Orbay Soydan
Vingas, azınlıkların Türkiye’den gitmesinin bir tasfiye
politikası olduğunu söylüyor. Türkiye bunu düzeltmek istiyorsa 2,5 milyon
yabancı göçmen aldığı gibi asli unsurlarını da alabilir” şeklinde konuşuyor…Bu
insanların Türkiye’den gitmesi bir
tasfiye politikası çerçevesinde gerçekleşti. Türkiye bunu düzeltmek istiyorsa
elbette bunun önünü açması gerekiyor. 2,5 milyon yabancı göçmen aldığı gibi
asli unsurlarını da alabilir diye düşünüyorum. Ukrayna’dan, Irak’tan,
Suriye’den, Afganistan’dan insanlar nasıl gelebiliyorsa aynı şekilde asli
unsularını da davet edebilir. İnanın o hakkı vermek Türkiye’yi daha güçlü
kılar. Risk faktörünü arttırmaz, bilakis risk faktörünü azaltır.
***
“Bizim nesiller
Türkiye ve Yunanistan arasındaki kötü anlamda mütekabiliyet anlayışı üzerinden
eğitim almaya çalıştı"
Laki Vingas, 30 senedir azınlıklarla ilgili çalışmalar
yürütüyor.1986 yılından bu yana birçok dernek, vakıf ve sivil toplum
kuruluşunun kuruculuğunu ve yöneticiliğini üstlenmiş. 2011 yılında ikinci kez 166
azınlık cemaati vakıfları temsilciliğine seçilmiş. Uzun zamandır devlet
kurumlarıyla ve cemaatler arası iletişimi sağlamaktadır.
Laki Vingas, “Bizim nesiller Türkiye ve Yunanistan
arasındaki kötü anlamda mütekabiliyet
anlayışı üzerinden eğitim almaya çalıştı. Bu yüzden çocuklarımı Rum
okuluna göndermedim. Ancak kaybettikleri
değerler oldu. Benim çocuklarım ana lisanlarını gerektiği kadar iyi bilmiyor,
kendi kültürlerine daha az vakıflar, dolayısıyla kimlikleri zedelendi” diyor.
Vingas, azınlıkların Türkiye’den gitmesinin bir tasfiye
politikası olduğunu söylüyor. Türkiye bunu düzeltmek istiyorsa 2,5 milyon
yabancı göçmen aldığı gibi asli unsurlarını da alabilir” şeklinde konuşuyor.
Türkiye’deki azınlıkların sorunlarını değerlendiren Laki
Vingas’ın sorularımıza verdiği yanıtlar şöyle:
Türkiye’de eğitim sisteminden kaynaklı bir kültür sorunu
olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet var. Cumhuriyet döneminde sağlanan eğitim yani Milli
eğitim her dönemin siyasi anlayışına hizmet etmek üzere verilmiş olduğundan
kültür sorunu da bu kişisellik yorumlarla değerlendirilmiş ve etkilenmiştir.
Mesela, ülkemizde Türkiye’nin asli unsurlarından olan
bazı toplumlar var. Bu toplumların varlığını ilkokul mertebesinde siz çocuklara
anlatmalısınız onları, tanıtmalısınız. Bu topraklarda kökleşmiş, tarihsel
geçmişi olan nüfusun binde biri kadar kalmış farklı inançlara mensup bu
toplumlar ancak günümüzde tanınmaya başlıyor ve tanımlanıyorlar. Bu kadar az
kalmalarına müsebbip şartlar var, siyasi sorumluluklar var. Madem ki devlet manevi devamlılığı temsil
eden egemen yapıdır, bu konularda
devletin bizzat mesuliyeti var. O siyasetçi yapmış, bu yapmış fark
etmez. Ortada bir realite var. Eğitim sistemimiz hiçbir zaman, özellikle
önceki 60/70 yıl bu toplumlardan eğitim aşamasında bilgi
vermedi, verdiyse de yanlış ve taraflı bilgi verdi. Bilgi verilmeyince
kopukluklar oldu. Birden bire önlerine çıkan ve farklı bir ismi taşıyan bu
insanlara yabancı, tehdit unsuru, öteki, hatta kötü gözüyle bakıldı. O açından ülkelerin eğitim sistemleri
önemlidir ve toplumların gelişiminde mesuliyet taşırlar.
Azınlıkların eğitim sisteminde karşılaştıkları sorunlar
neler?
Ben çocuklarımı Fransız okuluna götürdüm. Benim gibi
azınlık haklarında çok çalışan bir insan neden azınlık okuluna, Rum okuluna
göndermedi? Çünkü benim dönemimde eğitim sorunu, eğitim mekanizması tamamıyla
ihtilaflı bir müzakere masasındaydı. Bizim nesiller Türkiye ve Yunanistan
arasındaki kötü anlamda
mütekabiliyet anlayışı üzerinden
eğitim almaya çalıştı. O dönemler zordu, zarar gördük. Çocuklar üzerinden
siyaset yapmak her iki ülkenin de yapabileceği en büyük kötülüktür. Çocuk
üzerinden siyaset yapmak kadar kusurlu bir şey olamaz. Toplumlara ıstırap
verirsiniz. Ben bu acıları İstanbul’da okumak zorunda kalan İmrozlularla
yaşadım. Yaptırımları vizelerde yaparsınız, ticarette yaparsınız, turizmde
yaparsınız, akademik şartlarda yaparsınız ama çocukta asla yapamazsınız. Ama on
yıllarca yapıldı. Bunun için bir sürü kitaplar yazıldı, konferanslar verildi.
En büyük sıkıntım buydu. Bir ara Fransız okulunda 20-25 tane Rum öğrenci
vardı. Bu yüzden çocuklarımı Rum okuluna göndermedim. Daha özgür yetişsinler, daha
dünya vatandaşı yetişsinler istedim. Gittikleri Fransız okulunda Rum, Türk,
Fransız ayrımı olmadı. Ancak kaybettikleri değerler de oldu. Örneğin ana
lisanlarını gerektiği kadar iyi bilmiyorlar, kendi kültürlerine daha az
vakıflar, dolayısıyla kimlikleri zedelendi. O yüzden benim çocuklarım keşke Rum
okuluna gidebilselerdi, keşke Rum okulları arzu edilen eğitimi özgürce
verebilseydi. Türkiye Yunanistan mütekabiliyet yarışından korkmasaydık. Böylesi
herkes için daha iyi olurdu diyorum.
Önyargı ve ırkçılığın yeniden inşa edilmemesi için
Yunanistan-Ermenistan-Türkiye ortak müfredat geliştirilebilir mi?
Bana göre medeni bir ülke kendi demokratik değerlerini
oluşturmak istiyorsa başkalarının ne yaptığına bakmaması lazım. Bence kendi
mutfağını temiz tutması lazım. Öteki mutfak kirliyse, pis koku yayıyorsa onu
ayrı şikayet edersiniz. Ama o mutfakta pislik varsa ben de pis tutarım denmesi
çok yanlış. Ortak müfredatların bugüne kadarki deneyimimden dolayı çok başarılı
olabileceğine inanmıyorum. Çünkü yine önyargıların hakim olacağı bir pazarlık
masasına oturtacaksınız insanları. Halbuki
diyorum ki; tertemiz bir müfredat yaratılsın, ötekilerin ne yapacağı hiç
önemli değil. Onlar yapmıyorsa gerekli platformlara şikayet edersiniz. Ama gel
birlikte yapalım demek gel birlikte bir şeyleri pazarlık edelim demektir. O
zaman bu ideallere ve insan haklarına aykırı kalır.
Çok kültürlülükten kaçmak mümkün mü?
Ancak Kuzey Kore gibi izole bir toplum olursanız mümkün
olabilir. Dolayısıyla çok kültürlülükten kaçış yok. Hem bilgi hareketi
açısından hem seyahat kolaylığı açısından hem de hakim olan değişen değerler
açısından çok farklı bir yapı içerisindeyiz. Burada insanların kimlik bilincini
farklı yere yerleştirmek isteyenler tarafından, kimlikler zayıflar,
deformasyona uğrar, ulusal birlik zarar görür, sınırlar dağılır gibi çok
dramatize edilebilecek senaryolar yaratılabilir. Fakat trend neyse o olacak
dünyada. Toplumlar da bireyler gibi her konuyla yüzleşmek istiyor. İnsanları
birbirine düşman ederek, vurdurarak toplumları korkuyla diri tutamazsınız.
Eğitim sistemi ne zaman demokrat olacak?
Eşit fırsatlar verildiği zaman. Bunlar Kürtler için de
aynı Ezidiler, Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Süryaniler ve her toplum için
aynı. Bakın Ezidi dedik. Ben Ezidileri bilmiyordum, tanımıyordum, hala da
gerektiği kadar tanımadığımı düşünüyorum, son birkaç yılda onları hep birlikte tanıdık. Ya ayıp değil
mi? Benim ülkemde Ezidi diye bir toplum var ve bir şey bilmiyorum. Benim iş
yerimdeki sekreterim Aleviydi, ben bilmiyordum, kendisini gizliyordu.
İnsanların bu kadar kimlik fobisi olmamalı. İnsanlar kendi kimliklerini bir
fobi anlayışı ile başkalarının seveceği,
beğeneceği bir formata getirmemelidir. Kimliklerini özgürce ifade
edebilmeliler. Din ve vicdan özgürlüğü bunun için var. Çok kültürlü demek
ulusal kimliğini kaybetmek demek değildir. Her ülkede ortak değerlerin olması
elbette önemlidir. Ama ortak değerlerin
sahibi olabilmek için demokrasinin hepimizin için geçerli olması gerekiyor ve fırsatlar
eşitliği olması gerekiyor. Kimliğe göre haksızlığa uğramamamız lazım. Eğitim
sisteminin azınlık toplumlarının okullarında da eşit vatandaş anlayışını eğitebilmesi gerekiyor. İnsanlar hep tersini
düşünüyor. Devamlı şikayet üzerinde yer edinmeye çalıştığımızı zannedenler
mevcut. Hayır, öyle değil. Azınlık vatandaşlarımızı öyle eğitmemiz gerekiyor ki
hem mesuliyetini hem de haklarını savunabilsin. Eşit vatandaşlık kavramına
sahip çıkıp yaşayanlar güçlendikçe problemin üstesinden daha rahat
gelebileceğiz, daha katılımcı daha ses getirici daha ortak projelerden
korkmayan insanlar, toplumlar gerekiyor. Her konuda fikir üretebilen yapılar
oluşturmalıyız.
Toplumsal değerleri kökleri geçmişe dayanır. Sizce
Türkiye’nin güncel sorunlarının temelinde ne var?
Maalesef sosyal konulardaki sıkıntılar makro düzeyli
stratejilerin var olmaması ve palyatif çözümlerle geçiştirilmeye
çalışılmasından kaynaklanıyor. Güncel
siyasi oluşumlara göre eğitim sistemleri geliştiriliyor. Bu tutum ülkeye zarar
veriyor. Her 10 yılda bir yeni anlayış geliştiriliyor ve bir sonraki ile çatışıyor.
Verilen eğitimin nasıl bir kültürel psikolojik travması
oluyor?
Çocukken Kemalist anlayışın çok hakim olduğu yıllarda;
Ali diye rahmetli bir arkadaşım vardı.
Evine giderdim. Annesi, “Ali süt iç Atatürk gibi güçlü ol”, “Ali yemeğini ye
Atatürk gibi zeki ol”, Ali şunu yap Atatürk gibi olacaksın” derdi. Bu sefer
okula giderdim. Bizim Rum okullarında bir sınıfta 36 tane Atatürk resmi vardı.
Mesela hiç unutmam; küçüktük parayla oynuyorduk para birden yırtıldı. Korktuk,
çünkü üzerinde Atatürk’ün resmi vardı. Bugünkü gibi kamera ve uydu sistemleri
bilinci yoktu. Ama öyle bir korku vardı
ki, bütün havadaki moleküller bizi izliyor zannediyorduk. Ve ne yapacağımızı
şaşırdık. İz bırakmamak için parayı yaktık. Dolayısıyla böyle baskılarla,
korkutularak eğitildik. Şimdide insanlar din eksenli eğitimlerden endişe
ediyorlar.
Lozan anlaşması “Müslüman olmayan azınlıkları” korumaya
almıştı. Sizce Türkiye’deki “eşit vatandaşlık sorunu” Lozan anlaşmasını ihlal
mi ediyor?
Lozan, Türkiye’nin temel kuruluş anlaşmalarından biri ama
azınlıklar dışında Lozan’ın kullanıldığını hiç duymayız. Sanki Lozan yalnızca
azınlıklar için var olmuş gibi. Onun için tepki veriyorum. Lozan’ı imzalayan 8
ülke var, gözlemci ülkeler de var. Hiç birisi bugüne kadar “Azınlıklar için
neden Lozan uygulanmadı ?” diye sormadı. Onların mesuliyeti yok mu? Dolayısıyla
azınlıkların Lozan üzerinden avantajı ne oldu? Okullar diyebilirsiniz. Ama
okullar geçmişte hep baskı aracı olarak kullanıldı. Bu okulları siyasi amaç
uğruna kullandılar. Dolayısıyla Lozan geçmişi savunamamışken geleceği nasıl
savunacak ki. Ben Lozan’a atıfta
bulunarak hiçbir hakkımı savunmuyorum.
Anayasal vatandaşlığım üzerinden, eşit vatandaşlık üzerinden hakkımı
savunmayı tercih ediyorum.
Geçtiğimiz aylarda İspanya, Sefarad Yahudilerine çifte
vatandaşlık tanıyan yasayı kabul etti. Zorla nüfus mübadelesine uğrayanlar için
Türkiye’de benzer bir çalışma yapmalı mı?
Bu insanların
Türkiye’den gitmesi bir tasfiye politikası çerçevesinde gerçekleşti.
Türkiye bunu düzeltmek istiyorsa elbette bunun önünü açması gerekiyor. 2,5
milyon yabancı göçmen aldığı gibi asli unsurlarını da alabilir diye
düşünüyorum. Ukrayna’dan, Irak’tan, Suriye’den, Afganistan’dan insanlar nasıl
gelebiliyorsa aynı şekilde asli unsularını da davet edebilir. İnanın o hakkı
vermek Türkiye’yi daha güçlü kılar. Risk faktörünü arttırmaz, bilakis risk
faktörünü azaltır. Bunu biz Rum arkadaşlarımızla yaşadık, 2006 yılında bir
konferansta ilk defa geçmişi gündeme almadık, bugünü ve yarını konuştuk,
tartıştık Özellikle Atina’daki Rum derneklerini davet ettik. Aralarından “Deli
misiniz?” diye tepki verenler oldu. Sonra 11 ülkeden 300 kişi geldi. O günden
bugüne çok şey değişti. Ankara’yla yurt dışındaki Rum Dernekleri arasında
diyalog başladı.
YÖK’ün hazırladığı taslakta “ülkelerin bölünmez
bütünlüğüne karşı eylemlerin odağı haline gelme” üniversite kapatma kriteri
oldu. Bunun azınlık okullarını tehdit etmesinden endişe ediyor musunuz?
Bakın bizlerin hayatı yalnız azınlık kimliğinden ibaret
değildir. Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşıyız. Dolayısıyla YÖK’ün kararı bizi de bağlar, bizi de ilgilendirir.
Azınlık okullarına zarar verir mi vermez mi değil, bize ülkedeki eğitim
kurumlarına zarar verir mi daha çok ilgilendiriyor. Çünkü azınlık okullarına
zarar vermiyorsa ve, üniversitelere verecekse bize de vermiş sayılır. Bizler
ülkeden ayrı yaşayan toplumlar değiliz.
Ülkenin her konusu bizleri
ilgilendiriyor. Dolayısıyla
YÖK’ün akademik hayata bu kadar müdahil olması sanıyorum hiçbir bilimsel
anlamda menfaat getirmez. Akademik dünya ne kadar özgürse o kadar başarılı
olur, Nobelist çıkar, başarılı insanlar yetişir. Yoksa başarılı akademisyenlerden pay çıkarmak için davet ederiz, bu adam
bizdendir diye dünyaya mesaj göndeririz.
Heybeliada Müzik Merkezi çalışması neden yarım kaldı? Bu
tavır değişikliğinin nedeni nedir?
Orada binanın sahibi olan vakıfla dernek arasında ihtilaf
oldu. Dernek binayı belli bir sürede
tamamlayamayınca vakıf bir güven problemi ifade etti. Bu güvensizlik
problemi olayı günümüze kadar getirdi. Zaten o projenin mimarı olan Nikiforos
Metaksas yakın zamanda vefat etti. Rahmetlinin hedefi çok önemliydi, çok
değerliydi. Keşke gerçekleşebilseydi. Çok büyük bir üzüntü kaynağı benim için.
Çünkü onun inancı, hayata bağlılığı ve amacı buydu. Bunun için yıllarını verdi,
emeklerini verdi. Ancak teknik konular ve insani ihtilaflar bu önemli müzik
projesinin ertelenmesine sebep oldu. Çok yazık oldu. Halbuki o tarihi okulda
balkan ve Anadolu müzikleri eğitilecekti, her taraftan gençler müzik
içinde bütünleşecekti.
Ortak değerler pekişecekti. Belki birileri bu fikri bir
gün geliştirirse emektar Nikiforos ve Vasilikiyi unutmazlar. Bu değerli
projelerin tıkanmasında kapasite bilincinin de rolü vardır. Cemaatimizin 70
vakfı ve birçok derneği mevcut. İnsan sayımız az. Hele bu İstanbul şartlarında
gönüllülük daha da zor. Bu ağır mesuliyet bilincinden insanlar ürküyor. Hala
seçimlerimiz özgür değil, hala yönetim sistemimizi kendimiz belirleyemiyoruz,
umuyoruz ki yeni hükümetimiz bu konulara da açıklık getirir. Yoksa hep sınıfta
kalmaya devam ederiz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.