel zorbalık devreye girer.
Örneğin 1968 yılında Falih Rıfkı Atay, 1915 ve sonrasını
“jenosit” diye nitelendirirken; Mustafa Kemal BMM’nin açılışının ertesi günü
(24 Nisan 1920’de) yaptığı konuşmada hadiseyi “geçmişe ait bir fezahat
(alçaklık), çok kötü bir hadise” olarak niteler. Bir radyo demecinde de, “Bir
daha Ermeni kıtaline benzer bir kötülük olmayacağının garantisini veririm,”
der.
Fakat Gazi Paşa sonradan farklı davranır, örneğin İsmet
Paşa ve Heyeti ikinci kez Lozan’a giderken “Masaya Ermeni meselesini
getirirlerse, bana danışmadan konferansı terk edeceksin ve döneceksin” diye
talimat verir.
Bunun nedeninin Osmanlı’nın borçlarını ödeyecek yeni
devletin gayrimenkulleri müsadere edilen ve kapanın elinde kalan Ermenilerin
sağ olanlarına şahsen, hayatta olmayanlarının ise akrabalarına ödenecek
tazminatın fazla tutmasından çekinmek olduğunu söyleyenler vardır. Ama sonraki
gelişmeler konunun bu kadar basit olmadığını göstermektedir.
Veya Cumhuriyet’in manevi olarak böyle bir suçu
üstlenmesini istememiştir. Ama pek çok bakımdan reddi miras etmiş yeni devletin
bu konudaki tutumu suçu üstlenmek olmuştur.
Müteakip politikalara bakıldığında, temel istikametin
“Türkiye Türklerindir” şiarına uygun olduğu, İTC’nin Türkçü ve Türk merkezci
çizgisiyle uyum teşkil ettiği görülecektir.
Bu temel politika Türk ulus devletinin kurulma aşamasıyla
sınırlı kalmadı, nedeni ise sermayeyi Türkleştirmek olarak ortaya çıkınca daha
iyi anlaşıldı.
Ulus devlet işe mübadele ile başladı, özellikle Ege ve
Orta Anadolu’dan 1 milyon Rum mübadeleyle gönderildi, yerlerine Yunanistan’dan
gelen 400 bin Türk yerleştirildi, gönderilenlerin gayri menkulleri kapanın
elinde kaldı.
Sonra, her on yılda bir, adeta periyodik aralıklarla,
Türkiye’yi (ve sermayeyi) Türkleştirme devam etti: 1934’te Trakya Yahudi
tehciri, 1942’de Varlık Vergisi ırkçılığı, 1955’te 6-7 Eylül pogromu, 1964’te
T.C. yurttaşı olmayan, ama buranın yerlisi olan ve 1974’te Kuzey Kıbrıs’ın
işgal ve ilhakı sonrasında İstanbul’da geri kalan Rumların da kaçırtılması ve
50 yıl içinde tüm coğrafyanın kadim sahiplerinden tamamen temizlenmesi Ermeni
Soykırımının devamı olan etnik temizleme halkalarıdır…
Bunlara İsmet Berkan’ın, “Ülkemizde ırkçılığın yegâne
hedefi Suriyeliler de değil. Başta Kürtler olmak üzere her türlü azınlık her
gün bu saldırılardan ve tacizlerden payını alıyor. Sorsanız ırkçı değiliz…
Riyakârlık ve bu kertede bir faydacılık ne zaman karakterimizin bir parçası
hâline geldi?” saptamasını da eklemeden geçmemeliyiz…
KEMALİST REALİTENİN ASLI!
“Bizim dinimiz, en akılcı ve en doğal dindir. Bundan
dolayı en son din olmuştur,” diyen Mustafa Kemal konusunda en önemli tespiti
Edirne Milletvekili Mehmet Şeref Aykut yapar. “Önder KAMÂL ATATÜRK’ün yüksek
patronajı altında ve kendi yüce huzurlariyle” açıldı notu düşülen, 24 Ağustos
1936 tarihli III. Dil Kurultayı’nda Aykut tarafından yayımlanan, üst başlığı
‘Kamâlizm’, alt başlığı ‘CHP Partisi Programının İzahı’ adlı kitapta
“Kamâlizm”i şöyle tanımladır: “Türk devrimini son asırların değişikliklerini
hazırlayan fikirlerle ve Rasyonel, Sosyolojik, Marksist, Faşist rejim
ideolojileri ile izaha çalışmak da fazla iş olur. Kamâlizm bunların üstünde
yalnız yaşamak dinini aşılayan ve bütün prensiplerini ekonomik temeller üzerine
kuran bir dindir.”[15]
Dikkat edin: “Kamâlizm bir dindir,” deniyorken; Kenan
Evren de, 12 Eylül’ün en ateşli günlerinde Atatürk’e olan bağlılığını açık bir
şekilde ilan etmişti.
3 Eylül 1980’deki Hürriyet gazetesinin manşeti şöyledir:
“Atatürk yolunda devam…” O günlerde, çoğu gazete bu doğrultuda manşetler attı.
Benzer manşetleri 27 Mayıs 1960 askeri darbesinde de 12 Mart 1971 askeri
darbesinde de görmüştük… “En Atatürkçü” darbe ise şüphesiz 12 Eylül 1980
darbesiydi…
Kenan Evren 12 Eylül’ün en ateşli günlerinde Atatürk’e
olan bağlılığını bilim adamları önünde şöyle dile getirmişti: “Atatürkçülük,
çağdaşlaşma, uygarlık, bağımsızlık, özgürlük ve barış demektir. Atatürkçülük,
insan sevgisi, her zaman ve her yerde ahlâk, doğruluk, iyilik ve güzellik
demektir. (…) Atatürk’ün milletine ve insanlığa katkılarını yeniden hatırlamak,
fikir ve düşüncelerini değerlendirmek gibi güç, ama o ölçüde onurlu bir görevi
yüklenmiş bulunuyorsunuz.”
Bu iki not Kemalist kültün kavranması açısından kilit
önemdedir.
“Kemalist kült” dedim; emekli Genelkurmay Başkanı İlker
Başbuğ’un, “3. Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın Atatürk için söylediği o eşsiz ve
unutulmaz cümledeki gibi, ‘Seni sevmek, milli ibadettir’,”[16] dediği
coğrafyamızda “Atatürk” denilen Mustafa Kemal etrafında yaratılan kült, onu
ancak menâkıb ve vecizeler aracılığıyla ulaşılabilen bir insanüstülük zırhıyla
çevrelemektedir.
Bu kült, sadece bir “şahıs kültü” değil, aynı zamanda bir
“kurucu lider kültü”dür; bu kültün rejim devamlılığı amacıyla “zamandan
bağımsız yol göstericilikle” vazifelendirilmesi, onu daha da güçlendirmiştir.
Bu bağlamda kim hangi gerekçe ile ne derse desin, nasıl
sunarsa sunsun, “Atatürk’ün diktatör olduğu şüphe götürmez.”[17]
Evet Türk(iye) milliyetçisi Mustafa Kemal hem “kurucu
baba” hem de diktatördür.
Kaldı ki Mecliste oylatılarak “Atatürk” soyadını
almış[18] birinin siyasal kimliğinin ne olduğunu tartışmak belki de abesle
iştigal olur. Ne demek “Atatürk”? Bir ulusun, bir halkın “atası” olmayı meclis
kararıyla soyadı olarak alan, buna itiraz etmeyen birisi, siyasal kimliğini
tartışmasız olarak zaten ortaya koymuştur. Mustafa Kemal, kimilerinin iddia
ettiği gibi ırkçıların, milliyetçilerin kendisini kuşatıp yönlendirmesine
ihtiyaç duymayacak bir netlikte zaten Türk şoven milliyetçisidir. Söz konusu
olan Türk milliyetçiliği ise, Mustafa Kemal yönlendirilen değil, aksine yönlendiren,
şekillendiren, hatta öyle ki tam bir diktatörlükle yönlendirendir. Daha
ayrıntıda irdelediğimizde şunları görürüz.
Mustafa Kemal, Türk milliyetçisidir ve milliyetçiliğin
ocağı İTC’nin aktif bir üyesidir. İTC’nin 22 Eylül 1909’da yapılan İkinci
Kongresi’ne Trablusgarp delegesi olarak katılır. Bu kongrede, saflarında birkaç
hizbi barındıran İTC’de, Mustafa Kemal bu hiziplerden birinin başını çekecek
kadar da cemiyette aktiftir. Yeri gelmişken belirteyim: Mustafa Kemal bir süre
sonra İttihatçılarla yolunu ayırırken fikirleriyle değil, pratik yönelişleriyle
ayrı düştüğünü belirtecektir. TC Devleti’nin kuruluşunda Mustafa Kemal, Osmanlı
Devleti’nin askeri ve idari yapısının yanı sıra İttihatçıların başta Teşkilât ı
Mahsusa olmak üzere kadro ve geriye kalan teşkilâtlarını alır kullanır. Zaten
bunlara dayanmadan yol alması da mümkün değildi. Her şey bir yana, salt bu
nedenle bile TC Devleti, Osmanlı Devleti’nden kopuşu temsil etmez, tersine
askeri, siyasal olarak da (belli yeniliklerle) Osmanlı’nın devamıdır.
Mustafa Kemal, milliyetçi olmanın ötesinde ırkçı Türk
milliyetçisidir ve öyle ki bunu “bilimsel” araştırmalar konusu yapacak kadar da
ileri götürür. 1930’lu yıllarda, yani TC Devleti’nin artık ayakları üzerinde
durmaya başladığı yıllarda, Mustafa Kemal “Türklerin Kökenleri”ni araştırmaya
ciddi ciddi yönelir ve işi “bilimsel kurumlar” oluşturmaya kadar götürür. Önce
“Türk Tarih Tezi ve Güneş Dil Teorisi ortaya atıldıktan sonra, bu tezlerdeki
görüşlere uygun olarak Türk tarihi ve Türk dili hakkında birçok araştırmalar
yapılır.”[19] Bu araştırmalardan biri “Kayıp Kıta Mu’dan Türklerin kökenini
aramak”tır. Bu araştırma ile amaçlanan, tüm uygarlıkların “Türkler tarafından
kurulduğunu” ve tüm insanların Türk ırkından türeyip yeryüzüne dağıldığını
kanıtlamaktır…
Mustafa Kemal ve ekibi, başından itibaren, Kürt ulusal
hareketi adına her dinamik çıkışı, hatta her küçük adımı ezip yok etmeyi ilke
edinmiştir. Bu politikayı temel bir çizgi olarak izlerken, şartlar gereği bazen
Kürtleri tanımış, sorumlularıyla görüşmüş, hatta varlıklarını ve ulusal
taleplerini sözlü beyanlarda kabul etmiştir. Sonra gün yüzüne çıkarılmaması
için her şey yapılmış olsa da Kürtlerle kimi anlaşmalar yaptığı da olmuştur…
Kürtlere “Otonomi” hakkı tanıyan anlaşmaların Birinci Meclis’ten geçtiği de
yine iddialar arasındadır. Ama bu ve buna benzer icraatların tümü, Kemal ve
arkadaşlarınca rejimin kuruluş yıllarındaki darboğazı aşmak için gerek içte
Kürtlere dönük gerekse uluslararası güç odaklarına yönelik taktik
politikalardan ibarettir.
Mustafa Kemal, Türk ulusal kimlikli ve üniter yapıda bir
Türk devletini kurmada yolun başındayken Kürtlere her açıdan ihtiyaç duyar, ama
ince bir ayrımla, yani Kürtleri, ulusal özgürlük talep ve hedeflerinden
arındırarak kazanmak ister. Bunu izlediği siyasetin her adımında görmek mümkün.
Her şey bir yana, tek başına “Söylev” okunduğunda bile bunu görmek mümkündür.
Diyarbakır Vali Vekili Mustafa, 8 Haziran 1919 tarihli
telgrafında, Diyarbakır’da kurulu bulunan Kürt Derneği’nin “bir Kürdistan
bağımsızlığı amacını güden propaganda yapması üzerine… bu girişimler Dernekler
Yasası’na aykırı olduğundan adı geçen dernek kapatılmış ve vilayette o dernekle
ilgili yasal kovuşturmaya geçilmiştir” şeklinde durumu telgrafla rapor ediyor.
Buna yanıt “3. Ordu Müfettişi Padişahın Onursal Yaveri Tuğgeneral Mustafa
Kemal” imzasıyla 15 Haziran 1919 tarihinde Amasya’dan verilir. Bakın Mustafa
Kemal yanıtında neler söylüyor:
“Diyarbakır Vali Vekilliğine 8 Haziran 1919. Bütün
ulusun, varlık ve bağımsızlığını kurtarmak için birleştiği şu tarihsel
günlerde… ülkeyi kargaşaya düşürecek her türlü derneğin dağıtılması pek
vatanseverce ve zorunlu bir ödev olduğundan, Kürt derneğine ilişkin tutum ve
davranışınız bence de pek uygun görülmüştür… Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i
İlhak Cemiyetleri’ni doğurmuş ve bu derneklere hangi siyasal zümreye bağlı
olursa olsun, her Türk her Müslüman katılmış ve ulusal bilincin eylemli olarak
böylece açıklanması bütün dünyaya duyurulmakta bulunulmuştur. Şu hâlde
Diyarbakır ve oraya bağlı yerlerde de Müdafaa-i Hukuku Milliye ve Redd-i İlhak
Cemiyetleri’nin oluşup kurulmasına yardımcı olmanızı öneririm. Ve özellikle
Kürt derneğinin üyeleriyle bu telyazım çerçevesinde görüşerek uzlaşmak uygun
olur efendim.”
Mustafa Kemal’in politik çizgisi ile ilgili farklı
kaynaklardan birkaç alıntıyı aktarırsak:
Ümit Kardaş: “1921-1938 dönemini en iyi özetleyen ifade
‘Türkleştirme’ olacaktır. Türkleştirme, yukarıda yaşandığı belirtilen olayların
ve yapılan düzenlemelerin yanında Türk Dil ve Tarih Kurumlarının kuruluşu,
‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyalarının başlatılması ve Soyadı Kanunu’nun
kabulüyle toplumun her alanında uygulanmaya ve yaygınlaştırılmaya
çalışılmıştır. Mustafa Kemal ‘Vatandaş Türkçe Konuş’ kampanyasının başlama
nedenini şu sözlerle açıklamaktadır: ‘Milliyetin çok bariz vasıflarından biri
dildir. Türk Milleti’ndenim diyen insan her şeyden evvel ve mutlaka Türkçe
konuşmalıdır. Türkçe konuşmayan bir insan Türk kültürüne, topluluğuna
bağlılığını iddia ederse doğru olmaz.’ Bu dönemin anlayışında kuşkusuz farklı
etnik kimliklere, farklı dillere, farklı dinlere ve mezheplere yer olmamıştır.
Dayatılan tek etnik kimlik Türklük ve Diyanet İşleri Başkanlığı çerçevesinde
devletleştirilen Müslümanlığın Sünnî-Hanefi mezhebidir. Bu temele oturtulmaya
çalışılan cumhuriyetin Türkiye sınırları içinde yaşayan insanları yurttaş
kılması ve eşitliği sağlaması imkânsızdı. İşte bu nedenle homojenliği sağlamanın
yolu da her türlü şiddeti kullanan ırkçı, asimilasyoncu politikalardan
geçiyordu. Yukarıda belirttiğimiz tüm düzenlemeler ve uygulamalar 1921-1938
döneminin anlayış ve pratiğini ortaya koymaktadır.”[20]
E. Bozkurt ve Falih Rıfkı Atay’dan alıntılarla Fikret
Başkaya şunları aktarır: “Hitler; o her zaman Atatürk’ten örnek aldığını
söyledi, hatta Hitler ‘Mustafa Kemal’in ilk talebesi Mussolini, ikinci talebesi
benim’ derken Mustafa Kemal’in şahsi rejimine verdiği önemi ifade
ediyordu.”[21]
Aynı konuda İsmail Beşikçi de, “Kaldı ki Mustafa Kemal
Atatürk’ün düşüncesini ve eylemini sadece ‘milliyetçilik’ kavramı çerçevesinde
değerlendirmek mümkün değildir. Kemalizm Türk faşizminin kendisidir. Irkçı,
sömürgeci ve emperyalist emelleri olan bir düşünce ve eylemdir,”[22]
derken;[23] asla unutulmaması gereken Mustafa Kemal’in bir İttihatçı olduğudur…
İTC üyesi olan, ancak Enver Paşa ile girdiği liderlik
mücadelesini kaybettiği için arka plana itilen Mustafa Kemal’in, 1915 Ermeni
soykırımına karışmadığı genel olarak kabul gören bir görüştür![24] Önce ‘İTC
üyeliği’ kısmına açıklık getireyim. İTC ve Millî Mücadele’nin önderlerinden Ali
Fethi (Okyar) kendisinin ve Mustafa Kemal’in İTC’ne girişini şöyle anlatır:
“Benim cemiyete girişim, Manastır Kolordusu’nda vazifeli İsmail Hakkı Bey
aracılığı iledir. Enver, Cemal beylerle, daha sonra Şam’daki vazifesinden
Selanik’e gelen Kolağası Mustafa Kemal’in girişleri de aynı kanaldan oldu.
Benim, Mustafa Kemal’in, Cemal’in ve diğer bazı arkadaşların ordu kurmay
kadrosunun kilit noktalarında oluşumuz subaylar arasında cemiyetin
benimsenmesine geniş ölçüde yardım etti.”
Bir başka İttihatçı Hakkı Baha’ya (Pars) göre ise Mustafa
Kemal İTC’ye 29 Ekim 1907’de Hakkı Baha’nın Selanik’teki evinde yemin ederek
üye olmuştu; üyelik numarası ise 322’ydi. Millî Mücadele yıllarında ve
Cumhuriyet döneminde Mustafa Kemal’in en yakınlarından olan Falih Rıfkı’ya
(Atay) göre de Mustafa Kemal 1909’daki İTC Kongresi’ne Bingazi (veya
Trablusgarp) delegesi olarak katılmıştı. Kendisi de İTC üyesi olan İsmet
(İnönü) Bey de Mustafa Kemal’in İTC nüfuzluları arasında Fethi Bey’le beraber
ayrı bir grup teşkil ettiğini iddia eder. Şevket Süreyya Aydemir, Mustafa
Kemal’in Selanik Şubesi’nin yöneticisi olduğunu; Mustafa Kemal’in
Cumhurbaşkanlığı sırasında sekreteri olan, tarihçi Yusuf Hikmet (Bayur) ise
daha ileri giderek Mustafa Kemal’in İTC’nin Genel Merkez üyesi olduğunu ileri
sürmüştür.
Nitekim Mustafa Kemal, Ekim 1918’de savaşın
kaybedileceğinin anlaşıldığı günlerde, İTC’nin kapatılmasına karşı tedbir
olarak kurulan Osmanlı Hürriyetperver Avam Fırkası’nın yayın organı olan Minber
gazetesinde “Mensup olduğum İTC için öylesine çirkin ve haksız bir neşriyat
başlamıştı ki, bunları cevapsız bırakmak ve sükûtla karşılamak mümkün değildi…”
diye yazmıştı. 1919’da Pera Palas’ta görüştüğü İngiliz istihbarat görevlisi
Rahip Frew’e “Başlangıçtan çok zaman sonrasına kadar ben de bu cemiyet içinde
bulundum” demişti. 15 Nisan 1923 tarihli Hâkimiyet-i Milliye gazetesinde çıkan
bir mülakatında ise “Vaktiyle zaten birçoğumuz o Cemiyet’in müessisi (kurucusu)
veya azasından (üyesi) bulunuyorduk” açıklamasını yapmıştı.[25]
“CUMHURİYET” KAZANIM MIDIR?
Şimdi burada durup soralım: Kemalist “cumhuriyet” kazanım
mıdır?
Bu soruya Osman Bahadır’ın, “Atatürk ne hukuki, ne de
popüler anlamda diktatördür. Hukuki anlamda, demokratik olmayı hedefleyen genç
bir cumhuriyetin lideri, popüler anlamda ise halkını, ulusunu seven, halkçı,
ulusçu bir liderdir.”[26]
“Türkiye’de sosyalist solun bir bölümü, Kemalizmi
karalamayı devrimci bir tutum olarak görüyor. Ancak gerçek şu ki, Kemalizmi ve
Türk devrimini kavrayamayanlar, sosyalizmi de kavrayamaz. (…) 1923 Türk
devrimi, Padişah Vahdettin’in saltanatını ortadan kaldırırken aynı zamanda onun
kutsallık statüsüne de son veriyordu.
Cumhuriyet, egemenliğin sadece padişahtan (veya bir
monarktan) ulusa geçmesi değil, aynı zamanda ulusun iradesinin kaynağının da
dini referanslardan seküler referanslara geçmesidir. Cumhuriyet rejimini bu
ikili niteliğiyle kavramayanlar, cumhuriyetten hiçbir şey anlamamış
demektir.”[27]
Ya da Erdoğan Aydın’ın, “Cumhuriyet’in kutlanması,
tarihsel olarak küçümsenemez bir önem taşıyor. Çünkü o herhangi bir devlet
kuruluşundan farklı olarak, bir çağ dönümünü ve gerici statükoyu parçalayan
burjuva devrimci bir dönüşümü ifade ediyor. Çünkü Osmanlının monarşik
yapısından cumhuri yönetime, görece teokratik yapısından laikliğe geçişin
uygulamasıdır Cumhuriyet.
Bu kadar da değil; emperyalist tahakküm ve işgale karşı
ulusal kurtuluş mücadelesiyle oluşmasının yanı sıra, çağdaş medeniyeti hedef
alan büyük bir atılım hamlesi olarak şekillenmesi de, onun tarihsel değerini
arttıran bir diğer özelliğini oluşturuyor.
Bütün bunlar cumhuriyetin tarihsel önemdeki erdemleri
olarak kutlanması ve sahiplenilmesini gerektirmektedir,”[28] “gerekçeleri”yle
“Evet” diyenler vardır. Onların “maruzat”ları malumun ilamı ya da herkesin
söylediğidir…
Rivayet edilir ki, Köroğlu bir köyden geçerken, gözleri
görmeyen yaşlı bir kadının Köroğlu’na küfrettiğini görmüş. Eğilip kadına
“anacığım Köroğlu sana ne yaptı da ona böyle küfrediyorsun” demiş. Kadın,
yavrum Köroğlu bana bir şey yapmadı ama herkes söylüyor ben de söylüyorum demiş
ya; tıpkı bunun gibi, bu akıntıya kapılan “solcu” çoktu, daha da çoğaldı!
Ancak burada altı çizilerek anımsatılması gereken Foti
Benlisoy’un, “Cumhuriyet’in kimin kazanımı olup olmadığından önce cumhuriyet’in
kazanım olup olmadığını düşünmelidir,”[29] notudur…
Hayır hiçbir şeyi abarttığım falan yok!
29 Ekim’de ilan edilen Cumhuriyeti anlamak için öncelikle
Büyük Millet Meclisinin açılışını ve devrimlerin niçin yapıldığını bilmek
gerek.
23 Nisan 1920’de Ankara’da Büyük Millet Meclisi (BMM)
toplanarak, Mustafa Kemal’in ‘Meclis Başkanı’ seçilmesiyle kanlı bir tarih
başladı. Mustafa Kemal ilk iş olarak, 30 Nisan 1921’de savaş suçlusu Malta
sürgünlerinden 33 kişinin salıverilmesi ile ilgili bir süreç başlatmıştır. Bu
süreç, savaş esirlerinin İngilizlerle değişim antlaşmasına ve davanın bitmesine
neden olmuştur. Bu antlaşma İstanbul’daki Sadrazamla değil, temsilcileri olan
Bekir Sami Bey aracılığında Ankara hükümeti ile yapılmıştır.
Geçerken Zeynep Tozduman’ın, “Malta Belgeleri’ni
araştırmak, bir anlamda cumhuriyetin köklerinde var olan gerçeklikleri ortaya
çıkarmaktır. Malta Belgeleri’nde adı geçen kişilerin izlerine baktığımızda,
günümüze kadar uzanan yönetim zincirinde hep yer aldığını görürüz,”[30]
saptamasını anımsatarak ilerlersek: 1 Kasım 1922’de saltanat kaldırılarak dini
ve siyasi yetkiler birbirinden ayrıldı. Saltanatın kaldırılmasının ana nedeni;
ülke yönetiminde ve barış görüşmelerinde iki ayrı hükümetin bulunmasının uygun
olmamasından ötürü çift başlılığı ortadan kaldırmak, TBMM’ni Türkiye’de tek
yasal güç hâline getirmek, yapılacak inkılâplara zemin hazırlamak ve ekonomiyi
millileştirmektir.
20 Kasım 1922 tarihinde başlayan Lozan Barış Konferansı,
aslında yeni Türkiye Devleti’nin sınırlarının çizilmesi içindir. 24 Temmuz
1923’de Lozan Barış Konferansında ağırlıklı olarak siyasal, mali- ekonomik
konular ve mübadele görüşülmüştür. Mübadele Sözleşmesi Türkiye ile Yunanistan
arasında imzalanmıştır. Türk-Yunan nüfus mübadelesi, her iki ülke için de “ulus
devlet” oluşturmaya yönelik 2 milyon insanı ilgilendiren tarihsel bir
trajedidir.
TBMM Hükümeti’nin mübadele isteğinin başlıca iki nedeni
vardı. Öncelikli amaç, Batı’nın müdahalesine gerekçe oluşturan azınlıklardan
tamamen kurtulmak, İkincisi ise Müslüman unsurların kolayca uyum
sağlayabileceği düşüncesiyle, Misak-ı Milli sınırları içinde “ulus devlete
giden yolu açabilmektir.[31]
Bu konuda Pontus’un, Dersim’in, Kürtler’in başına
getirilenleri unutmadan Mustafa Suphi ve 15’lerin katli de “es” geçilmemelidir.
MUSTAFA SUPHİ VE 15’LERİN KATLİ[32]
1920 yazı ve sonbaharı TKF Reisi Mustafa Suphi ve
yoldaşları Ankara’ya davet edildi. Mustafa Kemal ve Kazım Karabekir, Anadolu’da
komünizmin taban bulduğu gerekçesiyle ve Rusya’nın ‘desteklediği’ gerçek
TKF’nin Ankara’da varlığını bir risk olarak gördü. Hedef seçilen Mustafa Suphi
liderliğindeki TKF’yi imha planını Kazım Karabekir yaptı, Mustafa Kemal
onayladı.
28 Aralık 1920 Davete güvenen Mustafa Suphi
başkanlığındaki TKF heyeti şarktan Anadolu’ya girdi ve heyeti Kars’ta Kazım
Karabekir karşıladı.
22 Ocak 1921 Suphi ve yoldaşlarını imhadan altı gün önce
22 Ocak 1923’te Mecliste gizli oturumda Hüseyin Avni, Mustafa Kemal’i hedef
aldı, ama Şark Cephesi Ordu Kumandanı Kazım Karabekir ismini verdi ve şarka
tetkik için heyet gönderilmesini istedi.
28-29 Ocak 1921 İmha planı Erzurum’dan itibaren yürürlüğe
kondu; Trabzon’da Suphi ve yoldaşları Karadeniz’de Yahya Kahya ve adamları
tarafından öldürüldü.
3 Temmuz 1922 İmhayı yapan Yahya Kahya da, tutuklandıktan
ve beraat ettikten sonra, Mustafa Kemal’in özel muhafızı İsmail Hakkı (Tekçe)
tarafından kurşunlandı. Yahya Kahya’yı susturmanın itirafı 56 yıl sonra
yapıldı!
27 Mart 1923 Yahya Kahya’nın, Çankaya’da Muhafız Birliği
Komutanı Topal Osman’ın adamlarınca öldürüldüğünü öğrenen ve bunu çevresinde
anlatan Trabzon Mebusu Ali Şükrü’yü Topal Osman boğarak öldürdü.
1 Nisan 1923 Topal Osman, Mustafa Kemal’in Muhafız Taburu
Kumandanı İsmail Hakkı ve askerlerle girdiği çatışmada öldürüldü!
Bir iki not daha eklersek; 10 Ekim 2012 tarihli ‘Şalom’
gazetesi, 1926 Edirne doğumlu Türkiye Yahudisi, şimdi ABD yurttaşı Dan Bayer’le
yayımladığı söyleşide, 1934’te Edirne’de nasıl yaygın bir Anti-Semitizm olduğu,
bunun devlet tarafından da beslendiği, Yahudilerin tehcir edileceği
söylentileri çıkarılarak ellerinde ne varsa bir an önce satıp kaçmalarının
örgütlendiği anlatılıp, Varlık Vergisi’nden de bahsedelirken; bazı Müslüman
Türklerin Yahudi komşularına kol kanat gererken diğerlerinin nasıl atmaca gibi
evlerin, dükkânların, malların etrafında dolandığına dikkat çekilir.
Varlık Vergisi, İnönü döneminin alnında kara bir lekedir.
Ama 1934’te Trakya’da düzenlenen etnik temizlik operasyonundan dönemin tek
partisiyle birlikte, onun genel başkanı olan cumhurbaşkanı Mustafa Kemal de
sorumlu değil midir?
Zaten iş, bu mal-mülk yağmasına gelince, karanlık
sayfaları açalım diyenlerin önemli bir bölümü hemen yan çizer. Agos gazetesi,
Tapu ve Kadastro Genel Müdürlüğü’nün 1983 ve 2001’de yayımladığı iki genelgeyi
hatırlattı. Bu genelgeler, 1924 Ağustosu’ndan önce mallarına el konmuş kişilere
ait tapu bilgilerinin verilmesini fiilen yasaklıyor. Mahkeme istese dahi,
uyarılması ve gizli kalmasının sağlanmasını öngörüyor. Bu iki genelge, Mustafa
Kemal döneminde çıkan yasaya dayanıyor.
Kazanım mı demiştiniz!?
ERMENİ SOYKIRIMI FASLI
Ayşe Kulin gibilerin “Ermenileri durup dururken
kesmedik,” ifadesinde somutlanan cumhuriyet’e dair “Birinci ve en büyük yanlış,
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kuruluşunun, “bir kopuş ya da devrim” olduğuna
inanılması olmuş. Büyük bir çoğunluk bu yalana inanmış. Oysaki 1915 Ermeni
Soykırımı’nı gerçekleştiren ittihatçı zihniyetle, TC devletini kuran zihniyet
arasında hiçbir fark yok. Açıkça, TC devletinin kuruluşu, Soykırımcı
zihniyetin, yeni bir isim altında devamından başka bir şey değildir.”[33]
İki yüzü aşkın Ermeni aydının, evlerinden alınarak zorla
sürgüne tabi tutulması ve bu aydınların yol üzerinde İTC’nin illegal örgütü
Teşkilât-ı Mahsusa tarafından planlı bir şekilde katledilmesi nedeniyle, 24
Nisan 1915 Ermeni Soykırımı’nın başlangıcını sembolize etmektedir.
SOYKIRIM KURBANI ERMENİ GAZETECİ, YAZAR VE AYDINLARIN
LİSTESİ
1) Kevork Ferid, Tasvir’i Efkar gazetesi, İstanbul 24
Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor…
2) Hovhannes Kazancıyan, gazeteci-yazar, İstanbul 24
Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor…
3) Krikor Torosyan, Dizağik mizah dergisi, İstanbul 24
Nisan 1915 sürgünü, akıbeti bilinmiyor…
4) Sarkis Minasyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı)
gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ayaş, 5 Mayıs 1915…
5) Sarkis Suin (Süngücüyan), İravunk (Hak) gazetesi, 1 Haziran
1915’te tutuklandı. akıbeti bilinmiyor…
6) Nerses Papazyan, (Özgürlük Savaşımı) gazetesi,
İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
7) Harutyun Şahrigyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı)
gazetesi, milletvekili, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
8) Garabed Paşayan Khan, yazar, doktor, milletvekili,
İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
9) Levon Larents, Tsayn Hayrenyats (Vatanın Sesi)
gazetesi, Murc (Çekiç) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
10) Simpad Pürad, Pünig gazetesi, Kağapar (Fikir)
dergisi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
11) Hampartsum Hampartsumyan, Azadamard (Özgürlük
Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
12) Keğam Parseğyan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı)
gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
13) Şavarş Krisyan, Marmnamarz (Beden Eğitimi) gazetesi,
İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
14) Siamanto (Adom Yarcanyan), Azadamard (Özgürlük
Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Ankara 1915…
15) Armen Doryan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü,
Ankara 1915…
16) Sarkis Parseğyan (Şamil), Aşkhadank (Emek) gazetesi,
Ankara 1915…
17) Yervant Srmakeşhanlıyan (Yerukhan), gazeteci-yazar,
Harput, 1915…
18) Tılgadintzi (Hovhannes Hanıtyunyan), gazeteci-yazar,
Harput 1915…
19) Gagik Ozanyan, Merzifon Halguni dergisi, İstanbul 24
Nisan 1915 sürgünü, Sivas 1915…
20) Mardiros H. Kundakçıyan, Ceride-i Şarkiye gazetesi,
İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Kayseri’de idam edildi…
21) Vıramyan (Onnig Tertsagyan), Azadamard (Özgürlük
Savaşımı) gazetesi, Van, 1915…
22) Dikran Odyan (Aso), Yergir (Ülke) gazetesi, 1915…
23) K. Khajag (Karekin Çakalyan), yazar, Diyarbakır 1915…
24) Rupen Zartaryan, Azadamard (Özgürlük Savaşımı)
gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır 1915…
25) Karakin Gozikyan (Yesalem), Manzume gazetesi,
NorGyank (Yeni Hayat) dergisi, Trabzon sürgünü, 1915…
26) E. Agnuni (Khaçadur Malumyan), Azadamard (Özgürlük
Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Diyarbakır, 5 Mayıs 1915…
27) Krikor Zohrab, gazeteci-yazar, milletvekili, İstanbul
20 Mayıs 1915 sürgünü, Urfa, 15 Temmuz 1915…
28) Mihran Tabakyan, yazar, İstanbul 24 Nisan 1915
sürgünü, Yozgat, Ağustos 1915…
29) Hagop Terziyan (Hagter), gazeteci-yazar, İstanbul 24
Nisan 1915 sürgünü, Yozgat 24 Ağustos 1915…
30) Diran Kelegyan, Sabah gazetesi yayın yönetmeni,
İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915…
31) Taniel Varujan, yazar-şair, İstanbul 24 Nisan 1915
sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915…
32) Rupen Sevag, (Çilingiryan), Azadamard (Özgürlük
Savaşımı) gazetesi, İstanbul 24 Nisan 1915 sürgünü, Çankırı, 26 Ağustos 1915…
Fakat 24 Nisan 1915, bu topraklardaki Ermeni Halkına
yönelik saldırıların ilki değildir. Sultan II. Abdülhamit’in emriyle kurulmuş
olan Hamidiye Alayları eliyle gerçekleştirilen 1894-1896 Katliamları ve 1908
II. Meşrutiyet’in ilanının hemen ardından gerçekleşen 1909 Adana Katliamı,
kuşkusuz soykırımın öncüleridir.
24 Nisan 1915’i takip eden süreçte, Osmanlı coğrafyası
devlet denetiminde gerçekleşen sistematik ve planlı katliamlar ve sürgünler ile
Ermenisizleştirildi. Ermenilerin tüm birikimlerine el konurken, bütün kültürel
mirası yok edildi.
Şüphesiz ki, Ermeni Soykırımı ile, yeni ulusal burjuvazi
için sermaye birikiminin oluşturulması hedeflenmişti. Bu süreç zarfında
Anadolu’nun diğer Hıristiyan halkları da soykırım politikasından payına düşeni
almıştır. Seyfo, yani Asurî-Süryanî Soykırımı ile Pontus Soykırımı bu bağlamda
değerlendirilmelidir.
Bir soykırım suçunun son halkası ve suçun sürekliliğinin
en önemli göstergesi, soykırımın inkârıdır. Nitekim varlığını ve sermayesini bu
insanlık suçu üzerine kuran Türkiye Cumhuriyeti Devleti, imha, inkâr ve
asimilasyon politikalarını sürdürmekte kararlı davranmaktadır. Kurulan yeni
cumhuriyette her türlü etnik ve dinî farklılık yok sayıldı ve
tektipleştirilmeye çalışıldı. Soykırımdan kaçarak kurtulan Ermeniler’in
yurtlarına geri dönüşü, Cumhuriyet’in kurucu meclisi tarafından kanunlarla engellendi.
Ermenisizleştirmenin yanı sıra bölge halkları inkâr ve
asimilasyon politikaları ile Türkleştirilmeye çalışıldı. Resmî ve gayrı resmi
politikalarla anadiller yasaklandı. Bu yasaklar “Vatandaş Türkçe Konuş’ gibi
kampanyalarla desteklendi.
Soykırımın en önemli sebeplerinden biri olan “Sermayenin
Türkleştirilmesi” ise, doğal bir politika olarak Cumhuriyet tarihi boyunca 1936
Beyannamesi, Varlık Vergisi, 6-7 Eylül Pogromu ve “Vakıflar Kanunu’ gibi
pratiklerle uygulanageldi. Bir diğer yandan Ermenice yer adları değiştirilip,
mezarlıklar, kiliseler, okullar yok edildi. Ermeni halkının tarihsel varlığı
bölge halklarına ve hatta Ermenilere dahi unutturulmak istendi. Katliam, talan
ve yıkımların ardından gelen ve Beyaz Soykırım olarak adlandırılan bu asimilasyon
politikaları günümüzde de sürdürülmektedir.[34]
Özetle Ermeni soykırımını, sermayeyi Türkleştirme
çılgınlığının mimarı İttihatçılara borçluyuz! Ancak günümüze dek uzanan
Cumhuriyet yönelimleri de bu suçun mirasçıları ve sürdürücüleri olmuşlardır.
Söz konusu tarihi borcu ödeyip, alnımıza sürülen karayı
paklamadan toplumsal çürümeyi sona erdirmek mümkün değildir. İster Ermenilerden
bazı unsurların hak talepleriyle ayaklanmaları, ister dış güçlerle harekete
geçirilmeleri olsun hiçbir gerekçe bu insanlık trajedisini meşrulaştıramaz.
Yaşananları hukuki ve teknik bir kavram olan soykırım üzerinden tartışmak
yanıltıcıdır. Mezalim ve katliam insaniyetle bağdaşmaz. İnsanlığın vicdanında
mahkûm olmak, soykırımla yargılanmaktan daha haysiyet kırıcıdır. Hakikâtleri
gizleme ve inkâr üzerine kurulan bir düzen, devleti ve toplumu hastalandırır ve
çürütür.
Çünkü 1915’te olanı tanımak yerine ona “mazeret” ararsak
hep birlikte çürürüz. Ermeni soykırımının tanınıp, -gereklilikleriyle- özür
dilenmesi her şeyden önce “ahlâki ”
ve “insani” bir soru(n)dur. İTC ileri gelenlerinin ve bunlara bağlı kadroların,
çetelerin ve çapulcuların eylemlerini sahiplenmek ve savunmak insani ve ahlâki
bir tavır değildir.
1915’ten beri yüzleşilmemiş katliamlar, ödenmemiş
bedeller belki şimdi bambaşka mecralarda torunlarca ödeniyor. Alınan canlar,
çalınan hayatlar, talan edilen yuvalar, yıkılan kiliseler, müsadere edilen
okullar, gasp edilen mallara mukabil edilen intizarlar, “yedi göbek
zürriyetinize haram zıkkım olsun” temennileri… O dağlarca adaletsizliği biz mi
ödüyoruz bir şekilde acaba? Tahsilât, yüzleşememenin bulaştırdığı yüzsüzlük,
müzmin haksızlığın alışkanlık hâline getirdiği ahlâksızlıkla mı tecelli ediyor?
Toplumca yüzyıldır çürüyoruz, her bir yanımızdan irin akıyor sanki.
“DÜNYA BASININDA HIRİSTİYAN SOYKIRIMI”[35]
17 Haziran 1914: “Türkler 100 Rum öldürdü” “Küçük Asyalı Rum göçmenler, bugün,
İzmir’in 25 mil kuzeybatısındaki Foça Kasabası’nda, Türklerin gerçekleştirdiği,
aralarında rahipler, yaşlılar ve çocukların da bulunduğu 100 kişilik katliamı
rapor ettiler. Resmî rapora göre, kasabayı istila eden silahlı bir güruh,
[kasabalıların mallarını] yağmaladıktan sonra bütün binaları ateşe verdi.
İlgili kimselerin Türk polisinden yardım gördükleri iddia ediliyor. Çoğu Rum
olan kasaba halkı mülklerini geride bırakarak kaçtılar ve içlerinden 3800’ü
Selanik’e vardı. Kasabalılar, maktullerin cesetlerinin kuyulara atıldığını
ifade ettiler.”
11 Ocak 1915: “Türkler Hıristiyanlara kaçmalarını tavsiye
ediyor” “Hükümetin bütün dikkat ve endişesi, müttefik filosunun Çanakkale
Boğazı’nı geçme ihtimaline odaklanmış durumda. Bu korku, hükümetin Alman
kılavuzları tarafından da paylaşılıyor gibi görünüyor. Alman Başkonsolosu Baron
von Wangenheim, Balkan devletlerinden birinin İstanbul’da bulunmakta olan
bakanını, müttefik filosunun boğazları zorlaması durumunda, Türklerin
öfkelerini Hıristiyan nüfusa yansıtarak katliam yapacakları konusunda uyardı.
İstanbul’da, bakanlar, Hıristiyan tebaalarına yönelik hislerini gizleme
konusunda artık hiçbir çaba sarf etmiyorlar.”
13 Ocak 1915: “Hıristiyanlar büyük tehlikede”
“Hıristiyanlar için durum büyük şehirlerde bile son derece riskli. İçişleri
Bakanı Talat Bey, Türkiye’deki Rum Patrikhanesi üyesine yaptığı açıklamada,
Türkiye’de bundan böyle sadece Türklere yer olduğunu belirtti.”
20 Mart 1915: “Bütün ova Ermeni cesetleriyle kaplı”
“Gelen haberler, Türkler ve Kürtlerin erkek, kadın ve çocuk katliamı yaptıkları
yönünde.”
22 Mart 1915: “Türklerden yeni katliamlar” “İzmir’in
kuzeyindeki bir kasabada 60 Hıristiyan aile vahşice öldürüldü.”
28 Nisan 1915: “Türkiye’ye katliamları durdurma
ricası” “Katliam haberlerinin ve yeni
tehditlerin ardından, Amerika Birleşik Devletleri, Türk hükümetinden Ermeni
Hıristiyanların acılarının dindirilmesi adına ricada bulundu.”
18 Mayıs 1915: “6000 Ermeni öldürüldü” “Van’daki Türk ve Kürt vahşeti 1895’tekiler
seviyesinde/ Ermeniler, kendilerine karşı birleşen Türk ve Kürtlere karşı
herşeyleriyle kendilerini savunmaktalar, ancak acil yardım gerekli.”
24 Mayıs 1915: “İttifak güçleri cinayet işleyen Türkleri
cezalandıracak” “İşlenen yeni suçlar karşısında, müttefik hükümetler, Osmanlı
Sadaretine, bu gibi katliamlardan bütün hükümet üyelerini… kişisel olarak
sorumlu tutacaklarını bildirdiler.”
6 Haziran 1915: “Yeni Ermeni katliamları” “Rusların Van’ı
ve Türk Ermenistanı’nı işgalinin ardından, Kürt çeteler, Bitlis, Muş ve
Diyarbekir’de vahşetler işlemeye devam ediyor. Hıristiyan nüfusu Kürtlerden
koruma adına giderek daha fazla Ermeni gönüllü can havliyle savaşıyor.”
12 Temmuz 1915: “Türkler yerli Hıristiyanları tahliye
ediyor” “Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Hıristiyanlar, Türklerin Bizans
İmparatorluğu’nu zapt etmelerinden bu yana bu denli gerilim ve tehlike altında
olmamışlardı. Ermeniler ve Rumlar, sistemli bir şekilde ve toplu hâlde
evlerinden çıkarılıyor, uzak vilayetlere sürülüyor ve oralarda Türk köylerine
küçük gruplar hâlinde dağıtılıp İslâm’ı seçme ile kılıçla ya da açlıktan ölme
arasında hemen bir seçim yapmak durumunda bırakılıyorlar. Bu esnada, komşuları
ya da Makedonyalı muhacirler, evlerine ve [diğer] mülklerine el koyuyor.”
18 Ağustos 1915: “Ermeniler ölmeleri için çöle
gönderildi” “Türkler bütün [Ermeni] nüfusu yok etmeyi planlamakla suçlanıyor/
Yollar ve Fırat Nehri, sürülenlerin cesetleriyle kaplı.”
5 Eylül 1915: “1.500.000 Ermeni açlıktan ölüyor.” [Açlık
her yerde…]
21 Eylül 1915: “Bryce, Ermenistan’a yardım etmemizi
istiyor” “İstanbul’dan, [şehirdeki] bütün Ermeniler için yakalama emri gelmesi
üzerine, askerler, 10.000’den fazla Ermeni’nin yaşadığı Trabzon şehrindeki
Ermenileri yakalayıp kıyıya götürdüler ve denize açıldıktan sonra bütün
erkekleri, kadınları ve çocukları suya atarak boğdular. Olaylar İtalyan
Konsolosluğu tarafından izlendi ve tarif edildi.”
24 Eylül 1915: “500.000 Ermeni’nin yok olduğu söyleniyor”
“[ABD Dışişleri Bakanlığının kayıtları ve Anadolu’daki Amerikan
konsolosluklarındaki memurların raporları] Türklerin Ermenilere karşı bir yok
etme savaşına giriştiklerine işaret ediyor./ Washington’a gelen raporlar,
500.000 civarında Ermeni’nin ya katledildiğine ya da Türk tehciri ve müteakip
yok etme savaşı sonucunda hayatlarını kaybettiğine işaret ediyor.”
27 Eylül 1915: “Ermeni dehşet hikâyeleri doğrulandı” “Bu
göçmenler ve kurbanlar arasında, Amerikan okullarında ve üniversitelerinde
öğrenci olanlar ve Amerikan ve Avrupa üniversitelerini bitiren ve en az bir
nesildir ülkenin beyin ve girişimcileri durumunda olan öğretmenler ve
profesyoneller de var.”
4 Ekim 1915: “Ermenistan’da gerçekleşen dehşetin
anlatısı” “Çaresiz bir halka karşı bir
yok etme politikası uygulamaya kondu/ Haftalardır Türk Ermenistanı’ndaki durumu
araştırmakta olan bir grup seçkin Amerikalıdan oluşan Ermeni Vahşeti Komisyonu,
dün bu araştırmanın detaylı bir raporunu yayınladı. Rapor, son 1000 yıl
içindeki hiçbir şeyin acımasızlık ve dehşet konusunda Türklerin Ermeni halkına
mevcut zulümlerine eşdeğer olmadığı çıkarsamasında bulunuyor./ Rapor, Türk
İmparatorluğu’nun her bölgesinden toplanan bilgilere dayanıyor./ Rapor, 15
yaşından küçük olan çocukların boğulmaları için Fırat Nehri’ne atıldıklarını,
kadınların kollarındaki bebeklerini ölmek üzere yol kenarına terk etmek zorunda
kaldıklarını, genç kız ve kadınların Türkler tarafından sahiplenildiklerini,
saldırıya uğradıklarını, haremlere alındıklarını ya da açık arttırmalarda
satıldıklarını, erkeklerin ise öldürüldüklerini ve işkenceye uğradıklarını
anlatıyor. Bir Ermeni’nin sahip olduğu her şey, üzerindeki elbiseler dahi,
zorbalar tarafından çalınıyor. Rapor, falaka kullanımının yeniden
canlandırıldığını, kilisenin ruhani liderlerinin asıldığını, ailelerin dört bir
yana dağıtıldığını, savunmasız ve perişan hâldeki binlerce insanın ardından
binlerce diğerlerinin sığırlar gibi sürü hâline getirilerek aç kalmak ve ölmek
üzere İmparatorluğun çöllerine sürüldüğünü ifade ediyor.”
7 Ekim 1915: “800.000 Ermeni’nin yok edildiği tahmin
ediliyor” “Vikont Bryce, Lordlar Kamarası’na Türklerin kurbanlarının sayısının
muhtemelen bu olduğunu söyledi. Lordlar Kamarası, pek duygusal olmayan bir
meclistir. Fakat kamara, Abdülhamid’in vahşetlerini bile önemsiz kılan dehşet
hikâyelerinin her bir detayı karşısında gerilim yaşadı. Lord Bryce, ‘Bu korkunç
politika, mevcut Türk hükümetince, Abdülhamid’in hiçbir zaman yapmadığı kadar
geniş çaplı gerçekleştirildi. Ermeni milleti henüz tamamen yok olmuş değil; sağ
kalan perişan kimseler Kafkas eyaletlerine sığındı, bazıları Mısır’a varmayı
başardı, iyi kötü silahlanan yarı aç gruplar ise, muhtemel katillerine karşı
kendilerini Sason ve Kilikya dağlarında kahramanca müdafaa ediyorlar’ dedi.”
10 Ekim 1915: “Türk devlet adamı vahşetleri kınıyor”
“[Mehmed] Şerif Paşa, Jön Türklerin Ermenileri yok etmeyi çoktandır
planladıklarını söylüyor.”
11 Ekim 1915: “Papa, Sultan’dan Ermenilerin canlarını
bağışlamasını rica ediyor”
“İstanbul’dan gelen raporun ardından, 15. Benedict Osmanlı Sadaretine
yazıyor.”
18 Ekim 1915/ The Independent: “Bir ırka suikast”
18 Ekim 1915/ The Independent: “Dinî katliamların en
büyüğü” “Dünyanın asırlardır gördüğü dinî katliamların en geniş çaplısı ve en
vahşisi, şimdi Türkiye’de gerçekleştiriliyor.”
26 Ekim 1915: “Giresun şehrindeki bütün Ermeniler
öldürüldü” [Yok edildiler…]
27 Kasım 1915: “Ermenilerin dağlardaki kahramanca
direnişi” “Erkekler, kadınlar ve çocuklar, bıçaklarla, tırpanlarla ve taşlarla
savaştılar./ Neticede hepsi yok edildi./ Bazı genç kadınlar, Türklerin eline
geçme tehlikesine girdiklerinde kendilerini kayalıklardan attılar -kimilerinin
ellerinde bebekleri vardı.”
Kolay mı? Ermeni soykırımı, Anadolu’nun Büyük Felâketi bu
topraklardaki tabuların anasıdır. Konuşulmadığı, bilinmediği, idrak edilmediği,
yüzleşilmediği, hesaplaşılmadığı sürece lâneti üzerimizde olmayı sürdürecektir.
Burada Foti Benlisoy’un, “Gayrimüslimleri
düşmanlaştırmak, Türk ulusal kimliğinin inşa sürecindeki beka kaygısına
seslenmek, Türkiye siyaset esnafının farklı fraksiyonları için daima hayli
işlevli bir söylemsel strateji oldu,”[36] saptamasının altını çizip; açık
oturumlarda sıklıkla tekrarlanan i) Osmanlı İmparatorluğu çok dilli, çok dinli
bir hoşgörü toplumuydu; ii) Türkiye nüfusunun yüzde 99’u Müslüman’dır…
ifadelerini anımsatarak soralım: Birinci cümleden ikinciye; yani çok dinli bir
toplumdan yüzde 99’unun Müslüman olduğu söylenen bir topluma nasıl geldik
dersiniz?
İşte Ermeni soykırımı, bu soruya verilecek yanıtın en
büyük yekûnunu oluşturur.
24 Nisan’ın sorumlularından Talat Paşa’nın defterindeki
rakamlara göre, 24 Nisan 1915’ten önce Osmanlı İmparatorluğu’nda 1.200.000
Ermeni yaşıyordu. Ancak 24 Nisan 1915 günü, İstanbul’da yaşayan ve sayıları
700’ü bulan Ermeni sanatçı, milletvekili, gazeteci, yazarların sürülerek
öldürülmesiyle başlayan ve halka yönelik tehcirle sürdürülen harekâtla en az
800.000 Ermeni’nin hayatı üç-dört ayda karartılmış olacaktı…
“Kanıt” mı dediniz?![37]
Ermeni soykırımı hakkında canlı tanıklıkları içeren Türkçe’de
birçok yapıt var. Ayrıca tanıklar da. İşte bazılarının isimleri… Onların
anlattıkları elektronik ortama da aktarılmış. Buradaki isimler tek tek arama
motoruna (Google) taşındıklarında söylediklerine ulaşabilirsiniz![38]
ANILAR, TANIKLIKLAR
Rehan Manuk Manukyan, 1910, Taron [Muş] Uratsın Köyü
doğumlu…
Yeğyazar Karapetyan, 1886, Taron [Muş], Sasun doğumlu…
Khaçik Grigor Khaçatıryan, 1900, Sasun, Şenik Köyü
doğumlu…
Hakob Manuk Grigoryan, 1903, Sasun, Talvorik doğumlu…
Arakel Karapet Davtyan, 1904, Sasun, Arivdem Köyü
doğumlu…
Muşeğ Hovhannes Hovhannisyan, 1908, Sasun, Talvorik
Bölgesi, Karavank Köyü doğumlu…
Rehan Manuk Manukyan, 1910, Taron [Muş] Uratsın Köyü
doğumlu…
Tonakan Abraham Tonoyan, 1893, Muş, Bulanık, Hamzaşeyh
Köyü doğumlu…
Şoğer Abraham Tonoyan, 1901, Muş, Vardenis Köyü doğumlu…
Sedrak Abraham Harutyunyan, 1904, Muş, Arınckus Köyü
doğumlu…
Satenik Nazar Petrosyan, 1908, Muş, Gümgüm Köyü doğumlu…
Arşak Stepanyan, 1908, Muş doğumlu…
Hrant Hovhannes Gasparyan, 1908, Muş doğumlu…
Hıraç Yeğyazar Hovhannisyan, 1915, Muş, Havatorik Köyü
doğumlu…
Khaçatur Harutyun Ğukasyan, 1898, Bitlis, Havarik Köyü
doğumlu…
Taguhi Antonyan, 1900, Bitlis doğumlu…
Sokrat Hake Mıkırtıçyan, 1901, Bitlis Vilayeti, Khılat
[Ahlat] Bölgesi, Pırkhus Köyü doğumlu…
Hımayak Boyacıyan, 1902, Bitlis, Khaltik Köyü doğumlu…
Ağavni Mıkırtiç Mıkırtıçyan, 1909, Bitlis doğumlu…
Sırbuhi Mıkırtiç Muradyan, 1911 Bitlis Vilayeti, Khizan
Bölgesi, Surb Khaç Köyü doğumlu…
Nıvard Mıkırtiç Muradyan, 1912, Bitlis doğumlu…
Hakob Murad Muradyan, 1903, Siirt Sancağı, Fındık Köyü
doğumlu…
Andreas Yesayi Gülanyan, 1905 Şatakh [Çatak] doğumlu…
Hayrik Manuk Muradyan, 1905, Şatakh, Cınuk Köyü doğumlu…
Edvard Margar Daştoyan, 1907, Şatakh doğumlu…
Sahak Mirzo Bazyan, 1913, Şatakh, Cınuk Köyü doğumlu…
Tovik Tovmas Bağdasaryan, 1901, Van, Hayots Dzor,
Hındıstan Köyü doğumlu…
Manvel Marutyan, 1901, Van, Berdaşen Köyü doğumlu…
Ağasi Garegin Kankanyan, 1904, Van doğumlu…
Sımbat Davit Davıtyan, 1905, Van, Narek Köyü doğumlu…
Sirak Mesrop Manasyan, 1905, Van doğumlu…
Varsik Abraham Abrahamyan, 1905, Van doğumlu…
Siranuş Simon Tütüncüyan, 1906, Van doğumlu…
Patrik Avetis Saroyan, 1906, Van doğumlu…
Makruhi Mihran Sahakyan, 1907, Van, Bıjınkert Köyü
doğumlu…
Artsrun Martiros Harutyunyan, 1907, Van doğumlu…
Yervand Simon Şirakyan, 1907, Van doğumlu…
Ğazar Ğazar Gevorgyan, 1907, Van, Hayots Dzor, Hındıstan
Köyü doğumlu…
Nışan Sukyas Abrahamyan, 1908, Van, Alcavaz (Artske)
Bölgesi, Ziraklu Köyü doğumlu…
Azniv Aslanyan, 1908, Van, Arcak Bölgesi, Kharakonis Köyü
doğumlu…
Kacberuhi Avetis Şahinyan, 1908 Van doğumlu…
Silva Hovhannes Büzandyan, 1908, Van doğumlu…
Sargis Badalyan, 1909, Van, Vospitak Köyü doğumlu…
Varazdat Martiros Harutyunyan, 1909, Van doğumlu…
Artsvik Galust Terziyan, 1910, Van doğumlu…
Lusik Sahak Balasanyan, 1910, Van doğumlu…
Vardges Melik Aleksanyan, 1911, Van doğumlu…
Ağavni Barseğyan, 1911, Van, Aralez Köyü doğumlu…
Şoğik Hovnan Mıkırtıçyan, 1911, Van, Intsak Köyü doğumlu…
Varduhi Margar Potikyan, 1912, Van doğumlu…
Derenik Avetis Saroyan, 1912, Van doğumlu…
Armik Galust Terziyan, 1912, Van doğumlu…
Ğukas Abro Karapetyan, 1901, Mokk Bölgesi, Arnabat Köyü
doğumlu…
Kamsar Harutyun Khaçatıryan, 1898, Bayazet doğumlu…
Evelina Hakob Kanayan, 1909, Iğdır doğumlu…
Tsağik Gevorg Çinimyan, 1910, Iğdır, Koğb Köyü doğumlu…
Hrant Geğam Khondkaryan, 1911, Iğdır doğumlu…
Andranik Aziz Simonyan, 1902, Alaşkert, Karakilisa
doğumlu…
Paruyr Gevorg Khaçatıryan, 1908, Alaşkert, Yerets Köyü
doğumlu…
Lusik Arşak Martirosyan, 1909, Alaşkert doğumlu…
Mihran Hakob Bağdasaryan, 1909, Alaşkert doğumlu…
Nıvard Avetis Gevorgyan, 1910, Alaşkert doğumlu…
Varduş Hovhannes Kirakosyan, 1911, Alaşkert doğumlu…
Gurgen Abgar Muradyan, 1914, Alaşkert, Gülzetkan Köyü
doğumlu…
Natalya Avetis Barseğyan, 1909, Kars, Tsıpni Köyü
doğumlu…
Annıman Hambardzum Arakelyan, 1903, Kars, Tsıpni Köyü
doğumlu…
Peprone Andranik Tumasyan, 1910, Kars doğumlu…
Siranuş Lazar Petrosyan, 1910, Kars doğumlu…
Armenuhi Balabek Yeğikyan, 1910, Kars doğumlu…
Parandzem Kostan Ter-Hakobyan, 1912, Kars doğumlu…
Khanuma Cındi Calil, 1912, Kars, Ğızılğula Köyü doğumlu…
Ağasi Arşak Karoyan, 1913, Kars, Tsıpni Köyü doğumlu…
Emma Harutyun Asatıryan, 1914, Kars doğumlu…
Stepan Martiros Hovakimyan, 1910, Ardvin, Tandzot Köyü
doğumlu…
Nektar Hovnan Gasparyan, 1910, Ardvin, Tandzot Köyü
doğumlu…
Arşaluys Küreğ Ter-Nazaretyan, 1905, Baberd, Lusonk Köyü
doğumlu…
Masis Nikoğos Kocoyan, 1910, Baberd doğumlu…
Mıkırtiç Khaçatıryan, 1907, Şebinkârahisar doğumlu…
Hakob Terziyan, 1910, Şebinkârahisar doğumlu…
Hambardzum Karapet Sahakyan, 1898, Sebastia doğumlu…
Suren Sargısyan, 1902, Sebastia doğumlu…
Karapet Sahak Faraşyan, 1906, Palu doğumlu…
Sargis Grigor Saroyan, 1911, Palu, Piran Köyü doğumlu…
Arşaluys Taşçıyan, 1908, Malatya doğumlu…
Mari Stepan Vardanyan, 1905, Malatya doğumlu…
Vergine Ruben Nacaryan, 1910, Malatya doğumlu…
Grigor Ekizyan, 1921, Malatya doğumlu…
Hovhannes Köroğluyan, 1904, Tigranakert [Diyarbakır]
doğumlu…
Karapet Mıkırtıçyan, 1910, Tigranakert doğumlu…
Yeva Topalyan,1909, Merdin, Derik Köyü doğumlu…
Maryam Akhoyan, 1909, Merdin, Derik Köyü doğumlu…
Maryam Karacyan, 1903, Adıyaman doğumlu…
Khaçer Hakob Ablaputyan, 1893, Yedesya [Urfa], Kamurc
Köyü doğumlu…
Khoren Ablaputyan,1893, Yedesya [Urfa] doğumlu…
Nıvard Petros Ablaputyan, 1903, Yedesya [Urfa] doğumlu…
Haykanuş Ter Petrosyan, 1910, Yedesya [Urfa] doğumlu…
Nıvard Şirinyan, 1909, Yevdokya [Tokat] doğumlu…
Gürci Harutyun Keşişyan, 1900, Zeytun doğumlu…
Hovsep Bıştikyan, 1903, Zeytun doğumlu…
Karapet Tozluyan, 1903, Zeytun doğumlu…
Yeva Manuk Çulyan, 1903, Zeytun doğumlu…
Sedrak Gaybakyan, 1903, Zeytun doğumlu…
Samvel Sarkis Arcikyan, 1907, Zeytun doğumlu…
Gayane Aturyan, 1909, Zeytun doğumlu…
Harutyun Alboyacıyan, 1904, Fındıcak doğumlu…
Aharon Mankıryan, 1903, Hacın doğumlu…
Yervand Karamyan, 1903, Hacın doğumlu…
Yebruhi Sargis Cırdıkhyan, 1906, Hacın doğumlu…
Vergine Mayikyan, 1898, Maraş doğumlu…
Makruhi Halacyan, 1900, Maraş doğumlu…
Levon Sargis Evrengecyan, 1908, Maraş doğumlu…
Aram Momcıyan, 1909, Maraş doğumlu…
Gevorg Yeğya Karamanukyan, 1900, Ayntap doğumlu…
Hakob Cırcıyan, 1900, Ayntap doğumlu…
Nuritsa Kürkçüyan, 1903, Ayntap doğumlu…
Karapet Karamanukyan, 1907, Ayntap doğumlu…
Movses Panosyan, 1885, Musa Dağ doğumlu…
Movses Balabanyan, 1891, Musa Dağ doğumlu…
Hovhannes İprecyan, 1896, Musa Dağ doğumlu…
Tonik Gabriyel Tonikyan, 1898, Musa Dağ doğumlu…
Asatur Sahak Supukyan, 1901, Musa Dağ doğumlu…
Bir şey daha: Falih Rıfkı Atay 1968’de Dünya Gazetesi’nde
yazdığı bir makalede Ermeni tehciri için “Bu bir jenosittir,” diyordu.
‘Çankaya’ anılarında Teşkilât-ı Mahsusa şeflerinden ünlü İttihatçı Dr. Nazım’la
bir görüşmesinden söz ederken “Bu katiller ordusu hakkında ne diyeceğimi
şaşırdım” diye yazıyor.
Halide Edip Adıvar ise 1926’da yayınladığı ‘Memoirs of
Halide Edip/ Halide Edip’in Anıları’ başlıklı yapıtında olay hakkında
“Pazarları Türk ve Almanlara bırakmak için Ermenilerin iktisadi hâkimiyetini
nihayete indirecek sebepler vardı,” diye ekliyordu.
Ermeni soykırımından söz edenlere “vatan haini” diye
saldıran bilumum gericiler Falih Rıfkı Atay’a ne diyecekler? Sultanahmed
Mitingi’nin hatibesi Halide Edib Hanıma ne diyecekler?[39]
Tüm bunlar böyleyken; tarihin en büyük trajedilerinden
biriydi 1915 ve dünya âlem bilir ki Ermenilere yaşatılan acılar bir “Büyük
Suç”tur.
Ermeniler 1894-1896’da başta Doğu Vilayetleri olmak üzere
pek çok yerde ya da 1909’da Adana’da başlarına gelenleri tanımlamak için ‘chart’
(katliam), ‘vojir’ (suç), ‘aksor’ (mülksüzleştirme), ‘voghperkutiun’
(trajedi),’nakhjir’, ‘potorig’ (fırtına) gibi terimler kullanmışlardı. ‘1915’
için ise daha çok ‘Yeghern’ ve ‘Aghed’ terimlerini kullanmışlardı. Bu iki
terimin izini Ermeni sözlüklerinde sürersek: 1769 tarihli Haygazyan Sözlüğü’nde
‘Yeghern’in Türkçesi olarak “fesad, bela” deniyor, Aghed ise yine bela ve fesad
olarak tanımlanıyordu. Konunun uzmanları birincisinin daha çok insanlar eliyle
gelen belalar için, diğerinin ise doğadan gelen belalar için kullanıldığını
belirtiyor. İz sürmeye devam edersek, benzer tanımlamalar, 1836 tarihli Yeni
Haygazyan Sözlüğü’nde, 1843 tarihli Somalyan Sözlüğü’nde, 1844 tarihli
Peştamalciyan Sözlüğü’nde, 1846 tarihli Camcıyan Sözlüğü’nde de yapılıyor. Ancak,
1908 tarihli Minasyan Sözlüğü’nde ‘Aghed’de bir yenilik yok ama ‘Yeghern’
kelimesinin karşısında eskiden olmayan bir açıklama okuyoruz: “Kabahat,
cinayet, cürüm”… 1974 tarihli Bohçalyan Sözlüğü’nde ise ‘Yeghern’in artık tek
anlamı var: ‘Cinayet’!
Bu terimlerden ‘aghed’ yukarıda da söylediğim gibi esas
olarak doğal afetleri, felaketleri anlatan bir terim olduğu hâlde, Setrag
Shahen’in 1917 tarihli The Suffering Ones adlı kitabı ile Teotig’in Hushartzan
Abril Dasnemegui (11 Nisan Anıtı) adlı kitaplarında 1915’te yaşananları
tanımlamak için kullanılmış. Aghed, başına Medz (Büyük) sıfatını alarak daha
sonra da defalarca kullanılmış. (Bazen Metz, bazen Meds olarak da
yazılıyor.)[40]
Özetle ‘Medz Yeghern’le yüzbinlerce insan, çoğu çocuk
yaşta insanlığın gördüğü en büyük kıyımlardan birine maruz kaldılar. Ölüm o
kadar pervasız ve meşru kılınmıştı ki neredeyse ölüleri gömmeye yetecek kadar
canlı insan bulunamaz olmuştu.
İnsanlık, binlerce yıl biriktirdiği tüm değerleri ayaklar
altına almış, hemcinslerine karşı vahşi bir yok etme dürtüsünden başka bir his
üretemez olmuştu. Aklın, zamanın, vicdanın tükendiği bir uğursuzluktu 1915.
O günden bugünlere değişen bir şey oldu mu? Hayır!
Dokuz Eylül Üniversitesi ‘Atatürk İlkeleri ve İnkılap
Tarihi Enstitüsü’ öğretim üyesi olan Yrd. Doç. Dr. Türkan Başyiğit, Hukuk
Fakültesi birinci sınıf öğrencilerine, yaklaşık iki aylık bir sürede
hazırlamaları için “Ermeni sorunu, ortaya çıkışı ve sözde kırım iddialarına
karşı, Türkiye’nin soykırım yapmadığını belgelerle açıklayan” ödev verirken![41]
Kafkas Üniversitesi’nin ‘Tarih Boyunca Türk İdaresinde
Ermeniler Sempozyumu’ için “Tarihte Türk milleti kadar ana yurdundan farklı
coğrafyalara yayılarak devletler kuran başka bir millet yoktur” cümlesiyle
başlayan sempozyum çağrısıyla, “Bu uzun tarihî süreçte ve geniş coğrafyalarda
kurulan Türk devletleri farklı etnik ve dinî unsurları hâkimiyeti altına almış
ve kendisine has yüksek bir medeniyet anlayışı ile yönetmiş ve bugüne kadar
varlıklarını korumuştur,” denip; metinde Anadolu coğrafyasında yaşayan ve
yaşamış, Ermeniler de dahil, halkları kasteden bir bölümde ise “Bu kavimler
adeta varlık ve kimlik sebeplerini Türk düşmanlığı üzerine bina etmiş
bulunmaktadırlar. Oysa tarih, bütün taraflar için bütün yönleriyle ortak olarak
yaşanmış bir vakıadır,” görüşlerine de yer verilirken![42]
Gazi Üniversitesi ile Azerbaycan Büyükelçiliğinin
düzenlediği afiş yarışmasının açıklama metninde Ermenilerin Türklere soykırım
yaptığı, Türklerin şefkatine rağmen Ermenilerin ihanet içinde olduğu öne
sürülür, ‘Ermeni Zulmü Uluslararası Afiş Yarışması’ açıklama metnine göre,
“Asıl soykırımı Ermeniler Türklere yaptı,” denilip, yarışmanın sonucunun Hrant
Dink’in ölüm yıldönümü olan 19 Ocak’ta açıklanacağı ilan edilirken![43]
Batman’ın Kozluk ilçesi’ndeki Gümüşörgü Jandarma
Karakolu’nda askerlik yaparken öldürülen Er Sevag Şahin Balıkçı davasında,
Balıkçı’nın öldürülmesi eyleminin kasıtlı yapıldığına dair yeterli ve ikna
edici delil bulunmadığı bildirilip; Er Balıkçı’nın annesi Ani Balıkçı, “Bu bir
kaza değil, gözdağıydı. Oğlum 24 Nisan’da öldürüldü. Bu yorumu asla kabul
etmiyoruz. Ben mahkemede ‘Bizi başka ülkeye muhtaç etmeyin’ demiştim. Ama
herhâlde edecekler. Şahsen utanıyorum,”[44] diye haykırırken!
“Solcu, Ermeni ve sivriyim,”[45] diyen Sevan Nişanyan,
Başkanlık Sarayı kaçak olan bir ülkede, “imar suçlusu” olarak zindana
kapatılmışken!
Ve Tayyip Erdoğan, çifte kanallı bir TV mülakatında
“Benim için bir ara neler dediler. Gürcü dediler. Affedersin daha çirkinini
söylediler, Ermeni dediler. Ama ben Türküm,” deyip,[46] Ermeni olmayı “zûl”
kabul ettiğini ilan ederken; bin kez “Hayır” elbette; değişen bir şey yok!
“SEYFO”NUN SÜRYANİLERİ
Ve Ermeniler gibi 1915 mağduru Süryanîler…
Bir geçmiş taraması yaparak Süryanîlerle ilgili kimi
ipuçlarını sıralarsak: Süryanî, Keldanî ve Nasturîler 30’lu yılların
Filistinlileri idi. On yıllar boyunca çadırlarda kaldılar. Uluslaşma çabası
içinde olan hareket Asurî adını tercih ederken, daha dindar olan kesimler ise
Süryanî adının devamında ısrarlı idi.
Bilindiği üzere, Suriye bir Roma vilayeti idi, kökü Asur
ülkesinden gelir; Süryanî sözcüğü de aynı kökten gelmekte. Ama daha sonra
farklı içeriklere dönüşmüşler. Batı dillerinde de bugün “Syriac”, Süryanî’nin
karşılığı. Assyriac ise Asurî’nin. Tarihsel olarak orijin ise, kadim Asur
devleti…
“İskender’in zamanından beri ‘belki daha erken-,
Süryanîlerin adı Suriye bölgesindeki en önemli ulus için kullanılmaya
başl(ıyor). Böylelikle’ aslında siyasi/coğrafi olan terim, yerli Aramileri
kapsayan etnik bir terim ol(uyor)”;[47] “Selçukluların Yukarı Mezopotamya’ya
gelmesi, oradaki Süryanî Ortodokslara baskıyı artır(ıyor)” “1662 yılında
Halep’te ilk Süryanî Katolik Patrik kutsan(ıyor).” “Yüzyıllardır kendilerini
sadece Süryanî olarak tanıyan bir halk, ulusçuluğun yükseldiği XIX. yüzyılda
kökenini aramaya başl(ıyor)”; “1878 Berlin Kongresinde Osmanlı
Hıristiyanlarının durumları başlıca sorun olarak ele alın(ıyor)”; “1882
Süryanîlerin millet olarak tanındığı bir dönem” artık.
“XVIII. yüzyıla kadar ve XVIII. yüzyıl boyunca bölge
halkları arasında, küçük boyutlu kavgalar dışında, göze batan büyük olaylara
rastlanm(ıyor). Süryanîce kılıç ya da kılıçtan geçirilme anlamına gelen Seyfo
olayının temelinde ekonomik, toplumsal ve siyasal nedenler yat(ıyor)”;
“Süryanîlerin tabiriyle ‘Seyfo’, birkaç etkenin aynı anda bir araya gelmesiyle
gelişen ve tamamen denetimden çıkan olaylar bütünü”; “XIX. yüzyılın sonuna
kadar Tur Abidin’deki seksen köyde, Müslüman bulun(mazken) XX. yüzyılın başında
bu görüntü açık biçimde değiş(iyor)”; “Özellikle 1894-1896 olayları toprak
üzerindeki mülkiyet ilişkilerinin dengesini Müslümanlar lehine boz(uyor)”; “Bu
çatışmalar sonucu ise, büyük bir Süryanî kitlesi ya bölgeden sürül(üyor) ya da
öldürül(üyor)”; ‘XIX. yüzyılda başlayan süreç, homojen Süryanî köyü bırakmamaya
devam e(diyor)”; “Yirminci yüzyılın başından beri devam eden Süryanî göçü
Güneydoğu’da Süryanî nüfusunun önemli boyutta azalmasına neden ol(uyor)”;
“ASALA gündemdeyken Ermeni, Kıbrıs gündemdeyken Rum sayılan ve baskıya uğrayan
Süryanîler, yerlerinden, yurtlarından, önce İstanbul’a, sonra Avrupa’nın
değişik ülkelerine göç e(ttiriliyor).”[48]
Süryanî (Asurî, Arami, Keldanî, Nasturi) halkının 1915’te
yaşadıklarını tanımlamak için kullandıkları “Seyfo” Süryanîce “kılıç” anlamına
geliyor. ‘Kılıçtan geçirilerek katledilme’yi ifade etmek için kullanılan
kelime, Ermeniler arasındaki “Medz Yeğern” yani “Büyük Felaket” gibi soykırımı
işaret eder. Süryanî tarihinin en karanlık sayfalarından birisi olarak
adlandırılan dönemde Osmanlı İmparatorluğu egemenliğinde yaşayan Süryanî
nüfusunun üçte ikisini kaybettiği belirtilir.
İTC zihniyetinin önderlerinden Mehmet Talat Paşa
katliamlarını gerçekleştirirken Ermeni, Rum ve Süryanî farkı gözetmemişti. O
önemli bir tehdit unsuru olarak gördüğü bu halkları imha etmenin kararını
önceden almıştı. O, bu halkları nerede toplayacağının, nasıl tehcir edeceğinin,
nerelerde öldüreceklerinin, mallarının nasıl dağıtılacağının, nüfuslarının
nasıl azaltılacağının bütün hesaplarını yapmıştı. Ona göre; Balkanlar’da
kaybedilen savaşların intikamı ancak böyle alınırdı.
24 Nisan’da Ermeni aydınlarının toplanıp sürgün
edilmesiyle başlayan katliam süreci daha sonra Süryanîlerin de yaşadığı en ücra
köylere kadar uygulandı. Süryanîlerin yoğun olarak bulunduğu Mardin, Hakkâri,
Siirt, Antep, Urfa, Diyarbakır ve Adıyaman’da insanlar katliamın, vahşetin
yaşanmasına engel olamadılar. Süryanîler, Ermeniler kadar aydın ve işadamlarına
sahip değillerdi. Nüfus olarak da sayıları Ermenilerden azdı. Yani o günün
şartlarına göre Ermeniler kadar güçlü ve politik olmadıkları için sisteme karşı
önemli bir güç unsuru olarak görülmüyorlardı. Batı illerinde Ermeniler kadar
Süryanî de yoktu…
Süryanîlerin Mardin, Midyat ve Diyarbakır bölgelerinde
yaşayanlar katliamı ‘Seyfo’ (kılıçtan geçirme) olarak adlandırırken Malatya,
Adıyaman bölgesinde yaşananları ise ‘Kalfe’ ya da ‘Prodayışı Gâvura’
(Hıristiyanların toptan imha edilmesi, yok etme, vurma, kesme) olarak
adlandırırlar. Bu kavramlar günümüzde halk arasında hâlen kullanılmaktadır.
Dönemin hükümet ve askeri yetkilileri Adıyaman’da birçok
köydeki Ermeni ve Süryanîleri imha etmeye başlarlar. Sıra Adıyaman’ın Wank
Köyü’ndeki Süryanîlere gelince köye doğru hareket eder ve ilk önce köyün
ağasıyla görüşürler. Köyün ağası Şeyho Bey’in jandarmaya “Bu köy Ermeni köyü
değildir. Burası Süryanî köyüdür” demesine karşılık olarak komutan şunu söyler:
“Bizim için soğanın kabuğunun rengi önemli değil, kokusu önemlidir. Soğan
soğandır.” Böylece köydekilerin Ermeni ya da Süryanî olmalarının önemli
olmadığını, kendileri için bunların Hıristiyan olmasının yeterli olduğunu
belirtmiştir…
Mardin, Midyat, Diyarbakır, Urfa, Antep, Malatya ve
Hakkâri köylerinde yaşayan Süryanîler de katliamlardan kurtulamadılar.
Genelde Süryanî soykırımı deyince; ülkemizde aynı halka
mensup olan Asur/Süryanî ve Arami/Süryanî soykırımı bilinmektedir. Sanki
Nasturîler ve Keldanîler başka bir halkmış gibi algılanır ya da hiç bilinmez.
Günümüz Asurî/ Süryanî halkı kadim Asur, Kalde ve Babil
uygarlıklarının mirasçısıdır. Bugün Turabdin (Mardin ve civarı) bölgesi hâlen
en eski Hıristiyanlığın mirasçısı durumundadır.
Nasturîlere (Doğu Süryanîleri, Asurlar) yönelik ilk
katliamlar 1843-1846 yıllarında yapılmıştır. Bu kitlesel katliamlar,
Cizre-Botan Miri Bedirhan ve Hakkâri Miri Nurullah tarafından Osmanlı’ya
gözdağı vermek amacıyla yapılmıştır. Asurların, Ruslar ve İngiliz’lerle
işbirliği yaptıkları “gerekçesiyle” imha eylemleri dünya savaşı sırasında hiç
bir engelle karşılaşmadan tüm halka yönelik olmuştur.
Nurullah Bey, Kürt ve Türk savaş güçlerinin de içinde yer
aldığı bir askeri güçle Asurları yendi ve patrikhaneyi ateşe verdi. Türk
birliklerinin destek vermediği ve bunun için de Nurullah Bey’in Bedir Han’a
başvurmak zorunda kaldığı ikinci bir askeri harekâtta ise 10 bin Asur’un
yaşamını yitirdiği çok sert anlar yaşanmıştır. Bunu Osmanlı ordusunun Emir’e
karşı daha çok da İngiltere ve Fransa ile hesaplaşma mahiyetinde olan bir
cezalandırma hareketi izlemiştir ve harekât aynı günlerde Emir ile yapılan bir
anlaşma ile sonuçlanmıştır.
Asurlar bu tür katliamlarla köklerinden kopartılmaya
çalışılırken, altta alta gerçekleşen baskılara 1907’de İran topraklarında bir
saldırı daha eklendi. Türk-İran sınır savaşları bağlamında, Türk ve Kürt
Birlikleri sadece İran savaş güçlerini sınır bölgesinden sürmekle kalmayıp
ayrıca İranlılarla işbirliği yapan Tergavar’daki (Çok sayıda Hıristiyan köyünün
olduğu bölge) Asurlulara da saldırdılar. Hayatta kalan Asurlar ise Urmiye’ye
kaçtı.
Bugün unutulmuş olan bu ilk katliamlar ne kadar korkunç
olsa da Birinci Dünya Savaşı’nda yaşananlar bunları gölgede bırakmakla
kalmayıp, bu gün Türkiye’nin güney doğusunda ihmal edilmiş tarihi kalıntılardan
ibaret Apostolik Doğu Asur Kilisesi’ne bağlı tek bir kişinin bile kalmaması
sonucunu doğurmuştur. Rus Birliklerinin 1915’te İran’ın kuzey batısından
çekilmesiyle sonraki beş ay boyunca süren Türk-Kürt işgali süresince sayısız
Hıristiyan’ın kılıçtan geçirilmesine, sürülmesine ve kaçmasına sebep olmuştur.
Gawar’lı Asur erkekleri, Urmiye’de her şeyden yoksun bir
şekilde hapsedilip, İsmail (Simko) Ağa’nın Qalla köyü’nde “kılıçtan
geçirildiler”. Dilman’daki 12 yaşından büyük erkek çocukları katledilip,
kadınlar Müslüman olmaya zorlanıp ve zorla Müslümanlarla evlendirilmişlerdir.
Travma içindeki yetim ve öksüz çocuklar ise Kürt ailelere verilmiştir. Rusya’ya
ve Tebriz’e kaçanlar ise açlık ve hastalıktan kırıldı.
İmha eylemleri Keldanîleri (çok önemli bir Metropolit
olan Adda-i Şer de öldürülenler arasındaydı.), Ortodoks Süryanî Hıristiyanları
ve nihayetinde Katolik ve Protestanları da kapsıyordu. Dağlarda yaşayan
yaklaşık 70 bin Süryanî, sonunda İran’daki tarafsız Urmiye’ye kaçıp
kurtuldular. Halkın bir kısmı Ruslar tarafından Kafkaslar’a götürüldü. Patrik
Şemun ise Kürt önder Simko tarafından Kürt gelenek ve törelerine aykırı bir
şekilde 140 adamıyla birlikte arkadan vurularak hunharca katledilmiştir.
Kürtler’in gerçekleştirdikleri sürekli saldırılar nedeniyle epeyce kayıplar
veren halk, İngilizlerin bulunduğu Hamadan’a doğru çekildi ve buradan Bakuba’ya
gönderildiler. 1918’de savaşın bitiminden sonra yurtlarına dönme çabaları ise
kanlı bir şekilde sonuçlandı.
Sevr’e katılan Asur delegeleri, Asurlu Hıristiyanların
güvenliğini güvence altına almak amacıyla bir Asur devleti talebinde
bulundular.
Ancak Sevr’de görüşmelere katılan diplomatlar, savaş
sırasında Asurlularla ittifak yaptıklarını inkâr ettiler. Bunun yerine Sevr
Antlaşması’na gelecekte “Asur-Kıldanîlerin güvenliği için” tam garanti sunması
gereken bir otonom Kürdistan’ın kurulmasını içeren 62. madde eklendi. Süryanî
halkı için Sevr kurtuluş olmadığı gibi Lozan’da tanınan haklardan da günümüze
değin yararlandırılmadılar.
T.C. kurulduktan sonra ilk eylemlerinden biri anayurdu Hakkâri
olan Süryanîlere (1-28 Eylül 1924) “Nasturî Ayaklanması” gerekçesiyle te’dip ve
tenkil uygulamaları olmuştur. Kemalist iktidar Batı Ermenistan’ı
“Ermenisizleştirildikten” sonra ilk hedefi Nasturîleri bastırmak oldu. Resmi
tarih literatüründe “Nasturî Ayaklanması” olarak geçen 12-18 Eylül 1924’de olan
olay; özünde bir ayaklanma. Kemalist cumhuriyetin, Lozan’da tescil ettirdiği
Misak-ı Milli sınırında homojenleşmek için yaptığı “iç genişleme” harekâtıdır.
Nasturîlerin Hakkâri dışına sürülmesi operasyonu içerde yapılan bir yeniden
işgal, yerli Hıristiyanları yurtsuzlaştırma ve sürgün politikalarının bir
devamıdır. Harekâta katılan ordu birlikleri içinde Kürt subaylar da vardı. 18.
Alayın içinde Azadi örgüt üyesi olan yüzbaşı İhsan Nuri (ki, daha sonra Ağrı
İsyanını başlatan Hoybun örgütünün askeri kanadının komutanı) de vardı. Bu
harekât sırasında 3 teğmen ve 350 Kürt asker birlikleriyle firar edip 3-4 Eylül
1924’te TC.’ye karşı, Beytülşebab isyanını başlatmıştır. Türk ordusunun
sürdürdüğü askeri harekât sonucunda 12-18 Eylül arasında Nasturîler Hakkâri
dışına çekilmeye zorlandılar. Ne kadar insan hayatı kaybedildiği bilinmemekle
birlikte Tiyar vadisinden onlarca köyde yaklaşık 20 bin Nasturî, Kürt
aşiretlerinin de desteğiyle, yurtlarından koparılarak Irak ve İran içlerine
sürülmüşlerdir.
Trajedi burada bitmedi: Asurların 1925 yılında Kanada’ya
göç ettirilmesi projesinin yanı sıra, umutsuz geri dönüş ve sınır geçme
çabaları, ayrıca yer yer medeniyetten uzak Habur Nehri havzasına yerleşmeleri
gibi planlar, başka katliamlara ve en sonunda da 1933’te Irak’taki Simele
katliamına yol açtı. Asurluları öldürmek Irak ordusunun ilk icraatı oldu. 7
Ağustos 1933’ten itibaren Katolik, Yakubî ve barışçıl Asur erkeklerini bir
araya toplayıp katlettiler.
‘Gabriele Yonan/ Unutulan Bir Holocoust’ 1915-1916
yıllarındaki sadece Hakkâri dağlık kesiminde katledilenlerin sayısını 20 ile 30
bin, Musul ve Dicle bölgesindekilerin sayısını ise 45 bin olarak vermektedir.
Nasıl hesaplanırsa hesaplansın, kurban sayısı en az 200 bin ile 300 binden
aşağı değildir. Bunu da o dönemin kilise vaftiz kayıtlarından anlıyoruz.[49]
Bu tabloda Mezopotamya’nın kadim halklarından Süryanîler,
bugün yok olma tehlikesi ile karşı karşıyadırlar. Oysa yüz yıl önce Mardin,
Diyarbakır, Urfa, Antep, Malatya, Van, Adıyaman, Hakkâri vb. gibi yerleşim
birimlerinde çok yoğun olarak yaşıyorlardı.
Onlar için kötü günler 1915 yılında başlar. Onbinlerce
insan katliamdan geçirilir. “Seyfo”dan sonra sağ kalanları ise “zor günler”
bekliyordu. Bazıları göç ettirildi. Kalanlar ise büyük baskılar gördüler. Bu
“zor zamanlara” rağmen pek çok Süryanî evlerini terk etmedi.
İnatla ve büyük bir özveriyle ata topraklarında yaşamaya
devam ettiler. Yazık ki önlerinde “iyi bir hayat” yoktu. Gün geldi buralarda
yaşamaları iyice zorlaştı. 1980 askerî darbesi onlar için bir dönüm noktası
olmuştu. Süryanîler o günlerde “özel zulme” tabi tutuldular. Bölgede işlenen
faili meçhul cinayetler onları da vurdu.
50 civarında Süryanî katledildi. Üstelik bir tanesinin
bile katili yakalanmadı. Hedefte çoğunlukla “seçkinler” vardı. Doktorlar, din
adamları, muhtarlar… Süryanîleri sindirmek için ne gerekiyorsa yapılmış. Bütün
bir halka karşı tehdit ve baskı uygulamışlar. Askerler, Köy Korucuları, Derin
Devlet… Toplu göç kaçınılmaz olmuş. Avrupa ülkelerine gidenler, İstanbul’a
yerleşenler…
Süryanîler, anayurtlarına köylerine dönmeye
başladıklarında karşılarında işgal edilen arazi sorunlarını buldular.
Arazileriyle ilgili sorunlarını bazıları çözerken bazı arazi, ev problemleri
hâlen devam etmektedir.
Sonra kendileri için kutsal sayılan 1600 yıllık Mor
Gabriel Manastırı arazilerine hazinenin el koymasıyla sarsıldılar. İstanbul’da
açmayı düşündükleri ana sınıfı da azınlık olmadıkları gerekçesiyle geri
çevrildi… 10. sınıf Tarih ders kitabının 65-66 sayfasında ihanet etmekle
suçlandılar…
Süryanîlerin Lozan antlaşmasından 5 yıl sonrasına yani
1928 yılına kadar nüfusu yoğunlukta bulunan Mardin ve Diyarbakır’da okulları
açıktı. Faaliyette bulunan bu okullar Milli Eğitim Bakanlığına bağlıydılar.
Matematik, Dini Bilgiler, Coğrafya, Tarih, Sağlık Bilgisi ile; Osmanlıca,
Türkçe, Süryanîce, Arapça, İngilizce olmak üzere 5 dilde eğitim görüyorlardı.
Mezun olan öğrencilere bakanlık onaylı diplomalar verilmekteydi. Bu okullar
Lozan’dan 5 yıl sonrasına kadar eğitim ve öğretim faaliyetlerine devam
etmişlerdir. Bu okullar eğitim kalitesi açısından da diğer okullarla yarış
hâlindeydiler. Bu okulların kapanma sebepleri açıklanmamıştır.
Süryanîce şu anda hâlâ konuşulan dünyanın en eski üç
dilinden biri olup kutsal sayılmaktadır. Bu dil VII. yüzyılda da çok önemli
roller üstlenmiş, Yunanca eserler (Eflatun ve Homeros’un) önce Süryanîceye
oradan da diğer dünya dilerine çevrilmiştir. Dönemin en önemli çevirmenleri
Süryanîlerdi. Bu çevirmenler İslâm kültürü ve edebiyatına da büyük katkılar
sunmaktaydılar. Süryanî eğitimci, yazar Naum Faik Türkçede 2000’e yakın
Süryanîce kelime olduğunu ileri sürer. Örnek vermek gerekirse; Ağustos, Eylül,
Temmuz ve Haziran aylarının isimleri Süryanîce’dir.
Süryanîce’yi konuşan kişilerin sayısı her gün
azalmaktadır. Bu dil günümüzde yok olma riskiyle karşı karşıya kalan diller
arasındadır. Sadece kilise çatısı altında kullanılmaktadır.
Süryanîlerin azınlık olup olmadığı konusundaki iddialara
gelince; 13 Mart 2013’te dönemin Cumhurbaşkanı Gül İsveç parlamentosunda
yaptığı konuşmada konunun gündeme gelmesi üzerine “Süryanîler azınlık değildir.
Azınlık haklarından gönüllü olarak vazgeçmişlerdir,” demiştir. Ama bu konuyla
ilgili hiçbir belge, kanıt, kayıt bulunmamaktadır. Bu bir şehir efsanesinden
ibarettir.
“73 FERMAN”LI ÊZÎDÎLER
Tanzimat ve Islahat hareketlerine kadar Êzîdîler, ehli
kitap dinlerden birine mensup olmadıklarından dolayı ne İslâm hukuku ne de
azınlık hukuku sistemi içine dahil edilmiştir.
Şeyhülislâm fetvaları ile kanı helal, katli vacip
topluluk olarak gösterilen Êzîdîlerin, ancak Musul’da Batılı misyonerlerle
kurdukları iyi ilişkiler sayesinde sorunları az da olsa çözülmüştür. Özellikle
İngiltere ve Fransa’nın Musul konsoloslukları aracılığıyla Êzîdîlerin
sorunlarının hem payitahta hem de dış basına iletilmesiyle azınlıkların sahip
olduğu haklardan yararlanmaya başlamıştır. Ancak kısmi olan bu haklar da ara
ara kesintiye uğramış ve hiçbir zaman kalıcı olamamıştır.
Mezopotamya’nın bu kadim halkı, İslâm tarihinde kötü
şöhretiyle bilenen Muaviye oğlu Yezit’le ilişkilendirilmelerinin önüne geçmek
için özellikle Avrupa’daki diyasporanın çabaları sonucu baştaki “y” harfi
düşürülerek Êzîdî olrak anılmaya başlanmıştır. Kürtçe konuşan ve etnik olarak
Kürt oldukları bilinen Êzîdîler, tarihte yoğun olarak Musul’un batısında Cebel
Sincar’da yaşadılar.
Evliya Çelebi’nin anlatımına göre IV. Murad döneminde
Diyarbakır Valisi olan Silahtar Melek Ahmed Paşa, Sincar’da yaşayan Ezîdîlere
saldırır. 1639 ve 1640 yıllarında gerçekleşen saldırılar neticesinde mağaralara
sığınan Ezîdîler top ateşiyle katledilir. Katliamla birlikte 13 bin Ezîdî’nin
öldürüldüğü ve bir o kadar Ezîdî’nin ise esir alındığı söylenir.
Geri kalan Êzîdî nüfus ise Halep, Diyarbakır, Kilis ve G.
Antep’te yoğunlaşmıştır. Türkiye’de Êzîdîler Siirt, Batman, Mardin, Diyarbakır,
G. Antep ve Ş. Urfa illerinde ve bu illere bağlı köylerde yaşamaktadır.
Osmanlıların son zamanlarında 1912’de yapılan nüfus
sayımında 37 bin, 1923’teki sayımda 18 bin olarak tespit edilen Êzîdîlerin
sayısı, aynen Süryanîler gibi gördükleri baskılar nedeniyle 1980’den itaberen
kitlesel göçler nedeniyle 2 binin altına düşmüştür. Dünya genelinde ise 1.5
milyon civarında oldukları tahmin ediliyor.
Şeref Han, “Şerefname”de Êzîdîlerin Musul ve Şam
bölgesinde aşiretler hâlinde yaşadıklarını, bu aşiretlerin başlıcalarının da
Besyani, Bohti, Mahmudi, Dunbıli ve Dasni aşiretleri olduğunu söyler. XV.
yüzyılda Musul’dan Zap vadisine, Van’dan bugünkü İran sınırları içerisinde
kalan Urumiye gölünün batısına ve Nahçevan’a kadar uzanan bir bölgeye kadar
yayılmışlardır. XVI. yüzyılda Êzîdîlerin yaşadığı bölgeler Osmanlı
İmparatorluğu ve Safevi devleti sınırları içerisinde kalmıştır.
Osmanlı-Safevi gerginliğinin tırmanması bölgedeki diğer
etnik ve inanç toplulukları gibi Êzîdîleri de olumsuz yönde etkilemiştir.
Êzîdîlerin tarafsız kalma ya da güç dengesine göre iki tarafı da idare etmeye
dayanan politikaları, her iki devleti de memnun etmemiş ve sonuçta Êzîdîler taraf
olmadıkları için hem Safevi hem Osmanlı hanedanları tarafından bertaraf
edilmişlerdir. Dunbıli aşireti Safevilerin, Mahmudi aşireti de Osmanlı’nın
hışmına uğramıştır. Etnik olarak Kürt olsa da Müslüman Kürt aşiretleriyle
araları tarih boyunca pek hoş olmamış, birbirleriyle kanlı mücadelelere
girişmişlerdir. Özellikle Êzîdî Dasni aşireti ile Müslüman Soran aşiretinin
aralarındaki sorunlar hiç bitmemiştir. XVI. yüzyılda I. Selim (Yavuz) Êzîdî
Dasni aşireti reisi Hasan Bey’e Erbil ve çevresini tımar olarak verince Soran
aşiretine mensup Erbil Valisi Mir Seyfettin, Safevilerin safına geçerek Dasni
aşiretine savaş açar. Mir Seyfettin Êzîdî Dasni aşiretinden 500 kişiyi öldürür.
XVI. yüzyıldan itibaren Osmanlı İmparatorluğu sınırları
içerisinde kalan Êzîdî bölgeleri asayiş bakımından her dönemde başağrısı oldu.
Erbil ve Musul bölgesinde, o dönemde pek çok Kürt ve Türkmen aşireti gibi çapul
faaliyetlerine girişen Dasni aşiretine yönelik Sultan Ahmet, IV. Murat ve II.
Mahmut döneminde birçok sefer yapılır. En büyük sefer 1655 yılında Melek Ahmet
Paşa tarafından gerçekleştirilir. Evliya Çelebi’ye göre Sincar Dağı’ndaki
mağaralara sığınan 9 bin Êzîdî top ateşiyle öldürülür.
Tanzimat sonrasında Osmanlı tebasından Müslüman
olmayanların yurttaşlık hakları yeniden düzenlenirken ne gayrimüslim ne de
Müslüman tebaadan sayılan Êzîdîlerden, azınlıkların sahip oldukları haklar
esirgenmiştir.
Hiçbir hukuki güvenceleri bulunmayan korumasız Êzîdîler,
bölgedeki diğer toplulukların da hedefi olmaktan kurtulamamıştır. Müslüman Kürt
aşiretleri, kâfir olarak gördükleri Êzîdîlere yönelik katliamlara girişmiştir.
Êzîdîlere yönelik katliamların en kanlılarından biri, 1846 yılında Bedirhan Bey
tarafından gerçekleştirilmiştir. Botan bölgesinde Osmanlı’ya karşı isyan
çıkaran Bedirhan Bey, bir Kurban Bayramı’nda topladığı yüzlerce Êzîdîyi din
değiştirmeye zorlamış, kabul etmeyen 400 Êzîdîyi bizzat kendi elleriyle keserek
katletmişti. Êzîdîler Bedirhan Bey’den intikamlarını, Bedirhanoğlu isyanını
bastırmak isteyen Osmanlı birliklerine destek kuvvet vererek almışlardır.
Bedirhan Bey teslim olmak zorunda kaldı ve Girit’e sürgün edildi.
Bedirhan Bey isyanından sonra bölgedeki aşiretler üzerine
otoritesini pekiştirmek isteyen Osmanlı idaresi, diğer aşiretler gibi orduya
asker vermelerini istedi. Hiçbir vatandaşlık hakkından yararlanamayan
Êzîdîlere, vergi ve asker verme zorunluluğu getirildi. Ancak Êzîdîlerle iyi
ilişkiler kuran İngiltere’nin Musul konsolosu H. Layard’ın da girişimleriyle
gerek Abdülmecit gerekse Abdülaziz döneminde Êzîdîler diğer gayrimüslim teba
gibi bedel ödeyerek askerlikten muaf tutuldular.
Sultan Abdülhamit bölgede otoritesini sağlamlaştırmak
için Kürt süvarilerinden oluşan Hamidiye Alayları’nı kurmuştu. Kürt
aşiretlerinden asker toplanırken Êzîdîlerin de asker vermesi istendi.
Êzîdîliğinden bedel ödemek suretiyle askerlikten muafiyetleri geçmişte
kalmıştı. Abdülhamit 50 Osmanlı altını yanında üç ay zorunlu askerliğin
gerekliliğine karar vermişti. Êzîdîlerin bölgedeki İngiliz, Amerikan ve Fransız
konsolusluklarından yardım istemesi ve bu konsolosların devreye girmesi de
sonucu değiştirmedi. Üstelik tam tersine Abdülhamit’i Êzîdîlere karşı daha da
sert yaptırımlar uygulamaya yöneltti.
Êzîdîleri “dinsiz ve sapık” olarak gören Abdülhamit,
Êzîdîler eğer İslâmiyeti kabul etmezlerse askerliğin yanında ayrıca ödenmemiş
iki yıllık vergi borcunu peşin ödemelerini istedi. Bu sorunu görüşmek üzere
1891’de Êzîdî aşiret reisleri hükümet tarafından Musul’a çağrıldı. Askerlik
görevinden hiçbir şekilde muaf tutulmayacakları kendilerine bildirildi. O an
kura çekimi yapılarak Kürt beylerinden 22’si askere seçildi. Bunlar arasında
yaşı hayli ilerlemiş Êzîdî beyleri de vardı. Bunlar hemen barakalara
götürülerek dinen yasak olan mavi üniformalar kendilerine zorla giydirildi.
Bu olay Êzîdîler üzerinde olumsuz etkiler yaptı. Askere
gitmeme konusunda dirençlerini sürdürdüler. Abdülhamit, Êzîdîleri cezalandırmak
için olağanüstü yetkilerle donattığı Ömer Vehbi Paşa’yı Musul’a gönderdi.
Musul’a gelen Ömer Vehbi Paşa ilk iş olarak huzuruna çağırdığı Êzîdî Seyhan
beylerine vergilerini ödemeleri ve buna ek olarak da İslâmiyeti kabul etmeleri
dayatmasında bulundu. Laleş Dağı’ndaki kutsal tapınakları Şeyh Adil türbesini
kapattı. Kutsal Melek Tavus heykellerine ve diğer eşyalarına el koydu. Şeyhan
Emiri Mirza Bey ile bazı Êzîdî ileri gelenleri Müslüman olmayı kabul ettiler.
Direnenler ise Ömer Vehbi Paşa tarafından sert bir şekilde cezalandırıldı.
Binlerce Êzîdî katledildi.
Özetle Osmanlının millet sisteminde Êzîdî cemaatlerinin
yeri yoktu. Çünkü inançsız sayılıp dışlanmışlar, Müslümanların ve cihadın
hedefi hâline getirilmişlerdi. Ölümden kurtulanlar zorla asimile ediliyorlardı.
Kürt beylerine bağlı olduklarından II. Mahmut dönemindeki ayaklanmalardan çok
etkilendiler. II. Abdülhamid de Hamidiye Alayları’na katmak istediği Êzîdîleri
Müslüman yapma politikası izlemişti.
1960’lara kadar Êzîdîler hep Müslüman komşularının
tehdidi altında kırsal kesimde tarım yaparak yaşadılar. Türkiye’de Êzîdî
diasporasının tarihi 12 Eylül 1980 askerî darbesinden sonra ivme kazandı.
Türkiye’de çok az kalmış Êzîdîler, Türk Ordusu ile PKK arasındaki çatışmadan
etkilendiler. Sol gruplara yakınlık gösteren Êzîdîler, PKK’ya karşı korucu
olmayı da ret edince doğrudan devlet düşmanı sayıldılar.
Cumhuriyetin Kürtlere uyguladığı asimilasyon politikası
Êzîdîleri de kapsıyordu. Çünkü Êzîdîler de Kürtçe konuşuyorlardı ve Kürtlerle
bazı bakımlardan kültürel benzerliklere sahiptiler.
Devlet, Êzîdîlere vatandaşlık hakkı tanımış değildi.
Nüfus cüzdanlarının din hanesine “dinsiz” yazdırmak istememeleri nedeniyle
çarpı işareti konuluyordu. Bu işaret, Êzîdîlerin inançsız ve Allahsız
olduklarının kabul edildiğini vurgulayan bir damgalamaydı. Zındık (Zerdüşt’ün
kitabı Avesta’dan ayrılıp, onun tefsiri olan Zend’e bağlı Manilere verilen
ad-zandık) sayılmak toplumsal ve siyasi hareket imkânlarını sınırlıyordu.
Damgalayarak tecrit etme ve hedef gösterme Êzîdîleri İslâmlaştırmanın bir yolu
olmuştu. Bir Êzîdî’nin ifade ettiği gibi Êzîdîlerin yurttaş olarak kabul
edilebilmesi için adeta öldürülmeleri ve yeniden Türk olarak doğmaları
gerekiyordu. Êzîdîlerle ilgili algılama Kürtlerden de kötüydü. Çünkü onlar hem
Kürt hem de Müslüman değildiler.
Bilgi Üniversitesi’nden Amed Gökçen, “Êzîdî’yle Yêzîdî
ayrı şeyler. Yezid, Hasan ve Hüseyin’i öldüren Muaviye bin Yezid’e yönelik
negatif bir içeriğe sahip bir tabirdir. İslâm’ı sürekli bölmüş, hatta İslâm’ın
gerilemesine neden olmuş ‘lanetli’ bir kişilik olarak görülür. Êzîdîlere de bir
hakaret olarak söylenir… Êzîdîlerin güneşe, ateşe tapmasıyla uğraşmayalım,
güncel bir yanlışı söyleyeyim: Bu adamlara Kürtçü, bölücü diyorlar ya, büyük
kısmı AKP’ye oy veriyor,” vurgusuyla ekliyor:
“Kürt halkı içerisinde İslâm dışı olan ve tarihsel olarak
XII. yüzyıla dayanan bir topluluk. Mitolojik olarak kökenleri Adem’e gidiyor.
Rivayet o ki, Adem ve Havva kimin üreyeceği üzerine tartışır ve ikisi de
ruhlarını çıkarıp küplere koyar, 40 gün sonra küpler açılır. Adem’in küpünde
Seyid bir Car vardır, yani ‘küpten gelen çocuk’, Havva’nınkinde ise börtü,
böcek, kuşlar vardır. Ve Melek Tavus küpten gelen çocuğa cennetten bir huri
getirir ve bunların birlikteliğinden Êzîdî soyu ürer. Êzîdîler, huri ve insanın
birlikteliğinden, geri kalan bütün milletler ise iki insandan dünyaya
gelmiştir. Şimdi insanları korkutuyorlar ya Êzîdîlikle, kimsenin korkmasına
gerek yok, çünkü kimse çatlasa da Êzîdî olamaz. Anne – babanın Êzîdî olması
lazım ki, sen de Êzîdî olasın. Tam tersine Êzîdîlik’ten çıkmak o kadar kolay
ki!
Bir Müslüman ya da Hıristiyanla birlikte olmak, dinden
çıkmak anlamına gelir. Sevgili bile olamazsınız. Yani Êzîdîlik Ortadoğu’da
yayılacak diye, paniğe gerek yok. Ayrıca bu insanların topluluğu genişletmek,
yaymak ya da hadi bir devlet sahibi olalım, kendimizi yönetilim gibi bir
dertleri yok. Êzîdîlerin derdi var olan cemaati korumak.
Hıristiyanların çan saatleri güneşle eşit, Müslümanların
namaz saatleri de. Êzîdîler de güneşin hareketlerine göre bir ibadet tarzı
benimsemişler: Ama ayrıca güneşe ayrı bir anlam da addetmişler.
Êzîdîler, doğadaki bazı varlıkların ruhları olduklarına
inanır. Ve bu ruhlar belli kişilerde suret bulur. Güneş, Êzîdîlerin önemli
kutsal kişiliklerinden biri Şeyh Şems’in kendisidir. Ve dolayısıyla Êzîdîler,
güneşe dönerek, Şeyh Şems’e döner ve ona bu duaların Tanrı’ya iletilmesini
isterler. Çok yanlış bilinen şeyler var mesela Êzîdîlik, radikal bir tektanrıcı
dindir. Yoksa ‘kötülük meleğine’ tapma ya da o meleğin tanrıya karşı çıkması
mümkün değil. Tam tersine Tanrı, dünyanın ve kainatın yegâne yaratıcısıdır.
Êzîdîlerin bu kadar kötü bellenmesinin sebebi, meleklerin farklı anlatılması.
Êzîdîlere göre Melek Tavus’un Adem’in önünde secde etmemesinin sebebi Tanrı’nın
ilk söylediği söze sadık kalmasıdır. O yüzden Melek Tavus, baş melek oldu ve
kötü değil aksine iyidir ve dünyayı iyi bir şekilde yönetiyor şu anda.
Hakkâri’den başlayıp Musul’a kadar bir bölgede Êzîdîlik
var olmuş ve oradan yayılmış. Diyarbakır, Batman, Mardin, Urfa, Antep, Tunceli,
Erzurum, Erzincan, Muş, Van, Kars; ayrıca Suriye’de var olmuşlar. 1970 sonrası
ise Türkiye’dekiler, 400-450 kişi hariç, Almanya’ya gitmiş. Osmanlı döneminde
ise XVIII. yüzyıl sonunda 240 bin gibi bir nüfus olduğu söylenir. Ama nüfus
sayımında sadece erkeklerin sayıldığını ve Êzîdîlerin göçebe gruplar olduğunu
unutmamak lazım… O dönem de iki temel sıkıntıları var: Birincisi vergi
vermemek, askere gitmemek.
1844 sonrasında Êzîdîlerin de asker olması isteniyor,
ondan önce yok. Ama Êzîdîler eğitimden de kaçıyorlar. Çünkü eğitim ve
askerlikle Müslümanlaştırılmaktan korkuyorlar. Êzîdîlere uygulanan katliamların
nedenlerinin başında da askere gitmemeleri ve vergi vermemeleri var. Hep
devletin görmeyeceği yerlerde yaşamaya gayret ediyorlar. Yerleşik oldukları tek
yer Musul’daki Laleş. Fakat bu görünürlük Türkmen, Kürt aşiretlerinin ve
Osmanlı’nın düzenli olarak Laleş’e saldırmasına, yakıp yıkmasına, kadınlarını
alıp ağalara beylere vermesine neden olmuştur; tıpkı bugünün IŞİD’i gibi…
Yeri geldi anımsatmadan geçmeyelim: “İslâm Devleti
mücahidi Ezîdî kadınları ister cariye olarak haremine alabilir, isterse
satabilir,”[50] diyor IŞİD… Makalede Êzîdîlerin “Allah’a şirk koşanlar” olarak
hiçbir hakka sahip olmadığı ve dolayısıyla IŞİD’in her türlü tasarrufuna açık
oldukları, Ezîdî kadın ve çocukların IŞİD savaşçıları arasında şeriata göre
bölüştürüldüğü yazıyor.
‘BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği’nin Ezîdî raporuna
göre ağustos başından itibaren en az 5.000 erkek IŞİD tarafından katledildi,
4800’ünün adı tespit edilmiş hâlde 7000 civarında kadın ve kız kaçırıldı,
350.000 Ezîdî yerinden edildi. Toplu katliamların yanı sıra kadınlara cinsel ve
fiziksel şiddet uygulandı, onlarca kadın IŞİD’in eline düşmemek için intihar
etti. Yüzlerce çocuk açlıktan öldü.[51] Sadece Tel Afer’deki beş kampta, 3500
kadın ve çocuk zapt ediliyor. Kaçmayı başaranlar, kadınlardan bazılarının yaşlı
ve yüksek rütbeli IŞİD üyeleri ile evlenmeye zorlandığını, pek çoğunun ırzına
geçildiğini ve akrabalarının yaşadığı vahşete tanıklık etmeye zorlandığını
belirtiyor.[52]
Bu zulümle dayanışmayı “paganlık övgüsü” olarak niteleyen
Süleyman Seyfi Öğün’ün “zırva”sına gelince bakın ne diyor:
“Bir kampanya filmi dikkâtimi çekti. 35 aydın elbirliği
yapmışlar ve Êzîdîlerin yaşadığı felâkete tepki vererek, ‘Şengal’e Bir Ses Ver’
sloganıyla bir kamu spotu hazırlamışlar. Öncelikle bu girişim için kendilerini
kutlamak gerektiğini düşünüyorum…
Gelin görün ki, söz spotun içeriğine ve kullanılan
söyleme geldiğinde söz konusu spota dâir izlenimlerim ve duygularım hayli
değişti. Söylemde, yer yer, Êzîdîlerin ‘insanlık’ temelindeki savunusunun
yerini, Êzîdîliğe dâir ölçüsüz bir övgüye bıraktığını gördüm. Meselâ
‘aydınlarımızdan’ birisi şöyle diyordu:
‘Êzîdîler günde üç kez güneşe döner, dua ederler. Belki
de insan soyunun şimdiye kadar söylediği en güzel dualar onlarındır’. Başka bir
‘aydın’ ise Êzîdîlerin felsefesinde düşmanlık ve kin olmadığını, Tanrı Azda’nın
intikam peşinde olan bir Tanrı olmadığını vurguluyordu. Hâsılı ipin ucu
kaçırılmış, Êzîdîlerin savunusu, Êzîdîlik savunusu ile karıştırılmıştı. Hâlbuki
buna hiç gerek yoktu.
Modern entelektüellerin kısm-ı âzâmının, açık ya da örtük
olarak neo-pagan bir zihin ikliminde yaşadığını düşünüyorum… Modern
entelektüel, kurumsal ya da tarihsel dinlerden ise hiç hoşlanmaz. Bu konuda o
kadar önyargılıdır ki, kurumsal dinlerin tarihine getirdiği-bence de haksız
olmayan- eleştirilerini çoğu kez ölçüsüzleştirir… Türkiye’de modern aydınların
paganlık övgüsünü her şekilde görmek mümkündür. Konu İslâmîyet olduğunda,
hırsla İslâmîyet’in pagan yorumlarına sarılırlar. Aslında her paganlık övgüsü,
bir uygarlık olarak İslâmîyet’in, toptan örtük eleştirisi ve reddidir…
‘Êzîdîlerin günde üç defa güneşe dönüp, insanlığın en
güzel duasını ettiklerini’ söylemek, paganlığa övgüdür. Bu vurgunun Êzîdîlerin
dramı ile hiçbir ilişkisi yoktur.”[53]
Gerçekten de Êzîdîleri, kendinden görmeyenler onlara
olmadık zulmü dayatırken; Kürt Êzîdîlerin hatıralarında, günlük hayata sinmiş
ağır ayrımcılık hikâyeleri var. Êzîdî bir kadının mayaladığı yoğurdu haram
saymaktan her nevi Êzîdî malını redde, verilen selama baş çevirip arkasından
bin türlü hurafe yaymaya kadar…
Bugünden bir şey daha: Devlet eliyle boşaltılan köylerine
dönmek isteyen Êzîdîler, topraklarını geri alamazken, buralara yerleşenlerin
tehditleriyle karşı karşıya kalıyor. Güvenlik gerekçesiyle devlet tarafından
90’ların başında boşaltılan bölgelerden biri olan Mardin’in Nusaybin ilçesine
bağlı Efsê köyüne yıllar sonra geri dönmek isteyen Êzîdîler, AKP Nusaybin İlçe
Başkanı Osman Doğru tarafından tehdit edildiklerini söylüyorlar. Devletin
baskısı sonucu o yıllarda topraklarını bırakıp Avrupa’ya giden yaklaşık iki
bini aşkın Êzîdî, 2004 yılında Meclis Genel Kurulu’nda kabul edilen “Terörle
Mücadeleden Doğan Zararların Karşılanması Kanunu” kapsamında köylerine dönmek
istediklerine dair ilgili kurumlara başvuruda bulundular. Ancak döndükleri
topraklarında rahat edemediler…[54]
Êzîdîler’in hâli hâlâ böyle…
“ETNİK TEMİZLİK” KURBANI RUMLAR
‘Balıklı Rum Hastanesi Vakfı’ Başkanı Dimitri Karayani,
“Biz Rumlar çok çektik,” derken; ‘Mehmetçik Vakfı Dergisi’nde yer alan
söyleşisinde Rum ses sanatçısı Fedon Kalyoncu da, gençliğinde deniz subayı
olmak istediği vurgusuyla, “Bağnaz kafalar beni çok üzdü. Askerde de boynum
bükük kaldı. Gayrimüslim askerde sadece piyade olur,” diyerek Türkiye’deki
azınlıklara yönelik ayrımcılığı dile getirmekte sonuna kadar haklıdırlar. Çünkü
onlar anayurtlarındaki etnik temizliğin kurbanlarıdırlar…
Etnik temizlik, kimi somut durumlarda “jenosit”,
“soykırım” gibi kavramlarla ilişkilendirilebilecek de olsa “özdeş” değildir.
Etnik temizlik, genelde “göç ettirmeyi” (tehcir) hedefler ve bu amaç doğrultusunda
hedef gruba yasal, siyasal, ekonomik, kültürel baskılar uygulanır, korkutma
yöntemlerine başvurulur.
Etnik temizlik, Osmanlı topraklarında ilk kez İTC
iktidarı döneminde 1914 yılında özellikle Trakya’da yaşayan Rum nüfusa karşı
uygulanmıştır.
Konuya ilişkin olarak Dr. Ahmet Efiloğlu’nun, ‘Osmanlı
Meclisinde Rum Göçü ve Rum Tehciri Tartışmaları’ başlıklı çalışmasında ele
aldığı, Meclis-i Mebusan’daki özel görüşmelerde Rum mebusların konuşmalarına
göz atarsak:
“Sözü 1914’teki Rum göçüne getiren Trabzon Mebusu
Yuvanidis Efendi, ‘çetevi ve cinai bir siyaset’ ile 150 bin Rumun tehcir veya
teb’id (sürgün-y.n.) ile ülkeden atıldığını, mallarının yağma edildiğini
söylüyordu. Rum mebuslar hırs ve kinle göç ve tehcir meselesini ele
aldıklarından ayrıntıları çok fazla önemsemiyorlardı. Bundan dolayı da en
azından göç ile alâkâlı verdikleri rakamlar birbirini tutmuyordu. Mesela
Yuvanidis Efendi önce 150 bin derken daha sonra bu sayıyı 200 bine çıkarmıştı.
Verdiği soru önergesi ile bu konuların konuşulmasına kapı aralayan Aydın Mebusu
Emanuelidis Efendi soru önergesinde göç eden veya ettirilen Rumların 250 bin
olduğunu söylemişti. Fakat daha sonradan fikir değiştirerek 300 bin rakamını
veriyordu. Tekfurdağı (Tekirdağ) Mebusu Dimistoklis Efkalidis Efendi Yunanistan’a
göç eden Rumlarla alâkâlı 300 bin rakamını veriyordu.”[55]
Sayılar kesin olmamakla birlikte Meclis-i Mebusan eski
reislerinden Halil Menteşe etnik temizlik olgusunu, “Talât Bey, Balkan
Harbi’ndeki hıyanetleri tebarüz eden anasırdan memleketi temizlemeyi ön safa
almıştı… Fakat bu çok ihtiyat isteyen bir işti. Zira yeni bir harbi
doğurabilirdi. Alınan tedbirler şu oldu: Valiler ve diğer memurin resmen işe
müdahale eder görünmeyecek, cemiyetin teşkilâtı işi idare edecek. Bir vaka
ihdas edilmeyecek, yalnız Rumlar ürkütülecek; bu talimat dâhilinde harekete
başlandı. Balkan Harbi’ndeki hıyanetlerinin tepkisi ile maneviyatı bozulmuş
olan Rum halkı gitmek üzere ayaklandı,”[56] diyerek onaylamaktadır.
Aslı sorulursa Osmanlı’da Hıristiyan nüfusa yönelik ilk
ciddi boyutlu katliamlar, 1894 ila 1896 yılları arasında II. Abdülhamid
tarafından gerçekleştirilir. Amaç, Doğu Anadolu’daki Ermeni ve Süryanî nüfusu
budamaktır. Pek çok kaynak, Hamidiye Alayları aracılığıyla gerçekleştirilen bu
katliamlardaki ölü sayısını 100.000’in üzerinde verir. Ancak, İttihatçıların
1913 sonrasında yaptıkları, bu katliamları dahi gölgede bırakır. Yıllara
yayılan bir Hıristiyan Soykırımının ilk mağdurları Rumlar olur.
Her şey, 1914 ilkbaharında, (yani I. Dünya Savaşı
başlamadan önce) Batı Anadolu’daki Rumların göçe zorlanmalarıyla başlar. 1914
yazında yetişkin Rum erkekler (muafiyet bedelini ödedikleri hâlde) askere
alınır ve amele taburlarında çok ağır işlerde çalıştırılırlar. Bu kimselerin
çoğu ölür. Erkekler askerdeyken savunmasız kalan Trakya ve Ege bölgesindeki Rum
köyleri, (İttihatçı hükümetin yönlendirdiği) çetelerin şiddetli saldırısı
altında kalır. Gasplar, cinayetler, tecavüzler bitmek bilmez. Bunları
gerçekleştiren çetelerin önemli bir kısmı Rumelilidir ve hâlbuki kısa bir süre
önce Balkanlar’da kendileri benzeri çirkinliklere maruz kalmışlardır.
Yaşananlara Avrupa’dan büyük tepki gelir. Ancak Birinci
Dünya Savaşı başladıktan sonra, benzeri uygulamalar bu sefer doğrudan devlet
eliyle (ve hatta müttefik Almanların da desteğiyle) gerçekleştirilir. Sonu
gelmeyen vahşet, tecavüz ve yağma olayları neticesinde yüz binlerce Rum ölür,
yüz binlerce diğerleri de Anadolu içlerine tehcir edilir. Tehcirin bir adı da
kansız kıtaldir. Bu ölüm yürüyüşlerinde çok sayıda Rum, açlık, hastalık ve
soğuktan ölür.
Bazı ekonomik hesaplar da yapılmıyor değildir. Konunun bu
yönüyle Celal Bayar ilgilenir ve yok edilen Rumların mallarının Müslüman nüfusa
aktarılması işini yönetir.
Soykırımın Karadeniz ayağı ise, 1916 kışında başlar. Son
dalga ise, Yunanların 1919’da İzmir’e çıkmalarından sonra gelir. Neticede,
İzmir’e çıkan da, Giresun’da köyünde oturan da aynı millettendir. Biriyle
savaşırken diğerini sağ bırakmak olmaz…
1914 ila 1922 arasındaki sekiz yıllık dönemde takriben
750 bin civarında Rum ölür. Sürgün edilenlerin sayısı ise, hem Türk hem de
dünya kaynaklarında 400 ila 500 bin civarında verilir. Bu şekilde, Batı
Anadolu, Trakya ve Karadeniz bölgeleri Rumlardan büyük ölçüde “temizlenmiş”
olur.
İttihatçı liderler, bu insanlık suçlarından yerel
yöneticilerin sorumlu olduklarını iddia ederler. Bir diğer İttihatçı klasiği
ise, operasyon sona erdiğinde, mensupları katledilen kimliğe ait eserlerin
(Türk olmayanlar sanki Anadolu’da hiç bulunmamışlar gibi) tahrip edilmesidir.
Aslında bütün bunları biliyoruz. Mesela, Topal Osman’ın
Karadeniz bölgesinde mağaralara insanları doldurup yakan gözü dönmüş bir
canavar olduğu Kemalist kaynaklarda dahi açıkça belirtilir. Peki, hiç sormak
gelmez mi aklımıza: Topal Osman ve çetesinin mağaralarda yaktığı insanlar tam
olarak kimlerdir? Onlardan böyle şeyler yapmalarını kim istemiştir? Bu
kimseler, nasıl olup da bir şehirden diğerine ellerini kollarını sallaya
sallaya gidip katliamlar yapabilmekte ve bir noktadan sonra birden B.M.M.
Başkanı’nın muhafız kıtasına dahil olabilmektedirler?
Bu bir “sır” değildir! Celal Bayar’ın örgütleyicilerinden
olduğu 1913’te başlayan Ege’deki ‘Rum kaçırtması’na ilişkin marifetleriyle İTC,
bölgede, devlet için bir risk veya tehdit kabul edilen Hıristiyan varlığını
asgari ölçüye indirmek için harekete geçmişti.
Zorunlu göçler 1914 Mart’ından sonra sistematik hâl aldı
ancak gerek büyük devletlerin, gerekse Yunanistan’ın ve Osmanlı Devleti’ndeki
Rum cemaatinin tepkisi üzerine Hükümet, Talat Paşa başkanlığında bir
delegasyonu, çeşitli elçiliklerden birer memur eşliğinde, inceleme yapmak
amacıyla Ege bölgesine yollamak zorunda kaldı.
1 Temmuz 1914’te Osmanlı kabinesine bir rapor sunan Talat
Paşa, raporunda bölgede Rumlara terör ve şiddet uygulandığını itiraf ediyordu.
Sadece Haziran 1914’te Foça’da meydana gelen katliamda Amerikan ve Alman
kaynaklarına göre sadece bir hafta içinde 50 kişi katledilmişti. 25 Haziran
1914 tarihli bir başka rapora göre, bu dönemde İzmir ve civarında katledilenlerin
sayısı ise 500-600 civarındaydı.
Her ne kadar, “1914’teki Rum tehciri hem Yunanistan’ın
yaptığı Müslüman tehcirine tepkidir hem yaklaşan savaş bakımından Batı
Anadolu’yu da Balkanlar gibi kaybetmemek için alınmış bir savunma tedbiridir,”
diyen Taha Akyol’un “mazereti”yle geçiştirilmeye kalkışılsa da durum tam
anlamıyla bir faciaydı.
Ve bu da Nikolaos Stelya’nın, “1922 yılının ekim ayında
İstanbul ve Anadolu Rumları birçok cephede yaşamsal öneme sahip, devasa
sosyo-ekonomik problemlerle karşı karşıyaydılar. Küçük Asya’da Yunanistan’ın
askeri ve siyasi stratejisinin iflası ve TBMM ordusunun kazandığı zafer,
milyonlarca Rumu sosyal felakete sürüklemişti. Türkiye’nin batı kıyılarında
milyonlarca Osmanlı İmparatorluğu tebaası artık çok çetin bir yaşam mücadelesiyle
karşı karşıya kalmıştı. Anadolu’nun batı kıyılarından her gün kalkan kayıklar
Ege adalarına binlerce insan taşımaktaydı. Küçük Asya’da büyük bir tarih
başlığı kapanmak üzereydi. Küçük Asya Rumları vatanlarını, bir daha geri
dönmemek üzere terk etmekteydiler. Aynı durum Doğu Trakya ve Karadeniz için de
geçerliydi. Birkaç ay içerisinde, Trakyalı ve Karadenizli Rumlar vatan olarak
bildikleri topraklardan kopmak zorunda kalacaklardı,”[57] diye tarif ettiği
şeye yol açmıştı…
PONTUS FACİASI
Soykırımlar ile binlerce yıldır bu topraklara kök salmış
olan Rum halkı öldürüldü, işkence ve zulüm gördü, malı mülkü yağmalandı, sağ
kalanları da atalarının topraklarından kovuldu. Üstelik bu işleri yapan Topal
Osman gibi katiller, birer “millî” kahraman olarak yüceltildi, anılarına
heykeller dikildi. Yahya Kaptan isminde bir başka soykırımcının adını taşıyan
mahalleler kuruldu, okullar inşa edildi.
Balkan kökenli bir çeteci olan Yahya Kaptan, ilk
gençliğini emperyalizmin Balkan halkları arasına ektiği nifak tohumlarının
arasında geçirdi.
Böyle bir ortamda bir çeteci olarak büyüyen Yahya, 1913
yılındaki kuruluşundan itibaren Teşkilât-ı Mahsusa’nın önde gelen üyelerinden
biri oldu. Örgüt adına Bulgaristan ve Sırbistan’da çeşitli görevler yerine
getirdi ve “komutan” anlamına gelen “Kaptan” unvanını kullanmaya başladı. Bu
faaliyetleri esnasında Teşkilât-ı Mahsusa’nın artık Harbiye Nezareti’nde bir
daire olan başkanlığı ile ilişkileri tanıdık bir isim, Mustafa Kemal
sağlıyordu. Mustafa Kemal bu dönemde Sofya’da askeri ateşe olarak görev
yapıyordu, ancak görünüşe göre gizli görevlerinden biri Teşkilât-ı Mahsusa’nın
ilişkilerini de düzenlemekti.
Yahya Kaptan bu dönemde Mustafa Kemal’in İTC içindeki
muhalif fikirlerinden etkilendi. Birinci Dünya Savaşı’nda Teşkilât-ı Mahsusa’nın
pek çok üyesi gibi, Ermeni soykırımında etkin rol aldı.
Birinci Dünya Savaşı yenilgisiyle Mustafa Kemal,
Anadolu’ya geçerek daha önce kurulmuş olan Kuvay-ı Milliye derneklerini
örgütlemeye ve birleştirmeye başladı. Esas amacı ulus devlet projesini tamamlamaktı;
bu projenin önünde engel olarak görülen Hıristiyanların katli ise onun
döneminde de aynı hızla devam etti. 19 Mayıs 1919 sabahı Samsun’a çıktığında,
ilk görüştüğü kişilerden birinin kanlı katil Topal Osman olması bir tesadüf
değildi.
Yahya Kaptan, o dönemde Erzurum’da olan Mustafa Kemal’e
bir telgraf çekerek emrinde olduğunu bildirdi. Mustafa Kemal de cevaben
bulunduğu yerde güçlü bir örgüt kurmasını ve hazır beklemesini bildirdi. Aldığı
bu emir üzerine Yahya Kaptan hızla örgütlenmesini tamamlayarak Kocaeli
Yarımadası’ndaki Rum nüfusun üzerinde müthiş bir baskı uygulamaya başladı.
Topal Osman’ın Karadeniz’de yaptıklarını İzmit ve bölgesinde yapıyor, Rum halka
kan kusturmak suretiyle bölgeden kaçıp gitmelerini sağlıyor, buna
yanaşmayanları katlediyordu. Bir süre sonra uyguladığı zulüm ayyuka çıkınca,
Mustafa Kemal’e şikâyet telgrafları yağmaya başladı. Mustafa Kemal, Nutuk’ta da
ayrıntılı bir şekilde anlattığı üzere, Yahya Kaptan’ı aklamak için müthiş bir
çaba içine girdi.
Topal Osman’dan Yahya Kaptan’a uzanan Karadeniz’deki
icraatlar şahsında 19 Mayıs, Türkiye’deki anlamının çok dışında, dünyanın belli
yerlerinde, özellikle Yunanistan’da yas anlamı taşıyor.
19 Mayıs 1919 tarihi Karadeniz halkları açısından yeni
bir tarihin başlangıcıdır. Bu tarihe kadar İTC’nin 1915’de Ermeni Soykırımı ile
başlayan “Anadolu’yu Müslüman olmayanlardan temizleme operasyonu”nun Pontos
Rumlarına karşı bu kez daha “deneyimli” olarak devamının, yani “ikinci etap”ın
başladığı tarihtir. Bu tarih Pontos Soykırımı tarihidir.
Bu tarihte XX. yüzyılın başında Pontuslu Rumlar, 353.000
kurbanla ikinci büyük soykırıma maruz kalmışlardır. 1922 yılına kadar
katledilenlerin 134.078’i Amasya, Samsun ve Giresun’dan; 27.216’i Niksar’dan;
38.434’ü Trabzon’dan; 64.582’si Tokat’tan; 17.479’u Maçka’dan; 21.448’i de
Şebinkârahisar’dandı…
Pontoslu Rumlar açısından soykırımda dini motif tayin
edici olmuştu. Hıristiyan olan Pontoslu Rumlar ya imhayı ya da İslâmiyet’i
seçmek zorunda bırakılmışlardı.
Pontos halkı, Trabzon’un düşüş tarihi 1461’den bu yana
Osmanlı egemenliği altında, katliamlara, sürgünlere, köleleştirilmeye, akla
gelebilecek bütün insanlık dışı muamelelere maruz kalmıştır. Bu politikanın
doruk noktası, XX. yüzyılın soykırımıydı.
Soykırıma varacak olan yol, 1908’den kısa bir süre sonra
İTC tarafından belirlenmiştir. 1919’dan 1923’e kadar da, Mustafa Kemal
tarafından uygulanmıştı.
Bu cinayetin işlenişinde önemli bir kavrama, “sistematik”
kavramına dikkat etmek gerekir. Küçük Asya’nın bütün alanlarını Türkleştirmek
ve İslâmlaştırmak için İttihatçılar ve ardılları Kemalistler tarafından
uygulanan plan ve yöntem bunun en açık kanıtıdır. Pontos halkının erkeklerinin
köle olarak çalışma kamplarına sokulması sonucu bütün köyler ateşe verilmiş,
sağ kurtulanlarsa, İslâm dinine geçmeye zorlanmıştır. Kadınlar ve yaşlılar
yollarda öldürülmek maksadıyla sürgüne gönderilmişlerdir.
Hıristiyanlara ait ne kadar dini okul, kilise vb. sosyal
kurum varsa tümü ya yakılmış, tahrip edilmiş ya da camiye dönüştürülmüştür.
Osmanlı ordusunun namlı komutanlarındandı Vehip Paşa.
Alman danışmanlarıyla birlikte bir askeri güvenlik planı hazırladı.
Askere çağrılan Rumların büyük bir bölümü orduya katılmak
yerine dağlara çıkarak firari olarak yaşamayı tercih etmişlerdi. 1915 yılında
yaşanan Ermeni Soykırımı’nın ardından sıranın kendilerine geldiğini düşünen,
Pontos (Karadeniz) Rumları partizan örgütlenmeleri oluşturmaya başladılar.
İşte bu koşullarda Osmanlı Devleti “Ermeni Tehciri”nin
ardından ikinci bir tehcir kararı aldı. Hükümet “savaş alanlarına, askeri
tesislere yakın ve casusluk faaliyetlerinin görüldüğü Rum yerleşim bölgelerini
öncelikli tahliye edilecek bölgeler” olarak belirledi.[58]
1916 RUM TEHCİRİNİN YAPILDIĞI BÖLGELER
İSTANBUL VE GÜNEY MARMARA: Boğaziçi (Yeni Mahalle), Şile, İmralı
Adası, Bandırma (Marmara Adası, Kapıdağ Yarımadası, Paşalimanı), Erdek,
Karacabey, Bursa, Mudanya.
EGE: Ayvalık,
İzmir (Kilizman ve Ayasuluğ), Akhisar, Söke, Kuşadası, Milas, Bodrum.
AKDENİZ:
Antalya, Kaş, Fethiye, Alanya, Tarsus, Mersin, Adana.
PONTOS:
Zonguldak, Kastamonu, Sinop, Bafra, Samsun, Çarşamba, Giresun
(Tirebolu), Trabzon.
İÇANADOLU:
Konya.
KÜRDİSTAN:
Erzincan.
“Sevkiyat” diye bahsedilen sürgün Karadeniz’de, 1916
yılının Kasım ayı ortalarında hayata geçirildi. Soğuk ve karlı bir kış
yaşanmaktaydı ve bu çetin kış koşullarında Rumlar çoluk, çocuk, yaşlı, genç
tümüyle yerlerini yurtlarını bırakıp, üstelik yanlarına taşıyabilecekleri
birkaç şeyden fazlasını da almalarına izin verilmeksizin güneye doğru yollara
çıkarıldılar. Emrin istisnası yoktu; ne hastalara, ne yola çıkamayacak kadar
yaşlı insanlara anlayış gösterildi.
Yola çıkarken akıllarındaki tek şey, bir yıl önce dere
boylarında kesilip atılan ya da kiliselere doldurulup, canlı canlı yakılan
Ermenilerdi. Şimdi sıra onlara gelmişti işte.
“Yerlerinden, yurtlarından sökülüp yollara vurulan bu
insanların ayrıldıkları köy ya da kasabalara dalan Teşkilât-ı Mahsusa denetimli
çeteler, önce yağma harekâtına girişecekleri; ardından gidenlere ait tek bir iz
kalmayacak şekilde ortalığı yakıp yıkacaklardır. Karadeniz’in ünlü fırtınaları
ve sağanak yağmurları da yanıkları temizleme işine soyunacak, bir süre sonra bu
yerlerde Rumlara ait en küçük bir işaret dahi kalmayacaktır. Sanki Tirebolu’dan
Samsun’a kadar olan bölgede asırlardır Müslüman halktan başka kimse
yaşamamıştır.”[59]
Dağlara sığınanların dışında, gidenlerin büyük çoğunluğu
bir daha geri dönemeyecekti. İttihatçıların onlara hazırladığı kader bununla
sınırlı değildi. Bu sürgünde varılacak yer ölümdü. 50 km. güneye çekilmeleri
kararı alınmasına rağmen kat edecekleri yol kimi zaman 200 km. olmuştu.
Yol boyunca soğuktan donmuş, hastalıklardan kırılmış,
açlıktan bitkin düşmüşlerdi. Sürgün öncesi katliamlardan kurtulanlar, ya da
sürgüne gönderildiği hâlde koşullara direnerek yaşayabilen ve bir biçimiyle
yurtdışına çıkmayı başaranlar, olayların canlı tanıklığını yapmışlardı. Ama bu
insanların seslerini duyurabilmeleri, doğal olarak çok zaman almış,
İttihatçıların bu kanlı planının işleyişine engel olamamıştı.
Tarihçilerin “Beyaz Ölüm” olarak adlandırdıkları bu plan
sonuna kadar büyük bir serinkanlılık ve “başarı” ile uygulanmıştı. 1916 yılının
Kasım ayında Karadeniz’de 150 bin Pontos Rum’unun katline sebep olan Beyaz
Ölüm, Karadeniz Rumlarına yönelik planın sadece birinci adımıydı.
İkinci adımı Mustafa Kemal tamamlayacaktı. Tarih Mayıs
1919’u gösterdiğinde Mustafa Kemal ve 34 arkadaşı Samsun’a doğru yola çıkmak
üzere İngiltere Başkonsolosluğu’ndan vize almışlardı. Aynı tarihte İstanbul
Meclisi de Mustafa Kemal ve arkadaşlarının Samsun’a gidişini onaylamıştı…
Resmi tarihin anlattığı gibi yıkık dökük bir gemiyle
İstanbul Hükümeti’nden ve İngilizler’den gizli olarak Samsun’a gidilmiyordu.
Oldukça lüks döşenmiş ve dönemin teknolojisine uygun olan Bandırma Vapuru
limandan demir aldığında, bir ulusu yok edecek ve bir ülkenin tarihini kanla
baştan yazacak bir süreç başlıyordu…
Bandırma Vapuru Mustafa Kemal’in 9. Ordu Müfettişi olarak
resmen Karadeniz’deki Rum köylerine yapılan tecavüzleri engellemek ve asayişi
düzeltmek için yola çıkmıştı. Ancak ilk işi Topal Osman ve çeteleriyle görüşmek
oldu. Topal Osman ve çeteleri mağaralara doldurdukları insanları içeriye gaz
verip boğarak öldürürken, tehcirler de Ermeni, Rum ve Süryanî halktan her
yaştan genç, ihtiyar, çocuk ve kadınların açlık, soğuk ve özel çetelerin
saldırılarıyla yol açmıştı.
Kurulan İstiklal Mahkemeleri, sorgusuz sualsiz öğretmen,
mühendis, sanatçı, sporcu, yüzlerce Rum aydınını idam etti. Topal Osman ve
çeteleri aracılığıyla Pontoslu Rumlara karşı yürütülen saldırı ve imha
operasyonları yeterli sonuç vermeyince, Mustafa Kemal başına Nurettin Paşa’yı
geçireceği merkez ordusunu kurdu. Merkez ordusunun görevi Karadeniz’deki bütün
Rumları imha etmekti!
Söz konusu güzergâhta 353 bin Pontoslu Rum, 1914-1918
tarihleri arasında İttihatçılarca, 1919-1923 yılları arasında Mustafa Kemal’in
emriyle; ölüm yürüyüşlerinde; Mustafa Kemal’in sadık katilleri Topal Osman,
İpsiz Recep gibilerinin oluşturduğu çetelerin, ya da Nurettin Paşa’nın Merkez
Ordusu’nun işkence, ev ve köy yakmalarıyla; kadınlara ve kızlara tecavüz
edilerek; mağaralarda boğdurularak; kiliselerde diri diri yakılarak; İstiklal
Mahkemeleri’nin kararlarıyla idam edilerek katledildi.
1 milyon 250 bin Pontoslu Rum “mübadele anlaşması” ile
Anadolu’dan sürgün edildi. Bütün Karadeniz’de 1920’lerin başından itibaren
hızla asimilasyon politikaları hayata geçirildi. Geride kalan Rumlar zorla
Müslümanlaştırıldı/ Türkleştirildi, daha önce Müslümanlaştırılanlar da
Türkleştirildi. (Lazlar gibi![60])
Lazlara, Gürcülere ve Ermenilere (Müslüman Ermeniler/
Hemşinliler) Türkçe öğrenmeleri dayatıldı, şarkı sözleri, öyküleri, fıkraları
Türkçeleştirildi. Türkçe dışındaki bütün diller yasaklandı. Şehir, kasaba ve
köy isimleri değiştirildi, Türkçe isimler verildi. Her kesimden muhalifler
istisnasız imha edildiler…[61]
Özetle Resmi bellekte Mustafa Kemal’in Samsun’a çıkarak
Kurtuluş Savaşı’nı başlattığı gün olarak yer alan 19 Mayıs, Türkiye’de
‘Atatürk’ü Anma Gençlik ve Spor Bayramı’ olarak kutlanırken, Yunanistan
Parlamentosu, 24 Şubat 1994’te Pontus bölgesinde yaşayan Rum nüfusun 1914-1923
kesitinde katline, tehcirine atıfta bulunan önergenin akabinde 19 Mayıs gününü
‘Soykırım Kurbanlarını Anma Günü’ olarak kabul etti.
YAKILAN İZMİR!
Nihayet yakılan İzmir!
İzmir’de, “Kültürpark” ya da “İzmir Fuarı’nın kurulduğu
yer” olarak bilinen alan, İzmir’in yangın yeridir; Ermeni ve Rum mahallesidir.
İzmir yangınında ne hikmetse Frenk, Rum ve Ermeni
mahalleleri baştan aşağı yanmış, gene ne hikmetse Türk ve Yahudi mahallelerine
hiçbir şey olmamıştı. (Nasıl olabilirdi ki? Nurettin Paşa çıkışlara asker
döşemiş, ne Rum ve Ermeni’lerin kaçmalarına ne de yangının sıçramasına izin
veriyordu!)
Yangın bölgesinin enkazı, on yıl kadar öylece kaldı. Bu
kesim, yıkıntıları eşeleyen, özellikle “gömü” arayan ve işlerine karışana bıçak
çeken lumpenler yüzünden tehlikeli, geceleri yaklaşılmaz, karanlık bir bölge
oldu.
Frenk ve Rum mahallelerinde, özellikle Kordon’da kimi
binalar zaman içinde restore edildi, çoğunun yerine yenisi yapıldı. Kraemer
Palace otelinin enkazı temizlendi, o boşluk bir meydan olarak bırakıldı ve
ortasına da kocaman bir Atatürk heykeli konduruldu. Aya Fotini katedralinin
yerine de Büyük Efes oteli…
Ermeni mahallesi de temizlendi ve şehrin göbeğinde kalan
o kocaman boşluk da fuar alanı oldu böylelikle!
Resmî zırvaları bir kenara bırakırsak;[62] “Neden” ve
“Nasıl” mı?
Bunun yanıtı için biraz öncelere dönmek gerek: XVII.
yüzyıldan itibaren şehir ahalisi beş mahallede toplandı. Türk/Müslümanlar
Kadifekale eteklerinde yaşıyorlardı. Yahudilerin iki toplu mahallesi vardı.
Biri Kokaryalı’nın (bugünkü Güzelyalı) Salhane bölgesinde, diğeri
İkiçeşmelik’in ‘Agora’sındaydı. 1648’de, 22 yaşındayken beklenen Mesih’in
kendisi olduğuna inanan, 1665’te Osmanlı devletine karşı harekete geçen,
1666’da yargılanması sırasında Müslümanlığı kabul ettiğini açıklayan Sabetay
Sevi de bu mahallede doğmuştu. Bugün Bahribaba Parkı diye bilinen yer (1916
yılına kadar) Yahudi mezarlığı, yani Maşatlık idi.
Ermeniler bugünkü fuar alanından Alsancak yönünde
Lunapark’ı içine alan, oradan Kahramanlar yönüne doğru kıvrılarak Gar’ın
kuzeyinden Hilal’e uzanan bölgede (Haynots’ta) yaşıyorlardı. Rumlar, İtfaiye ve
Alsancak arasındaki bölgede (Mortakiya’da) oturuyorlardı. Avrupalılar
(Levantenler) ise bugünkü Bornova, Buca ve Seydiköy’de oturuyordu.
Gayrimüslim mahallelerinde şık konutlar, kiliseler,
tiyatro salonları, kafeler, lokantalarda şen ve müreffeh bir hayat yaşanıyordu.
1867’de San Francisco’da yayımlanan Daily Alta California için Quaker City adlı
gemiyle Avrupa’yı ve ‘Kutsal Topraklar’ı kapsayan bir geziye çıkan ünlü
Amerikalı hiciv yazarı Mark Twain, gezi sırasında uğradığı İzmir’in Türk,
Yahudi, Levanten ve Ermenilerden oluşan çokkültürlü atmosferinden çok
etkilenmişti örneğin.
Şehrin kalbi ise Frenk Sokağı’nda atıyordu. Bu sokakta,
Manchester’dan gelen pamuklular, Lyon’dan gelen ipekliler, St. Etienne
taftaları, St. Quintin muslinleri, Roubaix ve Reims yünlüleri, Bohemya’da
dikilen fesler, Milano’dan gelen hintyağı, İtalya ve Almanya’dan gelen kinin ve
sülfat, Londra’dan gelen baharat alınıp satılıyordu. İzmir Limanı, XX. yüzyılın
başlarına kadar Osmanlı İmparatorluğu’nun değil, Akdeniz’in, hatta dünyanın en
önemli ticaret limanlarından biri olmaya devam etti. Şehrin kozmopolit yapısı
da aynen sürdü. Bu yıllarda İzmir’de 35 basımevi, 30 gazino, 57 otel, 150 okul,
81 eczane, 15 hastane ve 269 meyhane vardı. 3’ü Osmanlıca, 3’ü Rumca, 4’ü
Fransızca, biri İspanyolca olmak üzere 11 gazete ile bir Ermenice, 1 Rumca
dergi yayımlanıyordu.
Osmanlı İmparatorluğu asırlarca İzmir’in bu çokkültürlü,
çokdilli, çokmilletli, çokdinli yapısına saygıyla yaklaştı ama 1909’daki 31
Mart Olayı’ndan itibaren iktidara yavaş yavaş ağırlığını koyan İttihatçıların
kafasını en çok “İzmir’in hakiki sahibi kim?” sorusu meşgul etti. Aslında hedef
Ayvalık’taki 120 bin, Çanakkale’deki 90 bin, İzmir’deki 190 bin, Urla ve
Çeşme’deki 130 bin Rumun kaçırtılması ve bölgenin tamamen Türkleştirilmesi,
Müslümanlaştırılmasıydı.
İTC’nin yeraltı kolu Teşkilât-ı Mahsusa’nın liderlerinden
Kuşçubaşı Eşref’e göre: “Ege havalisindeki temizleme işini, ordu olarak Pertev
Paşa’nın (Demirhan) kumandasında olan Dördüncü Kolordu’nun Erkânı Harbiye Reisi
Cafer Tayyar Bey (Eğilmez), mülki amir olarak İzmir Valisi Rahmi Bey, İTC
Fırkası namına da mes’ul murahhas Mahmut Celâl Bey (Bayar) ifa edeceklerdi.
Plan uyarınca Kuşçubaşı Eşref’in yönetimindeki çeteler Rum köylerine baskınlar
yaptılar, eli silah tutan Rum gençleri, Amele Taburları’na sevk edildi. Kaçışı
hızlandırmak için ‘Gâvur’ İzmir’in camilerinde hocalar gayrimüslimlerden mal
alınmasını boykot için vaazlar verdiler. Geceleri Rum dükkânları renkli
boyalarla işaretlendi, yerli-yabancı tüm kurumlara Rum çalışanları işten
çıkarma emri verildi ve hedefe ulaşıldı. Rum kaçırtmasının başındaki
isimlerden, Galip Hoca namlı Celal Bayar, 1967’de yayımlanan hatıratında
Birinci Dünya Savaşı öncesi sadece İzmir ve civarından 130.000 dolayında Rumun
zorla Yunanistan’a göç ettirilmiş olduğunu yazmıştı…
Celal Bayar ‘Ben de Yazdım’ başlıklı anı-kitabında
Teşkilât-ı Mahsusa’nın önde gelen ismi Kuşçubaşı Eşref’in İTC merkezine verdiği
rapora dayanarak, Birinci Paylaşım Savaşı başında kendisinin “İzmir’i
fethetmeye” gönderildiğini yazar. Görev kısmen başarılır, yüz bini aşkın Rum
terör estirilerek yerlerinden sürülür. Ama “yarım fetih, fetih değildir!”
Nihayet İzmir 9 Eylül 1922 günü “Feth”edilir!
Celal Bayar şöyle devam eder anılarında: “Bu mücadele bir
şehri (İzmir) kurtarmak savaşı değildi… ticareti reayanın (Hıristiyan
uyrukların)… elinden kurtarmak savaşı idi. Tedbirler soyut askerî ve idarî
alanda kalmış olsaydı, istenen amaç asla gerçekleşmeyecekti… Gâvur İzmir’in
Türkleştirilmesinde bu hareket, idarî egemenliğe rağmen, bir toprağa gerçekten
sahip olmanın anlamını bizlere ancak bugün anlatabiliyor.”
Cumhuriyet’in “Üçüncü Adam”ı, üçüncü cumhurbaşkanı
İzmir’i “kurtarmak” diye bir derdimiz yoktu diyor açıkça!
Böylelikle 15 Mayıs 1919 günü çıkarma yapan Yunan
askerlerine ilk kurşunu atarak Milli Mücadele’yi başlatan İzmir, 9 Eylül
1922’de Milli Mücadele’nin bittiği şehir oldu aynı zamanda. Ama şehrin kurtuluş
sevinci çok kısa sürdü; çünkü 13 Eylül 1922 günü resmi tarihçilere göre
Haynots’ta başlayan ve aralıklarla 30 Eylül’e kadar süren korkunç yangında
sadece Haynots değil, Mortakiya ile Frenk Mahallesi’nin bir bölümü de yandı. Ne
hikmetse Türk mahallesinin sınırında duran yangında yaklaşık 25 bin ev, işyeri,
kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok oldu.[63]
13 Eylül’de pek çok noktadan birden başlayan yangın, o
ana kadar denizden esen hâkim rüzgâr imbatın yerini, güney-güneydoğu yönünden
esen rüzgârın almasıyla 14 Eylül’de batıya doğru yayılmıştı. Yangın 15 Eylül’de
kontrol altına alındı ama ancak 18 Eylül’de söndürülebildi. 23 Eylül günü Hisar
Camii arkasında yeni bir yangın başladı. Şehrin tekrar güvenli hâle gelmesi 30
Eylül’ü bulacaktı. Bu tarihe kadar Ermeni, Rum mahalleleri tamamen, Avrupalıların
yaşadığı Frenk mahallesi ise kısmen yanmıştı. Muhtemelen 15 Eylül’de rüzgârın
tekrar imbata dönmesi sayesinde Türk ve Yahudi mahalleleri zarar görmemişti.
Mustafa Kemal’in yaveri Salih Bozok’un anlattığına göre
alevler ‘Gavur İzmir’i bir kül yığınına dönüştürürken, ileride Mustafa Kemal’in
kayınpederi olacak Uşakizade Muammer Bey’in Göztepe’deki köşkünde bir ziyafet
verilmekteydi. Bozok şöyle devam eder:
“Gazi, terasta kurulmuş olan sofraya Fevzi ve İsmet
paşalardan başka beni, Muzaffer’i ve ev sahibimiz Latife Hanım’ı aldı. Fevzi
Paşa Hazretleri’nden başka herkes önündeki kadehleri zevkle doldurdu. Mezeler
çeşitli ve nefisti. Fevzi Paşa içki içmediği hâlde kalamar tavadan tabağına
öbek öbek alıyor, ‘Bu İzmir’in kalamarı da pek başka oluyor, aman pek özlemişim’
diye afiyetle yiyordu. Velhasıl herkes son kertesine kadar sofradan ve başlayan
geceden memnundu.[64]
Gerçek Falih Rıfkı’nın şu satırlarında gizlidir:[65]
“Gâvur İzmir karanlıkta alev alev, gündüz tüte tüte yanıp bitti. Yangından
sorumlu olanlar, o zaman bize söylendiğine göre, sadece Ermeni kundakçıları mı
idi? Bu işte o zamanki ordu komutanı Nureddin Paşa’nın hayli marifeti olduğunu
da söyleyenler çoktu. Atatürk’ün Nureddin Paşa’yı eskiden beri sevmediği
Nutuk’unda görünür. (…) Kibirli, dar kafalı, zulüm ve ceberut düşkünü bir kimse
idi. Bu yüzden bir zamanlar Millet Meclisi kendini harp divanına verip mahkûm
bile ettirmek istemişti. (…) Nureddin Paşa’nın biri İzmir’de, biri İzmit’te
tertip ettiği iki linçin hikâyesi gene o vakitler, bizi ikrah içinde
bırakmıştır (iğrendirmiştir). Bunlardan biri İzmir metropoliti Meletyos
[Hrisostomos], öteki de Peyam-ı Sabah yazarı Ali Kemal’dir.
Bildiklerimin doğrusunu yazmaya karar verdiğim için o
zamanki notlarımdan bir sayfayı buraya aktarmak istiyorum: Yağmacılar da ateşin
büyümesine yardım ettiler. En çok esef ettiğim şeylerden biri, bir fotoğrafçı
dükkânını yağmaya giden subay, bütün taarruz harpleri boyunca çekmiş olduğu
filmleri otelde bıraktığı için, bu tarihi vesikaların yanıp gitmesi olmuştur.
İzmir’i niçin yakıyorduk? Kordon konakları, oteller ve gazinolar kalırsa,
azınlıklardan kurtulamayacağımızdan mı korkuyorduk? Birinci Dünya Harbi’nde
Ermeniler tehcir olunduğu vakit, Anadolu şehir ve kasabalarının oturulabilir ne
kadar mahalle ve semtleri varsa, gene bu korku ile yakmıştık. Bu kuru kuru
tahripçilik hissinden başka bir şey değildir. Bunda bir aşağılık duygusunun da
etkisi var. Bir Avrupa parçasına benzeyen her köşe, sanki Hıristiyan ve yabancı
olmak, mutlak bizim olmamak kaderinde idi. Bir harp daha olsa da yenilmiş
olsak, İzmir’i arsalar hâlinde bırakmış olmak, şehrin Türklüğünü korumaya kâfi
gelecek miydi? Koyu bir mutaassıp, öfkelendirici bir demagog olarak tanımış
olduğum Nureddin Paşa olmasaydı, bu facianın sonuna kadar devam etmeyeceğini
sanıyorum. Nureddin Paşa, ta Afyon’dan beri Yunanlıların yakıp kül ettiği Türk
kasabalarının enkazını ve ağlayıp çırpınan halkını görerek gelen subayların ve
neferlerin affedilmez hınç ve intikam hislerinden de şüphesiz kuvvet almakta
idi.”[66]
Nihayet İzmir yangını esnasında bizzat İzmir’de, hatta
Mustafa Kemal’in yanında bulunan Falih Rıfkı’nın bu tanıklığı, bu güne kadar
herhangi bir devlet kurumu tarafından yalanlanmış değil. “Falih Rıfkı
yalancıdır”, “söyledikleri gerçek değildir”, “bunu şu şekilde kanıtlayabilirim”
iddiasıyla ortaya çıkan bir kimse de yok. Dolayısıyla, Falih Rıfkı’nın
anlattıklarına itibar etmemek için bir neden de yok. “Çankaya” kitabının yeni
baskılarından İzmir yangınıyla ilgili bölümlerin çıkarılmış olduğu gerçeği ise
olsa olsa bir ‘suçu kabul’ ifadesi olabilir.
Dört gün süren yangının ardından, İzmir’in önemli bir
bölümü harap oldu. Yangında yaklaşık 2.6 milyon metrekarelik bir alan, 25 bin
ev, işyeri, kilise, hastane, fabrika, depo, otel ve lokanta yok oldu. Türk
ordularının önünden İzmir’e doğru sürülen Rum ve Ermeni sayısının İzmir’de
yaşayanlarla birlikte 500 bin kadar olduğu tahmin ediliyordu. Bunların yaklaşık
320 bin kadarı gemilerle ve bulabildikleri her şeyle canlarını kurtarmak için
denize açıldılar. Bu zoraki göçmenlerin bir kısmı Atina’ya yerleşerek “Nea
Smyrna” semtini kurdular. Geriye kalan 180 bin Rum ve Ermeni ise yangın
öncesinde ve esnasında hayatlarını kaybettiler.
VE MÜBADELE…
Yılmaz Karakoyunlu’nun, “Bugünün şartları itibariyle
baktığımızda Türkiye’nin nüfusun yüzde 80’i göçmen,” notunu düştüğü
coğrafyamızda tüm bunlarla birlikte Ömer Şahin’in, “1 milyon 300 bin Rum,
Ermeni ve Yahudi’yi Anadolu’dan gönderdik. 800 bin Müslümanı da yerlerine
aldık. Adına da ‘mübadele’ dedik. Ne gelenler unuttu ne gidenler doğduğu toprakları…
Siz hiç doğduğunuz topraklardan sürüldünüz, yıllarca birlikte olduğunuz
komşularınızdan koparıldınız mı? Sonra da boşalttığınız yerlere yine sizle aynı
kaderi paylaşanlar yerleştirildi mi? Ne acı bir durum değil mi? İşte ‘mübadele’
dediğimiz olay bu,” diye tarif ettiği trajedi yaşandı/ yaşatıldı…
Osmanlı Devleti 1912 yılında, Balkan Savaşı sonrasında
Rumeli’deki topraklarının neredeyse tamamına yakınını kaybeder. Böylece Osmanlı
tebaasıyken bir anda başka bir devletin azınlık statüsündeki vatandaşları
konumuna düşen yüz binlerce “Müslüman Türk” kalmıştır geride…
Ayrıca 1922’de Yunan ordusunun Anadolu’dan mağlup
ayrılmasının ardından Rumlar da artık Anadolu’da can ve mal güvenliğini
kaybettiğini düşünür. Bunun üzerine Lozan’da 30 Ocak 1923 tarihinde, Türkiye
ile Yunanistan arasında mübadeleyi öngören sözleşme imzalanır. 1923 yılında
imzalanan Lozan anlaşmasının nüfus mübadelesi (değişimi) gereğince iki ülke
arasında o tarihten itibaren din esasına dayanan zorunlu bir göç yaşanır.
Sözleşme 19 maddeden oluşur. Sözleşme gereği 1 Mayıs 1923
tarihi itibariyle Türkiye topraklarındaki Rum Ortodoks nüfus ile Yunanistan
topraklarındaki Müslüman nüfus arasında zorunlu göç uygulaması şarta bağlanmış
olur. Birçok kentte, kasabada “yerli nüfus” Rumlarla, Ermenilerle birlikte bir
yaşam sürdürürken, Rumlar beklemedikleri ve unutulmayacak dramlar, trajediler
içeren köklü bir değişimle sarsılırlar. Beklenmedik bir anda büyük bir göç
dayatılır. Türkiye ve Yunanistan arasında imzalanan nüfus değişimi anlaşması
ile Rumlar zorunlu göçe tabi tutulmuştur. Göç eden Rumların yerine “oraların
yeni sahipleri” yerleştirilir.
Mübadelede (değişim), Yanya, Selanik, Drama, Kavala,
Vodina ve Girit’ten Türkiye’ye gelen nüfus Doğu Trakya ve Batı Anadolu’da Rum
azınlığın ayrılışı ile boşalan yerlere iskân edilmişlerdi. Sözleşmenin 14.
maddesi gereği “göçmenlere yeni geldikleri ülkede geride bıraktıkları mallara
eş değer nitelikte ve değerde mal verileceği” belirtilmiştir.
Ulus devletin mübadele zorbalığıyla, öz topraklarından,
köklerinden koparılmış fidanlar gibi, zorla göçe ve acı dolu serüvenlere sürgün
edilenlerin travmaları bugünde hâlâ canlıdır…
Mesela… İzmir doğumlu mübadil şarkıcı Angela
Papazoğlu’nun anılarında şunları diyor:
“Şarkı söylediğimi gören, acı çekmediğimi zanneder.
Hâlbuki ben şarkılarla acımı dindiriyorum. İzmir’deyken, hep şarkı söylerdim.
Şimdi İzmir’i kalbimde taşıyorum. Yetmiyor… Rüyalarımıza ne oldu acaba? Yine
İzmir’deyken ‘Bornova gemisi beni Atina ve Pire’ye götürmek için kaç para
istersin’ şarkısını söylerdim… Ne Atina’sı? Ne Pire’si? Biz burası için mi
hasret duyup şarkılar söyledik? Ben denizle konuşuyorum! Bana ne diyor, biliyor
musun? ‘Canlı kalmak istiyorsan, unutma. Unutmak günahtır!’ İzmir’de tüm
sıkıntılarımızı şarkılarla anlattığımızı unutmuyorum. En büyük efkârımızın ne
olduğunu biz de bilmiyorduk? Neydi biliyor musun? En büyük efkârımız her şey
seni yok etmek için uğraşırken, tekrar dünyaya geldiğinde ve sana nereli olmak
istersin sorusunu sorduklarında, sen çekinmeden yine İzmirli dersin. Ve yine
adının Angela Papazoğlu olmasını istersin. Tekrar öldüğümde ise, acı
defneyaprağını tekrar ağzıma sokun, gocunmam! Yeter ki İzmirli olayım…”
“İzmir’de rembetikodan, batı şarkılarına kadar her türden
çalıp söylerdik. Şarkılar, türküler, Girit şarkıları, Trakya ezgileri, Yanya
havaları, Çiftlerin dansı eşliğinde vals geceleri… Aklınıza ne gelirse, her
telden çalıp söylerdik. Operalardan bile… Müşterilerimizi memnun etmek için her
milletten en az bir şarkı bilirdik. Yahudice, Ermenice hatta Arapça bile
söylerdik… Herkesi sevdiğimiz gibi, herkes de bizi severdi. Şarkılarımızı çıkar
amaçlı söylemezdik. Şarkı söyleyip dans etmek bizim için ruhun özgürlüğünü var
etmek demekti.”
“İzmir’in şarkıları çoktur. Günlerce okusan bitmez.
Herkes ve her şeyle ilgili bir şarkı yazılmıştır. İnsanlar, semtler, meslekler…
İzmir şarkıları ada şarkılarını geçerdi… Sayısız şarkılarımız vardı… Bir
insanın üçyüz bin şarkı bildiği söylenirdi. Nasıl hatırlayayım ki? Her seferinde
aklına ne gelirse… Ağzına atıp denediğin bir zeytin gibi…”[67]
Mesela… Ömer Asan’ın ‘Kardeş Nereye: Mübadele’
belgeselinin ilk gösterimi sırasında kalabalığın arasından orta yaşlı biri
ayağa kalkıyor: “Ben Samsunluyum” diyor “Yunanistan’ın herhangi bir şehrinden
daha rahat ediyorum Samsun’da.” İşi ilginç kılan, bunu söyleyen kişinin
Yunanistan’da yaşıyor ve Yunanca konuşuyor olması. Ama ısrarla Samsunluyum
diyor. Çünkü o bir mübadil çocuğu. Geldiği yeri unutamıyor ve unutmaya da
niyeti yok…
‘Kardeş Nereye: Mübadele’ belgeselini çeken Ömer Asan,
“Sizi en çok etkileyen hikâye neydi?” sorusuna şu yanıtı veriyor: “Ordu’dan göç
eden bir aile, Drama’ya geliyor. Drama’da onlara teslim edilecek evde hâlâ
Müslümanlar var. O evin boşaltılması gerekiyor ki onlar oraya yerleşsin. O
Müslümanlara da henüz gidin denmemiş. Üç odalı evin iki odasını boşaltıyorlar,
gelenler o iki odaya yerleşiyor. Bir sene birlikte yaşıyorlar. O ailenin çocuğu
yıllar sonra Ordu’ya babasının köyünü görmeye gidiyor. Ordu’da babasının evini
soruyor. Türkiye’ye gelen bir mübadille tanıştırıyorlar onu. Konuşuyorlar ve
aynı evde kalan o iki ailenin çocukları çıkıyorlar. Sarılıp ağlıyorlar. İki
masum halkın dramatik hikâyesini en iyi anlatan bölüm buydu bence…”[68]
Mesela… 7 yaşında Selçuk’tan ayrılmak zorunda kalan 98
yaşındaki Dimitrula Kostaoglou, “Türklerle Rumlar kardeş gibiydi. Savaş ayırdı
bizleri” derken; 10 yaşına kadar Tokat’ta yaşayan ve asker olan ağabeyini
Türkiye’de bırakıp Yunanistan’a göç etmek zorunda kalan 107 yaşındaki Despina
Savidou da, “Muharebe bizi bu hâle getirdi. Bir daha muharebe olmasın,” diye
ekliyor Türkçe…[69]
Nihayet Girit’in Resmo (Rethimnon / Rethymno) kentinde
1918 yılında doğup, altı yaşındayken mübadele gerçeğiyle karşılaşan Ali Onay’ın
ifadesiyle, “Türkiye’ye hareket günü geldiğinde ailece limana indik ve Türkiye
gemisine bindik. Annem, babam, iki kardeş, halam, halamın eşi ve kızı, yedi
kişi Cunda’ya geldik. Türkiye sahillerinde ışıklar görüldüğünde herkes geminin
sahil tarafına hücum edince gemi yalpaladı. Kaptanın yolcuları uyardığını
hatırlıyorum. Doğrudan doğruya Cunda’ya geldik. Gemi fenerlerin dışında
demirledi. Biz takalarla karaya çıktık. 24 Mayıs 1924 Cumartesi günü yeni
vatanın topraklarına ayak bastık. Karaya çıktığımızda daha önce Midilli’den
Cunda’ya gelenlerle, Girit’ten Türkiye gemisinin ilk seferiyle gelen
hemşehrilerimiz davullarla karşıladı. Cunda’ya inince mübadilleri, o zamanlar
Papazın Sarayı diye anılan yerde 15 gün karantinada tuttular. Karantinadan
çıktıktan sonra evlerin dağıtılmasına başlandı. Hükümet bize Girit’teki mal
varlığımıza karşılık bin kök zeytin ağacı, beş altı dönüm de arazi verdi. Ama
verilenler Girit’te bıraktıklarımızın yüzde 40’ı kadardı. Cunda’daki hayata
alışmak zor oldu. Buraya herkes uyum sağlayamadı. Çok zengin aile çocuklarının
burada sefalet içinde öldüklerine tanık oldum. Aradan çok uzun yıllar geçtikten
sonra iki defa doğduğum topraklara gittim. Resmo’da çocukluğuma ait iz
bulamadım. Bu beni çok üzdü. Doğduğum evi görmek istiyordum, onu da
bulamadım,”[70] diye tarif ettiği hâle yol açtı mübadele zorbalığı!
YAHUDİLERE YAŞATILANLAR!
14 Haziran 1934 günü TBMM’nde kabul edilen 2510 sayılı
İskân Kanunu, “Tek dille konuşan, bir düşünen, aynı hissi taşıyan bir memleket
(yaratmak amacıyla)” ülkenin “Türk kültürlü nüfusunun yoğunlaşması istenen
mıntıkalara”, “Türk kültürünü temsili istenilen nüfusun nakil ve iskânına
ayrılan mıntıkalara” ve “yer, sıhhat, iktisat, kültür, siyaset, askerlik ve
inzibat sebepleri ile boşaltılması istenilen, iskân ve ikamete ayrılan” mıntıkalara
göre yeniden yapılanmasını öngörmekteydi.
Daha çok Doğu ve Güneydoğu Anadolu’daki Kürtler için
hazırlanmış bu yasa, “fiili olarak” önce Trakya Yahudileri aleyhine
kullanılmaya başlandı.
O yıllarda Nihal Atsız, Edirne Erkek Lisesi’nde edebiyat
öğretmeni (11 Eylül – 28 Aralık 1933) idi. O tarihlerde Milli Türk Talebe
Birliği (MTTB) ile birlikte Çanakkale’ye bir gezi yapmıştı. Bu geziden edindiği
izlenimleri, MTTB’nin yayın organı ‘Birlik’te şöyle anlatıyordu:
“Şehirde ne kadar çok Yahudi, ne kadar çok Çingene, ne
kadar da Rum bozuntusu var!” Hezeyanlarını, “Türk bünyesini mikroptan
temizleyecek en güzel tedavi usulü: Katliam’dır!” diyecek kadar ileri götürmesi
üzerine öğretmenlikten alındı.
Bir süre sonra İbrahim Tali Öngören bölgeye “Trakya Umum
Müfettişi” olarak atandı. Öncesinde Trakya’da bir inceleme gezisi yapmış, 90
sayfalık bir rapor hazırlayarak bunu CHP yönetimine ve hükümete sunmuştu. Bir
bölümünü okuyalım: “Trakya (Yahudi)si göze batacak kadar ahlâkî fesat ve
karaktersizlik içindedir. Muzırdır. Son asırda diğer muhtelif kanlarla mütemadi
ihtilât neticesinde zahirî bir ıstıfaya uğrayarak Yahudiliğin bünyevî esas
karakterini tamamen denecek derecede kaybetmesine rağmen (Yahudiliğin) yılışık
hilekâr, zamirini gizler, kuvveti daima alkışlar, altına tapar, yurt sevgisini
kovar karakterini olduğu gibi muhafaza etmiş ve hatta bu sahada beşeriyete
ıstırap verecek kadar zararlı bir şekilde yeni inkişaflara da mazhar
olmuştur.(…) Yahudi terbiyesinde şeref ve haysiyetin yeri yoktur. Trakya
Yahudisi harplerin Türk unsuru üzerinde yaptığı tahripkâr tesirleri üzerinde
yükselmiş, zenginleşmiş ve kuvvet bulmuştur…”
Bu arada Nihal Atsız, ‘Orhun’ dergisini yayımlamaya
başlamıştı. O da aynı düzeyde yazılar kaleme alıyordu. Derginin 1934 yılında
çıkan 7. sayısındaki bir paragrafta şunlar deniyordu:
“Yahudi denilen mahlûku dünyada Yahudi’den ve sütü
bozuklardan başka hiç kimse sevmez. Çünkü insanlık daima kuvvete, kahramanlığa
ve iyiliğe tapındığı hâlde Yahudi zilletin, korkaklığın, kötülüğün ve
seciyesizliğin örneği olmuştur. (…) Onlara yapılacak ihtar şudur: Hadlerini
bilsinler. Sonra biz kızarsak Almanlar gibi Yahudileri imha etmekle kalmaz,
daha ileri giderek onları korkuturuz. Malum ya ataların sözüne göre Yahudi’yi
öldürmektense korkutmak yektir.”
Öngören partiyi ve hükümeti kışkırtırken, Atsız da halkı
kışkırtıyordu. Ve beklenen/istenen oldu. Yahudi cemaatinin önde gelen üyelerine
ölüm tehditleri içeren mektuplar gelmeye ve halkı Yahudi tüccarları boykot
etmeye davet eden bildiriler dağıtılmaya başlandı.
İlk olaylar 21 Haziran 1934 günü Çanakkale’de patlak
verdi. Çanakkale’de Yahudilere yapılan ekonomik boykotun dozu kaçınca fiziki
saldırılara dönüştü. Yağma, dayak, ırza geçme, imzasız tehdit mektupları
gönderme olayları oldu. Kırklareli’nin valisi bu sırada tatildeydi ve
Çanakkale’de olanların aynısı bu şehirde de oldu. Kırklareli’nden kaçan
Yahudilerin bir kısmı Edirne’ye varınca olayın ciddiyetini anlayan Edirneli
Yahudiler de mallarını mülklerini bırakıp İstanbul’a kaçtılar. Edirne,
Tekirdağ, Kırklareli, Çanakkale, Uzunköprü, Silivri, Babaeski, Lüleburgaz,
Çorlu ve Lapseki’de olayların aynı gün içinde başlamasından, bu işin birkaç
çapulcunun işi olmadığı anlaşılıyordu.
Bu olaylardan sonra Trakya’daki Yahudi nüfusu azaldı,
çoğunluğu İstanbul’a ve bir kısmı da yurtdışına göçtü. Kesin rakam belli
olmamakla birlikte Trakya’dan ayrılan Yahudilerin sayısının 13.000 ile 15.000
arasında olduğu tahmin edilmektedir.[71]
‘Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-36’ başlıklı
yapıtta[72] Yahudilerin Trakya’dan yok edilmelerinin belgeleri var. Raporun bir
yerindeki şu paragraf çok ilginç:
“2510 ve bunu tadil eden (değiştiren) 2848 sayılı İskân
Kanunları, Türkçeden başka dil kullananlar hakkında idari tedbirler alınmasını
emretmekte, Vilayetler İdaresi Kanunu’nun 68. maddesi bu hususta salahiyet
vermekte olduğundan, bu hükümlere dayanılarak Trakya’da planlı harekâta
başlanması düşünülmüş ve hazırlıklar yapılmıştır.”
Trakya’da kim yaşıyordu o tarihlerde? Tabii ki bir
azınlık olarak Yahudiler! Aslında o tarihe kadar da çok işler olmuştu.
Nazilerin Almanya’da iktidara gelmesi, Türkiye’de de anti-Semitizmi hortlatmış
ve ırkçı dergiler ve gazetelerde kışkırtıcı yayınlar almış başını gitmişti.
O dönemde Trakya’da Yahudilere yönelik saldırılar,
tehditler arttı ve Yahudilerin önemli bir kısmı Trakya’yı terk etmek zorunda
kaldı.
Aslında bu gelişmelerin arkasında bir devlet iradesi
bulunuyordu. Mecburi İskân Kanunu adı verilen 2510 Sayılı Kanun’da şunlar
yazıyordu: “14 Haziran 1934 tarih ve 2510 Sayılı Mecburi İskan Kanunu’na göre:
1) Türk ırkından olmayanlar, hükümetten yardım istemeseler bile hükümetin
göstereceği yerde yurt tutmağa ve hükümetin izni olmadıkça buralarda kalmağa
mecburdurlar. 2) Anadili Türkçe olmayanlardan toplu olmak üzere yeniden köy ve
mahalle, işçi ve sanatçı kümesi kurulması veya bu gibi kimselerin, bir köyü,
bir mahalleyi, bir işi veya bir sanatı kendi soydaşlarına inhisar ettirmesi
(tekeline alması) yasaktır. 3) Türk ırkından olmayanların köylere ve ayrı
mahalle veya küme teşkil etmeyecek şekilde kasaba veya şehirlere iskânı
(yerleştirilmesi) mecburidir.”
Bunların yanında bir de Struma utancı var!
Tarih 1942’nin 24 Şubat’ı. İkinci Dünya Savaşı döneminde
Türkiye büyük bir cinayete ortak oldu. Tabii diliniz gitmezse buna “dram” ya da
“felaket” demeniz de mümkün. Ne derseniz deyin, bildiğimiz ve sustuğumuz
onlarca cinayetten biriydi o da…
1940’ların başında Romanyalı Yahudiler, tüm Avrupa
ülkelerinde de olduğu gibi Nazi tehdidi altındaydı. 46 metre uzunluğundaki
insan taşıyan yük gemisi Struma 12 Aralık 1941’de, bu tehditten kaçan 769
Yahudi yolcusu ve mürettebatıyla Köstence’den umuda doğru bir yolculuğa çıktı.
İstanbul’a ulaştı. 15 Aralık’ta Sarayburnu açıklarına zorunlu demir attı. Çünkü
bu köhne geminin motoru Boğaz’a gelmeden bozulmuştu, römorkörle çekilerek
Sarayburnu’na getirildi. Motoru sökülerek Haliç’teki bir atölyeye tamire
götürüldü, ama tamir “edilemedi”. Struma’nın rıhtıma yanaşmasına da izin
verilmedi.
Struma artık motorsuzdu. Gece gündüz kontrol altında
tutuluyordu. Tam 769 insan 72 gün boyunca deniz ortasında açlığa, hastalığa,
sefalete ve ölüme hapsedildi. Struma yolcuları, geminin iki tarafına üzerlerinde
büyük harflerle “Yahudi Göçmenler” ve “Bizi kurtarın” yazılı beyaz çarşaflar
astılar ama 23 Şubat günü polis Struma’nın etrafını sardı, suya atlamaya
çalışanları ateş etmekle tehdit etti ve gemiye asılan çarşafları yırttı.
Motorsuz Struma’yı Alemdar römorkörü Karadeniz’e,
uluslararası sulara çekti. Çünkü “Güçlü Türkiye” baskılara direnemiyordu.
Struma artık açık bir hedefti, fazla da sürmedi batırılması.
İshak Alaton’un, “Ben bu olayı bu cinayeti bire bir
yaşadım. Teknenin gelişini hatırlıyorum. Geldiğinden iki – üç gün sonra babam
beni aldı. Teknenin etrafında dolaştık tekneye yanaşmamıza izin verilmedi. O,
72 gün boyunca babamın yüklendiği göreve yardımcı olarak her akşam
Azapkapı’daki iki fırından ekmek çuvallarını teslim alarak onları mavnalara
yüklüyorduk. Struma’nın yanına kadar gelip oradan sarkıtılan halatlara bu ekmek
çuvallarını bağlayıp yukarı yolluyorduk. Yukarıdan bize yalvarmaları,
yakarmaları, çığlıkları, ‘ Bizi buradan kurtarın’ diye söylenen sözleri hâlâ bugün
hatırlıyorum,” diye betimlediği o günlere ilişkin siz bakmayın Prof. Dr. Çetin
Yetkin’in, “Struma olayının bütün boyutları ile kavranabilmesi için bu geminin
ve yolcularının yazgısı üzerinde söz sahibi olmuş devletlerin, bu dönemde
Yahudiler’e karşı nasıl bir tutum içinde bulunduklarının bilinmesi bir
önkoşuldur.” “Struma’nın batırılmasında Almanya’nın doğrudan bir rolü de
bulunmamaktaydı. Geminin ve yolcularının yazgısı, önce İngiltere’nin, sonra
Romanya’nın elindeydi. (…) Türkiye, bu Yahudiler’i esenliğe kavuşturmak için
elinden gelen bütün çabayı göstermiştir,”[73] demesine…
Bu “zırvalar”ın gerçekle yakından uzaktan alâkâsı yok!
Çünkü yetmiş yıl sonra İstanbul’da Struma kurbanları için anma töreninde bazı
konuşmacılar geminin batırılmasını “Ankara’nın emir verdiği bir cinayet”[74]
diye nitelemişlerdi!
Struma, Romanya’daki Nazi zulmünden kaçan sivil
Yahudilerle, Boğazlar’dan geçerek Filistin’e gidecekti. Fakat Türkiye, 72 gün
süreyle Sarayburnu önlerinde tuttuğu gemiyi tekrar Karadeniz’e çıkardı ve gemi
orada torpille batırıldı. 103’ü çocuk olmak üzere 768 Yahudi boğularak öldü!
Korkunç bir faciaydı bu. Kurtulan tek kişi, David Stoliar, gemiyi Türkiye’nin
batırdığını tahmin ettiğini söyledi.[75]
Ayrıca İshak Alaton’a göre de, “Bu cinayetin en büyük
sorumlusu dönemin kişiliksiz politika izleyen Türkiye Cumhuriyeti
hükümeti”ydi![76]
“Hitler az bile yapmış” diyen Yıldız Tilbe için Akif
Beki’nin, “Tilbe haksız mı?”[77] diyebildiği bugüne gelince…
O bu günde “Hangi dine mensup olursa olsun, vicdan sahibi
hiçbir insan, yaşanan ölümler karşısında kayıtsız kalamaz. Ancak sabırlı,
itidalli olmalıyız ve şunu bilmeliyiz ki, herkes bizim dostumuz değil, ama
herkes düşmanımız da değil,” diyen Mario Levi ile Yahudi aydınlar tehdit
edilirken;[78] ‘Uluslararası Dini Özgürlükler Raporu, “Türkiye’de Yahudi
aleyhtarlığında” artış olduğuna dikkat çekiyordu.
Haksız da değildi… Çünkü İsrail’in Gazze operasyonuna
Türkiye’den gösterilen tepkiler sırasında, Türk Musevi cemaatinin büyük
tedirginlik yaşadığı, işyerlerine yönelik tehdit ve tacizlerde artış
gözlenirken; Yahudi cemaat temsilcileri, “Savaştaymışız gibi gerginiz… Panik ve
korku içindeyiz. Anti-Semitik dalgaya karşı hükümetin net bir duruşunu
göremiyoruz,” diyorlardı.[79]
Gerçekten de Edirne Valisi Dursun Ali Şahin’in, İsrail’in
Mescid-i Aksa’ya yönelik saldırılarını kastederek, “Eşkiya kılıklı insanlar
Müslümanları katlederken, biz sinagoglarını yapıyoruz,” deyip; Vakıflar Genel
Müdürlüğü tarafından 2010’dan beri 3 milyon 700 bin liraya restorasyonu yapılan
ve daha önce Kültür Merkezi’nin yanı sıra dini düğün törenlerinde de
kullanılabileceği açıklanan büyük sinagogun sadece “müze” olarak kullanılmasına
karar verdiklerini belirtip, “İçimde büyük bir kinle söylüyorum bunu. Biz de
onların mezarlıkların etrafını temizliyor, projelerini kurula gönderiyoruz”
diye eklediği anti-Semit atmosferde vali, Türkiye Hahambaşılığı’ndan, Türk
Musevi Cemaati’nden ve genel kamuoyundan gelen tepkiler sonucu ve muhtemelen
“yüksek yerlerden” de kulağı çekilince geri adım atmak, suçüstü yakalanan bütün
devletlûlar gibi “sözlerim yanlış anlaşıldı/saptırıldı” te’viline başvurmak
sorunda kaldı.
Sorun bu değil… Sorun, Türkiye’nin, Siyonist İsrail
devletinin işlediği suçlar için Türkiyeli Yahudileri cezalandırmayı düşünecek
kertede nefret suçuna yatkın yöneticiler, bürokratlar tarafından yönetilmekte
olduğu gerçeği.
Bu “münferit” bir olay değil… Bugün Cumhurbaşkanlığı
mevkiini işgal eden kişinin, Başbakanlığı sırasında “Ermenistan başka ülkelerin
parlamentolarından soykırım kararı geçirmeye çalışırsa biz de Türkiye’deki
kaçak Ermenileri geri göndeririz,” dediği hatırlardadır.
Bunlar “nefret söylemi”nin bu ülkenin bütün yönetim
kademelerinde işlerlikte olduğunu gösteren “lapsus”lardır. Söz konusu olan
“gayrımüslimler” olduğunda sık sık su yüzüne vuran bir lapsus… Kırımlardan,
mübadelelerden, sürgünlerden artakalan gayrımüslimlerin bu ülkede, en iyi
olasılıkla, “hadlerini bilmeleri”, “düşük profilde yaşamaları” ve “millet-i
sadıka gibi davranmaları” koşuluyla “hoşgörü gösterilen” unsurlar olarak gören
bir “büyük devlet” kompleksidir…
Yahudiler de, ötekileştirilenler de bundan çok çekti ve
çekiyor hâlâ…
DERSİM TERTELE’Sİ
Dersimliler yaşadıkları soykırımı, ‘Tertele/ Yıkım,
Deprem’ diye betimlerler. Tertele’nin sembolik başlangıç tarihi 4 Mayıs 1937 Bakanlar
Kurulu kararıdır. Ne kadar insanın katledildiği kesin olarak bilinmese de resmî
rakamlar 13 bin civarında. Ama 70 bin rakamını verenler de var. Erdoğan ise,
50.000 rakamını dillendirmiştir.
1937-1938 Dersim, Karadeniz bölgesindeki Rum nüfusun
1921-1922’de imha edilmesinden sonra (Pontus soykırımı) Cumhuriyet tarihinin en
sistemli kitlesel imha hareketiyken; Tertele’yi en iyi Cemal Süreya’nın, “Bizi
kamyona doldurdular./ Tüfekli iki erin nezaretinde./ Sonra o iki erle yük
vagonuna doldurdular./ Günlerce yolculuktan sonra bir köye attılar./ Tarih
öncesi köpekler havlıyordu,” dizeleri anlatır.
Dersim soykırımının habercisi, 1935 Şark Islahat
Planı’ydı. Dönemin başbakanı İsmet İnönü, Dersim için hazırlanan Islahat
planını açıklarken şöyle diyordu: “Dersim’e yol, köprü, okul, kışla yapılacak,
askerlik ve vergi işleri düzene sokulacak, ağalık, şeyhlik kökünden
kaldırılacak, zorbaların malları devlete geçecek, Dersim’i haydut yatağı
durumuna getirenler batı illerine nakledilecek, Dersim tamamen boşaltılacak.”
Etnik temizlik amacını taşıyan bu çalışmadan önce, İsmet
İnönü başka bir konuşmasında da şunları söylüyordu: “Milliyetçilik bizi
birleştiren tek şeydir. Diğer unsurlar, çoğunluğu oluşturan Türkler karşısında
bir güce sahip değildir. Görevimiz, Türk vatanı içinde bulunanları vakit
geçirmeden Türk yapmaktır. Türklere ve Türkçülüğe muhalefet edenleri kesip
atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelik, her şeyden evvel o
adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”
Devlet zihniyeti ve 1915 Soykırımı’ndan miras kalan
anlayış, tam da İsmet İnönü’nün söylemlerinde anlamını buluyordu. 1938’de
devlet Dersim’de çok büyük bir suç işledi.
Söz konusu suça dair, “Bu yapılan, zaman-mekân ilişkisini
koparmaktır, bilimdışıdır. Tarih böyle okunamaz,” türünden ucuz mazeretlerin,
Onur Öymen’in, “Yaptığınız anakronizmdir. Mussolini’nin dünyasının hüküm
sürdüğü 1937 Dersim’inde başka türlüsü mümkün değildir,” saptamalarıyla
örtüştüğünün altını özenle çizmeden geçmemek gerek.
“Tarih ve şartların gereği” denilen şey, geçmişin
günahlarını normalleştiremeyeceği gibi “olgunlaşmayan tarihsel şartların da”
bugünü belirlemesine itiraz etmek gerekiyor.”[80] Hem de o tarihlerde Malatya
Emniyet Müdürü olan İhsan Sabri Çağlayangil’in anılarında, “Seyit Rıza’yı
meydana çıkardık. Etrafta hiç kimse yoktu. Ama Seyit Rıza meydan insan doluymuş
gibi sessizliğe ve boşluğa bağırdı: ‘Evladı Kerbalayık. Bihatayık. Ayıptır.
Zulümdür. Cinayettir’ dedi. Benim tüylerim diken diken oldu. Bu yaşlı adam rap
rap yürüdü, Çingene’yi itti, ipi boynuna geçirdi, sandalyeye ayağıyla tekme
vurdu ve kendini astı. Gömüleceği yer türbe olmasın diye cenazesi de yakıldı,”
satırlarını “es” geçmeden!
Tertele konusunda egemen(ler)in “Neden”ine gelince:
1932’de 100 adet bastırılıp sadece ilgililere verilen
Jandarma Umum Komutanlığı’nın gizli Dersim Raporu’nda (kısaca JUK Dersim) şöyle
denilir: “Ermenilik (…) hiçbir zaman Dersim umum nüfusunun yüzde 20’sini
aşmamıştır. Harbi Umumiden sonra ise izlerini bırakarak ölmüştür. Asur ve
Araplık hiç bir iz bırakmamıştır. Türkler çocuklarını ve adlarını, Farisiler
ise dillerini ve seyitleri ile beraber Şiîliklerini pek feci surette
bırakmışlardır. (…) Osmanlı Devletinin Dersimlilerle mücadeleye başladığı
tarihten itibaren Dersim daha geniş adımlarla Kürtlüğe doğru ilerlemeye
başlamıştır. (…) Cumhuriyet dili ile yüzde 70, hissi ile yüzde 20 Kürtleşmiş
bir Dersimle karşılaşmıştır.”
Yazar bölümü şöyle bitirir: “Dersimi şu suretle mütalaa
ettikten sonra kaybolmak üzere bulunan ve kanında Türk kanı ekseriyeti olan
büyük bir halk kütlesini geriye, yani milli varlığına doğru çevirmek için hemen
ıslahata ve tedbirler almağa başlamak lazım geldiği kanaatine varılır.”
(s.29-49)
Kitapçığın bundan sonraki bölümlerinde yer alan Mülkiye Müfettişi
Hamdi Bey, 1926 tarihli raporunda “Dersim giderek Kürtleşiyor”, “Dersim Kürtlük
temayülatı ile bulaşmış tehlikesi bir çıbandır,” der.[81]
Devamla: E. Kur. Albay Reşat Hallı’ya yazdırılan ‘Türkiye
Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar’da Dersim olayının adı: “Tunceli (Dersim) Te’dip
Harekâtı 1937-1938”.[82] Te’dip, “edep” kökünden: “terbiye verme”…
Peki, niye “isyan” diye takdim ediliyor? Çünkü aşağıda
anlatacağım büyüklükteki bir katliamı başka türlü izah edemezsiniz. Öyleyse,
isyan yok da ne var? Çok “farklı” olan insanlara Türk ulus-devletinin tahammül
edememesi var: Halkı Zaza, dili Dımılî, dini Alevî. 1915’te 20.000 Ermeni’yi
katliamdan kurtardıkları hâlâ dillerde. Ama Cumhuriyet’le bir sorunları yok.
1926’da Ankara’daki buluşmaya tüm aşiret liderleri katılmış. 1936’da 9.000
küsur silah teslim etmişler. Hepsinin kafasında foter şapka.
Bugün “isyan” deyip çıktıklarımızın birçoğu daha, o
günlerin Genelkurmay terminolojisinde isyan/ ayaklanma diye geçmiyor. Mesela,
yine aynı resmî kitaptan: “Raçkotan ve Raman Te’dip Harekâtı (9-12 Ağustos
1925)”, “Bicar Tenkil Harekâtı (7 Ekim-17 Kasım 1927)”, “Savur Tenkil Harekâtı
(26 Mayıs-09 Haziran 1930)”. Bunların hepsi asayiş hadiseleri…
Sebepleri muhtelif. Fakr-u zaruret yüzünden eşkıyalıktan
başlıyor, “belden aşağı”ya kadar iniyor. Mesela Korg. Cemal Madanoğlu,
hatıralarında anlatıyor: Vergi toplamak için askerlerin desteğinde bir heyet
Sason’a gidiyor. Tatari Batik ismindeki bir ağanın evine konuk oluyor. Ertesi
sabah herkes çıkmışken yüzbaşı evin gelinine “yaklaşmak” istiyor, gelin feryadı
basıyor, yüzbaşı havaya ateş ederek askerin bulunduğu tepeye doğru kaçıyor,
köylüler heyetteki diğer memurları öldürüyor. Yüzbaşı rapor ediyor. Harekât
emri çıkıyor. Ve oluyor sana, bu resmî kitaptaki 16 “isyan” arasında 4. sırada
geçen “Sason Ayaklanmaları”ndan biri…[83]
Devlet diyor: Dersim olayı, bırakın isyanı, asayiş olayı
bile değil. Aralık 1936’daki “Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları”ndan
okuyoruz: “1934-36 yıllarına ait istatistikler üzerinde yapılan tetkikler, umumi
müfettişlik bölgelerinde olguların [olayların] gittikçe azaldığını, hatta bazı
yerlerde asayiş istatistiklerinin 1936 sütunlarının rakamsız hâle gelmiye
başladığını… göstermiştir”; “Tunceli mıntıkası: Şükranla arz ederim ki asayiş
noktasından yüzde 99 salah bulmuştur.”[84] İşte “Tenkil” ve “Te’dip”
harekâtı![85]
Te’dip, tenkil, tehcir… Bu Osmanlıca sözcükler, Kürt
tarihinin 3 T’sidir. Cumhuriyet dönemi Kürt isyanlarıyla ilgili tüm resmi
belgelerde geçen bu terimlerin Osmanlıca sözlükteki anlamları şöyledir: Te’dip,
“Terbiye etmek. Haddini bildirmek”. Tenkil, “Tepelemek, sindirmek. Başkalarına
ders ve ibret olacak şekilde cezalandırmak.” Tehcir, “Yurdundan çıkarmak,
hicret ettirmek, sürmek”…
Kemalist iktidarın “Dersim’in Islahı” olarak tanımladığı
te’dip, tenkil ve tehcir harekâtıyla ilgili olarak aslı sorulursa, Genelkurmay
Başkanının mütalaaları arasında yer alan 1930 tarihli aşağıdaki satırlar da,
Kürtlere ilişkin bu genel politikanın Dersim’e uyarlanmış hâliydi:
İmha: “Dersimli okşanmakla kazanılmaz. Müsellâh (silahlı)
kuvvetin müdahalesi Dersimliye daha çok tesir yapar ve ıslahın esasını teşkil
eder.”
Asimilasyon: “Dersim evvelâ koloni (sömürge) gibi nazarı
itibara alınmalı; Türk camiası içinde Kürtlük eritilmeli, ondan sonra ve
tedricen (kademeli olarak) öz Türk hukukuna mazhar kılınmalıdır.”
İçişleri Bakanı Şükrü Kaya’nın 1931 Kasımında hazırladığı
raporda da ayrıntılı bir imha planının yanı sıra asimilasyona ilişkin şu
vurgular vardı: “Dersim’de açılacak mekteplerle istikbalin Dersimlilerini
bugünkünden daha medeni yumuşak hâle getirmek ve Türklüğe yaklaştırmak ve
kendilerinin aslen Türk olduklarını öğretmek lazımdır. Mektepler vasıtası ile
Türk lisanı Dersim’de temin edilmelidir.”[86]
SOYKIRIM TANIKLIKLARI
Süleyman Demirel hükümetlerinin ünlü Dışişleri Bakanı
İhsan Sabri Çağlayangil’le emekli olduktan sonra, 1986’da yapılan bir
röportajda “Ordu gaz kullandı” vurgusuyla ekliyor:
“Tercümana Kürtçe anlattı. Tercüman bize tercüme etti.
[Kürt adam şöyle dedi] ‘Beyanatınız bizi duygulandırdı. Vereceğiniz isimler
üzerinde inceleme yaptık. Üç tanesi hariç bunları size teslim etmeye karar
verdik.’ Abdullah Paşa bu üç tanenin kim olduğunu sordu. İçlerinden biri bu
kadın. Bir tane de başka adam var. Abdullah Paşa bu üç kişinin istisna
edilmesine razı olamayacaklarını, bu üç kişinin de teslimi gerektiğini kabul
ettiklerini beyan etti ve bu üç kişinin istisnasının sebebi sordu. Kürt büyük
bir samimiyetle dedi ki: ‘Bir adamın bir kocası olur dedi. Siz bir hareket
yapıyorsunuz. Bu hareket gelir geçer. Buraları yine Kürt ağalarına kalır. O
zamanlar bize zulüm ederler. Bizi kurtaramazsınız siz. Siz bütün Dersim’e hâkim
olsanız, oraya devlet otoritesi girse zaten biz ağaya kul olmalıyız. Ama siz
yoksunuz, bizim daimi muhatabımız ağa olduğu için ve kudret de onda olduğu için
ve bunlar da şeyh olduğu için, din büyükleri olduğu için, size değil onlara
itaate, sizin değil onların söylediğini yapmaya mecburuz.’ Abdullah Paşa,
şimdiye kadar bu işin böyle olduğunu, fakat hükümetin bundan sonra kararlı
olduğunu, Dersim’i de yurdun öbür parçaları gibi hükümetin otoritesinin cari
olduğu ve hükümetin üstünde tek bir otoritenin bulunmadığı yer yapmakta kararlı
olduğunu, ağaların lafına kapılmamasını, meseleyi tekrar tezekkür etmelerini
söyledi. Bunlar kabul etmediler. Sonra biz geri döndük. Yani meclise. Neticeyi
söylüyorum. Bunlar kabul etmediler. Mağaralara iltica etmişlerdi. Ordu zehirli
gaz kullandı. Mağaraların kapısının içinden. Bunları fare gibi zehirledi.
Yediden yetmişe o Dersim Kürtlerini kestiler. Kanlı bir hareket oldu. Dersim
davası da bitti. Hükümet otoritesi de köye ve Dersim’e girdi. Dersim böyle
bitti. Bugün Dersim’e rahatça gidebilirsiniz. Jandarma da gider siz de
gidersiniz. Yalnız son zamanlarda bilhassa sınırlarda dış tesirlerden Kürtlerin
bağımsızlık hareketi başladı. Kürtlerin bir bölümü Türkiye’de, bir bölümü
İran’da…” (Kayıt burada bitiyor.)[87]
Dersim olayları sırasında bölgede, 4. Umum
Müfettişliği’nde askeri istihbarat toplamak üzere 7 yıl görev yapan emekli
emniyet amiri Mehmet Ali Doğaner, 1936’da başlayıp 4 yıl süren olayların
bastırılması sürecinde yaşananları şu sözlerle özetledi:
“Kadın, çoluk çocuk ölmüştür. Öyle öldürme de değil,
kurşuna dizdiler. Yalan söyleyecek hâlimiz yok. Miktarını veremem. Kaçanlar,
kurtulanlar kurtuldu. Bir kısmı, Konya, Kayseri gibi Orta Anadolu’nun köylerine
sürgün edildi… Dersim’e giden subaylar ‘hayvan herifler’, tevkif etmeye
gitmemişler, ceplerini doldurmaya gitmişler. Aşiret reislerinden almışlar
paralarını, dönmüş gelmişler.”
Doğaner, Dersim hakkında bundan başka bilgi
veremeyeceğini ifade ederek “Anlatamam, çünkü çekinirim, korkarım.” diyor.[88]
Erzurumlu bir hacı olan Mehmet Ali Çiftçi, Dersim
Katliamı’nda yer alan askerlerden biri. İlk hatırladığı yüzbaşının kendilerine
Dersim hakkında söyledikleri: “Yüzbaşı geçti ortaya. Dedi, ‘Arkadaşlar biliyor
musunuz, biz nereye gidiyoruz. İçimizde bir çıban var. O çıbanı paylamaya
gidiyoruz. Onlar da bütün Kızılbaştır’ dedi.”
İnsanların topluca öldürüldüğü anlara dair ise şunları
söylüyor Çiftçi: “Köylere çıktık. Tüfeğini teslim etmemiş, devlete teslim
olmamış, onları evlerinden çıkartıyoruz; önümüze katıyoruz. 37 kişi topladık.
Önümüze kattık. Kutuderesi derler, bir büyük bir dere. Makineli tüfekler
yerleşmiş orada. Bizi geriye aldılar, ateş emir verdiler. 37 kişi bir salavat
çekti ki, dağ taş inledi… Onları oturtuyorlardı birarada. Makine tüfekleri gır
gır baştan çıkıyor. Bütün kırıyorlardı.”
Haşim Özçelik, Malatya’nın Arguvan İlçesi’nden. Dersim
Katliamı’na ilişkin hiçbir pişmanlığının olmadığını kendi ifadeleriyle
anlatıyor: “Harbe gideceğiz dediler. Harbe gidiyoruz, ne için gidiyoruz? Adam
vurmaya. Ne kadar adam vurduk biliyor musun? Adam kalmadı, öldü Dersim’de. Çok
öldü. Ölenin sayısını mı bileceğim? Ne üzüntü duyam ölenlerden dolayı.
Öldürmeye gidiyoruz, üzüntü mü duyacağız?”
Yozgat Sorgunlu Alevî bir asker olan Haydar Yıldırım,
katliamı ağlayarak anımsayanlardan: “Onların yaptığı iş acı, cin biberi gibi.
İnsanlığa yakışmıyor. O zamanın yarasını açma.” Yıldırım, alay kumandanının
benzetmesini ise dün gibi hatırlıyor: “Bir alay kumandanımız geldi, Konya’dan.
Dedi ki, ‘Arkadaşlar dünyada dört hain var: Biri fare, biri kurt, biri domuz,
biri Kürt. Bunun dördü de hain.’ O adamdan duydum. 500-600 kişi ağır makineli
tüfeklerle öldürdüler, Harçik ırmağına attılar. Harçik Irmağı’nın 500 metre
aşağısı kıpkırmızı aktı.”[89]
Abdullah Çiftçi, Dersim İsyanı’nda görevli askerdi. Tam
69 yıl sonra 112 yaşına geldiğinde suskunluğunu bozdu ve yaşadıklarını anlattı.
Bir hafta sonra da yaşamını yitirdi. 112 yaşındaki Urfa Birecik’li Abdullah
Çiftçi son nefesini verdi. Çiftçi, 1938-1939 yılları arasında Dersim Hozat
Piyade Birliği 2. Tabur’da erdi. İsyanın en acımasız bastırıldığı dönemde,
isyana kaynaklık eden en stratejik bölgede emir kulu olarak görev yaptı.
İsyanda yaşadıklarını ölümünden sadece bir hafta önce 69 yıl sonra 112 yaşına
geldiğinde anlattı ve anlatımlarının kameraya kaydedilmesini istedi.
Çiftçi katliamda yaşadıklarını anlattıktan bir hafta
sonra, 3 Ocak 2007 tarihinde yaşamını yitirdi. Çiftçi, kamera kaydında
Hozat’taki ilk günlerini şöyle anlatıyor: “Operasyonlar günlerce sürerdi.
Köylere gittiğimizde köyün yetişkin erkekleri kaçardı. Sadece çocuklar ve
kızlar kalırdı köylerde. Ambarlarını, ahırlarını ateşe veriyorduk. Sonra
onların çocuklarını, kızlarını, kadınlarını hepsini ağır makinalı silahların
önlerine verip öldürüyorduk. Kanları sel gibi akıyordu. Kimseyi dinlemiyorduk.
Tuttuk mu bırakmazlardı, öldürürlerdi.
Allah kimseye göstermesin gördüklerimi. Müslüman
Müslüman’ı vuruyordu. Çocuklar birbirlerine sarılırlardı. Candı, ne yaparsın.
Sonra çığlıkları gökyüzüne yükselirdi. Kanları sel olup akardı. Hâlâ o
çığlıklar kulaklarımda, bir türlü gitmiyor…
Gördüklerim söylenmez… Söyleyemem. Ama ben gördüm,
yaşadım. Geçen yıllarda hocaya gittim. Hocaya olayları anlattım. Yalnız dedim
ki namlumu kimseye çevirmedim. Onları vururken zorlanıyorduk. Ama elimizden bir
şey gelmiyordu. Ne yapabilirdik ki. Ben rahatsız olsam ne yapabilirdim ki.
Askerim ben. Köyleri hep yaktık yıktık. Bir kişi dahi sağ bırakmadık.
Yaktığımız köy sayısı 10 kadardı. Hatırladığım köy isimleri Karaoğlan, Ayvacık,
Qazi köyleriydi. Hâlâ Dersim’e giden askerlere soruyorum oraları. Hâlâ o köyler
yıkıkmış…”[90]
Harekâta Türkiye devletinin askerî olarak katılan Haydar
Dede şunları söylüyor: “Bir alay komutanımız geldi, Konya’dan. Dedi ki;
‘Arkadaşlar, vatandaşlar; dünyada dört hain vardır’ dedi. ‘Biliyor musunuz?’
Biz nereden bilelim dört haini. ‘Bak’ dedi. ‘Biri fani (veya vali), biri kurt,
biri domuz, biri de Kürt’ dedi. Bu dördünü de aynı anda söyledi.”
“Adamları vurduk, vurdular. Şimdi şöyle kol kola
taktılar. Şöyle kol kola taktılar beş yüz, alt yüz kişiyi ağır makineli tüfeklerle
şöyle öldürdüler. Harçik ırmağına koydular, ırmak kıpkırmızı aktı. Yalnız bir
kadın kendisini suya attı, kaçtı kurtuldu… Bomba atıp içeri girdiler. Yetmiş üç
kişiyi içerden çıkardılar, yedisi erkekmiş. Gerisi kadın ve çocuk.”
101 yaşındaki Eskeri Akyol, harekâta katılmak için
Amed’den Dersim’e bir haftada yürüyerek gittiklerini belirterek, “Gittikten
sonra bizi Ali Boğazı’na verdiler. Gittiğimizde askerler evleri yakıyordu.
Ulaştıkları tüm evleri yakıyorlardı…” diyor.
Askerlerin, girmekten korktukları mağaralara “Girin”
talimatı almaları üzerine mağaraları ateşe verdiklerini belirten Akyol, şöyle
devam ediyor: “Bombaları atmak zorundaydık mağaralara. Sonra gidip baktığımızda
öyle çoğu yaşlı benim gibi. Getirip üst üste yığıyordu askerler ve üzerlerine
gazyağı döküp ateşliyorlardı… Öyle canlı canlı… “Çok öldürüldüler! Askerlerden
de, ahaliden de çok insan öldürüldü. Yukarı Kutu deresinde ceset kokusundan
durulamıyordu. İnsanları öldürüp atmşlardı. Öylesine felaket görülmemiştir.
Askerler Allah’ın emrine karşı geliyorlardı ha…”[91]
Dünya Ana, 1997 yılında hayatını kaybetmeden önce 38’e
dair yaşadıklarını kaydeden Metin Kahraman’ın kendisine uzattığı mikrofona
şunları söylemişti:
“Biz cenneti de gördük cehennemi de… Daha dün gibi
aklımda çocukluğum. Yediğimiz ekmek de içtiğimiz su da tertemizdi. Havada gül
kokusu vardı o zamanlar. Ne zaman ki terk etti bizi peygamberleri başka olsa da
o güzel insanlar… Ne zaman ki çocuklar süngülendi ve ben kör olası gözlerimle
gördüm… Ne zaman ki sürüldük o diyar-û jar ülkesinden, dilini bilmediğimiz bu
yaban ellere… İşte o zaman başladı bizim için cehennem. Şimdi bu yanası
İstanbul’da beton duvarlar arasında kimse duymaz sesimi. Bazen çıkıyorum şu
Kartal’ın tepesine, geceleri ayla konuşuyorum. Ne yapayım ki? Soruyorum ona: Ey
asme! Nereye gidiyor bu dünya?”[92]
Mehmet Söylemez: “38 üzerimize çöktü. Ne kız kaldı, ne
erkek. Munzur’un üzeri ceset doluydu. (…) Komutan sordu: “Sen hangi
aşirettensin?” Önce şaşakaldım, “Kureyşanhyım.” dedim. “Kureyşanülar nereden
gelmiştir?” dedi. Durdum, “Mekke, Medine’den.” dedim. “Siz Türksünüz!” dedi.
“Gelmişsiniz bu dağa, Kürtlerin içine, onlardan evlenmişsiniz.”
Hüseyin Güray: “Biz yol vergisi veriyorduk. Veremeyenler
12 gün yol inşaatlarında çalışıyorlardı… Biz dedik ki; karakol gelmiş, devlet
gelmiş, bize yol yapar, çocuklarımıza okul yapar, bize yardım eder, dedik.
Devlet gelir gelmez bizim namusumuza, malımıza, canımıza kastetti.”
Hatice Demircioğlu: “38 yılında dört yaşında bir
çocuktum. Gevrek’te yaşıyorduk. Teyyareler geldi, bizi bombaladılar. Köyden
çıkmak zorunda kaldık. Mağaraya girdik. Mağaranın kapısına çıktım, boynuma iki
şarapnel parçası isabet etti.”
Hüseyin Çetinkaya: “28 çift kanatlı uçak aşiretlerin
bulunduğu bölgenin üst tarafından çıktılar. Köyleri bombaladılar. Evleri harabeye
çevirip aşağı doğru uçtular. (…) Laç deresinde vurulmuştu kadın. Asker gitmiş
ki çocuk etrafında dolaşıyor. Gidip annesinin memesini emiyor. Sonra geri dönüp
kumda oynuyor. Askerlerin başındaki subay: “Yazıktır, karışmayın, zaten kendi
hâlinde ölür” diyor. “Annesi ölmüş, o kendi hâlinde ölür” diyor, karışmayın.
Karışmamışlar, o subay orada karışmamış. Biz biraz uzaklaşınca askerin biri
çocuğu süngüleyip nehre fırlattı.”
Hüseyin Gül: “Bizi nehrin kenarına oturttular. İki erkek
vardı sadece. Onları arkada öldürdüler. Dokuz on tane jandarma vardı.
Mitralyözü kurdular. Ondan sonrasını bilemedik. Kıyamet koptu.”
Hıdır Albayrak: “Bizi sürgün edip Elaziz’e götürdüler.
Berberde sakalımızı kesip hamama soktular. Kayseri’de trenden indirip
istasyonda resmimizi çektiler. Elli evdik. Tabii bizi orada dağıttılar…”[93]
Besime Arı 1950 doğumlu. Ailesiyle birlikte Almanya’da
yaşıyor. Dersim katliamında isyanın elebaşısı olduğu iddiasıyla idam edilen
dedesi Seyit Rıza’nın nereye gömüldüğünü öğrenmek için dilekçe vermişti.
Besime Arı kesik kesik yaşadıkları travmayı anlattı:
“Acıyla doğduk. Acıyla yaşadık. Annem Leyla 7 yaşındaymış ailemiz tümüyle
katledildiğinde. Annem annesinin kucağındaymış. Bütün aileyi süngülemişler.
Annem de yaralanmış. Öldü diye bir kenara bırakmışlar. Orada bir tek annem
hayatta kalmış. Dayılarımı teyzelerimi öldürmüşler. Bir dayımı da dedemle
beraber asmışlar. Bizim aileden tam 35 kişi öldürülmüş. Annem askerler
gittikten sonra ayağa kalkmış başka bir köyde yaşayan ablasının yanına
ulaşabilmiş.”
“Bu katliam derenin kenarında gerçekleştirilmiş. Cesetler
yerde yatarken ya askerler, ya da çevreden gelen birtakım insanlar, kadınları
bir çukura, erkekleri bir başka çukura doldurup üstlerine toprak atmışlar.
Aslında kimsenin mezarı belli değil. Zaten bir kısım insanları da uçurumdan
aşağı atmışlar.”
“Annem bunları sürekli anlatırdı. Anlatırken ağlardı.
Dedemin yakın adamlarından birisi, onunla mağarada saklanan ve idamdan kurtulan
bir yakınımız vardı. Her şeyi görmüştü. Annem ona ‘Babamı anlat’ derdi. Nasıl
idama gittiğini, idama giderken neler söylediğini, mağarada, dağlarda nasıl
yaşadığını, son günlerini sorardı. O adam annemin abisinin kafasının
kesildiğini söylerdi. Onlara nasıl işkence yapıldığını anlatırdı. Annem bunları
dinler ve ağıt yakardı. Biz çocukları da ona bakar ağlardık…”[94]
Dersim katliamında, henüz yedi yaşındayken yakınlarının
çoğunu kaybeden Sultan Kulualp: “O gün beş kardeş davara gittik. Annem, babam
dağa gitmiş ekin biçiyorlardı. Atlı askerler geldi. Ağabeyimle taşların arasına
girdik; korktuk. Ağabeyim biraz Türkçe biliyordu. Sordu: ‘Anneniz babanız var
mı? Tabancası var mı?’ İnkâr ettik dedi, ‘nereye gidiyorsunuz?’ dedik, davara.
Babam çok değerli insandı. Çukur ağaları vardı o zaman. Onların çocukları
vardı, hanımları vardı. İnsan kıyamıyor. Sonra Demenanlar, Haydaranlar… Aşiret
yani. Onları getirdiler. Bizim köyün üstünde, azıcık yukarıda. Gece ağır
makineyle öldürdüler. Biz içerde ağladık. Bunu hiç unutmuyorum. Sabah oldu.
Babam gitti, kazmayla yer eşti, ölüleri çukura döktüler.”
Çok geçmedi, sıra Kulualp’ın ailesine de gelmişti.
İçişleri Bakanlığı’na göre, tarih; 19 Ağustos 1938’di: “Babamı kelepçelediler.
Dediler ki, ‘bunlar kimin çocukları?’ Dedi, ‘komşumun.’ Benle ağabeyimi inkâr
etti. Beser ile Elif’i götürdüler. Çukur köyüne götürdüler, biraz bizden uzak.
Çukuş ağalarını da götürdüler. Olduğu gibi, hepsini çoluğuyla çocuğuyla. Belki
500 kişi vardı. Babam, annem, nenem…. Babamın kardaşları dediler ki, ‘gece
bakalım Mazgirt Dağı’na, kardeşimizi vurulmuş mu, vurulmamış mı?’ Gittiler ki,
vurmuşlar. Kalabalığı üst üste atmışlar. Babamı yeleğinden tanımışlar. Anamı
görmüşler. Kardeşlerimi görmemişler. Hiç unutmamışım.”
Amcaları, kıyımdan sonra Sultan Kulualp’ı Elazığ Yatılı
Bölge Okulu’na gönderdi. Bir gün Kulualp’in okulunu Cumhurbaşkanı İsmet İnönü
ziyaret etti: “Beni aldı koltuğunun altına, sevdi. ‘Annen baban var mıdır’,
dedi. ‘Yok, 38’de vurdular,’ dedim. Bir şey demedi. Hiç unutmuyorum…”[95]
Mehmet Yıldız tarafından yazılan ‘Dersim’in Etno-Kültürel
Kimliği ve 1937-1938 Tertelesi’ başlıklı yapıt, “Dersim Katliamı”nda yaşanan
vahşeti gözler önüne serdi. Dönemin tanıklarından Salman Yeşildağ, 74 yıl sonra
kendisine gösterilen fotoğraftaki herkesin aynı karede yer alan askerler
tarafından katledildiğini, içlerinden birinin de kendi kız kardeşi Xatun
olduğunu söyledi.
Yaşar Kaya, kitabın önsözünde “Bir Fotoğrafın Tanıklığı”
adlı bölümü şu sözlerle anlatıyor: “Kapaktaki fotoğrafta görülen Dersimliler,
1938 yılında Koo Sıpe/Hopıke mevkiinde topluca katledildiler. O zamanlar küçük
bir çocuk olan Salman Yaşildağ bu katliamdan kurtuldu. Tanığın anlatımına göre
Ağustos 1938’de asker, Xeçe, Oxe, Sırce, Galvosu, Pax ve diğer çevre köylerden
yüzlerce sivili toplayarak Koo Sıpe/Hopıke mevkiine getirdi. Kadın ve çocukları
erkeklerden ayırarak iki ayrı kafile oluşturdular. Kadınları ve çocukları
tepenin arka tarafına götürdüler.
Salman Yeşildağ’ın babası oğluna “Git Hozatlı çerçinin
arkasında otur, çerçinin oğlu olduğunu söyle” diyor. Salman Yeşildağ, babasının
söylediğini yapıyor. Hozatlı çerçi, “evet, bu çocuk benim oğlumdur” dediği için
Salman Yeşildağ öldürülmekten kurtuluyor.
Bir süre sonra erkek kafilesi ağır makinelilerle taramak
suretiyle öldürülüyor. Kadın ve çocukların bulunduğu kafile de aynı anda yani
bu fotoğrafın çekilmesinden hemen sonra fotoğrafta görülen askerler tarafından
topluca kurşuna diziliyor. Kurşuna dizilen insanlar, tüm kurbanların öldüğünden
emin olmak için askerler tarafından tek tek kontrol ediliyor. Can çekişen
yaralılar süngülenerek öldürülüyor. Kadınların üzerinde bulanan altın ve
değerli ziynet eşyalarına el koyuluyor. Ölüler günlerce güneşte çürümeye
terkediliyor. Bazı şahıslar akrabalarının cesetlerini aile mezarlığına
taşıyarak defnediyorlar. Cesetleri bir kısmı da kurda kuşa yem oluyor.[96]
Dersim’de, mutlak devlet hâkimiyetini sağlamak için ordu
tarafından 1936 yılında harekât düzenlendi. Laç Deresi de günlerce kan aktı.
Hemen ileride ise askerlerin tacizine dayanamayan kadınlar, kendilerini derin
sulara bıraktı. Laç Deresi, yıllarca yapılan zulmün sessiz tanıklığını yaptı.
Laç Deresi’nin 1938’de aylarca kan aktığını ve cesetlerin
kayalıklardan dereye atıldığını anlatan Kemal Tulga, bu yüzden devletin bu
dereyi ‘Leş Deresi’ olarak tabir ettiğini söylüyor. Zulümlerden kaçan
insanların mağaralarda gizlendiklerini belirten Kemal, askerlerin derin
takibinde olan ailelerin mağaralarda da bulunduğuna ve kurşuna dizildiğine
dikkat çekiyor…
Büyük Dersim Kırımının canlı tanığı olan Hasan Yalnız,
1936’da 12 yaşlarında küçük bir çocuk olduğuna ve ceset kümelerinin içinde
günlerce saklanarak kurtulmayı başardığına dikkat çekiyor. Yaşadıklarını şöyle
anlatıyor: “Bir güz mevsimi gelip ‘Demenan ve Haydaran Aşireti sürgün ediliyor’
dediler. Fevzi Çakmak Dersim’e geldiğinde bizzat bu talimatı verdi. 3 bin 5 yüz
kişiydik. Sabah olmadan bir manga asker öncesinden geldi ve öğleye kadar
etrafımızı askerler kapladı. Bizi davar sürüsü gibi sürdüler. Erkekleri
birbirine bağladılar. Gece tepede yıldızlar vardı. Kadınların karnına süngü
vurarak bebekleri süngü ucuna takıp yukarı kaldırıyorlardı. Bazı kadınlar
dağlara kaçtı. Daha sonra erkekleri öldürdüler. Önce kadınları öldürmelerinin
nedeni, soyumuzu kurutmaktı. Ölenleri toplayıp, kanca takıp biriktiriyorlardı.
Askerler her gün gelip canlı kalanlar olmuş mu diye nefes seslerini dinliyordu.
Askerler tenekeyi açıp üzerimize sıvı bir şey serpti. Biz
daha önce gaz görmemiştik, meğer bizim üzerimize gaz yağı döküyorlardı. Bizi
ateşe verdiler. Gök alev alevdi. Bazılarımız yine kaçmayı başardı.
Kaçtığımızda, arkamızdan geliyorlardı. Yolda yakalananlar, öldürülüyordu.
Göğüslerine süngü yiyen kadınların süngü sesleri hâlâ kulağımda… Biz çocuklar,
ağzımız burnumuz kan içinde onları seyrediyorduk. Amcamın oğlu yaralıydı ve
kolu kopuktu. Sadece az bir parça kalmıştı. Kolu kopmuştu, ama ağlamıyordu. Ben
de peşimizden gelen askerlerin ateş etmeleri sonucu kafamdan ve bacağımdan
kurşun aldım. Günlerce Munzur’un kan akan suyunda, saklanarak kaçmayı
başardım…”[97]
Özetle Serdar Turgut’un, “Dersim Ergenekon’un ilk kitle
eylemidir,” diye betimlediği harekâta ilişkin MHP Milletvekili, Eski TTK
Başkanı Prof. Yusuf Halaçoğlu da, “İstenmeyen bir takım nahoş şeyler de oldu.
Devletin otoritesini o bölgelerde de kuruyor. Olaylar sırasında istenmeyen bir
takım nahoş hareketler de söz konusu,”[98] demek zorunda kalırken; Dersim,
Tunçeli oluverdi…
‘Devletin Tunç Eli’nin Dersim üzerine ineceğinin ve imha
edeceğinin’ ifadesi olarak belirlenen Tunçeli isimi devletin bilinçli bir
tercihidir. Ve kanunla Tunçeli olarak verilen isim ‘bir nokta’ yok edilerek
‘Tunceli’ olarak söylenip, yazılırken; “Peki, neden Tunceli? Öyle ya o bölgede
ne bakır çıkıyor, ne kalay. Yani tunç elde etmek mümkün değil. Cevap bir
Dersimliden geldi: O maden adı değil, devletin eli demek!” diye hatırlatır
Aydın Engin…
Bu bir devlet tavrıdır; şu haberdeki üzere evvelinden
ahırına!
“1938’deki Dersim Katliamı’ndan 83 yıl sonra dört aile,
Tunceli ve Hozat Cumhuriyet savcılıklarına suç duyurusunda bulundu. Her iki
savcılık da dört ayrı suç duyurusuna neredeyse birbirinin kopyası gerekçelerle
takipsizlik kararı verirken şu gerekçeler öne sürdü, ‘Milli egemenlik hakkı
kullanılmıştır.’ Takipsizlik kararında ayrıca şöyle deniliyordu: ‘1923’te
kurulan Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ne karşı bölgesel nitelikte silahlı bir
isyanın baş gösterdiği, isyancıların devletin bölünmez bütünlüğünü bozacak hadde
varan eylemlerde bulunduğu, devletin de kaynağını uluslararası hukuktan alan
milli egemenlik hakkının kullanılması çerçevesinde bu silahlı isyancıların
ülkemizin milli egemenliğini parçalama aşamasına varan eylemlerini lüzumu hasıl
olduğu takdirde silah da kullanmak kaydıyla etkisiz hâle getirdiği, ancak bunun
belirtildiği üzere isyancı kişilerle sınırlı kaldığı tarihsel bir
gerçekliktir’…”[99]
Devlet, yalanında ısrarlıdı!
“APELASSİS”İN RUMLARI
Abdülhamit zamanından beri süregelen katliam zincirinin
Rumlara dönük ilk halkası Balkan Harbi vesilesiyle 1913-1914’de Ege’de 200 bin
kadar Rum’un öldürülmesi ya da kaçırtılmasıdır ve süreç, 1922-1924 arasında
“Nüfus Mübadelesi” ile devam etmiş, 1 milyon kadar Rum gönderilmiştir.
1930’ların ilk yıllarında “Vatandaş Türkçe Konuş”
kampanyasıyla sokaklardaki Rumlar korkutulmuş ve sindirilmişti. Çünkü o
yıllarda Rumca İstanbul’da çok olağan kabul edilen bir dildi. (Ama kampanya
açılınca, anneler çocuklarına çarşıda-pazarda “mama” kelimesini
yasaklayacaklardı.)
1943 Varlık Vergisi ırkçılığı diğer azınlıklar gibi
Rumlar üzerinde de zorbalıktı. 6-7 Eylül 1955 Pogromu ise özellikle İstanbul ve
İzmir’deki Rumları hedef almıştı. DP’li Adnan Menderes hükümeti işbaşındaydı,
fakat-daha sonra- CHP’den milletvekili olacak, Genel Sekreter Yardımcılığına
kadar yükselecek Orhan Birgit de baş provokatördü…
Zaten tek parti zamanında, 1946’da, CHP 9. Bürosu
tarafından hazırlanan Azınlıklar Raporunda ”İstanbul’da bilhassa Rumlara karşı
ciddi tedbirler almalıyız. Bu hususta söylenecek tek bir cümle var İstanbul’un
Fethinin 500. Yıldönümünde İstanbul’da tek bir Rum kalmamalıdır” deniliyor ve
”Anadolu’nun mütebaki (geri kalan) kısmı da gayrimüslimlerden arındırmalıdır”
diye vurgulanıyordu.
Özetle Pontus faciasından İzmir’i yakılmasına,
mübadeleden Varlık Vergisi ve 6-7 Eylül 1955’e uzanan güzergâhta
Türkleştirmenin bir parçası olarak sürekli yürütülen “Vatandaş Türk Malı
Kullan”, “Vatandaş Yerli Malı Kullan” ve “Türk olmayanlardan alışveriş etmeyin”
kampanyaları gayrimüslim işadamları huzursuz edilmesine yönelikken; 1941
yılında Gayrimüslimler için uygulamaya konulup 18 ay yürürlükte kalan 20 Kur’a
askerlik /amele taburları Gayrimüslimleri işlerinden uzaklaştırmaya ve
sindirmeye yönelik bir uygulamadır. Ölüm korkusu ile 18 ayı geçiren gayri
Müslimlere her zaman “İstanbul’u unutun!” komutu ile işe koşulmuşlardır.
Oldukça zor olan çalışma şartlarında ölenlerin sayısı bilinmemektedir.
Arkasından 1942 deki bir ekonomik ve kültürel jenosit aracı Varlık Vergisi
gelecektir. Bu uygulamalarda eski İttihatçılar başroldedir. Uygulama ile
Ermenilerden varlıklarının (kapital değerlerinin) yüzde 232’si oranında vergi
istenmiş (Müslümanlardan yüzde 4.94), ödeme gücünün üstünde olan bu vergiyi
ödeyemeyenler, kış ayında Erzurum’a yol yapmaya ve yollardaki karları
temizlemeye, yaz ayında da Anadolu’nun en sıcak bölgesindeki çalışma kamplarına
gönderilmişlerdir. Yaşları 50’nin üzerinde olan bu varlık vergisi
mağdurlarından kaç kişinin öldüğü bilinmemektedir. Varlık vergisi geçimlik
araçları dahil Gayrimüslimlerin elinde ne varsa gasp edilerek, elinden alan
ekonomik ve kültürel bir soykırım uygulamasıydı.
Ardından da kanlı pogrom 6-7 Eylül 1955’te gelir. 6-7
Eylül 1955 günlerinde İstanbul’da ağırlıklı olarak Rumlara ve diğer
Gayrimüslimler yönelik büyük bir yağma harekâtı örgütlenir. Türk basınına göre
11 kişi ölmüştür. Yaralı sayısı resmî rakamlara göre 30, gayri resmî rakamlara
göre 300’dür. Sadece Balıklı Hastanesi’nde 60 kadın tecavüz nedeniyle tedavi
görmüştü. Tecavüze uğrayanların 200’ü aştığı sanılır. Olaylar sırasında, resmî
rakamlara göre 5.300’ü aşkın, gayri resmî rakamlara göre 7 bine yakın bina
saldırıya uğrar.
6-7 Eylül saldırısıyla CHP’nin yapmak istediği temizliğin
şerefi halefi Demokrat Parti talip olacak, 1964’te İsmet İnönü arındırma
misyonunu tamamlayacaktı. 6-7 Eylül’de asıl tertibi Erkânı Harbiye-i Umumiye
Riyaseti emrindeki Özel Harp Dairesi kurmuştu. Bu gerçeği seneler sonra 1993’de
Sabri Yirmibeşoğlu adlı bir emekli general” 6-7 Eylül muhteşem bir Özel Harp
Dairesi operasyonuydu” diyerek övünçle açıklayacaktı.[100]
1964 deportasyonu işte bu zincirin son halkası oldu.
Sürgüne 1963 Noel’inde Kıbrıs’ta yaşananlar bahane edilmişti. Kıbrıs’taki
faşist EOKA-B çetelerinin cinayetleriyle İstanbul’daki Rumların bir ilişkisi
olamazdı. Esasen İsmet İnönü 1962’de ‘Azınlıklar Tali Komisyonu’ kurmuştu.
Sürgün emrini bu komisyon verdi.
1964’de CHP hükümeti, Türkiye ile Yunanistan arasında
1930’da imzalanan İkamet, Ticaret ve Seyrisefain Mukavelenamesi 16 Mart 1964’te
tek taraflı olarak iptal edilir, Yunanistan uyruklu İstanbul Rumlar sınırdışı
edilmeye başlanır. Yıllardır Yunanistan ve Türkiye uyruklu Rumlar tamamen
kaynaşmış olduğundan sınırdışı edilen 12.000’i aşkın Yunanistan uyruklu Rum’la
birlikte akrabaları Türkiye uyruklu 30.000 Rum da vatanlarını terk etmek
zorundan kalır. Bir yılın sonunda kovulanların sayısı 45.000’i bulur. Artık
İstanbul’un en kadim halkı Rum Ortodokslar doğdukları yerden kazınmışlardır.
Rumlar bu felâkete “Apelassis” diyorlardı.
Hükümet kararnamesi çıkınca gazetelerde sürgün listeleri
yayınlanır oldu, o insanlar karakola çağrılıyorlar ve içinde ne yazıldığını
doğru dürüst -veya hiç- okumadıkları bir kâğıt onlara imzalatılıyor ve 48 saat
içinde Türkiye’yi terke zorlanıyorlardı. İlk listelerde iş adamları, Rum
cemaatinin aydınları ve diğer tanınmış şahsiyetleri bulunuyordu.
Siyasi Şubedeki Rum Masası kararname aleyhine konuşan
Rumları çağırıp sorguya çekiyor ve korkutuyorlardı. Sınır dışı edilen her kişi
yanına ancak 20 Dolar para ve 20 kg. ağırlığında şahsi eşya alabiliyordu.
Böylece 18 ay içinde 12.565 kişi gönderildi. Gitmeyi geciktirmek ancak
memurlara rüşvet vermekle mümkün oluyordu.
O insanların gayrimenkulleri yıllarca boş kaldı veya
işgal edildi. Resmen tapular o kişiler ismineydi, ama tamamına yakını mallarına
sahip çıkamadılar. Gönderilenler orada çok sıkıntı çektiler, o yıllarda
Yunanistan’ın ekonomik durumu kötüydü, yoksulluk vardı. Ayrıca Yunanlılar
tarafından “Türk tohumu” diye aşağılandılar.
Özetle İnönü hükümetince 1964’te gerçekleştirilen
İstanbul doğumlu Rumların sürgünü, Elenlerin tarihsel topraklarından kazınmasının
son kitlesel uygulamalarından biri olur. Yani T.“C”nin ikinci Cumhurbaşkanı
İsmet İnönü, 1964 yılında Koalisyon Hükümeti’nin Başbakanı olarak, 1964
yılında, siyasal rakibi T.“C”nin üçüncü Cumhurbaşkanı Celal Bayar’ın aktif
uygulayıcılarından biri olduğu 1914 Batı Anadolu Rum Tehciri’ni tamamladı.
Kendi imzacısı olduğu Lozan Barış Antlaşması’nı rafa
kaldırdı. 1924 Yunanistan- Türkiye Müslüman- Hıristiyan Ortodoks yurttaş
mübadele anlaşmasının, kapsam dışı bıraktığı İstanbul Rumluğu’nu, yine aynı antlaşmanın
sözde özerklik verdiği Bozcada ve Gökçeada Rumluğu’nu tasfiye etti.
İsmet Paşa, yazları Heybeliada’da geçirirdi. 1970’lerin
başında, yolda hâlâ Rumca konuşan bir gruba rastlayınca, “Bunlardan hâlâ kaldı
mı” diye sorduğunu hatırlıyorum.
Bütün bu etnik arındırma sürecini kültürel düzeyde
noktalamak ise, Türkiye Cumhuriyeti’nin kaçıncı Başbakanı olduğunu şu anda
hatırlayamadığım Recep Tayyip Erdoğan’a kısmet oldu.
Bu da Tarlabaşı yıkım projesi ile gerçekleşti. Adına her
ne diyorsanız, tehcir, etnik arındırma, jenosid… Süreci tamamlamak Tarlabaşı
yıkımı ile ona kısmet oldu.
Özetin özeti: Bir zamanlar Rum diyarı olarak anılan
İstanbul’da[101] bugün toplam iki bin Rum yaşıyor. Rumlar azalan nüfusları için
endişeliler fakat kendi deyimleriyle de “gerçekçi değil romantik” düşünüyorlar.
Onlara göre umut ışığı en son sönen ışık ve umutlarını korumaya devam
ediyorlar. Yüzyıllardır aynı topraklarda yaşayan Rumların sayısı azalmış olsa
da tarihlerini anlatan birçok yapısı mevcut ve hâlâ inatla ayaktayken…
“RUMLARDAN KALAN İSTANBUL”[102]
AYA TRİADA
Rumların İstanbul’da tam 62 kilisesi var. Fakat bu kiliselerin bir iki
istisna dışında hiçbiri öyle hemen görülecek ve dikkat çekecek yerde değil. Her
dönem boyunca Rumların ibadet yerlerini meydanların arka taraflarına, çok göze
batmayacak yerlere yapması istenmiş. Buna en güzel örneklerden biri ise
Taksim’deki Aya Triada Kilisesi. Hemen İstiklal Caddesi’nin başındaki sokağın
girişindeki kilise, birçok kişinin dikkatinden kaçabilir. Çünkü yüksek duvarlar
tarafından saklanmış durumda. Osmanlı İmparatorluğu, Tanzimat Fermanı’nın
ilanına kadar kiliselerin kubbe yapmasına izin vermemiş. Bu hak sadece camilere
verilmiş. Bu yüzden Aya Triada Kilisesi diğer birçok kilise gibi kubbesi
olmayan kiliselerden biridir. Bugünkü son hâlini, 1832 yılında almış. Bunun
nedeni ise 1821 yılında Osmanlı’dan ayrılan Yunanistan’ın öfkesinin Rumlardan
çıkarılması. O dönemde şehirdeki neredeyse bütün kiliseler saldırıya uğrar ve
birçoğu yanar. Osmanlı, yanan ve hasar gören kiliselerin onarılmasına ise 1832
yılına kadar müsaade etmez.
FENER RUM ERKEK LİSESİ
Fener semtinin tepesinde bulunan ve bir okuldan çok bir
şatoyu andıran Fener Rum Erkek Lisesinin (Kırmızı Okul) hikâyesi İstanbul’un
fethedildiği 1453 yılına kadar dayanıyor. Lise, İstanbul’un en eski Rum eğitim
kurumu. Okul, Fatih Sultan Mehmet’in isteği üzerine 1454 yılında kuruluyor.
Amacı ise Osmanlı’nın Batı ile ilişkilerini yürütecek kişilerin
yetiştirilmesini ve İstanbul’un fethi sonrası Batı’ya kaçan bilim insanlarının
ülkeye dönmesini sağlamak. Bu istek, uzun süre karşılık buluyor. Okulun ilk
mezunları Osmanlı ile Batı dünyası arasındaki ilişkilerde tercümanlık görevi
üstleniyor. Okul, 1711 sonrası Balkanlardaki beyliklere gönderilen birçok
yöneticiyi de yetiştiriyor. Zamanında yüzlerce öğrenciye eğitim veren Fener Rum
Erkek Lisesi önce 1998 yılında karma lise hâline geliyor. Bugün okulun toplam
öğrenci sayısı 52.
MERYEM ANA KİLİSESİ
Meryem Ana Kilisesinin en önemli özelliği, diğer bütün
Kiliselerin aksine Bizans döneminden kalması ve hâlâ Kilise olarak faaliyet
yürütüyor olması. İlk olarak 1260 yılında küçük bir manastır olarak inşa
ettirilen kilisenin bugüne kadar kendini koruması ise Fatih Camii yapan mimar
sayesinde gerçekleşiyor. Fatih Camii’nin Mimarı Rum Hristodolos, cami yaptıktan
sonra kendisine hediye verilmesini istemez. Mimarın tek isteği vardır; o da
cemaatinin ibadetini gerçekleştirdiği kiliseye dokunulmaması. Bu istek, Fatih
Sultan Mehmet tarafından kabul edilir ve bir ferman ile kilise, Rum Cemaatine
bağışlanır. Kilise aynı zamanda 4 yapraklı yonca denilen mimarinin devam eden
tek örneği ve bu yüzden de mimari açıdan önem taşıyor.
EDİRNEKAPI KİLİSESİ
Edirnekapı, 1955 yılına kadar Rumların yoğun yaşadığı
yerlerin başında geliyordu. Fakat 6-7 Eylül olayları sonrası Rumlara dönük
saldırıların artması buradaki Rum nüfusu daha çok şehir merkezi olan Kurtuluş,
Cihangir gibi semtlere sürdü. Edirnekapı Kilisesi’nin de ilk yeri tam
karşısında yer alan Mihrimah Sultan Camii’nin olduğu alan. Kilisenin yeri, yedi
tepeli İstanbul’un altıncı tepesinin en üst noktasında bulunuyor. Fakat Kanuni
Sultan Süleyman İstanbul’un altıncı tepesinde bir kilise değil cami olması gerektiğine
karar verince kilisenin arazisine el konuluyor ve kiliseye Mihrimah Sultan
Camii’nin karşısında bir alan veriliyor. Edirnekapı Kilisesi de 1821 olayları
sonrası yakılıyor ve 1835 yılında tekrar inşa ediliyor. Kilise bugün bölgede
hiç Rum olmamasından dolayı ayda sadece bir kere, başka semtlerden gelen Cemaat
üyelerine kapısını açıyor.
FENER AYA YORGİ PATRİKHANE KİLİSESİ
İstanbul, dünyanın her yerinde toplam 9 milyonluk cemaate
sahip Ekümenik Patrikhaneye de ev sahipliği yapıyor. Patrikhanenin şimdi ki
yeri Fener semtinde. Patrikhane aynı zamanda üzücü bir geleneğin de ev sahibi.
Patrikhane İstanbul alındığında şimdiki Fatih Camii’nin bulunduğu 12 Havariler
Kilisesi’ndedir. Fakat Fatih Camii için kilise yıkılınca birkaç yeri daha
gezerek en son 1600’lü yılların başında Fener semtine gelir. Rum Ortadoks
cemaatinin lideri hâlâ bu Patrikhanede seçilirken, Patrikhane aynı zamanda
vaftiz için kullanılan yağın da üretim merkÊzidir. 1821 yılında Yunanistan’ın
Osmanlı’dan ayrılmasının ‘suçlusu’ dönemin Patriği ilan edilir ve Patrikhanenin
3 kapısından ortada olanın önünde asılır. Bu yüzden, üç farklı girişi olan
patrikhanenin günümüzde sadece iki kapısı kullanılıyor. Rumlar, uzun yıllardır
patriğin asıldığı kapıyı, onun anısına saygıdan dolayı kilitli tutuyorlar.
Patrikhane, Fener semtine taşındıktan sonra çevresinde Rum halkının
yoğunlaşmasına da sebep olur. Bugün Rumların birçok tarihi yapısı hâlâ Fener ve
Balat semtlerindedir. Ama bu semtlerde artık Rum halkı yaşamıyor.
Evet İstanbul’da 1930’da 130 bin Rum yaşıyordu. 2013’e
gelindiğinde bu sayı 2000’in altına düştü. Rumlar 30’larda gitmeye başladılar.
Yunan uyrukluların 1964’te sınır dışı edilmesiyle de asıl göç yaşandı. Ancak
1955’teki 6-7 Eylül olayları, “Artık burada bana yaşama şansı yok” diye düşündüren
huzursuzluklar silsilesindeki ilk darbe oldu onlara.
1946 Beyoğlu doğumlu Yorgos Lefkaros, 6-7 Eylül
olaylarının yarattığı duyguyu şöyle anlatıyor:
“Babamın Kallavi Sokağı’nda terzi dükkânı vardı. Dükkân
yıkıldı. Bütün kumaşlar, makineler… Okulumuz yakıldı, yıkıldı. Bütün bunlar
üzerimizde bir tepki yarattı. Ağabeyim, o zaman 16 – 17 yaşındayken ‘Ben burada
kalamam, gitmek istiyorum’ dedi. Babam borç alarak yeniden yaptı dükkânı. Yine
de ağabeyim ‘Ben İstanbul’u seviyorum ama burada kalamam’ dedi. Çok zor bir
hayal kırıklığı oldu.”
Olaylarda evler, işyerleri, okulların yanında, kiliseler,
hatta mezarlıklar da harap edildi. 1945 Samatya doğumlu Themistoklis Pahopulos,
mahallelerindeki Aya Konstantin Kilisesi’ne yapılanları “Unutmam, o anı
unutamam” diye vurgulayarak anlatıyor:
“Gruplar hâlinde geldiler kamyonların üzerinde. İlk
olarak Aya Konstantin Kilisesi’ne indiler. İlk hedef bu inanılmaz güzel, zengin
bezemeler içeren ibadethane oldu. Zenginlik derken bunun bir azınlığa ait
zenginlik olduğu düşünülmesin; Türkiye’ye ait bu zenginlik, devlete ait. Ulusun
zenginliğiydi. İşte bu ulusun zenginliğini mahvettiler. Yakıp yıktılar… Arka
bahçeden kocaman kilisenin mum gibi yanışını seyrettik.”
Bir tarafta yağma, yıkım ve tehditler sürerken diğer
tarafta pek çok Türkiyeli, yaşananları engellemeye, en azından komşularının
hayatını kurtarmaya çalıştı. Görüşmelerde sıkça tekrar edilen bu vefa
anılarından birini 1931 Kadıköy doğumlu Amarillis Yorgantidu aktarıyor:
“Hadiselerde ben hamileydim, oğlana… Ve hiç unutamayacağım
bir şey oldu. Babamın bir Türk arkadaşı geldi. Bana diyor ki; ‘Sen kızım hiç
çarşıya çıkmayacaksın. Ne istersen ben alacağım. Ekmeğini bile ben
getireceğim’.
Adam her gün geliyordu; ‘İhtiyacın var mı?’. Ondan sonra
kocam pahalı bir kalem hediye etmek istedi. Adam dedi ki: ‘Ben bu hediyeyi
kabul etmeyeceğim. Ancak bana bundan sonra selam verirseniz çok memnun
olacağım’. O kadar. Bu hiç aklımdan çıkmıyor.”
1944 Edirnekapı doğumlu Kalyopi Sofiadu, “İstanbul’u
özlüyorum tabii” diyor ve ekliyor “İstanbul canımdan, içimden, aklımdan
çıkmıyor. Uykumda ev gördüğüm zaman İstanbul’daki evimi görüyorum. Başka ev
görmüyorum.”
1943 Beyoğlu doğumlu Spiros Kyriakopulos ise duygularını
kısacık bir cümleye sığdırıyor: “İstanbul doğduğum yer, anam gibi…”[103]
Nihayet bu konuda son sözü, Cumhuriyet gemisi Rum
toplumuna ne getirdi? Hiçbir şey,” vurgusuyla hepimize şu gerçekleri anımsatan
‘Apoyevmatini’ Genel Yayın Yönetmeni Mihail Vasiliadis’e bırakıyorum:
“Ne götürdüğüne gelince teker teker saymaya sayfalar yetmez.
Neticeye bakalım Lozan Anlaşması imzalanırken 150 bin olan bu toplum, şu anda 2
bin kişi. Durum şu. Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak kuruldu. Ama
ulus yoktu…
Rumları, Ermenileri, Musevileri asimile etmek pek mümkün
değildi. Onlar için bir eritme politikası uygulandı. Bu eritme politikasının
sonucunda da 150 bin Ortodoks Yunan kökenli Hıristiyan 2 bin kişinin altına
düştü. Bu eritme programının birçok halkası var. Bu bir zincir olarak
görülebilir. Bu halkaları isimlendirmek gerekiyorsa, mesela ‘Vatandaş Türkçe
Konuş’ kampanyaları. Ana lisandan mahrum etme politikası. 1940’larda 20-22
yaşından 42’sine kadar bütün azınlık erkeklerinin kamplarda toplanması. Başka bir
halka Varlık Vergisi… Başka bir halka 6-7 Eylül Olayları, başka halka 1964’teki
sınır dışı olayları. Meslek odalarında tırnak içinde temizlik yapıp oradaki
Rum, Ermeni ve Yahudilerin dışarı atılması…
Mesela Baro’da temizlik yapıp, saf Türk olarak kabul edilemeyeceklerin
meslekten men edildiğini açıkladılar. Eczanelerin büyük bir kısmı, yüzde
80-90’ı Rum, Ermeni ve Yahudi’ydi. Bir yasa çıkartıldı. ‘Bir mahallede iki
eczane olmasın’ diye. O dönemde eczaneler aynı zamanda ilaç imal ediyordu. İşte
kalitesi düşer falan diye böyle bir rekabette. Ve çekilen kuralarda azınlıklar
nedense hep şanssız oldu. Bütün bu baskılara rağmen 1964’e geldiğimizde
İstanbul’daki Rumların sayısı 90 binin üstündeydi. Çünkü İstanbul Rumlar için
çok önemli bir yer.
Bana bazen soruyorlar ‘senin vatanın neresi, Türkiye mi
Yunanistan mı?’ diye. Ben diyorum benim vatanım İstanbul. Benim köklerim
burada. İstanbullu kolay kolay evini barkını bırakıp gitmek istemiyor, bütün
baskılara rağmen. 1964’te ne oldu? Baktılar ki bu baskılar semere vermedi,
Rumların önde gelen kişileri arasında Türk vatandaşı olmayanları seçerek onları
24 saat içerisinde İstanbul’u ve Türkiye’yi terketmek durumunda bıraktılar.
Böylece 13 bin kişi (12 bin 980 galiba) sınırdışı edildi. Bu 13 bin kişinin
teker teker Birinci Şube’ye çağrılıp kendilerine tebliğ edilmesi aşağı yukarı
18 ay sürdü.
13 bine yakın kişinin hepsi aile reisiydi. Dolayısıyla
sınır dışı edilen 13 bin aile oldu. Yani 1. 1. 1965’ten 30 Haziran 1966’ya
kadar. İstanbul’un Yunan kökenli Ortodoks Rum nüfusu 1965’te 90 bin kişinin
üstünde, 18 ay sonra 30 binin altında. Her üç Rum’dan ikisi gitmek zorunda
bırakıldı. Tabi bu orada da kalmadı. Erimeye devam etti. Bugün artık topu topu
600 aile kaldı.”[104]
ALEVÎ KIRIM VE KIYIMLARI
Anadolu Selçukluları’nın Babaîlerin kıyımından Osmanlı
dönemine uzanan Kızılbaş/ Alevî kırımları: II. Murat’ın 1427’de Amasya, Tokat
ve Çorum’da gerçekleştirdiği katliam; 1515 ve devamında Yavuz Sultan Selim’in
Çaldıran katliamı; Kanuni Sultan Süleyman’ın Kızılbaş katliamı; Pargalı İbrahim
Paşa’nın, Süklün Koca, Baba Zinnun ve Kalender Çelebi ayaklanmalarını
bastırması; 1545-1574 tarihlerinde İskilipli Ebu Suud Efendi’nin düzenlediği
katliam, 1570-1574-1583 yıllarında Amasya Merzifon dolaylarında
gerçekleştirilen katliamlar, Kuyucu Murat Paşa’nın 1606 ve sonrasındaki
katliamları, 1656-1661 Celalî isyanlarını izleyen kırımlarına bakıldığında
Osmanlı tarihinin aynı zamanda bir “Alevî katliamları tarihi” olduğu görülür.
Özellikle Yavuz Sultan Selim’in Kızılbaş soykırımı,
tarihin en kanlı sayfalarındandır.[105]
Hatırlanacağı üzere Yavuz Sultan Selim, 1514’te İran
seferinin gidiş ve dönüş yolunda Şah İsmail’in doğal müttefiki olan Anadolu’nun
Kızılbaş halkının kılıçtan geçirilmesini emretmişti. Kendini haklı çıkarmak
için de Şeyhülislâm İbn-i Kemal ve Müftü Hamza’dan Kızılbaşların kadınları
ortaklaşa kullandıkları, Kur’an’ı, camileri yaktıkları şeklinde fetvalar
çıkartmıştı. İdris-i Bitlisî’nin Selimname adlı eserine göre, 40 ila 70 bin
arası Kızılbaş öldürülmüştü. Ancak çeşitli lojistik sorunlar ve Yeniçerilerin
gönülsüzlüğü yüzünden Yavuz’un ordusu Kızılbaşlara karşı da mutlak bir
galibiyet elde edemeden Eylül 1515’te İstanbul’a döndü.
Şah İsmail’in hem İran hem Anadolu’daki Kızılbaşlar
üzerindeki mistik-karizmatik gücünden çok etkilenen Yavuz’u, benzer bir etkiyi
sağlamak için, Kahire’deki İslâm halifeliğini İstanbul’a getirmesi için ikna
eden İdris-i Bitlisî’ydi. 1516-1517’de Sünnî Çerkes ve Türk kölelerin kurduğu
Memluk Devleti’ne karşı yapılan Mısır seferi sırasında Yavuz’a, 16 Kürt beyi ve
askerleri eşlik etmişti. İdris-i Bitlisî, sefer sırasında Yavuz’un ‘din
kardaşlarına’ yapmış olduğu haksızlıkları bir kaside ile padişaha aktarmış,
padişah kızmak yerine kendisini iltifatlara boğmuştu.
Osmanlı kaynaklarında ‘Mevlana’, ‘Hâkimeddin’, ‘Kutlu
Müderris’ diye anılan İdris-i Bitlisî Yavuz’dan iki hafta önce, 18 Kasım
1520’de İstanbul’da öldü. Amasya Anlaşması’nın mimarları erken ölmüştü ama
attıkları temel öyle sağlamdı ki Osmanlı-Kürt ilişkileri 300 yıl neredeyse
sorunsuz gitti.
İdris-i Bitlisî bu tarihçe yüzünden bazı kesimlerce
‘İdris-i İblisi’ diye adlandırılıyor. Bu çevreler için Yavuz’un adı da ‘Yezid’.
Koyu bir Sünnî olan İdris-i Bitlisî’nin Kürt olsun, Türkmen olsun Kızılbaşları
‘zındık’, ‘kâfir’, ‘Mezheb-i na-hak’ diye nitelediği biliniyor. Selimşahname
adlı eserinde Kızılbaş katliamlarını ayrıntılı biçimde anlattığı da doğru.
Ancak bugün bazı çevrelerin iddia ettiği gibi, bu katliamlar sırasında İdris-i
Bitlisî Yavuz’un yanında değildi…
Yavuz’un tahta geçtikten sonra iki ağabeyini, sekiz
yeğenini, üç vezirini öldürdüğünü de biliyoruz. Yani Yavuz, iktidar
mücadelesinde kimsenin gözünün yaşına bakmazdı. Ama daha önemlisi, Şiî-Kızılbaş
düşmanlığı 1736’ya kadar sürecek olan Osmanlı-Safevi çekişmesinin bir türevi
olan, köklü bir devlet politikasıydı ve İdris-i Bitlisî’nin bu politikayı
değiştirmesi mümkün değildi.
Nitekim Yavuz’un oğlu Kanuni Sultan Süleyman ve onun oğlu
II. Selim dönemlerinin Kürt kökenli şeyhülislâmı Ebussuûd Efendi’nin 30 yılda
verdiği fetvalarla, Safevilerin ‘beşinci kolu’ gibi görülen Kızılbaş Türkmen
katliamı adeta bir rutin hâlini almıştı. Hırvat kökenli Kuyucu Murat Paşa
l606’da sadrazam olduktan hemen sonra bazı kaynaklara göre 100 binden fazla
Türkmeni (çoğu Kızılbaştı) kazdırdığı kuyulara diri diri gömdürmüştü. Ondan 50
yıl sonra Köprülü Mehmet Paşa, Celalî ayaklanmalarını bastırmak adı altında
Kızılbaş Türkmenleri yeniden kılıçtan geçirmişti.[106]
Cumhuriyet, özellikle 1924’lerden itibaren İTC
ideolojisinin bir uzantısı olarak, tek etnik kimlik, tek dil, tek din, tek
mezhep ve tek kültür üzerinden tekçi ideolojiyi egemen kılmaya başladı. Türk
olmak asıl unsur, Sünnî olmak ise bu unsurun tamamlayıcısı oluyordu…
Kuşkusuz rejimim tekçi ideolojisi ve dayattığı kimlik
karşısında hem Kürt hem Alevî olmak hedef hâline gelmek ve daha çok şiddet
görmek demekti. Milli Mücadele dönemi olan 1921’de Sivas’ın İmralı ilçesinde
bir Kürt Alevî bölgesi olan Koçgiri’de yapılan katliam Dersim katliamından 17
yıl önce gerçekleştiriliyordu. 1937-38’de Dersim’de yaşanan yine Kürt Alevîlere
yönelik bir katliamdı. Alevîler tek partili rejim döneminde olduğu gibi, çok
partili rejime geçildikten sonra da katliama uğratıldılar. 1978 Maraş, 1980
Çorum, 1993 Sivas ve 1995 Gazi katliamları…
12 Mart 1995 Pazar akşamı, Galatasaray-G. Antep maçı
sırasında, televizyonlar ‘Son Dakika’ başlığıyla Gazi Mahallesi’nde Alevîlere
ait dört kahvenin ve bir pastanenin silahlı kişilerce tarandığını, Halil Kaya
adlı yaşlı bir Alevî’nin öldüğünü, 20-25 kişinin yaralandığını görüntülü olarak
aktarmaya başladılar.
Haberin duyulmasıyla, sadece mahallede, sadece
İstanbul’da değil, tüm Türkiye’deki Alevî-Kızılbaş toplumu ayağa kalktı.
Bazıları 1980’de yaşanan ‘arazi mafyası’ gerilimini hatırlarken, çoğunluk “1980
öncesindeki türden veya 1993’teki Sivas katliamı türünden Alevî katliamları
yeniden mi başlayacak?” endişesine kapılmıştı. Gidebilenler mahalleye akın
ettiler. Gazi Cemevi’nin önünde mahşeri bir kalabalık toplandı. Topluluktan
ayrılan bir grup karakola doğru yürüyüşe geçti. Kalabalık Çevik Kuvvet’in
barikatına gelince, polis panzerle kalabalığa su sıkmaya, gençler de panzerlere
taş atmaya başladılar. Birden polisin tarafından silah sesleri gelmeye başladı…
Polisin yaylım ateşi sonucu iki kişi ölmüş, 20 kadar kişi
yaralanmıştı. Elbette bundan sonra ok yaydan çıktı. Halk polise taş atarken,
polis halka (her zamanki gibi) silahla karşılık veriyordu. Sloganlara
haykırışlar, haykırışlara çığlıklar karıştı, sokaklara, caddelere kanlar aktı…
Bu seferki bilanço çok daha ağırdı. 17 kişi ölmüş, aralarında polis, asker ve
gazetecilerin de olduğu 117 kişi yaralanmıştı. Hükümet mahallede sıkıyönetim
ilan etti.
Olaylar yatışmış görünüyordu ki, 15 Mart 1995 günü Gazi
olaylarını protesto etmek için Ümraniye esnafı kepenk kapattı, sloganlarla bir
grup yürüyüşe geçti. Yürüyüş kolu Örnek Mahallesi’ne geldiğinde polisle
karşılaştı. Yürüyüş kolundan biri (görgü tanıkları, yürüyüş boyunca
tanımadıkları bu kişinin herkesten ateşli olduğunu, yürüyüş kolunu kışkırtıcı
sloganlar attığını söyleyeceklerdi) kalabalığa doğru ateş açtı, ardından burada
da olaylar çığırından çıktı. Yürüyüşçüler polise taş atarken, polis gruba
ateşle karşılık verdi. O günün bilançosu da 5 ölü, 30 kadar yaralı oldu.
O sırada Pakistan’a gitmek üzere havaalanında olan
Cumhurbaşkanı Süleyman Demirel “Türkiye’de mezhep kavgası olmayacaktır, buna
müsaade etmeyeceğiz” derken, Başbakan DYP lideri Tansu Çiller olaylardan PKK’yı
sorumlu tutuyordu. SHP’li Devlet Bakanı Azimet Köylüoğlu’nun iddiası ise epey
fantastik idi: CNN televizyonunda Rusya’dan çekilen CIA ajanlarının Türkiye’de
görevlendirildiğini duymuştu! Dolayısıyla olayların arkasında ABD vardı!
Katliamlar sırasında Gazi’de ve Ümraniye’de olanlar, daha
sonra gazetecilere, kalabalığı kızıştıran, silahla sağa sola ateş eden sivil
giyimli, tanımadıkları tiplerin varlığından söz edeceklerdi. O günlerde
Cumhuriyet muhabiri olan Ahmet Şık da bunlardan bazılarını fotoğraflamıştı.
Elbette, 12 Mart günü kahvehaneleri tarayarak olayları başlatanlar hiçbir zaman
ortaya çıkmadı, yargılamalarda, Gazi halkı suçlu çıkarıldı. Ölenler (24 kişi)
öldüğüyle, yaralananlar (halka göre 500 kadardı) yaralandığı ve sakatlandığıyla
kaldı… Alevîlerin sorunları o günden beri çözülmedi. Gazi Mahallesi başta olmak
üzere Alevî mahalleleri ise devletin kara listesinden hiç çıkmadı.[107]
Cami, imam, Diyanet İşleri Başkanlığı, oruç ve dinî
bayramlar ritüelleri arasında sıkışmış ve kendi inancını yaşayamaz ve üretemez
hâle gelmiş Alevîlerin hayatı zorlaşmış, manevi baskı ve şiddet yoluyla
asimilasyon kaderleri olmuş durumdayken; devletin isyankâr Alevîliği
kabullenmesi mümkün olamazdı.
Kızılbaşların felsefi etkilenmeleri, Zerdüşt ve Şaman
kaynaklıdır. Ayrıca Hırıstiyanlarla, diğer kültürlerle diyaloglar kurarak
Anadolu’da kendine özgü bir felsefe oluşturmuşlardır. Kızılbaş-Alevî inancına
göre her şey insandadır. Bu nedenle insana çok önem verir. Hiçbir kötülüğün
cezası, öbür dünyaya bırakılmaz.
Krisztina Kehl-Bodrogi’nin, Alevî inancının teolojik
evrenini anlamak açısından Alevîliğin dayandığı kutsal metinleri, kitapları,
buyrukları, sözlü gelenekleri ve nefesleri incelemelerine göre, Alevîlik’teki
hem senkretik öğeler hem de heretik İslâm inanç öğeleri, Alevîlerin
yüzyıllardır dışlanmalarındaki temel nedendir.[108]
Alevîlik bir inanç kimliğidir. Ancak Alevîler sosyal,
kültürel, siyasal yaşam içinde genellikle inanç kimliklerini bir üst kimlik
olarak ifade ederler… Alevîlik bir inanç kimliğidir, etnik kimlik değildir…
Alevîler etnik olarak çok kimliklidir… “72 millete bir nazarla bakmak” sırf
belagat olsun diye söylenmiş bir söz değildir…
Alevîliğin kökleri; inkârcı, zalim, asalak, sömürgeci
egemenlere karşı mücadelede hak ve hakikâti, insanda, doğada, insan insan,
insan toplum ilişkilerinin adil, doğal işleyişindedir. Alevîlik, devşirmelerin,
sistem yürütücüsü zalimlerin tanımladığı gibi basit bir tapınma yöntemi
değildir.
Alevîliğin yaşanışı bir Alevî can için farklıdır, bir
hakikât arayıcısı için farklıdır. Zira böyle olmasaydı herkes alim, aşık,
sadık, ermiş, derviş ve veli olurdu! Alevîliği anlamak için ermişlerin yaşam
destanına bakmak gerekir. Zalime biat eden Alevîler elbette olmuştur, günümüzde
de vardır. Lakin tarih denen bilge kimi nereye koyacağını iyi bilir. Alevî
tarihinde Hı(n)zır Paşa ile Pir Sultan Abdal’ın, Rayber ile Pir Seyid Rıza’nın
yeri bellidir.
“Alevîler mazlumun yanındadır!” diyenler bilmeli ki,
Alevîler mazlumun kendisidir! Mazlum, egemenin baskı ve zulmüne uğrayan, mağdur
edilen anlamına gelir. Mazlum Alevîliğin/ Alevîlerin diğer adıdır. Hakikât şu
değil mi? Alevîler bin yıldır mazlum, devletler bin yıldır zalimdir.
Mazlumun, zalimle mücadelesinde bu gün Alevîlerin yeri
neresi, tavrı ne olmalıdır? Bu sorunun cevabı da Alevî tarihindedir.
Evet, evet devletin isyankâr Alevîliği kabullenmesi
mümkün olamazdı ve “AKP’nin Alevîliğe bakışında problem var,” diyen Selahattin
Demirtaş’ın işaret ettiği gibi, olmadı da![109]
Meral Vurgun’un Madımak ölümsüzleri anısına yazdığı
‘Kerem Edin Beni’deki, “tarihler kan gördü/ zulmün kırbacında inleyen cehalet/
alevlerin şavkında gözleri kamaşan cellat/ boğazlanan, tövbeye gelen/ kendi
suyunu kesen Kızılırmak/ ve tarih böyle bir Temmuz gördü/ ey nutku tutulmuş
insanlık!/ varın gayrı kanın aynasında saçlarınızı tarayın,” dizerini
doğrulayan şu örneklerdeki üzere:
i) Madımak Katliamı’nın 3 firari sanığı hakkında devam
eden davanın 3. duruşması Ankara 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görüldü. 29 Aralık
2014’de görülen duruşmada, İçişleri Bakanlığının, Adalet Bakanlığı
aracılığıyla, Ankara Cumhuriyet Başsavcılığı’na 3 firari sanık hakkında
çıkarılan kırmızı bültenin zamanaşımı nedeniyle kaldırılacağı yönünde yazı
gönderdiği ortaya çıktı…[110]
ii) Dönemin Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün talimatıyla
‘Devlet Denetleme Kurulu’nun hazırladığı raporda, Sivas katliamının
yaşanmasında “Aziz Nesin’in konuşmaları, Pir Sultan Abdal heykelinin dikilmesi
milliyetçi ve dini duyguları güçlü insanları etkilediği” vurgusu dikkat
çekti…[111]
iii) Alevîlerin yıllardır süren itirazlarını ve AİHM’den
gelen “Zorunlu din derslerini kaldırılmalı,” kararını göz ardı eden Başbakan
Ahmet Davutoğlu, “AİHM’den ders almamıza ihtiyacımız yok bizim,” dedi…[112]
iv) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın, 81 ilde, 37 bin 624
hanede gerçekleştirdiği ‘Türkiye’de Dini Hayat Araştırması’nda, ülkenin yüzde
99.2’sinin Müslüman olduğu sonucuna varılırken, Alevîler hiçbir kategoride yer
almadı…[113]
v) Diyanet İşleri Başkanı Mehmet Görmez, “Cemevleri
Allah’ın adının anıldığı yerlerdir ancak Cami’nin karşısında gösterilmemelidir,”
dedi…[114]
vi) Her fırsatta “Alevî açılımı”ndan söz eden AKP
hükümeti, Açıköğretim Fakültesi’nde okutulan ve içinde Alevî yurttaşlara
yönelik “Kötü ayin yapan Kızılbaşlar. Allah onları kıyamete kadar aşağılık ve
adi etsin” sözlerinin yer aldığı ‘Türk Dili Edebiyatı Osmanlı Türkçesi Grameri
2’ adlı kitabın yazarı Prof. Hayati Develi’nin Yunus Emre Enstitüsü’ne başkan
olarak atanmasında bizzat hükümet üyelerinin imza verdiği öğrenildi…[115]
vii) Tokat’ın Erbaa ilçesine bağlı Keçeci köyündeki Horasan
erenlerinden Keçeci Baba Türbesi camiye çevrilerek müftülük tarafından kadrolu
imam atadı ve köyde beş vakit ezan okunmaya başlandı. Erbaa Kaymakamı
Abdülkadir Demir’in köylülerin tepkisi üzerine “Müslüman olan Türkiye’de ezanı
mı susturmak istiyorsunuz. Ben o zaman sizin Müslümanlığınızdan şüphe ederim,”
dedi… [116] Alevî dedesi Ahmet Kaya, “Erbaa’nın 79 köyünden Sokutaş ve Keçeci
Alevî köyleridir. Erbaa Kaymakamı, 2 Alevî köyünü kafaya taktı. Biz inancımızı
kendimiz yaşamak istiyoruz. İbadetimizi kendi örf âdetlerimize göre yaşamak
istiyoruz. Türbemizi camiye çevirdiler, bir de imam atadılar. Bu
asimilasyondur” diye konuştu…[117]
viii) Sağlık Bakanlığı “farklı ilçelere bağlısınız,”
diyerek Sivas’taki sekiz Alevî köyünün ortak kullanabileceği Sağlık Evi’ne
görevli göndermeyi reddetti…[118]
ix) Erzurum’da Büyükşehir Belediyesi’ne bağlı İtfaiye
Daire Başkanlığı spor salonunda Alevîler cem yaptıkları sırada, bir itfaiye
görevlisi elektrikleri kesti. Cep telefonlarıyla kaydedildiklerini ve
ibadetlerinin engellendiğini belirten yurttaşlar ile itfaiye görevlileri
arasında gerginlik yaşandı. Polis, kent merkezine yürümek isteyen Alevîlere
izin vermedi…[119]
3 T’Lİ (TE’DİP, TENKİL, TEHCİR) KÜRT TARİHİ
Gerçekten de Mezopotamya’nın asi çocukları olarak
anılmayı hak eden Kürtler, öncesiyle 1806’da Baban Aşireti’nden Abdurrahman
Paşa… 1833-1837’de Mir Muhammed (Soran)… 1843’de Bedir Han… 1855’de Yazhan Şer…
1878-1881’de Şeyh Ubeydullah Nehri… 1919-1922’de Simko (İsmail Ağa)… 11 Mayıs
1919’de Ali Batı… 21 Mayıs 1919’de Mahmut Berzenci… 6 Mart 1921’de Koçgiri… 4
Eylül 1924’de Beytüşşebab… 13 Şubat 1925’de Şeyh Sait… 10 Haziran 1925’de
Nehri… 7 Ağustos 1925’de Reşkotan-Raman… Kasım 1925’de Birinci Sason… 16 Mayıs
1926’de Birinci Ağrı… 21 Ocak 1926’de Hazro… 7 Ekim 1926’de Koçuşağı… 26 Mayıs
1927’de Mutki… 13 Eylül 1927’de İkinci Ağrı… 7 Ekim 1927’de Bıcar… 6 Temmuz
1929’de Resul… 20 Eylül 1929’de Tendürek… 26 Mayıs 1930’de Savur… 20 Haziran
1930’de Zilan… 21 Temmuz 1930’de Oramar… 7 Eylül 1930’de Üçüncü Ağrı… 24 Ekim 1930’de
Pülümür… Eylül 1930’de İkinci Mahmut Berzenci… Kasım 1931’de Şeyh Ahmed
Barzani… Ocak 1937’de İkinci Sason… 21 Mart 1937’de Dersim…[120] Kürtlerin 3
T’li (te’dip, tenkil, tehcir) tarihin direniş ve başkaldırılarla
biçimlenmiştir![121]
İş bu nedenle de 1915’te Ermeni meselesi “hâlledildikten”
sonra, sıra Ziya Gökalp’in terminolojisiyle “Kürtleri medenileştirmeye”
gelmişti ki, bu amaçla da Kürtler zorunlu iskâna tabi tutuldular.
İTC Kürt politikasını İTC’nin ideoloğu sosyolog Ziya
Gökalp oluşturmuştur. Meşrutiyet’in ikinci kez ilan edildiği 1908’den sonra
Ziya Gökalp’in ilk işi Diyarbakır’da Milan (Millî) aşiretler topluluğunun reisi
Hamidiyeci İbrahim Paşa’nın hegemonyasını kırmak için Diyarbekir’de İTC’nin
şubesini açmak ve paşaya karşı gönüllüler toplamak olmuştu. Ardından
Diyarbakır’da yayımlanan Peyman gazetesine Kürt aşiretleri hakkında makaleler
yazmaya başladı. Bu makalelerde Türklük ve Kürtlük meselesinin nasıl ele alındığını
(sadeleştirilmiş dille) şu cümlelerinden anlamak mümkün: “Köylülerimiz
çoğunlukla Kürt kavmine mensup cahil ve aşiret ahlâkıyla davranır (…) Kürtler
vatan ve millet hissinden tümüyle mahrumdur. Kürt köylüsü genel bütçeye
katkının şerefini bilmediği için vergi vermek istemez. Vatanı köy ya da
aşiretten ibaret sandığı için askerlikten kaçar (…) Bu hastalık, uygun sosyal
tedavi yöntemleriyle iyileştirilebilir.”[122]
Özetle bu doğrultuda ‘Cumhuriyet’ gazetesi, “Ağrı Dağı
tepelerinde tayyarelerimiz şakiler üzerine çok şiddetli bombardıman ediyorlar.
Ağrı Dağı daimi olarak infilak ve ateş içinde inlemektedir. Türk’ün demir
kartalları asilerin hesabını temizlemektedir. Zilan Deresi ağzına kadar ceset
dolmuştur,”[123] diye haykırırken; Celal Bayar’ın, “Doğu illerinde hâkimiyet ve
idare bakımından göze çarpan açık bir hakikât vardır: Şeyh Sait ve Ağrı
isyanları’ndan sonra Türklük ve Kürtlük ihtirası, karşılıklı şahlanmıştır.
İsyan edenleri cezalandırmak için şiddetin manası, anlaşılır ve
yerindedir,”[124] diye ifade ettiği tutumla 1960 darbesinin Kürt meselesini
çözmek için oluşturdukları Doğu Grubu’nun gizli raporundaki asimilasyon
önerileri, âdeta 1925 tarihli ‘Şark Islahat Planı’ndaki önerilerin kopyasıydı.
Ancak, 1925 raporundaki Kürt teriminin yerini 1961’de “kendini Kürt sananlar”
terimi almıştı.[125]
Ya “Kürt özerkliği” mi?
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu unsurlarından 1923 tarihli
Lozan Barış Antlaşması’nın 39. Maddesi’nin 4. Fıkrası (ki Türk tarafının
önerisi ile eklenmişti) “Herhangi bir Türk uyruğunun, gerek özel gerekse
ticaret ilişkilerinde, din, basın ya da her çeşit yayın konularıyla açık
toplantılarında, dilediği bir dili kullanmasına karşı hiçbir kısıtlama
konulmayacaktır” derken, 5. Fıkrası “Devletin resmi dili bulunmasına rağmen,
Türkçeden başka bir dil konuşan Türk uyruklarına, mahkemelerde kendi dillerini
sözlü olarak kullanabilmeleri bakımından uygun düşen kolaylıklar
sağlanacaktır,” diyordu…
Lozan’ın bu maddeleri ne yazık ki başından itibaren
uygulanmadı ama Kürtçe konuşmanın cezalandırılması fikri 13 Şubat 1925’e patlak
veren Şeyh Said İsyanı’ndan sonra ortaya çıktı. İsyanla büyük bir telaş içine
giren Kemalist kadroların ‘Kürt Meselesi’ni hâlletmek için yürürlüğe koydukları
ve yakın tarihe kadar devletin Kürt politikasının ana çerçevesini oluşturan 8
Eylül 1925 tarihli Şark Islahat Planı’nın tümü çok vahim ‘tedbirler’
içeriyordu, sadece konumuzu ilgilendiren 14. Maddesini (sadeleştirilmiş
Türkçeyle) aktaralım: “Aslen Türk olup Kürtlüğe yenilmeye başlayan Malatya,
Elaziz, Diyarbakır, Bitlis, Van, Muş, Urfa, Ergani, Hozat, Erciş, Adilcevaz,
Ahlat, Palu, Çarsancak, Çemişkezek, Ovacık, Hısnımansur, Behisni, Hekimhan,
Birecik, Çermik vilayet ve kaza merkezlerinde, hükümet ve belediye dairelerinde
ve diğer kurum ve kuruluşlarda, okullarda, çarşı ve pazarlarda, Türkçeden başka
dil kullananlar, hükümet ve belediyenin emirlerine muhalefet etmek ve direnmek
suçundan cezalandırılacaktır.”[126]
Ya da Mustafa Kemal’in tavrı mı?
Mustafa Kemal Paşa’nın ve Atatürk’ün, Kürtlere ilişkin
düşünceleri çok farklıdır. Bunlar kronolojik sıraya göre aktarırsak:
MUSTAFA KEMAL, ATATÜRK VE KÜRTLER[127]
I. MUSTAFA KEMAL VE KÜRTLER
1. Mustafa Kemal, Haziran 1919 ortalarında, Cemil
Paşazade Kasım Bey’e gönderdiği bir telgrafta şöyle diyor: “…Kürt kardeşlerimin
hürriyeti, refah ve ilerlemesinin vasıtalarını sağlamak için sahip olmaları
gereken her türlü hukuk ve imtiyazların verilmesine tamamen taraftarım.”[128]
2. Üçüncü Ordu Eski Müfettişi ve Padişah Fahri Yaveri
Mustafa Kemal, 10 Temmuz 1919-13 Temmuz 1919’da Kürt şeyhlerine ve aşiret
reislerine mektuplar yazmıştır. Bu mektuplarda, Türklerin ve Kürtlerin birlikte
yürüttükleri bir mücadele olduğu, İslâm memleketlerinin düşman çizmeleri
altında kalmaması için mücadele yürüttüklerini, düşmanların Kürdistan’ı
Ermenistan yapacaklarını, buna engel olmak için mücadele yapıldığı
vurgulanmakta, yardımları talep edilmektedir. Bu mektuplarda, Doğu’da
Ermenilerle, Batı’da Yunanlılarla yapılan savaşta, Kürtlerin yardımı
istenmektedir. Bu mektuplar 7 adettir. Mektuplar, Mutki’de Aşiret Reisi Hacı
Musa Bey’e, Bitlis’te, Küfrevizade Şeyh Abdülbaki Efendi Hazretleri’ne,
Şırnaklı Abdurrahman Ağa Hazretleri’ne, Derşevli Ömer Ağa Hazretleri’ne,
Muşarlı Resul Ağa Hazretleri’ne, Eski Milletvekillerinden Sadullah Efendi
Hazretleri’ne, Şeyh Mahmut Efendi Hazretleri’ne, Norşinli Meşayihi Azamdan
(Büyük Şeyhlerden) Şeyh Ziyaeddin Efendi Hazretleri’ne, Garzan’da Aşiret
Reislerinden Cemil Çeto Bey’e yazılmıştır. Şırnaklı Abdurrahman Ağa’nın,
Derşevli Ömer Ağa’nın, Muşarlı Resul Ağa’nın adı aynı mektupta
zikredilmektedir. Şeyh Mahmut Efendi, Güney Kürdistan’da, o dönemde
İngilizlerle savaşa tutuşan Şeyh Mahmut Berzenci’dir.[129]
3. Mustafa Kemal, 1919 yılında, bazı Kürt ağalarına daha
telgraflar göndermiştir. 15 Ekim 1919’da Malatya Mutasarrıf Vekili vasıtasıyla,
Hacı Kaya ve Şatzade Mustafa Ağa’ya gönderilen telgraf bunlar arasındadır.[130]
4. Heyet-i Temsiliye döneminde, 20-22 Ekim 1919’da
Amasya’da, Osmanlı Harbiye Nazırı Salih Paşa ile Heyet-i Temsiliye üyeleri
Mustafa Kemal Paşa, Rauf Bey ve Bekir Sami Bey arasında beş protokol
imzalanmıştı. İkinci protokol olarak bilinen bu protokolde, şöyle
denilmektedir: “Beyannamenin birinci maddesi, Devlet-i Osmanî’nin tasavvur ve
kabul edilen hududu, Türk ve Kürtlerle meskûn olan araziyi ihtiva eylediği ve Kürtlerin
camia-i Osmaniye’den ayrılması imkânsızlığı izah edildikten sonra, bu hududun
asgari bir talep olmak üzere temin-i istihsali lüzum-u müştereken kabul edildi.
Maahaza Kürtlerin, serbesti-i inkişaflarını temin edecek vech ve surette,
hukuk-ı ırkıye ve ictimaiyece mashar-ı müsaadat olmaları dahi tervic ve ecanip
tarafından Kürtlerin istiklali maksad-ı zahiresi altında yapılmakta olan
tezviratın önüne geçmek için de bu hususun şimdiden Kürtlerce malum olması
hususu tensib edildi.”[131]
Sözü edilen bu ikinci protokolde, milli hudut da şöyle
tanımlanmaktadır. “Beyannamenin (Sivas Kongresi Beyannamesi) birinci
maddesinde, Osmanlı Devleti’nin düşünülen ve kabul edilen hududunun, Türk ve
Kürtlerin oturduğu araziyi kapsadığı… birlikte kabul edildi.
Burada kısaca, “Kürtler, Türkler ortak mücadele
yapmalıdır, savaştan sonra yani zafer kazanılınca, Kürtlere de milli hakları
verilecektir, Kürtlere gelişme serbestliği sağlanacaktır. Bu durum Kürtlere
iyice anlatılmalıdır. Böylece onların, yabancıların, özellikle İngilizlerin
kışkırtmalarına alet olmaları engellenmelidir.” deniliyordu. Milli hududun,
Türklerin ve Kürtlerin oturduğu toprakları kapsadığının vurgulanması, ikinci
protokolün dikkate değer bir yönüdür.
5. 27 Haziran 1920’de, BMM Hükümeti, El-Cezire Komutanı
Nihat Paşa’ya Kürtlerle ilgili olarak Meclisin bir kararını gönderdi. “Bütün
Türkiye’de mahalli idareler kurulması iç ve dış siyasetin gereğidir. Kürtlerin
oturduğu bölgelerde ise, yine iç ve dış siyaset gereği, adım adım mahalli idare
kurulması için uygulamaya geçilmesi istenmektedir.”[132]
İç siyasetle kastedilenin Kürtlerin hakları olduğu
açıktır. Mustafa Kemal Paşa, 1 Mart 1922 günü yaptığı konuşmada, “ırki hukuka,
toplumsal hukuka ve çevresel şartlara saygı iç siyasetin esas noktalarındandır”
demektedir.[133]
6. 20 Ocak 1921’de Teşkilât-ı Esasiye Kanunu kabul
edilmiştir. 1921 Anayasası mahalli idarelere yani yerel yönetimlere, yerinden
yönetim ilkesine ağırlık vermiş bir anayasadır. 1921 Anayasası’nın 11. maddesi,
“vilayet mahalli umurda şahsiyeti ve muhtariyeti haizdir” demektedir.[134] Yani
vilayetler yerel işler yüklenmede, tüzel kişiliğe ve tam özerkliğe sahip
olacaklardır. Bu maddeye göre harici ve dâhili siyaset, adli ve askeri işler
dışındaki işler vilayetlere bırakılıyor. Eğitim, sağlık, ekonomi, bayındırlık,
sosyal yardım işlerinin yönetimi vilayet meclislerine bırakılıyor.
7. Büyük Millet Meclisi’nde, 10 Şubat 1922 günü, gizli
bir celsede, Kürdistan muhtariyetine dair bir kanun tasarısının müzakere
edildiği dile getiren bazı yayınlar vardır. İngiltere Yüksek Komiseri Horace
Rumbolt, Dışişleri Bakını Lord Kurzon’a gönderdiği belgede, BMM’de görüşülen bu
kanun tasarısı hakkında bilgi vermektedir. Bu kanun tasarısının 64’e karşı 373
oyla kabul edildiği de anlatılmaktadır.[135]
8. Mustafa Kemal, 16-17 Ocak 1923 günlerinde, İzmit’te,
gazetecilere yaptığı bir görüşmede, gazetecilerin sorusu üzerine Kürtlere
özerklik verilmesini tartışmaktadır. Gazeteciler arasında, Falih Rıfkı Atay ve
Ahmet Emin Yalman da vardır.[136]
9. Lozan Antlaşması görüşmelerinde Türk delegasyonu
başkanı İsmet İnönü milli mücadelede Kürtlerin Türklerle birlikte hareket
ettiğini söylemektedir. İsmet İnönü şu görüşleri dil getirmektedir. “Sevr
muahedesi ile Kürtler, Türkler gibi kendi vatanlarını tehlikeye maruz gördüler.
Çünkü Sevr Muahedesi hükümlerine göre Doğu Anadolu’da, Ermenistan hududu
bitişiğinde bir Kürdistan devleti kurulacaktı. Kürtler, Türk vatanının
kendileriyle beraber, bilhassa doğuda, Ermeni tehlikesine maruz kalacağını
biliyorlardı. Milli mücadelenin devamınca, canla başla beraberlik gösterdiler.
Sonra Lozan Muahedesi yapılırken de Kürtler vatansever olarak Türklerle beraber
bulunmuşlardır.”[137]
10. Lozan görüşmelerinde Türk delegasyonu başkanı İsmet
İnönü, Kürtlerle ilgili düşüncelerini şöyle sürdürmektedir. “Kürtler, Ermeniler
gibi Lozan’a gelip bize müracaat etmediler. Hatta biz Lozan’daki
konuşmalarımızda, milli davalarımızı ‘biz Türkler ve Kürtler’ diye bir millet
olarak müdafaa ettik ve kabul ettirdik.”[138]
11. Mustafa Kemal, konuşmalarında ve yazılarında Misak-ı
Milli’yi Kürtlerin ve Türkleri “ortak vatan”ı diye tarif eder. Misak-ı
Milli’nin etnografik tanımında “Kürtlerle Türkler ibaresi kullanılır.[139]
İsmet İnönü de Misak-Milli’yi, Türklerin ve Kürtlerin ortak vatanı diye
tanımlar.[140]
II. MUSTAFA KEMAL VE TOPLUMUN FARKLI UNSURLARI
Mustafa Kemal 1919-1920’lerde toplumu çeşitli etnik ve
İslâmi unsurların meydan getirdiğini vurgulamaktadır. Bunları şu şekilde
belirtebiliriz.
1. “Her milleten olan unsurlarımız…” (20 Eylül 1917)
2. “Her iki kardeş ırk” (28 Mayıs 1919)
3. “bütün İslâmi unsurlar… Kürtler ve Türkler, bütün
İslâmi unsurlar… Türk ve Kürt milleti (16 Haziran 1919)
4. “Kürtleri de bir öz kardeş olarak bağrımıza basıp
tekmil milleti bir nokta etrafında birleştirmek…” (16 Haziran 1919)
5. “Türk ve Kürt’ün ezici çoğunluğu…” (17 Haziran 1919)
6. “Kürtler de Türklerle birleşti…” (18 Haziran
1919)[141]
7. “Ezici çoğunluğu Türk ve Kürt olan bu vilayetler…” (21
Ağustos 1919)[142]
8. “Türk ve Kürt birbirinden ayrılmaz iki öz kardeş…” (15
Eylül 1919)[143]
9. “Türk ve Kürt unsurları…” (28 Aralık 1919)[144]
10. “İslâmi unsurlar… kardeş milletler… (24 Nisan 1920)
11. “Türk, Çerkez, Kürt… hepsinden oluşan İslâmi
unsurlar… Millet, çeşitli İslâmi unsurlardan oluşmuştur…” (1 Mayıs 1920)[145]
12. “Milli hudutlar olarak çizdiğimiz daire dâhilinde
yaşayan çeşitli İslâmi unsurlar… Kürt, Türk, Laz, Çerkez vesaire bütün bu
İslâmi unsurlar…” (3 Temmuz 1920)[146]
13. “Türkiye toprağındaki çeşitli unsurlar… hangi din ve
unsura mensup olurlarsa olsun…” (5 Aralık 1921)[147]
14. “Milli hududumuz dâhilinde mevcut Kürt unsurlar… Hem
Kürtler, hem Türkler… bu iki unsur…” (16 -17 Ocak 1921)[148]
15. “Türkiye halkı içinde… ırkan muhtelif olanlar vardır.
Fakat muhtelif ırktan bulunanların birinin diğeri üzerinde, onun milliyetini
yok edecek bir davada bulunmasına hacet yoktur…” (2 Şubat 1923)[149]
III. ATATÜRK VE KÜRTLER
Mustafa Kemal Paşa, 1922 sonlarından itibaren Kürt
sözcüğünü telaffuz etmemeye başlamıştır. Cumhuriyet’in ilanından itibaren ise
Kürt sözcüğü hiç telaffuz edilmemektedir. Bu süreçte artık, sadece Türk’e vurgu
yapılmaktadır. 1920’lerin sonlarında, 1930’lardaysa, Türk-Tarih tezi ve
Güneş-Dil Teorisi anlayışı doğrultusunda herkesin Türk olduğu, Kürt diye bir
milletin, Kürtçe diye bir dilin olmadığı vurgulanmaktadır.
1. Mektebin vereceği ilim ve fen sayesindedir ki Türk
milleti Türk sanatı, iktisadiyatı, Türk şiir ve edebiyatı, bütün bedayiiyle
inkişaf eder. (Ekim 1922).
2. Cihan içtimai ve siyasi icabatından doğan ve binlerce
senelik Türk tarihinin netice-i tekâmülü olan devletimiz, devam ve istikrarın
bütün evsaf ve şeraitini haizdir. (Ağustos 1923)[150]
3. Türk esaret kabul etmeyen bir millettir. Türk milleti
esir olmamıştır. (1925) [151]
4. Türk ata yurduna ve Türk’ün bağımsızlığına tecavüz
edenler kimler olursa olsun, onlara bütün milletçe silahlı olarak mukabele ve
onlarla mücadele eylemek icab ediyordu. (1927)[152]
5. Türk milletinin başında bela olduğu asırlardan beri
sabit olan Hilafet’in kaldırılmasıyla Türk Cumhuriyeti tarihin cereyanında
layık olduğu temiz ve kuvvetli itibar mevkiini hakkiyle elde etti.
Cumhuriyet Halk Fırkası, Türk istiklali gibi Türk
Cumhuriyetini de hilafetten ve her türlü iştirak ve müdahalelerden uzak olan
salim şeklinde ilelebet muhafazaya vücudunu vakfetmeyi vatanın birinci derecede
mevcudiyet sebebi sayacaktır. (1927)[153]
6. Türk milletinin tabiat ve adetlerine en uygun olan
idare, Cumhuriyet idaresidir (1924)[154]
7. Türk inkılâbı kurucudur. Türk ihtilali, yüksek bir
insani ülkü ile birleşmiş vatanperverlik eseridir. Çocuklarına bütün
güzellikleri ve bütün büyüklükleri görmek ve aynı zamanda bütün sefaletlere
acımak sanatını öğretmektedir. (1933)[155]
8. Türk kadını dünyanın en münevver, en faziletli ve en
ağır kadını olmalıdır. Ağır sıklette değil; ahlâkta, fazilette ağır, ağırbaşlı
bir kadın olmalıdır. Türk kadınının vazifesi, Türk’ü zihniyetiyle, bazusiyle,
azmiyle koruma ve müdafaaya gücü yeter nesiller yetiştirmektir. Milletin
kaynağı, sosyal hayatın esası olan kadın, ancak faziletli olursa vazifesini
yapabilir. Herhâlde kadın çok yüksek olmalıdır. (1925)[156]
9. Arkadaşlar, Türk milleti çok büyük vak’alarla ispat
etti ki, yenilik sever ve inkılâpçı bir millettir. (1925)[157]
10. Ey Türk Gençliği!
Birinci vazifen Türk istiklalini, Türk Cumhuriyetini
ilelebet muhafaza ve müdafaa etmektir. (…)
Ey Türk İstikbalinin evladı! İşte bu ahval ve şerait
içinde dahi vazifen, Türk İstiklal ve Türk Cumhuriyetini kurtarmaktır! Muhtaç
olduğun kudret damarlarındaki asil kanda mevcuttur! (Ekim 1927)
11. Türk milleti,
Ebediyete akıp giden her on senede, bu büyük millet
bayramını daha büyük şereflerle, saadetlerle huzur ve refah içinde kutlamanı
gönülden dilerim. Ne mutlu Türküm diyene! (Ekim 1933)
12. Her Türk ferdinin son nefesi, Türk ulusunun nefesinin
sönmeyeceği, onun ebedi olduğunu göstermelidir. Yüksel Türk! Senin için
yükseklik hududu yoktur. İşte parola budur. (11 Ocak 1935; Mülkiye Mektebi
Öğrencilerine)[158]
13. Benim hayatta yegâne fahrim, servetim Türklükten
başka bir şey değildir.[159]
14. Bu memleket tarihte Türk’tü, hâlde Türk’tür ve
ebediyen Türk olarak yaşayacaktır.[160]
15. Türk! Öğün, Çalış, Güven![161]
16. Bir Türk dünyaya bedeldir. (1925)[162]
17. Biz Balkanları niçin kaybettik biliyor musunuz? Bunun
tek bir sebebi vardır. Bu da İslav araştırma cemiyetlerinin kurduğu Dil
Kurumlarıdır, bizim içimizdeki insanların milli şuurlarını uyandırdığı zaman
biz Balkanlarda Trakya hudutlarına çekildik.[163]
18. Türk dilinin, kendi benliğine, aslındaki güzellik ve
zenginliğine kavuşması için, bütün devlet teşkilâtımızın, dikkatli, alâkâlı
olmasını isteriz. (Kasım 1932)
19. Kültür işlerimiz üzerine, ulusça gönüllerimizin
titrediğini bilirsiniz. Bu işlerin başında da Türk tarihini, doğru temelleri
üzerinde kurmak; öz Türk diline, değeri olan genişliği vermek için candan
çalışılmakta olduğunu söylemeliyim. Bu çalışmaların göz kamaştırıcı verimler
vereceğine şimdiden inanabilirsiniz. (Kasım 1932)
20. Tarih yazmak, tarih yapmak kadar mühimdir. Yazan
yapana sadık kalmazsa değişmeyen hakikât insanlığı şaşırtacak bir mahiyet alır.
(Ağustos 1931)[164]
Özetle Mustafa Kemal’in, 1923’te yani Lozan’dan sonra ve
Cumhuriyet’in ilanından saatler önce, 1921’in yerel yönetim modelini önerdiği
taslak, 1924 Anayasası’nda bütünüyle çöpe atıldı.[165]
İngiliz arşivlerinde çalışan Robert Olson’a göre 29 Mart
1922 tarihinde, İstanbul’daki Britanya Komiseri Sir Horace Rumbold tarafından
Britanya Dışişleri Bakanı Lord Curzon’a gönderilen (FO 371/7781 e 3553/96/65
arşiv numaralı) bir telgrafın ekine göre, TBMM’nin 10 Şubat 1922 tarihli
celsesinde Kürtlere özerklik verecek 18 maddelik bir kanun hakkında ciddi
tartışmalar yapılmış, yapılan oylamada 373 milletvekili kabul, 64 milletvekili
(Olson bir yerde de 65 milletvekili diyor) ret oyu vermişti. Olson’a göre o
tarihte TBMM’de 72 Kürt milletvekilinin olduğu ve tasarıyı destekleyen Türk
milletvekilleri olduğuna göre, Kürt milletvekillerinden bir bölümü tasarıya
hayır oyu vermişti. Ancak çıkan tartışmalar yüzünden konu başka oturuma
ertelenmişti. Rumbold raporunu, bir daha bu konunun ele alındığını duymadığını
belirterek bitiriyordu.[166]
O günden, bugünlerin açılımına hâl bu!
NİHAYET!
Türk “uluslaşması”nın acılı serüveni, özetin özetiyle bu…
Yani H. Nihal Atsız’ın, “Evet… Kürt kalmakta direnir,
dört beş bin kelimelik o iptidaî dilleriyle konuşmak, yayın yapmak, devlet
kurmak istiyorlarsa gidebilirler. Biz bu toprakları oluk gibi kan dökerek; Gürcülerin,
Ermenilerin, Rumların kökünü kazıyarak aldık, yine oluk gibi kan dökerek
Haçlıların savaşçı şövalyelerine karşı savunduk. Kürtler 1839 yılına kadar
askerlik bile yapmadılar. Viyana’dan Yemen’e kadar her yerde Türk ırkının kanı
sebil gibi akarken onlar yaşadıkları dağlarda ve köylerde keçilerini güttüler
ve fırsat buldukça hırsızlık ve yağmacılık ederek yaşadılar. İran’la yaptığımız
savaşlara yardımcı diye geldikleri zaman da daima fırsat kolladılar ve Türk
ordusunun yenildiği çarpışmalarda bu sefer İran’la birleşip onu vurmaktan geri
kalmadılar. Birinci Cihan Savaşı’nda bize topyekûn ihanet eden Ermeniler,
yerleşik Türk halkını vahşi bir kırgınla bitirmeseydi ve dağlarda, sarp
köylerde yaşayan Kürtler bu kırgından kurtulmuş olmasaydı bugün çoğunlukta
oldukları illerde de azınlık olarak kalmakta devam edeceklerdi. Fakat yüzde yüz
çoğunlukta olsalar bile Türkiye’nin herhangi bir bölgesinde devlet kurmak
hayalleri, hayal olarak kalacaktır. Yunanlıların Bizans, Ermenilerin Büyük
Ermenistan kurmak hayalleri gibi… Onun için Türk milletinin başını belaya
sokmadan, kendileri de yok olmadan çekip gitsinler. Nereye mi? gözleri nereyi
görür, gönülleri nereyi çekerse oraya gitsinler. İran’a, Pakistan’a,
Hindistan’a, Barzani’ye gitsinler. Birleşmiş Milletlere başvurup Afrika’da
yurtluk istesinler. Türk ırkının aşırı sabırlı olduğunu, fakat ayranı kabardığı
zaman Kağan Arslan gibi önüne durulmadığını, ırkdaşları Ermenilere sorarak
öğrensinler de akılları başlarına gelsin,” [167] formülasyonunda somutlanan
zorbalık, inkâr, katliam, asimilasyon, tehcir, yok etme…
Ya da bir “ulus”u imal etmenin vahşi bedeli…
Bütün bu olan bit(mey)ene “Olan olmuş, geçmişi
kurcalamanın ne yararı var?” apolojizmiyle bakmak, mümkün değil. Çünkü bu
apolojizm sürdürüldükçe, Türk(iye) insan(lar)ının büyük çoğunluğu kendilerini
sürekli olarak haklı ve sürekli olarak “mağdur” olarak görme alışkanlığını da
sürdürecektir.
Toplumun büyük çoğunluğu, farklı olanlar, ötekiler
karşısında tahammülsüzlüğe, en küçük kıvılcımda şiddete, ya da en azından resmî
veya gayrı resmî şiddete onay vermeye sürükleyen alışkanlıklar: Devlet terörünü
sürdürülebilir kılan tam da bu değil midir?
Bu nedenledir ki, bu toplum tarihiyle yüzleşmeli ve gerek
bireysel, gerek kolektif olarak “ötekiler”in (gayrımüslimler, Alevîler,
Kürtler, Êzîdîler…) çektikleri acılardaki sorumluluklarını kabullenmeli…
Bu elzemdir; çünkü kaçak sarayda hâlâ 16 Türk devleti
palavralarıyla[168] icra edilen Türk(iye) milliyetçiliği yine ve hâlâ Mardin’in
Nusaybin ilçesine bağlı Êzîdî köylerinde terör estirebilmektedir![169]
O hâlde diyeceklerimi F. Nietzsche’nin, “Nefret
Kültürü’nün yerleştiği ve dal budak saldığı toplumlarda, yaşamı geliştirecek ve
güzelleştirecek bir yapı kurmak mümkün değildir,” saptamasıyla noktalıyorum!
13 Ocak 2015 15:27:17, Ankara.
N O T L A R
[1] 18 Ocak 2015 tarihinde AKA-DER’in İstanbul’da
düzenlediği “Hakların Mücadelesi Ortaktır” Sempozyumu’na sunulan tebliğ…
Almanak 2014 Analizleri, SAV Yay., 2015…
[2] Emil Zola.
[3] Raphaël Lemkin, Axis Rule in Occupied Europe,
Washington: Carnegie Endowment, 1944, s.79.
[4] Taner Akçam, Türk Ulusal Kimliği ve Ermeni Sorunu,
İletişim Yay., 2001.
[5] Ayşe Kadıoğlu, “Tedip Cumhuriyeti”, Radikal İki, 4
Aralık 2011, s.5.
[6] Milliyet, 16 Nisan 2006.
[7] Ayşe Hür, “6-7 Eylül Yağmasının 59. Yıldönümünde
Cumhuriyet’in Azınlık Raporu”, Radikal, 7 Eylül 2014…
http://www.radikal.com.tr/yazarlar/ayse_hur/6_7_eylul_yagmasinin_59_yildonumunde_cumhuriyetin_azinlik_raporu-1211344
[8] Attila Tuygan, “Yer Adlarının Türkleştirilmesi – I”,
Gündem, 7 Nisan 2014, s.10.
[9] Attila Tuygan, “Yer Adlarının Türkleştirilmesi – II”,
Gündem, 8 Nisan 2014, s.10.
[10] Hakan Özden, “Türk Kimliği ‘Milliyetçi’ mi?”, Yeni
Şafak, 24 Şubat 2013, s.18.
[11] Ayşe Hür, “… ‘İdraksiz Türk’ten ‘Türk Milleti’ne”,
Radikal, 27 Ocak 2013, s.28-29.
[12] Ayşe Hür, “Bir ‘Kürt Devleti’ Cumhurbaşkanlığı
Forsu’na Girebilir mi?”, Radikal, 7 Nisan 2013, s.20-21.
[13] Mustafa Kemal, Aktaran: Mehmet Bayrak, Kürtler ve
Ulusal Demokratik Mücadeleleri, Özge Yay., 1993, s.526.
[14] Mahmut Esat Bozkurt, Milliyet, 19 Eylül 1930.
[15] Ayşe Hür, “Arız, Beşe, Etil, Tokuş mu Yoksa Atatürk
mü?”, Radikal, 10 Kasım 2012, s.16-17.
[16] Utku Çakırözer, “Başbuğ: Atatürk’ü Sevmek Milli
İbadettir”, Cumhuriyet, 29 Ekim 2012, s.13.
[17] Editör: Erik J. Zürcher-Touraj Atabaki, Türkiye ve
İran’da Otoriter Modernleşme, Atatürk ve Rıza Şah Dönemleri, İstanbul Bilgi
Üniversitesi Yay., 2012, s.10.
[18] Soyadı Kanunu çıktıktan sonra bir grup milletvekili
Mustafa Kemal Paşa için bir isim listesi hazırlamıştı. Etel, Yazır, Beşer,
Çogaş gibi soyadı önerilerini beğenmeyen Mustafa Kemal ‘tesadüfen’ bulunan
Atatürk’te karar kıldı…
Kanun çıktığında bir grup milletvekili de Mustafa Kemal
için bir soyadı listesi hazırlamıştı. 1973 yılında M. Şakir Ülkütaşır’ın
kamuoyuyla paylaştığı isimler ve anlamlarını gösteren liste şöyleydi:
“1) Etel-Etil (Türk kahramanının adı. Atilla’nın asıl adı
Etel’dir. Etel-Büyük nehir, ırmak demektir. Bugün yaşayan şekli İdil-Volga), 2)
Etealp Oğuzname’deki şekliyle. Bu da Altaylılarda), 3) Korkut, 4) Arız (Türk
kahramanlarından birinin adı: Alp Arız); 5) Ulaş (Bir Türk kahramanının adı:
Ulaş oğlu Salur Kazan), 6) Yazır (Bir Türk kahramanın adı: Yağlıkçı oğlu
Yazır), 7) Emen (Bir Türk kahramanın adı: Ucen oğlu Emen Beg), 8) Çogaş (Güneş,
ışık), 9) Salır (Türk Kahramanlarından birinin adı: “Salur” Kazan), 10) Begit
(Sağlam, Kavi), 11) Ergin (İrfan sahibi, mütekâmil demektir. Tarama Dergisi
Cilt:2), 12) Tokuş (Bir Türk büyüğünün adı: Ertokuş-Cengâver, sahib-i seyf) ve
13) Beşe (Mümtaz, Seçkin, Tarama Dergisi)”
Ülkütaşır’a göre, Mustafa Kemal bu isimleri beğenmedi.
Çankaya’da bir yemek sırasında CHP Genel Sekreteri Saffet Arıkan’ın kullandığı
“Türk Ata” ve “Türkatası” adlarını yemekte bulunanların görüşüne sunmuştu.
Yemekte bulunanlardan Konya Milletvekili Naim Hazım Bey (Türk Dil Kurumu’nda
çalışmış bir dilbilimciydi) sözü almış ve bu iki sözcüğün yazılışta ve
söylenişte tuhaf olduğunu “Türk’e her alanda atalık etmiş, Türklüğü kurtarmış,
istiklaline kavuşturmuş olan Büyük Gazi’mize ‘Atatürk’ diyelim. Bu soyadını
verelim. Bu bana şivemize de daha munis, daha uygun gibi geliyor” demişti.
Hâlbuki, Saffet Arıkan’ın kardeşi Baha Arıkan, 26 Kasım
1949 tarihli Ulus gazetesinde ‘Atatürk’ soyadının ağabeyi Saffet Arıkan
tarafından tesadüfen bulunduğunu, seçimi ise Mustafa Kemal’in yaptığını
yazacaktı. (Ayşe Hür, “Arız, Beşe, Etil, Tokuş mu Yoksa Atatürk mü?”, Radikal,
10 Kasım 2012, s.16-17.)
[19] İsmail Beşikçi, Türk Tarih Tezi-Güneş Dil Teorisi ve
Kürt Sorunu, Yurt Yay., s.177.
[20] Ümit Kardaş, Taraf, 29 Kasım 2009.
[21] Fikret Başkaya, Paradigmanın İflası, Resmi
İdeolojinin Eleştirisine Giriş, Doz Yay., 1997, s.92-113.
[22] İsmail Beşikçi, Kürt Aydını Üzerine Düşünceler, Yurt
Yay., 1991, s.93.
[23] Sinan Çiftyürek, “1921- 38 Atatürk Dönemi Kürt
Politikaları ve Günümüz”, Newroz Gazetesi, 24 Aralık 2014…
http://www.anarkismo.net/article/14525
[24] 24 Nisan 1920’de BMM’deki konuşmasında Mustafa
Kemal, “Harbi Umumiye’nin (Birinci Dünya Savaşı’nın) başlangıç safhalarından
bahsetmek istemem. Zaten İtilaf Devletleri’nin bahsettikleri de bittabii maziye
ait fazahat (geçmişe ait utanç verici işler, alçaklık) değildir” demişti ancak
bunların taktik adımlar olduğu çok kısa sürede ortaya çıktı.
BMM, 8 Mayıs 1920’de ‘tehcir suçlarından dolayı tutuklu
olan’ tüm sanıkların tamamının tahliyesine karar verdi. 10 Ağustos’ta Osmanlı
İmparatorluğu’nun İtilaf Devletleri arasında pay edilmesini öngören Sevr Barış
Antlaşması’nın imzalanması üzerine, 12 Ağustos’ta tehcir suçlamasıyla ‘vatan
evlatları idam edilecek olursa’, kendisinin de yanlarında bulunan İngiliz
Yarbayı Rawlinson’u ve diğer İngiliz esirleri asacağını Ahmed İzzet Paşa’ya
bildirdi. 16 Ağustos’ta Heyet-i Vekile ‘tehcir vesaire’ dolayısıyla İstanbul
hükümetince kurulan İdare-i Örfiye Divanı Harbi’yi lağvetti.
21 Şubat 1921’de, Public Ledger-Philadelphia muhabirinin
sorularına verdiği yazılı demecinde, Mustafa Kemal’in sözleri yorum
yapılmayacak kadar açıktı: “İngiltere’nin sulh zamanında ve harp sahasından
uzak olarak İrlanda’ya reva gördüğü muameleye hemen hemen kayıtsız bir şekilde
bakan dünya efkârı, Ermeni ahâlinin tehciri hususunda almaya mecbur kaldığımız
karar için bize karşı haklı bir ithamda bulunamaz. Bize karşı yapılmış olan
iftiraların aksine, tehcir edilmiş olanlar hayattadır ve bunlardan ekserisi
şayet İtilaf Devletleri bizi tekrar harp etmeye zorlamasa idi evlerine dönmüş
olurlardı.”
Dikkat edileceği gibi artık ‘katliam’, ‘katliama
katılanların cezalandırılması’, ‘fazahat’ gibi kavramlar kullanılmıyordu. Bu
söylemin hem İTC’nin Birinci Dünya Savaşı sırasında geliştirdiği ‘öz savunma’
söylemi ile hem de bugünkü ‘resmî söylem’ ile benzerliği ortadaydı.
Mustafa Kemal’in 16 Mart 1923’te Adana esnafıyla
konuşurken söylediği şu sözler İttihatçı zihniyetin hâlâ yaşadığı konusunda
şüpheye yer bırakmıyordu: “Arkadaşımız beyanatında demişlerdi ki, Adanamızı
idaresi altına alan diğer unsurlar, şunlar, bunlar, Ermeniler sanat
ocaklarımızı işgal etmişler ve bu memleketin sahibi gibi bir vaziyet
almışlardır. Şüphesiz haksızlık ve küstahlığın bundan fazlası olamaz.
Ermenilerin bu feyizli ülkede hiçbir hakkı yoktur. Memleketiniz sizindir,
Türklerindir. Bu memleket tarihte Türk’tü, o hâlde Türk’tür ve ebediyen Türk
olarak yaşıyacaktır (…) Memleket en nihayet yine sahibi aslilerinin elinde
kaldı. Ermeniler vesairenin burada hiçbir hakkı yoktur. Bu bereketli yerler
koyu ve öz Türk memleketidir…”
Mustafa Kemal’in Ermeniler hakkında hiç de olumlu şeyler
düşünmediğini söylemek mümkün. (Ayşe Hür, “Mustafa Kemal’in İttihatçılığı ve
1915’e Dair Tavrı”, Radikal, 12 Mayıs 2013, s.28-29.)
[25] Ayşe Hür, “Mustafa Kemal’in İttihatçılığı ve 1915’e
Dair Tavrı”, Radikal, 12 Mayıs 2013, s.28-29.
[26] Osman Bahadır, “Atatürk Diktatör müydü?”,
Cumhuriyet, 23 Aralık 2012, s.9.
[27] Osman Bahadır, “Kemalizm ve Sol”, Cumhuriyet Bilim
Teknoloji, No:1378, 16 Ağustos 2013, s.12.
[28] Erdoğan Aydın, “Cumhuriyeti Kutlayalım, Ama
Sorgulamayı da Unutmadan!”,
http://yalansz.wordpress.com/2013/10/19/cumhuriyeti-kutlayalim-ama-sorgulamayi-da-unutmadan/#more-1276
[29] Rıza Aydın, “Foti Benlisoy Cumhuriyet’in Kimin
Kazanımı Olup Olmadığından Önce Cumhuriyet’in Kazanım Olup Olmadığını
Düşünmelidir”, 17 Ekim 2013…
http://yalansz.wordpress.com/2013/10/17/foti-benlisoy-cumhuriyetin-kimin-kazanimi-olup-olmadigini-degil-cumhuriyetin-kazanim-olup-olmadigini-dusunmelidir/
[30] Zeynep Tozduman, “Soykırım Sertifikalı Malta
Sürgünleri”, Sol Diyalog, 28 Eylül 2013… http://soldiyalog.com/?p=1892=
[31] Zeynep Tozduman, “Katliamlar Üzerine Kurulan Bir
Cumhuriyet”, http://gomanweb.org/index.php/tum-haberler/232-manset-haberleri/7659-katliamlar-uezerine-kurulan-bir-cumhuriyet
[32] Nevzat Onaran, “Resmi İnfazlar Zinciri”, Evrensel, 3
Haziran 2012, s.15.
[33] Eren Keskin, “1915 Soykırımı’yla Yüzleşmek…”,
Gündem, 22 Nisan 2014, s.2.
[34] “Nor Zartonk’un Ermeni Soykırımı’nın 99. Yılına
İlişkin Basın Açıklaması: Ermeni Soykırımı Hâlâ Sürüyor!”, 24 Nisan 2014…
www.norzartonk.org
[35] Anadolu’daki Hıristiyan azınlığa yapılanları
yansıtan ‘The New York Times’ın haberlerinden alıntılar; çok sayıdaki korkunç
örneğin sadece bir kısmı… Serdar Kaya, “Dünya Basınında Soykırım”, Taraf, 29
Nisan 2012, s.13 ve Serdar Kaya, “Dünya Basınında Soykırım (2)”, Taraf, 6 Mayıs
2012, s.13.
[36] Foti Benlisoy, “… ‘Gayrimüslim Lobilerinin Paralel
Devletleri’ mi?”,
http://gundem.milliyet.com.tr/hdp-den-kck-ya-ilk-elestiri/gundem/detay/1819827/default.htm
[37] İşte acı bir örnek:
Sydney’de 1997’de ölmeden önce anılarını Türkçe olarak
teybe okuyan Adanalı Manuel Kırkyaşaryan Usta’nın doldurduğu son bant, oğlu
Stepan tarafından bulundu. “M.K. Adlı Çocuğun Tehcir Anıları”nın 5. baskısına
şimdi onu da ekliyoruz. Ekliyoruz da, 1924-25 yıllarına ilişkin bu eke sürüyle
açıklayıcı dipnot koyduğum hâlde, şu öyküyü anlamadığım için es geçmiştim;
ustamızın ağzından çıktığı gibi veriyorum:
“Ve dedik, burası Derzor çölüdür, devamı var, şimdik
devam ediyoruz. 1925 senesiydi, vakıtlar yaz, ben ise Halep’te Topçuyanların
garacında vorşopta zanaat öğreniyordum. Yani orada çalışıyordum.
“Günün birinde baktım ki, bir böyük otombil yüklü garaca
geldi. Üstü gayet yüksek çuvallarınan yüklenmiş bi şeyler varıdı. Dedim, ‘Ne
gadar yüklemişler bunu, ağır değil mi?’. Ve bana dediler, ‘Hayır, ağır
değildir, hafiftir. Öyle çok görüküyor fakat hafiftir.’ ‘Nedir,’ dedim,
‘çuvalların içindeki?’ Bana dediler, ‘Onun içindekinler, vaktında Ermeni
muhacirleri ki, Derzor çöllerine gittiler ve yani götürdüler ve orada
öldürdüler, onların kemikleridir’ dediler. ‘Ne yapacaklar bunu?’ dedim. Dediler
bana, ‘Bir şirket Evropa’dan gelmiş bu kemikleri toplatıb alıb İskenderun
Limanı’na götürecek ve ordan vapura yükledip Evropa’ya yollayacaklar.’ ‘Ne
yapacaklar?’ dedim. ‘Orasını bilmeyiz’ dediler.
“Heralda bir şeye kullanacaklarıdı. İki defa böyle rast
geldim. Böyük otombil yüklüydü. İşte, Evropalılar Ermenileri alet deyi
gullandılar, canlarını ve kemiklerini bile alıp kendilerine menfaat içün
gullanıyorlar”
Derken, Devrimcikaradeniz.com’dan 2014’ün Mart ayı
başında gelen bir iletiyle sersemledim. Aynı olayın Mudanya kolunu yazıyordu.
Tarihçi Vlassis Agtzidis’in, Yunan kaynaklarının yanı sıra Amerikan ve Fransız
gazetelerine dayanarak yazdığı kitaptan özetliyordu:
Mudanya’dan 13 Aralık 1924 tarihinde Marsilya’ya hareket
eden bir gemi Selanik’e geliyor. Ama yüküne ilişkin belge yok. Hamallar bu
gizemli yükün insan kemikleri olduğunu fark ediyorlar. Görevliler duruma
müdahale ediyor, fakat yukarıdan talimat gelince gemi denize açılıyor. Normal
sayılmalı: 1924’te “Küçük Asya Felaketi”nden yeni çıkmış, bir de nüfusunun
dörtte biri kadar mülteci hücumuna uğramış Yunanistan’da kim kime, dum duma.
Yükü Marsilya’dan ısmarlayanlar müdahale etmiş olmalı.
Haber, ‘The New York Times’ın 23 Aralık 1924 tarihli
sayısında Paris mahreçli olarak çıkıyor: “Marsilya acayip bir hikâyeyle
çalkalanmaktadır. Limana Zan adlı İngiliz bandıralı bir gemi gelmiştir ve
taşıdığı yük 400 ton insan kemiğidir. Söylendiğine göre kargo Marmara Denizi
kıyısındaki Mudanya’dan yüklenmiştir ve Küçük Asya katliamlarında
öldürülenlerin kemikleridir. Yine dolaşan söylentilere göre bir soruşturmanın
başlatılması beklenmektedir.”
Aynı haber, bu sefer Marsilya mahreçli olarak, ‘Midi’
gazetesinin 24 Aralık 1924 nüshasında çıkıyor: “Bu kemikler, Türkiye’de ve
Küçük Asya’da yapılan Ermeni katliam tarlalarından gelmektedir”…
Bu “mal”ı ithal eden İngiliz ve Fransız sanayiciler bunu
ne yapacaklar? Profesör bir hekim arkadaşıma sordum, o tarihlerde zamk,
jelatin, gözlük çerçevesi yapılırmış. Bir de, çok affedersiniz, hayvan yemi.
(Hayvan yeminde kemik kullanımını şimdi AB yasaklamış, deli dana hastalığı
yüzünden). Avrupalı sanayici için maliyeti çok düşük bir “hammadde”.
“İhracatçı” kim, peki? Devrimcikaradeniz.com’un manşet
altında “Alıcı: Fransız ve İngiliz Sabun Firmaları” diye yorum yapıyor. (Baskın
Oran, “Ermeni Kemikleri İhracatı…”, Radikal İki, 16 Mart 2014.)
[38] Yalçın Yusufoğlu, “Ermeni soykırımı: Soykırımdan
Kurtulanların Anıları (4)”, Sesonline.net, 6 Mayıs 2014…
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=58336&Yazar=Yal
[39] Yalçın Yusufoğlu, “Ermeni Soykırımı: ‘Yokluğum Türk
Varlığına Armağan Olsun’ (3)”, Sesonline.net, 3 Mayıs 2014…
http://sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?Yazar=Yalyüzde 25E7yüzde
25FDnyüzde 2520Yusufoyüzde 25F0lu&KartNo=58332
[40] Ayşe Hür, “1915’e Ad Ver(eme)mek: Aghed, Medz
Yeghern, Soykırım”, Radikal, 20 Nisan 2014,s.18-19.
[41] Emre Döker, “Üniversitede ‘Soykırım Ödevi’
Tartışması”, Cumhuriyet, 19 Aralık 2014, s.15.
[42] Arif Koşar, “Ermeni Sempozyumu’nda ‘Bilinen Konu’ya
Red”, Evrensel, 19 Mart 2014, s.6.
[43] Serbay Mansuroğlu, “Gazi Üniversitesi’nde Ermeni
Nefreti”, Birgün, 28 Eylül 2014, s.3.
[44] İsmail Saymaz, “Er Sevag Balıkçı’nın Annesi: Oğlumun
Öldürülmesi Kaza Değil, Gözdağıydı”, Radikal, 9 Nisan 2014, s.9.
[45] Okan Konuralp, “Sevan Nişanyan’a CHP Ziyareti:
Solcu, Ermeni ve Sivriyim”, Radikal, 26 Nisan 2014, s.11.
[46] Oysa, “Ben Gürcüyüm” diyen kendisidir. 2004’de
Gürcistan’ı ziyaret ettiğinde “Ben de Gürcü’yüm, ailemiz Batum’dan Rize’ye göç
etmiş bir Gürcü ailesidir,” demişti.
[47] Theodor Nöldeke’den, Mutay Öztemiz’in, Süryanîler,
Ayrıntı Yay., 2012, s.8.
[48] Mutay Öztemiz’in, Süryanîler, Ayrıntı Yay., 2012, s.
19-9-36-38-36-46-37-45-46-47-72-73.
[49] Zeynep Tozduman, “Doğu Süryanî Soykırımı”,
http://www.gelawej.net/index.php/seid-veroj/11607-2013-08-06-11-40-59.html
[50] “Vakit Gelmeden Köleliğin Yeniden Kurulması,” IŞİD
Dergisi Dabiq, No:4, s.14-17…
https://ia801403.us.archive.org/0/items/Dabiq04En/Dabiq_04_en.pdf
[51] Êzîdîler IŞID’in yaşattırdığı zulmü anlatırken, “Bir
anda geldiler. Her yerden geldiler. Abilerimizi, ablalarımızı aldılar, 500
kadını toplayıp götürdüler. 200 çocuğu meydanda toplayıp gözümün önünde
kurşunladılar,” (Nagehan Alçı, “200 Çocuğu Kurşuna Dizdiler!”, Milliyet, 28
Eylül 2014, s.18.) dediler.
“Erkekleri öldürüp kafalarını kestiler, kadınları
götürdüler. Kucaktaki bebekleri fırlattılar, annelerini aldılar. Şu gördüğünüz
bizler de canımızı kurtaranlarız,” diyen 20 yaşındaki Seno Süleyman, IŞİD’in
kocasının ailesinin evine saldırdığını, ertesi gün kocasına telefon ettiğinde
telefonu açan IŞİD üyesinin, “Gelip kocanın kafasını alabilirsin” dediğini
söyledi. (Gülden Aydın, “IŞİD: Gel Kocanın Kafasını Al”, Hürriyet, 15 Ağustos
2014, s.18.)
Êzîdîlerden Bekir İlyas da, 500’e yakın kadın ve
kızlarının IŞİD’li teröristler tarafından kaçırıldığını belirterek şunları
söyledi: “Kimi esir alındı, kimi kuma olarak satıldı. Genç kızlarımız ise Arap
yarımadasına götürüldü. Burada zenginlere 5 bin dolar gibi paraya satılmaya
başlandı. Bu dramı hiç kimse görmüyor mu? IŞİD’liler halkın arasına karışarak
çok sayıda kadın ve çocuğu öldürdü. Kadınlarımızın çoğunu kaçırdı. 3 gün
boyunca Şengal Dağı’nda kaldık. Yemek ve su yoktu. Taşların üzerinde
yatıyorduk. Biz kurtulduk ama kaçırılan kızlarımızın kadınlarımızın akıbetini
bilemiyoruz.” (Mehmet Selim Yalçın, “IŞİD Kızlarımızı 5 Bin Dolara Araplara
Satıyor”, Milliyet, 14 Ağustos 2014, s.23.)
‘Reuters’a konuşan Irak İnsan Hakları Bakanı Muhammed Şia
el Sudani, IŞİD’in kentteki en az 500 Êzîdî’yi öldürdüğünü, aralarında
kadınların ve çocukların da olduğu bazı insanları diri diri toplu mezarlara
gömdüğünü söyledi. Êzîdîlere yönelik İslâm’ı seçmemeleri hâlinde
öldürüleceklerine dair uyardılar. Sincar’dan kaçan Êzîdîlerin başlarına
gelenleri anlattıklarını söyleyen Sudani, IŞİD’in en az 300 Êzîdî genç kadını
köle olarak esir aldığını söyledi. (Ferit Aslan- Bayram Bulut- Halil Coşkun,
“Kadın ve Çocukları Diri Diri Gömdüler”, Hürriyet, 11 Ağustos 2014, s.24.)
‘Avrupa Êzîdîler Federasyonu’ Eşbaşkanları Leyla Feyman
ile Ali Atalan, Rojava bölgesinde yaptığı inceleme raporunu Diyarbakır’da
açıkladı. Dr. Leyla Feyman, IŞİD’in saldırılarına sessiz kalınmaması
gerektiğini belirterek, “IŞİD, ele geçirdiği bölgelerde 1500 kadını kaçırdı. Bu
kadınlar Musul’daki pazarlarda 20 ile 50 dolar arasında satılıyor” dedi.
IŞİD’in katliamlarını soykırım olarak
değerlendirdiklerini belirten Ali Atalan ise, katliamlar için başka bir
tanımlamanın kabul edilmeyeceğini söyledi. Şengal’da bulundukları sırada
dağlarda, yollarda hâlâ defin edilmeyen cenazeler gördüklerini belirterek, IŞİD
saldırıları nedeniyle 600 bin insanın göç etmek zorunda kaldığını ifade ederek
ekledi: “Bizim edindiğimiz bilgiler ve halk tarafından söylenen bilgilere
dayanarak en az 5 bin kişi katledilmiş. En az 5 bin kişi de kaybolmuş. Bu en az
asgari rakamdır 5 bini öldürülmüş, 5 bini de kaçırılmış diyebiliriz.” (“IŞİD
1500 Kadını Kaçırdı Pazarda Satıyor”, Cumhuriyet, 6 Eylül 2014, s.8.)
IŞİD’in Êzîdî kenti Sincar’da (Şengal) yaptığı katliam ve
tecavüzlere ilişkin her gün yeni bir detay ortaya çıkarken; IŞİD’in elinden
kurtulan bir Êzîdî kızının anlatımları yaşananların boyutunu ortaya koydu.
Êzîdî kızı, IŞİD üyelerinin önce, “Müslüman olursunuz, kardeş oluruz,
evlilikler yaparız” dediklerini daha sonra genç kız ve kadınları Telafer’e
götürüp tecavüz ettiklerini, her türlü insanlık dışı uygulamayı yaptıklarını
anlattı. “Bizi sürekli taciz ettiler. IŞİD emiri üç kız alıp götürdü” diyen
Êzîdî kızı, yanlarından alınan kızların önce şeyhe sunulduğunu daha sonra
satıldığını söyledi. (Namık Durukan, “IŞİD Militanları Tecavüz Etti”, Milliyet,
1 Eylül 2014 s.12.)
Federal Kürdistan Parlamentosu’ndaki kadın vekiller,
Êzîdîlere binlerce yıldır farklı kesimlerin uyguladığı soykırımların kendi
deyişleriyle 73’üncüsünde erkeklere ölüm, kadınlara ise savaşın ve soykırımın
en ağırının düştüğünü ifade etti. IŞİD’in kaçırdığı kadınların ne sayısının, ne
de akıbetinin bilinmediğine vurgu yapan parlamenterler, “Tek bilinen
Müslümanlaştırılarak pazarlarda satıldıkları. Kadınların pazarlarda satılması
sadece savaş ganimeti olarak düşünülmemelidir. Tecavüze uğrayan kadınlar Êzîdî
inancına göre dinden çıktıkları için artık çocukları da Êzîdî kabul edilmiyor.
Soykırım öldürmediği kadınların kimliğini yok ederek doğuracağı çocukları da
yok etmiş oluyor,” sözleri kaydedildi. (Burcu Cansu, “Êzîdî Kadınların Payına
Düşen Sürgün, Ölüm, Tecavüz ve Kölelik”, Birgün, 18 Eylül 2014, s.11.)
IŞİD’den kaçan Êzîdîlerin sığındığı Roboskî’de insanlık
dramı yaşanıyor. 60 yaşlarındaki bir Êzîdînin açlık ve yorgunluktan ölümü
yeterli sağlık hizmeti verilmediğini ortaya çıkardı. Urfa’da ise prematüre
doğduğu belirtilen 6 aylık bir bebek öldü. (Selin Görgüner, “Roboskî Çabalıyor,
Devlet Seyrediyor”, Cumhuriyet, 27 Ağustos 2014, s.8.)
[52] Cengiz Aktar, “Ezîdî Soykırımı”, Taraf, 28 Ekim
2014… http://www.taraf.com.tr/yazilar/cengiz-aktar/Êzîdî-soykirimi/31181/
[53] Süleyman Seyfi Öğün, “Êzîdîler ve Aydınlar”, Yeni
Şafak, 29 Eylül 2014, s.5.
[54] Tunca Öğreten, “Türkiye’ye Dönen Êzîdîlere Tehdit:
Şengal’den Beter Ederiz”, Taraf, 23 Eylül 2014, s.2.
[55] Alıntılar: Meclis-i Mebusan Zabıt Cerideleri; Celse
1, 11 Kânunuevvel 1334/11 Aralık 1918
[56] Osmanlı Mebusan Meclisi Reisi Halil Menteşe’nin
Anıları, Hürriyet Vakfı Yay., 1986, s.165-166.
[57] Nikolaos Stelya, “Cumhuriyetin İstenmeyen Evlatları:
Rumlar”, Radikal, 29 Ekim 2013, s.11.
[58] Başbakanlık Osmanlı Arşivi, DH. ŞFR. Dosya No: 51,
Belge No: 71; Dosya No: 52, Belge No: 121.
[59] Pervin Erbil, Anadolu’ya Ağlıyordu Niobe, Sorun
Yay., 2001, s.35.
[60] Lazların, yaşadığı yerleşim alanının merkezi Artvin,
Rize, Trabzon’dur. Lazca konuşan iller Artvin, Rize, Trabzon’dur. Ardeşen’de
yüzde 80, Çamlıhemşin’de yüzde 45, Fındıklı’da yüzde 80, Arhavi’de yüzde 100,
Hopa’da yüzde 50, Borçka’da yüzde 5, Pazar’da yüzde 80, Lazca konuşulan
kasabalardı.
Lazlar Müslümanlığı sonradan kabul ediyorlar. 1580
yılından sonra büyük bir çoğunluk Hırıstiyanlıktan vazgeç(tiril)erek Müslüman
oluyor. 1983’de yapılan araştırmaların iddiasına göre 250 bin kişi Lazca
konuşmakta.
Lazlardan, “Laz” adıyla ilk bahseden I. yüzyıl tarihçisi
Plinius olmuştur. II. yüzyıl tarihçisi Arrianus zamanında, Lazlar Sohumi’den
başlamak üzere Trabzon’a kadar olan bölgede yaşamaktaydı. (Ali İhsan Aksamaz,
Dil-Tarih-Kültür-Gelenekleriyle Lazlar, Sorun Yay., İstanbul, 2000.)
Lazlar, Kafkasya orijinlidir. Megrelce ve Gürcüce’ye
akraba olan dillerini (Lazuri Nena) günümüze kadar korumuşlardır. Lazca
konuşanların sayısıyla ilgili resmi istatistik veriler bulunmamasına rağmen,
bütün olarak bu dili konuşanların sayısı 250.000’den daha fazla gözükmüyor.
Türkiye’nin Doğu Karadeniz kıyıları boyunca olan yerleşimleri, Batı
Anadolu’daki bazı muhacir köylerini, Türkiye’nin büyük çaptaki diaspora’yı ve
Gürcüstan’da yaşayan az sayıdaki halkı kapsar.
“Laz” terimi yabancılar tarafından Pont halklarını
topluca ifade etmek için kullanıldı. O yörede yaşayanlar tarafından da, tamamen
Bizanslaşmış, Grekçe konuşan Pontikliler’den (Rhomaioi) ayırt etmek üzere,
yeterli derecede Bizans kültürü alamamış Lazoileri işaret etmek için
kullanıldı.
Laz teriminin ilk yüzyılları, onların Hıristiyanlığa
geçirilmelerine tanık oldu, ama bu bile onların Bizans İmparatorluğuyla
birleşmelerine yol açmadı. Bizanslılar ve Persler arasındaki husumet nedeniyle
yüzyıllar boyunca, Lazların bir derece bağımsızlıklarını korumuş oldukları gözüküyor.
VII. yüzyıldan sonraki Laz tarihi Bizanslılaşmış ve ardından da Türkleşmiş bir
azınlığın tarihidir. Lazların yaşadığı bölge daha sonra Trabzon
İmparatorluğu’na dahil edildi. Trabzon’un 1461’de Türklerin eline geçmesinden
sonra bile bir dereceye kadar otonomilerini sürdürmeyi başardılar ve yerel
derebeylerinin yönetimi altında kaldılar.
Pontik Türk toplumunun teşekkülü, yerel halkın İslâmiyete
geç(iril)mesiyle ardarda ilerledi. Muhtemelen Hemşinlilerde XV. yüzyılın
başlarından, Lazlarda XVI. yüzyılın sonlarından başlamak üzere gerçekleşti.
Gayri-müslim tebaadan istenen vergiler (haraç) ödemede halkın zorlanması,
Lazları din değiştirerek İslâmiyete geçmeye zorladı…
[61] Tamer Çilingir, “19 Mayıs 1919 Pontos/Pontus Rum
Soykırımı”, Devrimci Karadeniz, 18 Mayıs 2014…
http://devrimcikaradeniz.com/2014/05/18/19-mayis-1919-pontospontus-rum-soykirimi/
[62] “Türkiye’yi 1914’ten beri tanıyan ve Çanakkale
muharebelerinde savaşmış olan Yakındoğu’daki Fransız donanmasının komutanı
Amiral Charles Dumesnil, kendi hükümetine gönderdiği sayısız raporda,
kundakçıların Ermeni ve Yunan olduğunu savundu… Buna ilave olarak İzmir’in geri
alınışı öncesinde, Fransa Başkonsolosu Michel Graillet dahil olmak üzere ‘bütün
Fransızlar’ Hıristiyan milliyetçilerinin şehri ateşe vermekle tehdit
ettiklerini duymuşlardı. Dumesnil ile birlikte yürüttüğü soruşturmasını
tamamlayan Graillet, şehrin ‘Ermeniler ile Yunanlılar’ tarafından yakıldığını
sürekli yazdı (hiçbir zaman ‘Yunanlılar ve Ermeniler’ dememesine dikkat çekmek
isterim.) Graillet, yangınların suçunu Türklere yükleyen ‘görgü şahitlerini’ de
şehri panik içinde terk etmeye çalıştıkları için ‘güvenilemez kaynak’
saymıştır.” (Maxime Gauin, “İzmir’i Kim Yaktı?”, Cumhuriyet, 2 Ekim 2012, s.2.)
[63] Ayşe Hür, “Hem ‘Gâvur’ Hem ‘Güzel’ İzmir!”, Radikal,
31 Mart 2013, s.22-23.
[64] Aktaran İsmet Bozdağ, Atatürk’ün Başyaveri Salih
Bozok Anlatıyor, Truva Yay., 2005, s. 8-9.
[65] Falih Rıfkı Atay, Çankaya, Kral Matbaası, 1984,
s.324-325.
[66] Ayşe Hür, “1922’de ‘Gâvur İzmir’i Kim Yaktı?”,
Radikal, 9 Eylül 2012, s.28.
[67] Murat Yaykın, “Bir Ayrılık Şarkısı: Mübadele”,
Birgün, 19 Aralık 2013, s.17.
[68] Nazan Özcan, “Gitmek mi Zor, Kalmak mı?”, Radikal
İki, 22 Mayıs 2011, s.17.
[69] “98’lik Rum Nineden Selçuk’a Selamlar”, Milliyet, 8
Haziran 2013, s.11.
[70] İskender Özsoy, “Cunda’da Bir Mübadele Müzesi”,
Cumhuriyet, 31 Ağustos 2011, s.9.
[71] Deniz Kavukcuoglu, “Trakya 1934 ya da Tarihle
Yüzleşirken”, Cumhuriyet, 30 Kasım 2011, s.15.
[72] Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-1936, Yayına
hazırlayan: Bülent Varlık, Dipnot Yay., 2010.
[73] Prof. Dr. Çetin Yetkin, Struma/ Bir Dramın İçyüzü,
Gürer Yay., genişletilmiş ikinci basım, 2008, s.13.
[74] Hürriyet, 25 Şubat 2012.
[75] 24 Şubat 1942’de 769 yolcusuyla batan Struma
faciasını yaşayan, soğuktan donmak üzereyken Şileli balıkçılar tarafından
kurtarılarak misafir edilen felaketin tek tanığı David Stoliar, İsrail
devletinin kurulmasına tanıklık ettikten sonra ABD’ye yerleşti. Stoliar, “Ilse
Lothringer benim nişanlımdı ve Filistin’e ulaştığımız zaman evlenmeyi
planlıyorduk. Ilse, geminin en alt katında annesi ve üvey babası ile birlikte
kalıyordu. Bense güvertenin hemen altındaki katta kalıyordum. Gemi torpidoyla
vurulduğunda Ilse kurtulamadı,” dedi. (Gökhan Karakaş, “Hitler’in Yanımda
Olmasına Üzüldüm”, Milliyet, 30 Eylül 2012, s.18.)
[76] Müge Akgün, “Türkiye Geçmişindeki Cinayetleriyle
Yüzleşmeli”, Radikal, 12 Eylül 2012, s.32-33.
[77] Akif Beki, “Yıldız Tilbe Haksız mı?”, Hürriyet, 15
Temmuz 2014, s.21.
[78] Türkiyeli Yahudi cemaatinden isimler İsrail’in
Gazze’ye yönelik saldırganlığına karşı açıklama yaparak “Yahudi kökenli
olduğumuz için değil, insan olduğumuz için İsrail’in saldırganlığına,
militarizmine, genişlemeciliğine ve Filistin halkına uyguladığı şiddet
politikalarına karşıyız” dediler… Alp Allovi, Cem Behar, Karel Bensusan, Sandy
İpeker Çağlıyor, Melih Geron, Metin Damar, Metin Dekohen, Lara Fresko, İlker
Geron, Melih Geron, Avi Haligua, Eli Haligua, Roni Margulies, Soli Özel, İrvin
Cemil Schick, Reyan Tuvi imzalı açıklamada, İsrail’in Gazze’ye saldırısının
ardından “Yahudi cemaati niye ses çıkarmıyor” sorularının gündeme geldiği
anımsatıldı. Açıklamada, Türkiyeli Yahudilerin İsrail’in yaptıklarından sorumlu
olduğunu iddia eden bir kampanya bile başlatıldığı belirtilerek “Bu memleketin
hiçbir vatandaşı, dünyanın başka yerlerinde gerçekleşen ve gerçekleşmesinde pay
sahibi olmadığı olaylar hakkında hesap vermek, yorum yapmak, görüş bildirmek
zorunda değildir. Dolayısıyla Yahudi cemaati de hiçbir konuda ses çıkarmaya
mecbur değildir,” denildi. (“Türkiyeli Yahudilerden Sert Açıklama”, Cumhuriyet,
30 Ağustos 2014, s.6.)
[79] Utku Çakırözer, “Museviler: Panikteyiz”, Cumhuriyet,
8 Ağustos 2014, s.6.
[80] Murat Utkucu, “Dersim’i Makulleştirmek”, Radikal İki,
29 Kasım 2009, s.6.
[81] Ayşe Hür, “1930’lar Türkiye’sinde Dersimli Kimdir?”,
Radikal, 23 Kasım 2014…
http://www.ozgurmedya.org/193lar-turkiyesinde-dersimli-kimdir-ayse-hur-10447.html
[82] Reşat Hallı, Türkiye Cumhuriyeti’nde Ayaklanmalar,
Kaynak Yay., 1992, s.153-319.
[83] Cemal Madanoğlu, Anılar 1911-1953, Evrim Yay.,
tarihsiz, s. 150-151 ve 211-225.
[84] Umumi Müfettişler Toplantı Tutanakları-1936, Yayına
hazırlayan: Bülent Varlık, Dipnot Yay., 2010, s. 71-180.
[85] Baskın Oran, “Dersim’in Öğrettikleri”, Radikal İki,
27 Kasım 2011, s.4-5.
[86] Faik Bulut, Dersim Raporları, Evrensel Yay., 2005,
s. 237-257.
[87] Ayşe Hür, “1937-1938’de Dersim’de Neler Oldu?”,
Taraf, 16 Kasım 2008.
[88] Muzaffer Salcıoğlu, “Halkı Çoluk Çocuk Demeden
Kurşuna Dizdiler”, Zaman, 23 Nisan 2012, s.5.
[89] Müjgan Halis, “Askerlerin Dilinden Dersim Katliamı”,
Taraf, 2 Aralık 2013, s.13.
[90] Cengiz Kapmaz, “69 Yıl Sonra Konuştu”, Gündem, 20
Ocak 2007.
[91] “Dersim Katliamı’nda Yer Alan Askerler Konuştu”,
Marksist.org, 3 Mayıs 2011.
[92] Cafer Solgun, “Dersim Hâlâ Kanıyor”, Taraf, 10 Kasım
2014… http://www.taraf.com.tr/yazilar/cafer-solgun/dersim-hala-kaniyor/31278/
[93] Dersim Katliamını Yaşayan Tanıklar Anlatıyor, Çayan
Demirel ve ekibinin hazırladığı “Dersim Belgeseli” adlı çalışmadan
alıntılanmıştır.
[94] Oral Çalışlar, “Seyit Rıza’nın Torunu Besime Arı”,
Radikal, 21 Kasım 2009, s.13.
[95] İsmail Saymaz, “Dersim Katliamından Kurtuldu, 72
Yıldır Kardeşini Arıyor”, Radikal, 14 Mart 2010, s.9.
[96] “… ‘Dersim Katliamı’ndaki O Fotoğrafın Sırrı Ortaya
Çıktı”, Milliyet, 24 Aralık 2014…
http://www.milliyet.com.tr/-dersim-katliami-ndaki-o-gundem-1989131/
[97] Zehra Doğan, “Sessiz Bir Çığlık: Halvori
Kayalıkları”, Gündem, 10 Temmuz 2012, s.2.
[98] Abdullah Kılıç-Ayça Örer, “Tarihçiler Dersim’i Nasıl
Yorumluyor?”, Radikal, 24 Kasım 2011, s.20-21.
[99] Remzi Budancir, “Katliam Egemenlik Hakkıymış”,
Taraf, 18 Aralık 2011, s.11.
[100] Yalçın Yusufoğlu, “1964 Rum Tehciri”,
Sesonline.net, 16 Mart 2014…
http://www.sesonline.net/php/genel_sayfa_yazar.php?KartNo=58228&Yazar=Yal
[101] Yorgos Theotokas, Leonis-Bir Dünyanın Merkezindeki
Şehir: İstanbul 1914-1922, Çev: Damla Demirözü, İstos Yay., 2013.
[102] Metin Akarsu, “Rumlara Kalan İstanbul…”, Evrensel,
1 Şubat 2014, s.16.
[103] Aslı Uluşahin, “Hasretim İstanbul”, Cumhuriyet, 7
Eylül 2013, s.15.
[104] M. Ali Çelebi, “Faşizmin Halka Vereceği Hiçbir Şey
Yok”, Gündem, 2 Aralık 2013, s.12.
[105] Burada Alevî soykırımını, Pierre Clastres’dan ödünç
aldığı kavramla “Kavimkırımı”na indirgeyerek, “Başkası farklılıktır ama kötü
anlamda farklılıktır… Soykırım basitçe-açıkça başkasını reddeder. Çünkü başkası
mutlak olarak kötüdür. Ama kavimkırım kötünün göreliliğini kabul eder,” (Ayhan
Yalçınkaya, Kavimkırım İkliminde Alevîler, Dipnot Yay., 2014.) diyen
Yalçınkaya’nın tanımı suni bir zorlamadır.
[106] Ayşe Hür, “İdris-i Bitlisî: ‘Mevlana’ mı ‘İblis’
mi?”, Radikal, 30 Eylül 2012, s.18-19.
[107] Ayşe Hür, “… ‘72 Milletle Barışık’ Alevî –
Kızılbaşlar”, Radikal, 25 Mayıs 2014, s.22-23.
[108] Krisztina Kehl-Bodrogi, Kızılbaşlar/Alevîler
(Anadolu’da Yaşayan Ezoterik Bir İnanç Topluluğu Üzerine Araştırma), çev: Oktay
Değirmenci-Bilge Ege Aybudak, Ayrıntı Yay., 2012.
[109] Sabahat Akkiraz’ın şu zırvalarını aktaralım:
“Solcular ve Kürtler, Alevîleri kullanıyor; dışlanan Alevî gençler alana
iniyor… 1980 öncesinde solcular cemevlerini basıp ‘din uyuşturucudur’ derlerdi.
Alevîler arada kalırdı. Babam abime ‘gelip cemevini dağıtacağına neden gidip
camideki imama laf söylemiyorsun’ diye kızardı. Solcular hep Alevîlerin üstüne
oynadılar. PKK da Alevî çocukları kullandı. Alevî toplumu mazlum bir halktır.
Sadece sol hareketle değil Kürt hareketiyle de arada kaldılar. Kürtler
Alevîleri çok acımasızca kullandı. Çok kayıp verdik, iki jenerasyonumuz yok oldu.
Hep Deniz Gezmiş’ten söz edilir, Hüseyin İnan’dan söz edilmez. Sivaslı bir
Alevîdir, asıl ideolog da odur… ‘İşçi, emek, özgürlük, Kürt halkı’ dediler ama
Alevîlerin haklarından söz etmediler.” (“Sabahat Akkiraz: ‘Solcular ve Kürtler,
Alevîleri Kullanıyor’…”, Haber Türk, 2 Haziran 2014, s.6.)
[110] Hasan Akbaş, “Madımak Sanıklarının Kırmızı
Bültenini Kaldırmak İstediler”, Evrensel, 30 Aralık 2014, s.3.
[111] “Aziz Nesin ve Pir Sultan, Milli Duyguları
Tetiklemiş”, Taraf, 16 Temmuz 2014, s.7.
[112] Fırat Kozok, “Alevî Açılımından ‘Bilet’ Çıktı”,
Cumhuriyet, 9 Kasım 2014, s.6.
[113] Ayfer Çalıkıran, “Alevîleri Yok Saydılar”, Taraf,
16 Temmuz 2014, s.2.
[114] “Görmez’den Alevîleri ve Cemaatleri Kızdıracak
Açıklama”, Cumhuriyet, 8 Temmuz 2014, s.8.
[115] Selda Güneysu, “… ‘Kötü Ayin Yapan Kızılbaşlar’
Diyen Profesörün Torpili Hükümetten”, Cumhuriyet, 15 Temmuz 2014, s.9.
[116] Mehmet Menekşe, “Alevî Türbesi Cami Oldu”,
Cumhuriyet, 18 Temmuz 2014, s.6.
[117] Savaş Kalkan, “Alevî Keçeci Köylüleri: ‘İnancımıza
Karışmayın’…”, Cumhuriyet, 19 Temmuz 2014, s.7.
[118] “Alevî Köylerine Sağlık Hizmeti Yok”, Birgün, 3
Ağustos 2014, s.8.
[119] “Cem Sırasında Elektrik Tacizi”, Cumhuriyet, 10
Kasım 2014, s.3.
[120] Genelkurmay Belgelerinde Kürt İsyanları 1, Kaynak
Yay., 1992.
[121] Geçerken aktaralım: I. Umûmî Müfettiş Abidin Özmen,
İçişleri’ne sunduğu mütalaada Sason’u “doğuda bir çıban” olarak değerlendirir
Kurmay Binbaşı Lütfi Güvenç (ö:18.10.1982) Sason’da
1937’de yapılan harekâtlara katılmış bir asker. Bu harekâtlardan sonra Sason
Klavuzu ve 937 Harekâtından Alınan Dersler isimli bir kılavuz yazdı. Kılavuzda
çok ayrıntılı olarak yazar tarafından yapılan haritalar ve dağ resimleri
bulunuyor. Kılavuzun bazı satırları bu harekâtta neler yaşandığını gösteriyor:
“Sığır ve davar aç kalınca bağırır. Hayvan sesi mağaranın yerini belli
edeceğinden bunları saklandıkları mağarada kalamazlar. […]
Mağaradakiler teslim olmadıkları takdirde mağaraya cebri
tazyik başlar. Harekâtta çevrilen mağaraların hiçbirisi derhâl teslim
olmamışlardır. Çevrildikten birkaç gün sonra susuz kaldıkça teslim olmaya
başlamışlardır. On gün aç susuz kaldıktan sonra teslim olmayıp mağara içinde
ölenlere veyahut ölecek hâle geldikten sonra teslim olanlara rastlanmıştır.
Büyükler susuzluğa tahammül ediyorlarsa da çocuklar tahammül edemediklerinden
bunlara idrar içirdikleri ve bir kısmının bu yüzden öldükleri de duyurulmuştur.
[…]
Mağaraya cebri tazyik, ateşli silahlar, mağara ağzında
odun veya kükürt yakılarak içerdekilerin hava almalarını güçleştirmek veyahut
bunlar da tesir yapmadığı takdirde tahrip kalıbı kullanılmak suretiyle mağarayı
çökertmek zorunda kalınır. Bazı mağaralar yüksek ve kalın kayalıklar üzerinde
bulunmasından, bunlara tahrip kalıbı konulamaz. Bu hâlde içerdekilerin açlık ve
susuzluğa mahkûm edilmesi zaruri olur. […]
Harekâtta keşfedilip de nüfuz edilmemiş mağara
bırakılmamıştır. […]
Mağara ağızlarının darlığıyla beraber içeriye doğru
uzanan helezoni veya zikzak koridorlardan ötürü ateşli silahlarla nüfuz
ekseriya kabil değildir. Mağaranın etrafında mevzilendirilen silahlar daha
ziyade mağaradan dışarı çıkma teşebbüsünde bulunanlara karşı kullanılır. Bir de
ara sıra mazgal olması muhtemel deliklerle mağara ağzının makineli tüfeklerle
ateş altına alınması lazımdır. […]
Mağara ağzının yukarıda veya aşağıda olması, dumanla
tesir şeklini değiştirmektedir. Dumandan bunalıp teslim olan mağaralar
görüldüğü gibi hiç müteessir olmayanlar da görüldü. Sasonluların dumana karşı
gösterdikleri mukavemet kayda değer.” (Evrim Karakaş, “Sason’u Hatırlayan Var
mı?”, Radikal İki, 24 Mart 2013, s.8.)
[122] Ayşe Hür, “İttihat ve Terakki’nin Kürd
Politikaları”, Radikal, 28 Temmuz 2013, s.24-25.
[123] Cumhuriyet, 16 Temmuz 1930.
[124] Celal Bayar, Şark Raporu, Kaynak Yay., 2006, s.64.
[125] Ayşe Hür, “Osmanlı’dan Bugüne Kürtler ve Devlet-5”,
Taraf, 29 Ekim 2008.
[126] Ayşe Hür, “Lozan, Şark Islahat Planı ve Kürtçe”,
Radikal, 21 Ekim 2012, s.26-27.
[127] İsmail Beşikçi, “Mustafa Kemal, Atatürk ve
Kürtler”, 5 Teşrîne 2013…
http://www.zazaki.net/yazi/mustafa-kemal,-ataturk-ve-kurtler-324.htm
[128] Atatürk’ün Bütün Eserleri, Kaynak Yay., İstanbul,
1999, s.388-389.
[129] Nutuk III, (1919-1927) Belgeler, Bugünkü dille
hazırlayan, İsmail Gönülal, Atatürk’ün Doğumunun Yüzüncü Yılın Kutlama
Komisyonu Koordinasyon Kurulu, 1984, Belge, 47, 48, 49, 50, 51, 52, 53 s.24-28.
[130] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameler IV
(1917-1938) Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., 1964 s.63.
[131] Faik Reşit Unat, Amasya Protokolleri, Tarih
Vesikaları, Yeni Seri Cilt I, Mart 1961, İstanbul, Milli Eğitim Basımevi, Sayı
3., s.361.
[132] TBMM Gizli Celse Zabıtları, Cilt III, Türkiye İş
Bankası Kültür Yay., Ankara 1985, s.550-551.
[133] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, Derleyen Nimet
Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., 1959 s.221.
[134] Türk Anayasa Metinleri, “Senedi İttifak’tan
Günümüze” Hazırlayan: Suna Kili-Şeref Gözübüyük, Türkiye İş Bankası Kültür
Yay., 1984 s.92.
[135] Robert Olson, Kürt Milliyetçiliğinin Kaynakları ve
Şeyh Sait İsyanı, 1880-1925, Çev: Bülent Peker-Nevzat Kıraç, 1992, s.69-71,
244-246.
İş Bankası tarafından yayımlanan TBMM Gizli Celse
Zabıtları’nda, 10 Şubat 1922 tarihli zabıtlara rastlanmamaktadır. Bu zabıtlar
yoktur. Zabıtlar, 9 Şubat’tan 11 Şubat’a atmamaktadır. Cilt II, s.726 vd.
Sabah Ghalip, 1919-1923 Yılları Arasında Mustafa Kemal
Atatürk’ün, Kürt Meselesi Karşısındaki Tutumu ve 1922 tarihli Kürt Otonomisi
Kanunu’nun Metni, Soranice Kürtçesi’nden Türkçeye çeviren: Agirkhorshid Zaher,
Birnebûn, No:39, 2008, Bu incelemede, 1992 tarihli Kürt otonomisinin kanun
metni de vardır. s.67-70.
[136] 2000’e Doğru Dergisi, 30 Ağustos-5 Eylül 1987,
No:35, “Gizlenen Belge”, “Atatürk: Kürtlere özerklik” konulu haber
[137] İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, 1987,
s.202.
[138] İsmet İnönü, Hatıralar, Bilgi Yayınevi, 1987,
s.202… Ayrıca bkz. Lozan Görüşmeleri, Tutanaklar, Belgeler, Takım 1 Cilt, I
Kitap, Çev: Seha L. Meray, Önsöz: İsmet İnönü. Siyasal Bilgiler Fakültesi Yay.,
1969, s.342-375.
[139] Doğu Perinçek, Kemalist Devrim 4 Kurtuluş
Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yay., 1999, s.223-228… İsmail Göldaş, Biz
Türkler ve Kürtler, Avesta, 2000.
[140] Lozan Görüşmeleri, Tutanaklar, Belgeler, Takım 1
Cilt, I Kitap, Çev: Seha L. Meray, Önsöz: İsmet İnönü. Siyasal Bilgiler
Fakültesi Yay., 1969, s.344… Doğu Perinçek, Kemalist Devrim 4, Kurtuluş
Savaşı’nda Kürt Politikası, Kaynak Yay., 1999, s.226… Metin Heper, Devlet ve
Kürtler, Doğan Kitap, Eylül 2008… İsmail Göldaş, Biz Türkler ve Kürtler,
Avesta, 2000…
[141] Atatürk’ün Bütün Eserleri-2, Kaynak Yay., 1999, s.
120-336-388-391-393-394.
[142] Atatürk’ün Bütün Eserleri 2 Nutuk/Söylev I Atatürk
Kültür, Dil-Tarih Yüksek Kurulu, Türk Tarih Kurumu Yay., 1989, s.134 vd.
[143] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri IV, s.71.
[144] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Derleyen Nimet
Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., ikinci basım, 1961, s.12.
[145] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri I, Derleyen Nimet
Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., ikinci basım, 1959, s.30-74.
[146] TBMM Gizli Celse Zabıtları I, TBMM Basımevi, 1980,
s.73 vd.
[147] Genelkurmay Harp Tarihi Dairesi, Atatürk Haftası
Armağanı, Genelkurmay Basımevi, 1977, s.147.
[148] Mustafa Kemal, Eskişehir-İzmit Konuşmaları (1923)
Kaynak Yay., 1993, s.104 vd.
[149] Sadi Borak, Atatürk’ün, Resmi Yayınlara Girmemiş,
Söylev, Demeç, Yazışma ve Söyleşileri, Kaynak Yay., ikinci basım, 1997, s.211
vd… Doğu Perinçek, yukarıda sözü edilen Kurtuluş Savaşı’nda Kürt Politikası
kitabında, metinde geçen muhalif sözcüğünün, muhtelif olarak okunması
gerektiğini bildirmektedir. s.23.
[150] Atatürk’ten Düşünceler, Hazırlayan: Enver Ziya
Karal, Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları, Bilim Kültür Eserleri dizisi,
1986, s. 85-40.
[151] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Derleyen Nimet
Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., ikinci basım, 1961, s.230.
[152] Nutuk I, s.14-15.
[153] Atatürk’ün Tamim Telgraf ve Beyannameleri IV,
s.530.
[154] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri III, s.74.
[155] Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, 30 Ekim 1933, s.2.
[156] Atatürk’ün Söylev ve Demeçleri II, Derleyen: Nimet
Arsan, Türk İnkılâp Tarihi Enstitüsü Yay., ikinci basım, 1961, s.231
[157] Nutuk, s.95.
[158] Atatürk’ten Düşünceler, Hazırlayan: Enver Ziya
Karal, Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları, Bilim Kültür Eserleri dizisi,
1986, s. 97-152-152.
[159] Mahmut Esat Bozkurt, Adliye Vekili Mahmut Esat
Bozkurt’tan hatıralar, Yakınlarından Hatıralar, Sel Yay., İstanbul 1955, s.95
[160] Taha Toros, Atatürk’ün Adana Seyahati, 1939, s.23
[161] Afet İnan, Atatürk Hakkında Hatıralar ve Belgeler,
Türkiye İş Bankası Yayını, 1959, s.304
[162] Mustafa Selim İmece, Atatürk’ün Şapka Devriminde
Kastamonu ve İnebolu Seyahatleri (1925), Türkiye İş Bankası Yay., 1959, s.14.
[163] Atatürk’ün Fikir ve Düşünceleri, Hazırlayan: Utkan
Kocatürk, Turhan Kitapevi, 1984, s.149.
[164] Atatürk’ten Düşünceler, Hazırlayan: Enver Ziya
Karal, Milli Eğitim Bakanlığı Devlet Kitapları, Bilim Kültür Eserleri dizisi,
1986, s.88
[165] Murat Sevinç, “Mustafa Kemal’in Anayasa Taslağı ve
Kürtler”, Radikal İki, 11 Temmuz 2010, s.5.
[166] Ayşe Hür, “1922’de Kürtlere Söz Verildi mi?”,
Radikal, 23 Ocak 2013, s.10-11.
[167] H. Nihal Atsız, Haziran 1967…
http://kahpedevrinyigitcocuklari.tumblr.com/
[168] Mustafa Kemal, 1922 yılında Meclis’te yaptığı bir
konuşmada Türk milletini Nuh’un oğlu Yafes’e kadar götürür ve “Türkler on beş
yüzyıl önce Asya’nın göbeğinde muazzam devletler kurmuştur ve insanlığın her
türlü yeteneği onda ortaya çıkmıştır” der. 16 Türk Devleti’ni simgeleyen 16
yıldız ile ortada 17. Türk devleti olan Türkiye Cumhuriyeti’ni simgeleyen güneş
figürünü içeren Cumhurbaşkanlığı Forsu’nu bu konuşmanın yapıldığı günlerde
Mustafa Kemal’in 20 yıldızlı olarak tasarladığı, 1978’de yıldız sayısının 16’ya
düşürüldüğü biliniyor. 1985’ten beri de şimdiki tasarım kullanılıyor ve
‘Türklerin en büyük hasletinin devlet kurmak olduğu’ düşüncesi her fırsatta
dile getiriliyor…
Cumhurbaşkanlığı Forsu’ndaki 16 devletin hangi kriterlere
göre ‘Türk’ sayıldığı tam bir muamma. Neden mi?
Forsta ‘Hun İmparatorluğu’, ‘Batı Hunları’, ‘Avrupa
Hunları’ ve ‘Akhunlar’ olarak tam dört yıldızı işgal eden Hunlar, Çin
kaynaklarında ‘Hiong-nu’ diye geçiyor. Hiong, Çinliler için Kuzeyli barbar
kavimler anlamına geliyor. ‘Nu’ ise köle demek. Hunlar, Çin kaynaklarında
yuvarlak koca kafalı, kısık gözlü, geniş burunlu, gür bıyıklı, sivri küçük
sakallı, kafasının yanları tıraşlı, arkadan uzun atkuyruklu, kısa boylu, tıknaz
adamlar olarak tarif ediliyor. Fizyonomiye dair bu bilgiler, bazı bilim
adamlarının Hunların Proto (ön) Moğollar olduğunu düşünmelerine neden olmuş. Ama
pek çok bilim adamı da, Hunların ProtoTürkler olduğunu kabul ediyor…
Forsta 5. sırada yer alan Göktürk İmparatorluğu’nun
‘Türklüğü’ hakkında bilgilerimiz ise VII. yüzyıla ait Çin kroniklerinden
geliyor…
yıldızın temsil ettiği Avar İmparatorluğu, 562-823 (veya
565-835) yılları arasında, bugünkü Macaristan, Slovakya, Hırvatistan, Slovenya,
Romanya ve Sırbistan topraklarında hüküm sürmüş. Çin kaynaklarına göre Avarlar,
‘Yuan Yuan’ veya ‘Jwen Jwen’ denilen, Moğol kökenli kavimlerin ardılları…
Forsun 7. sırasındaki Hazar İmparatorluğu (651-983),
Yahudi, Çin ve Bizans kaynaklarında farklı şekillerde ele alınırlar. Kimine
göre Göktürklerin devamı, kimine göre Kafkasya’nın yerli halklarından, kimine
göre Uygur, Proto- Bulgar, Sabir ve Peçenek boylarının karışımı. VIII. veya IX.
yüzyılda Museviliği kabul eden Hazarlar, Rus saldırıları, Tatar-Moğolların
kültürel taarruzu ve bazı doğal afetler yüzünden tarihten aniden silinmişler…
Sıradaki Uygurlar, adlarının kökenini oluşturan ‘On urug’
(on boy) terimindeki ‘urug’ kelimesinin ‘Oğuz’ kelimesine benzemesinden dolayı
resmi tarihçilerimiz tarafından ‘Türk’ kabul edilir ama bizler Türk görsek bile
Uygurların kendilerinin görmediğine dair pek çok işaret var. Bunlardan en önemlisi
752-753 yıllarında Uygur Hakanı Moyun Çor tarafından dikilmiş olan, Taryat
(veya Terhin) Yazıtı’ndaki şu ifadeler: “Yirmi sekiz yaşımda Yılan yılında Türk
yurdunu o zaman karıştırdım ve bozguna uğrattım”, ‘Türk halkına yedinci ayın on
dördünde (…) orada dövdürttüm ve mağlup ettim. Hanlarını tutsak aldım. (Ordusu)
orada yok oldu. Türk halkını orada kendime tabi kıldım.”
Gerçekten Moyun Çor, 744 yılında Göktürk hâkimiyetine son
veren hakandır…
sırada yer alan Karahanlılar Devleti’nin (940-1040) kurucuları,
Rus Türkolog V.V. Barthold tarafından ‘Türk’ diye nitelenir ancak yazar bu
boyların kökeninin bilinmediğini söyler…
sıradaki Gazne Devleti’nin (963-1186) kurucusu ‘Türk’
köle Sebük Tigin’dir, tebaasının ağırlığını da Afganlar, Beluciler, Hintliler
oluşturur. Devletin Türk unsurları da zamanla Farslaşmıştır…
sırada kurucuları Türkmen boyu Selçuk’tan gelen ama
tebaası değişik halklardan olan Büyük Selçuklular (1040-1157) vardır. Ancak
Büyük Selçukluların devamı olarak, Anadolu’yu ‘Türklere ebedi yurt’ yapan Rum
Selçuklu Devleti’nin adı forsta yoktur. Anlaşılan adındaki ‘Rum’ ibaresi aforoz
edilmesine yol açmıştır…
sıradaki Harzemşahlılar (1097-1231), ‘Türk’ köle
(Selçuklu Sultanı Melikşah’ın ibrikçibaşısı) tarafından kurulmuş olması
dışında, Türklükle ilgili değildir…
sıradaki Altınordu Devleti (1236-1502), Moğol İmparatoru
Cengiz’in oğlu Cudi tarafından kurulmuş olup, sadece halkının çoğunluğu
‘Türk’tür. Eğer bu nitelikler Altınordu’yu Türk devleti yapıyorsa,
Samanoğulları (tebaası olan 200 bin kadar Türk’ün Müslümanlığı kabul etmesini
sağlamıştır), İlhanlı Devleti, Şibanoğulları, Canoğulları, Mangıtoğulları,
Buhara Krallığı ve Hive Özbek Hanlığı gibi kurucuları Türk olmayan ancak
halkının çoğunluğu Türk olan devletler neden listeye alınmamıştır?
sırada Moğol İmparatoru Cengiz sülalesinin damadı olan
Timur’un kurduğu Büyük Timur İmparatorluğu (1368-1501) vardır. Ankara
Savaşı’nda Yıldırım Beyazıt’ı bozguna uğratarak, forsun 16. yıldızını az daha
tarihten sileceği için ‘gaddar bir düşman’ olarak bellediğimiz Timur, Cengiz
Han’ın Büyük Moğol İmparatorluğu dörde ayrıldıktan sonra Orta Asya’da kalan
Çağataylılar arasından çıkmış. Siyasi meşruiyetini Moğollardan, kültürünü
Çağataylardan alan bu grupların, tarih içinde Türklüklerinin ağır bastığı kabul
ediliyor…
Forsta 15. sırada yer alan Babür İmparatorluğu
(1526-1858) ise, Timur’un beşinci kuşaktan torununun kurduğu ancak halkının
çoğunluğu Hintli olan bir imparatorluk olarak ‘Türk devleti’ sayılmış. Yani bu
yıldız da epey sorunlu…
sırada yer alan Osmanlı Devleti’ni bir ‘Türk’ boyu olduğu
kabul edilen Oğuzların Kayı boyu kurmuş olmakla birlikte, devletin ‘Türk’
niteliği hep tartışılmıştır. Çünkü 13. yüzyılın başında Osmanlı Beyliği’nin
kuruluşuna tanıklık ettiği anlaşılan Yunus Emre’nin dilinde Anadolu’nun adı
‘Türk’ değil, ‘Rûm ili’ dir. Zafernâme adlı eserin yazarı Nizameddin Şami,
Timur’un 1402’de Yıldırım Bayezid’e karşı kazandığı zaferi ‘Rûmiyan’a ve
Sultan-ı Rûm’a karşı kazanılmış bir zafer’ olarak tarif eder. 1402-1413
arasındaki Fetret Devri’nde, Osmanlı’ya başkaldıran Simavne Kadısı Şeyh
Bedreddin’in namı ‘Hallac-ı Rûm’ yani ‘Rumların Hallac-ı Mansuru’ veya
‘Pertev-i Rûm’ yani ‘Rum ışığı’dır. 1399-1429 yılları arasında yaşadığı sanılan
Horasan erenlerinin pirlerinden Hacı Bayram-ı Veli’nin unvanı ise ‘Şeyhü’r
Rûm’dur.
Aslında bu terminolojide şaşılacak bir şey yok. Osmanlı
İmparatorluğu’nda hem yöneticiler, hem halk arasında Türk olmayan çoktur.
Yöneticilerin bir kısmı ve kapıkulu askerlerinin hepsi, dirlik sahiplerinin
bazıları Türk-Müslüman olmayanlardan oluşur. Bir kaçı dışında, hanedanın
erkekleri Türk olmayan kadınlarla evlenerek, ‘Türk kanını’ epeyce
sulandırmışlardır. (Ayşe Hür, “Bir ‘Kürt Devleti’ Cumhurbaşkanlığı Forsu’na
Girebilir mi?”, Radikal, 7 Nisan 2013, s.20-21.)
[169] Mardin’in Nusaybin İlçesi’ne bağlı Êzîdî köylerinde
yaşayanlar tedirginler. Arazilerini gasp etmek istediklerini iddia ettikleri
korucu köyünden kendilerine sürekli olarak “Sizin de sonunuz Şengal’dekiler
gibi olacak” tehditlerinin geldiğini söylüyorlar. İşin altında yatan hesap ise,
Êzîdî ailelere ait yüzlerce dönümlük araziler… Olay, Nusaybin’in Çilesiz
Köyü’nde yaşanıyor. 1969’dan beri devam eden Êzîdî aileler ile Hazine
arasındaki arazi davası bir anda IŞİD tehditleri eşliğinde bir ‘psikolojik
savaşa’ dönüşmüş durumda. Çelik, Ak, Sis ve Tellioğlu aileleri arazilerinin bir
korucu mezrası olan Seyar’dan gelenler tarafından gasp edilmek istendiğini
savunuyor. İşin doğrusu olay bir iddia düzeyini çoktan aştı. Zira, bu tehditler
jandarmanın tutanaklarına, kaymakamlık ve valilik nezdindeki resmi yazışmalara,
savcılığa yapılan suç duyurularına da girdi.
Bütün mesele, Êzîdîler’in Almanya’dan dönüp arazilerine
sahip çıkmaları. Olayın başlangıcı ise 46 yıl önce Osmanlı vergi kayıtlarına
dayanan 4 ve 6 No’lu 2 bin dönümlük arazi üzerindeki hak iddiasına kadar
uzanıyor. Êzîdîler bu arazilere ait belgeleri sunarak 1969’da dava açtı.
1994’te köy boşaltılınca iki aile dışındaki tüm aileler Almanya’ya göç etti.
Çilesiz Köyü’nün yakınında olan ve koruculardan oluşan
Seyar Mezrası’ndakiler ise Êzîdîler gittikten sonra arazilerin kendilerine
verilmesini talep ettiler. Ancak davalık olduğundan dolayı buna izin verilmedi.
Seyar köylüleri de izinsiz olarak arazileri zaman zaman ekmeye başladılar.
Êzîdîler’in girişimi ile bu faaliyetler bir kaç kez durduruldu. Êzîdî ailelerin
araçları sürekli tahrip ediliyor. (Bahadır Özgür, “Nusaybinli Êzîdîler: IŞİD’le
Tehdit Edip Arazileri Almak İstiyorlar”, Radikal, 12 Ocak 2015…
http://www.radikal.com.tr/turkiye/nusaybinli_Êzîdîler_isidle_tehdit_edip_arazileri_almak_istiyorlar-1270237)
Kaynak: rojnameyanewroz.com
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.