Osmanlı anayasası Ermeni ahaliye yeni umutlar verdi.
Gerçi onlar için sadece durumun iyileşeceğine dair verilen vaatten başka elde
edecekleri bir şey olmamasına rağmen, Ermenilerin, Abdülhamit mutlakıyetini
kırmayı başaranlara (jöntürklere.çv) verdiği söze inançları güçlüydü. Öyle ki,
hatta onbinlerce kurbana mal olmuş Adana olaylarını bile unuttular, yani bu
dehşet verici katliamdan sonra bile Ermeniler Jön Türklerin yeminlerine inanmaya
devam ettiler. Ermenilerin, Türklerle omuz omuza mücadele etmedeki samimi
arzuları o kadar ileriye gitti ki, en nüfuzlu Ermeni partisi olan Daşnaktsyutun
bile Jön Türklerin İttihat ve Tarakki Partisi’yle formal bir anlaşmaya giderek
anayasal rejimi ve yerel yönetim prensibinin uygulanmasını destekledi.
***
Günümüzde Şark Sorunu en kritik aşamasından geçtiği kuşku
götürmez bir gerçekliktir. Bugün sürmekte olan savaş ise ‘hasta adam’ın
kadavrası üzerinde zaman zaman yapılan en ağır ameliyatlardan biri. Tarih
boyunca da böyle olmuştur. Doğu sorununun hiçbir unsuru barışçıl yolla
çözülememiştir. Avrupa diplomasisinin, uluslararası tecrübelerden de
yararlanarak denediği birçok uygulaması, Türk hükümetinin ısrarlı direnişiyle,
daha doğrusu yeteneksizliğiyle karşılaşınca hep başarısızlığa uğramıştır.
Kuşkusuz sorunlar uzun süre çözümsüz bırakılarak felaketle sonuçlanması bu
diplomasinin bir yetersizliğidir aynı zamanda. Ancak şu da bir gerçek ki,
Osmanlı iyi niyet ve yeterli çaba göstermiş olsaydı, giderek sınırlarını
daraltan ve onu Asya’yla sınırlı kılan birçok felaket önlenebilirdi.
Şark meselesinin unsurlarından biri de Makedonya
sorununun bir benzeri olan Ermeni meselesidir. Eğer Makedonya bu durumda
meseleyi kalıcı bir çözüme götürecek olan savaşı başlatabildiyse, doğal olarak
sıra aynı Ermeni meselesine gelecekti. Kaldıki Ermenistan’da durum hep
Makedonya’dakinden daha ağır olmuştur. Makedonlar için Bulgaristan’la sınır
olmak hep büyük bir mutluluk olmuştur.
Gerçekten de Makedonyalılar devrimci hareketleri için
sürekli Bulgaristan’ın hem manevi hem de maddi desteğini aldılar. Her başarısız
isyan sonrasında Makedonyalı devrimciler rahat bir şekilde Bulgaristan’a
dönmekte, güvenlik ve hoşgörüyle karşılanıyorlardı. Diğer yandan Osmanlı’nin
Makedonya’yla ilgili aşırıya kaçan bir yaklaşım sergilemekten kaçınmış olması
ve Bulgaristan’ın sürekli tehditlerinin aktif müdahaleye dönüşebileceğini
hesaplıyor olmasıydı.
Osmanlı Ermenileri ise bambaşka bir durumdalar. Hatta
başarılı bir eylem yaptıklarında bile Osmanlı topraklarını terk ederek İran ya
da Kafkasya’ya çıkmak zorundalar. Ancak bilindiği gibi Türk hükümeti İran’ı pek
fazla ciddiye almamakta, Ermeni takibini İran topraklarında da
sürdürebilmektedir. Diğer yandan Ermeniler, İran sınırını geçerken kendileri
için Türklerden daha az tehlikeli olmayan İran Kürtleriyle karşı karşıya
kalacaklar. Rusya topraklarında ise Ermeni mülteciler sürekli saklanmak
zorundalar. Çünkü Rusya hükümeti onları Türk vahşet gerçekliğinin kurbanı
olarak değil, sadece birer devrimci olarak görmekte.
Devrimcilerin yeri ister Nikaragualı olsun ister
Filipinli, bilindiği gibi zindandır. Nitekim, 1890’li yılların ortaları ve
1900’lü yılların başında Kafkasya’daki zindanların yarısı “siyasi suçlularla’
dolmuştu. Bu kişilerin tek suçları kendi yurttaşlarına uygulanan ve uygar
dünyayı dehşete düşüren sistematik imhaya karşı çıkmak ve onların yaşam
koşullarının iyileşmesi için çaba göstermekti. Nitekim, Prens Lobanov-Rostovsky
(Dönemin Rus Diplomatı-çeviri) gibi diplomatlar Abdülhamid’e Ermenileri
katletmede taviz verirken, Prens Golitsin (Kafkasya valisi çv.) gibi
yöneticiler ise Abdülhamit mutlakıyetine karşı çıkma cesareti gösterenleri
zindanlarda çürütmekteler.
Böylece Ermeni meselesi yeniden güncelleşmektedir.
Aslında bu mesele hiçbir zaman ölmedi, sadece 1894-96 yıllardaki dehşet verici
katliamlar halkın umutlarını kırmasıyla ve devrimci örgütlerin dinamiklerinin
tükenmesiyle 1897-1901 yılları arasında geçici olarak duraksamıştır. Diğer
taraftan Ermenilerin diplomatik müdahalenin gücüne olan inancını yitirmesi de
devrimci hareketi geçici olarak durdurmanın bir nedeni olmuştur.
1901 yılından itibaren bu harekette bir canlanma
gözlemlenmektedir. Bu hareketlenme 1904 yılında ünlü Andranik önderliğindeki
Sasun isyanıyla devam etmiş, ancak başarılı sonuçlar vermemiş ve Andranik’in
bir kısım milisiyle birlikte dağları terk etmesiyle sonuçlanmıştır. Ama o
süreçten bu yana devrimci propaganda faaliyetleri, halkın silahlandırılması ve
yer yer başkaldırılar sürmektedir. Eğer Osmanlı’da meşrutiyet bir süre daha
gecikmiş olsaydı, Osmanlı Ermenistan’ı, Ermenilerle birlikte Türklerin de
katılacağı kapsamlı bir isyana sahne olacaktı.
Osmanlı anayasası Ermeni ahaliye yeni umutlar verdi.
Gerçi onlar için sadece durumun iyileşeceğine dair verilen vaatten başka elde
edecekleri bir şey olmamasına rağmen, Ermenilerin, Abdülhamit mutlakıyetini
kırmayı başaranlara (jöntürklere.çv) verdiği söze inançları güçlüydü. Öyle ki,
hatta onbinlerce kurbana mal olmuş Adana olaylarını bile unuttular, yani bu
dehşet verici katliamdan sonra bile Ermeniler Jön Türklerin yeminlerine inanmaya
devam ettiler. Ermenilerin, Türklerle omuz omuza mücadele etmedeki samimi
arzuları o kadar ileriye gitti ki, en nüfuzlu Ermeni partisi olan Daşnaktsyutun
bile Jön Türklerin İttihat ve Tarakki Partisi’yle formal bir anlaşmaya giderek
anayasal rejimi ve yerel yönetim prensibinin uygulanmasını destekledi. Baş
tutsaydı, bu gelişmenin ulusal kültürel otonomiye kadar gitmesi bekleniyordu.
Ardından yine aynı Ermeni partisinin dayatmasıyla ve gerici Türk unsurlarının
karşı çıkmalarına rağmen Hıristiyanların askere alınması kararlaştırıldı.
1909’da ise İçişleri Bakanlığınca ademimerkeziyetçiliği öngören ve giderek
valilere bağlı ve halk temsilcilerinin de yer alacağı meclislerin oluşmasını
öngören Vilayetler Yasa Tasarısı hazırlandı.
Fakat, Osmanlı’da her zaman olduğu gibi,
ademimerkeziyetçilik kağıt üzerinde kaldı, verilen sözler boş laflardan başka
bir işe yaramadı. Anayasanın sadece bir kılıf değişikliği olduğu, özün ise
eskisi gibi kaldığı herkesçe görüldü. Sözü verilen hiçbir reformun hayata
geçirilmemesi bir yana, geçen yıldan başlayarak sistematik bir şekilde Ermeni
vilayetlerinde katliamlar başladı ve bu, günümüzde korkutucu boyutlara ulaşmış
durumda. Mesela, bu yılın mart ayından itibaren altı ay içerisinde sadece Van
vilayetinde 60 Ermeni katledilmiş, 200’den fazlası da yaralanmıştır. Merkezi
hükümete gönderilen ve yerel yönetimlerin olaylara göz yummasını içeren
şikayetler hiçbir sonuç vermedi. Olayların failleri hala özgür dolaşmakta ve
yetkililerin şemsiyesi altında hala şiddet uygulamayı sürdürüyorlar. Bir Ermeni
patriğinin şikayetine, İçişleri bakanlığından gelen cevap çarpıcıdır: “Olayla
ilgili özel bir durum görmüyorum. Sıradan bir öldürme olayı. Ve bu tür olaylar
olmasaydı o zaman hükümete de gerek kalmazdı…”
Böylesi bir cevap Ermenilerin yine kaderleri ile baş başa
bırakıldıkları ve katliamına sıradan ve kendiliğinden bir olaymış gibi
bakılmaya devam edildiğini açıkça ortaya koymaktadır. Bununla birlikte ilk defa
anayasa ilanının ardından felakete götürecek olan ‘Ermeni meselesi’
dillendirildi ve Ermeni gazeteleri Ermenistan’da yaşanan vahşeti yazmaya
başladılar. Bu, Osmanlı’ya rağmen Avrupa kamuoyuna yapılan dolaylı bir
çağrıydı.
Ermeni meselesinin nedenini Türk iktidar kastının
geleneksel inkar politikasında ve Ermeni vilayetlerinin ekonomik koşullarında
aramak gerekiyor. Ünlü Jön Türk Osmancılığı kısa sürede İslamcılığa dönüştü.
Jöntürkler, yeni rejimin istikrarının ve imparatorluğun bütünlüğünün din ve
ulus ayrımı yapmaksızın tüm unsurların tam ve hakiki eşitliğinden geçtiğinin
bilincinde olmalarına ve bu eşitliği Osmanlı eşitçiliği olarak belirlemelerine
rağmen Selanik’te (1910 Ekim) gerçekleştirdikleri kongrelerinde Müslümanların
gayrı Müslimler üzerinde üstünlüğünü ilan ettiler ve Türk ulusunu devletin
dayanağı olarak belirlediler.
Hıristiyanların “güvenilmez unsur” olduğu böylesi bir
tespitlerinde temel argümandı. Jön Türklere göre Rumeli’de Hıristiyanların yüzü
Bulgaristan, Sırbistan ve Yunanistan’a dönükse Anadolu’da Rusya’ya dönüktür.
Hıristiyanlar hiçbir zaman kendilerini imparatorluğun samimi vatandaşları
olamazlar, onların sadece kahrı çekilir. Bu durumda onlara eşit haklar vermek
ve onların özel ulusal çıkar ve çabalarını kabullenmek, kendi evinde yıkım
koşulların oluşturmaktır. Müslüman halklara gelince ise onların da hepsine aynı
şekilde güvenilmez, çünkü Araplar ve Arnavutlar ayrılıkçı geleneklerini
sürdürmekteyken, Kürtler de kolayca Rus propagandasına kapılabilirler. Böylece
hükümetin tek dayanağı olarak tek unsur Türk ulusu kalıyor. Ve bu yüzden de Jön
Türk komitesinin ve hükümetin tüm çabası Anadolu ve Rumeli Türklerinin ve diğer
Türk etnisitelerin siyasi etkilerinin ve ekonomik durumlarının
güçlendirilmesine yöneltilmeli. Bu yönlü ilk pratik adım muhacir meselesini
ortaya atılması oldu.
Jön Türklerden oluşan meclis Bosna, Bulgaristan,
Kafkasya’dan ve hatta Afrika’dan ve Afganistan’dan Türklerin ve Tatarların
getirilerek Hıristiyanların yoğunlukta yaşadığı bölgelere yerleştirilmesi için
dev bir kredi ayrılmasını onayladı. Kısa süre içinde Makedonya’da ve kısmen
Ermenistan’daki verimli toprakları muhacirlere verildi. Eğer bu iş baş
tutmadıysa ve muhacirlerin büyük bir kesimi kendi ülkelerine döndüyse, bunu
Türk hükümetinin beceriksizliğine ve bir iş yapamayışına yazmak gerekiyor.
Kısa bir zaman önce göğüslerine vurarak “büyük Osmanlı
İmparatorluğu için hazır olan bahtsız din kardeşlerinin acı kaderi” için
ağlayarak kredi isteyen Jöntürkler onları ve gerçekten de acı durumda yaşayan
bahtsız Türk halkını tümden unuttular ve dikkatlerini büyük feodallerin
sempatisini kazanmaya yönelttiler. Sonuncular da Jöntürklerin kasalarına
akıtarak büyük paralar ve milletvekili adaylarına verecekleri oylar hesabına
kendileri için emekçi halkı iliklerine kadar sömürmenin garantisini elde
ettiler. Sonuç itibariyle bu serfçiler, Jön Türklere göre Anayasanın en
güvenilir dayanağı olacaklardı….
Ermeniler için en büyük mutsuzluk, kendi komşuları olan
Kürtlere tanınan ayrıcalıklardı. Abdülhamit döneminden bu yana Kürtlere yönelik
politikada ciddi bir değişiklik olmamıştır. Bilindiği gibi Abdülhamit özellikle
yarı vahşi Kürt aşiretlerine teveccüh göstermekte, onları Rusya’ya karşı bir
kalkan olarak görmekte ve onlardan oluşturduğu gayrı nizamı süvari birliklerini
(Hamidiye Alaylarıçv) ise hala ödü patladığı Kazaklar için bir denge olarak
görmekteydi. Diğer taraftan en önemlisi ise bu süvari birlikleri Ermenileri
engelleme aleti olarak kullanılmaktaydı.
Jöntürkler de aynı politikayı sürdürdüler. Kürtler başta
onlar için şimdiye kadar hükümete karşı isyan etmemiş tek halk olarak
görülmekteydi. Bu nedenle de Jöntürkler, Kürtleri de hoşnutsuzlar cephesine
katılmamaları için tahrik etmemeyi esas almaktaydılar. Diğer taraftan son iki
yılda yer yer sınır hattında yaşayan Kürtler arasında Rus gizli görevlilerin
güçlü propaganda çalışmaları yürüttüklerine dair bilgiler gelmeye başladı. Bunu
bahane ederek Jöntürkler, bir taraftan Kürtlere tanınan imtiyazları devam
ettirirken, diğer taraftan ise Meşrutiyet sonrası dağıtılan Hamidiye
alaylarının yeniden fakat ismini değişerek oluşturmaya başladılar.
Sonuç itibariyle güzel laflarına ve yeminlerine rağmen
Jöntürkler, yukarıda da ifade edildiği gibi tüm Hıristiyanlar gibi Ermenilerin
de Osmancılılık samimiyetine inanmayarak, ilk fırsatta Ermenilerin aktif
mücadeleye geçeceğini düşünerek Kürtleri onlara karşı sürekli bir tehdit olarak
tutmaktalar. Bu nedenle şimdiye kadar hiçbir cinayetin faili cezalandırılmamış
olarak kalmaktadır. Ermeni temsilcilerin başvurularına merkezi hükümet, yerel
yönetimleri suçlayarak yanıt vermekte ve Kürtlerin zorbalığına karşı kendi
samimiyetlerini kanıtı olarak hatta valilerin bile değiştirildiğini ileri
sürmekte. Yerel yönetimler ise merkezi hükümetin, onların Kürtlere karşı
harekete geçmesini boşa çıkarmaktan şikayetçi.
Ermeni meselesini güncel kılan siyasi neden ise onların
hemen hemen tüm haklardan yoksun olması. Ermeniler üzerinde uygulanan şiddetin
suç sayılmadığını görmekteyiz. Eğer herhangi bir şiddet olayı bir haliyle
mahkemeye kadar ulaşabiliyorsa bile, o da zorbanın tahliyesiyle
sonuçlanmaktadır. Çünkü hiçbir Müslüman diğer bir Müslümana karşı ifade vermek
istemez ya da buna cesaret edemez. Diğer yandan bir hristiyanın Müslümana karşı
verdiği ifade de hesaba alınmamaktadır. Oysa yasa bu konuda Müslüman olanla
olmayan arasında fark koymamaktadır. Ne var ki yeni rejimin Abdülhamit’ten
miras aldığı ve devam ettirilen memur keyfiyetçiliği yasayı pek dikkate
almamakta, hatta ücra vilayetlerde de anayasayı tanımayı şiddetle
reddetmektedir. Bu durumda hemen hemen Anadolu’nun tüm vilayetlerinde yine de
eski rejimin belirleyici özelliği olan yasadışlılık, keyfiyetçilik kol
gezmekte. Memur keyfiyetçiliği halk için en büyük kötülük olmakla birlikte,
Türk devletçiliğinin çökmesinin de önde gelen nedeni olmaktadır.
Ermeni vilayetlerinin ekonomik durumuna gelince, başta
toprak meselesini ele almak gerekmektedir. Bilindiği gibi Ermeni nüfusun yüzde
90’ı tarımla uğraşmakta. Ermeni köylüsü tek ekmek kapısı olan kaynaktan
nerdeyse tümden yoksun bırakılmış durumda. Kürt feodaller, 1894-96 katliamları
nedeniyle sadece ülkeyi terk eden Ermenilerin değil ülkede kalanların da
topraklarına el konuldu. Meşrutiyet sonrası Ermenilerin defalarca topraklarını
geri alma yönünde hükümete yaptıkları taleplerin haklı olduğunu kabul eden
hükümet, mahkeme yoluna başvurmalarını önerdi. Fakat Türk adaletinde yaşanan
karmaşa ve arazi sahiplerinin büyük çoğunluğunun tapu belgesinin olmayışı,
mahkemeye başvurmanın gönüllü olarak kendi arazilerinden imtina etmesi anlamına
gelmektedir. Ardından Ermeni patriği ve Daşnaktsyutun Partisi meselenin idari
yolla çözülmesini dayattılar. Sait paşa hükümeti uzun tereddütten sonra bu öneriyi
kabul etti. Hatta arazi meselesini bölgede çözmekle görevlendirilen bir
komisyon da oluşturdu. Fakat bu komisyon Konsantinopolis’ten bile çıkmadı ve
yine de feodallerin yeni Ermeni arazileri ele geçirdikleri haberi günümüzde de
gelmektedir. Buna bir de bednam vergi sistemini ve Ermenilerin üzerine
yüklenmiş bir sürü haraç ve doğal mükellefiyetleri de eklersek bize yalnız bu
halkın sabrına şaşırmak kalmaktadır. Ve bu halkın neden şimdiye kadar bu kabus
gerçekliğinden ayrılmak girişiminde bulunmadığını anlayamamamız gerekmektedir.
Tabii, Anayasanın, Ermeni halkının yaşam koşullarının
değiştirilmesini içeren herhangi bir değişiklik yapmadığın söylemek
adaletsizlik olurdu. İlk dönemde, daha eski rejim temsilcileri ve profesyonel
zorbalar yeni rejimin kendilerine nasıl yaklaşacağını bilmediklerinden dolayı
şaşkınlığa uğramış durumdayken, Ermeniler özelikle de merkezi bölgelerde biraz
özgür nefes almaya başlamışlardı. Kısa zaman içerisinde siyasi kulüpler,
kütüphaneler, kıraathaneler açıldı, okul sayılarında bir artış yaşandı, bir
sürü yardım, eğitim vakıfları ve cemiyetleri kuruldu. Fakat Ermeni, bir Türkün
ya da Kürdün istediği muameleyi yapabileceği aynı gavur olarak kalmaya devam
etti. Ermeni’nin başı üzerinde eskisi gibi hatta başkentte bile katliam laneti
hep asılı kalmayı sürdürdü.
Mesela, geçen yıl İttihat ve Tarakki Partisi ile Liberal
Birlik Partisi arasında yaşanan mücadelenin ileri boyutlara ulaşmasıyla
aralarında açık bir çatışma yaşanacağı beklenirken, gelişmelerin Ermeni
katliamına yol açma tehlikesi olduğundan Ermeniler bazı Türk dostlarından
tedbirli olmaları yönde uyarılar aldılar. Şöyle bakıldığında iki Türk partisi
arasındaki mücadeleyle Ermeni katliamı arasında herhangi bağ olmaması
gerekiyor. Ama artık galiba Ermeniler de Osmanlı’da yaşanan her kapsamlı siyasi
ve toplumsal gelişmenin Ermeni katliamıyla sonuçlanmasını bir kader olarak
kabullenmişler. Konistantinopolis’te bir sivil toplum örgütü üyesi bana şöyle
dedi: “Seneye muhtemelen Ermeni katliamı olacak.” “Neden böyle düşünüyorsunuz?”
dedim. “Nasıl yani neden? Seneye Panama kanalının açılacağını unuttunuz mu?” Bu
yılın baharında ise Konstantinopolis’te, Fransız büyükelçiliğinin Erzurum
konsolosluğundan o bölgede Ermeni katliamı yaşandığına dair bilgi aldığına dair
haberler yayıldı. Erzurum milletvekili sayın P. ile Fransız büyükelçiliğine
koştuk ve bize haberin uydurma olduğunu söylediler. Fakat sayın P.’nin morali
oldukça bozuktu. “Şu an büyükelçilikte bu haberin tekzip edilmesinin ne değeri
var ki? Trajik olan şu ki, bu tür haberler yayılabiliyor ve biz buna inana
biliyoruz.”
Tüm bu bahsedilenlerden sonra şöyle bir soruyla karşı
karşıya kalıyoruz, Osmanlı vilayetlerindeki Ermeni ahalisinin durumu nasıl
iyileştirilebilir ya da Türk hükümeti kendi olanaklarıyla Ermeni meselesini
çözmeye kadir midir?
Yanıt yerine Osmanlı’yı ve onun devlet ve siyasi
yetkililerini iyi tanıyan Daşnaktsyutun Partisinin ileri gelenlerinden
birisinin sözlerini aktarmak yerinde olacaktır:
“Biz belki de Jön Türklerden daha Jön Türkçü olduk, çünkü
onlardan daha fazla ve samimi olarak bu rejimin pekişmesi için çaba harcadık.
Birçok kesim hayalkırıklığına uğradı ve onlardan uzaklaştılar, rejime
güvensizliklerini ortaya koyarak karşısında yer aldılar. Biz ise inandık ya da
inanmak istedik, çünkü Anayasanın bağımsız Osmanlı’nın tek seçeneği olduğunun
bilincindeydik. Fakat biz de hayalkırıklığına uğradık. Belki tüm diğer
kesimlerden sonra, ama gözlemlerimiz ve tecrübelerimiz bu hayal kırıklığımızı
güçlendirdi ve güvensizliğimizi de kesinleştirdi. Şu anda, açık söylemem
gerekiyor ki, Osmanlı anayasasından da bir şey çıkmayacağından eminim. Osmanlı
hükümeti, kimlerden oluşmasına bağlı olmayarak, vaatler vermekten öteye hiçbir
şeye kadir değildir. Fakat bu vaatlere artık çoktan hiçbir önem verilmemekte.
Bugün Osmanlı hükümetine başvuran her kim olacaksa, ciddi garantiler talep
edecek. Türklerin de hiçbir garanti vermeyecekleri için, ister Makedonya’da
olsun ya da Arnavutluk’ta, isterse de Ermenistan’da reform meselesini
Avrupa’nın devralması gerekiyor. Fakat bu durumda bile Avrupa geleneksel yarı
uygulamalardan vazgeçmeli ve ‘hasta adamın’ tedavisi için radikal tedavisine
girişmelidir. Her halükarda mesele ameliyatsız mümkün olmayacaktır.”
Altı ay önce söylenen bu sözler sanki bir kehanet
niteliğinde oldu. Avrupa, Berlin kongresinde Makedonya’ya 23. paragrafı,
Ermenistan’a ise 61. paragrafı ayırarak her iki vilayette reform vaat etti. Her
ne kadar Avrupa bu reformlar üzerinde kontrol hakkını kendi üzerine aldıysa da
daha sonra reformların gerçekleşmesi Osmanlı’ya havale edildiğinden sözü geçen
vilayetlerde durum her geçen yıl daha da kötüleşti ve hatta bir kaç kez kanlı
isyanlara yol açtı. 1895 yılında Rusya, Britanya ve Fransa temsilcileri
tarafından Osmanlılara takdim edilen ve Osmanlılarca kabul edilen muhtıranın da
akıbeti aynı oldu. Muhtıranın Ermenistan’a vaat ettiği geniş reformlar yerine,
reformları denetlemekle özel olarak görevlendirilmiş Yüksek Komiser Şakir
Paşa’nın ziyaret ettiği bölgelerde Ermenilerin üzerine yeni şiddet felaketi
yağdırıldı. Benzer başarısızlık Avrupa’nın İtalyan general komutasında
Makedonya jandarması oluşturma girişiminde de yaşandı. Yine yüksek komiser
olarak Türk hükümeti temsilcisi Hilmi Paşa görevlendirmişti.
Türkler anayasadan sonra reform komisyonları
oluşturdular, ama onların faaliyetleri sadece Bosfor kıyısında yapılan organize
toplantılarından öteye gitmedi. Sonuç itibariyle Makedonya Türk devlet
organizmasının en zayıf organı durumuna geldi ve ne iyi ki Osmanlılar için bu
son yenilgi sadece kısmi bir ampütasyonla sonuçlandı. Çünkü Makedonya
Osmanlının sadece bir ayağıydı.
Ermeniler ise farklı. İki sene önce muhterem meclis
hocaları Yunanistan’a karşı saldırı tehditleri savurduğu dönemde bir Türk
siyaset adamı bana şunları söylüyordu:
“Biz gerçeklikleri kabullenme duygularını çoktan kaybetmişiz.
Girit neyimize lazım? Orası bizim için çoktan kaybedilmiş, biz ise boş yere
kendimize daha çok zarar vermekteyiz. Bizim geleceğimiz Asya’da. Bu gerçekliği
erken anlasaydık ve politikamızdan romantizmi bir kenara atarak küçük Asya’da
pekişmekle uğraşsaydık, şimdi kimsenin ciddiye almadığı ‘quantite negligeable’
(hasta adam) olmazdık”.
Trablus savaşı başlangıcında Konistantinopolis’in
karşısında bulunan Üsküdar’a yerleşmiş ileri gelen diğer bir milletvekili ise
şunları anlatmaktaydı: “Ben Asya’ya geçtim bile. Nasıl olsa sonuçta bizi
Avrupa’dan kovacaklar. Hükümetimiz de beni örnek alsaydı akıllıca davranmış
olurdu.” Geçekten de Küçük Asya Osmanlı’nin vücududur, Osmanlı’nin ta
kendisidir.
Ermeniler Türklere artık güvenmiyorlar, Avrupa’nın da
verdiği vaatlere inanmıyorlar. Ermeniler ciddi garantiler talep ediyorlar. Peki
nedir bu garanti? Dış güçler meseleyi direkt kendi ellerine almadan nasıl
reform garantisi verebilirler? Bilindiği gibi reform gerektiren vilayetlerin
‘geçici’ işgali anlamına gelmektedir. Fakat ‘geçicilik’ diplomasi dilinde
kullanılan sadece tekniki bir ifadedir ve yakın tarihte hiçbir işgalci ordunun
ele geçirdiği arazilerde uzun süreli üslenmeye geçmediği örneğini göremiyoruz.
Şimdiye kadar da Şark sorunun tüm unsurları benzer işgallerle çözüme kavuştu ve
böylelikle Osmanlı arazilerinden oldu.
Diyelim ki, Ermenistan işgal edildi, ardından Küçük
Asya’nın diğer vilayetleri olan Mezopotamya, Suriye, Kilikiya ve Arabistan’ın
da “işgal edilmek” istenmeyeceği garantisi var mı? Hem Avrupa güçlerinin
Ermenistan’ın diyelim ki Rusya tarafından işgalini sıcak karşılaması ve kendilerinin
bundan dolayı ‘ödüllenmiş olacaklarını’ isteyecekleri zor görünüyor.
Diplomatik çevrelerde artık Osmanlı’nin Avrupa’dan
çıkarılması ardından birkaç ay sonra Asya Türkiyesi’nin de parçalanması konusu
yüksek sesle konuşulmaktadır. Türk kitlelerinin Avrupa Türkiyesi’nden Küçük
Asya’ya göçertilmesi, burada çoktan beri yaşam koşulların iyileştirilmesini
bekleyen bölgelerde yaşayan diğer halklar arasında ciddi sorunlara yol açacak.
Şimdiden hemen reformlara geçilmezse, küçük Asya’da karışıklılar kaçınılmaz olacaktır.
Ancak Osmanlı’nin kendi başına doğru dürüst bir iş beceremeyeceği açık
olduğundan Avrupa’nın müdahalesi ihtiyacı doğacaktır. Avrupa ise Asya
Türkiye’sinden kendisi için yeni bir tehdit oluşması için ilk fırsatta
Osmanlı’nin Asya arazilerini parçalayacaktır. Bu parçalanmanın şemasını şimdi
çizmenin mümkün olduğunu düşünenler çoktur.
MOSKOVA – Troçki’nin 1912 yılında kaleme aldığı bu
makale, Osmanlı’nın 19’ncu yüzyılın sonları ile 20’nci yüzyılın başındaki kısa
bir dönemi irdeliyor. 1915 Ermeni katliamından 3 yıl önce Troçki’nin kaleme
aldığı makalesinde tarih boyunca Doğu sorununun barışçıl yollarla çözülmediğine
dikkat çekiyor.
Rus Devlet Arşivleri’nden elde ettiğimiz makalede Troçki,
Anadolu halklarının yaşadığı trajedi ve halkların birbirine nasıl
kırdırıldığını gözler önüne seriyor.
12 Kasım 1912 yılında Pravda’da yayınlanan makalede
Troçki’ye göre Türkler ilk sınırötesi operasyonu 1912 yılında Ermenilere karşı
yapmış.
Troçki’nin Pravda gazetesinde yayınlanan makalesini
Türkçe’ye çevirdik:
ANF / 07 Mart 2010
KIZIL ORDUNUN KURUCUSU
Leo Davidoviç Trotsky (1879- 1940) Bolşevik Partinin önde
gelenlerinden, 1908-12 yıllarınada Pravda gazetesinin editörü, 1917 Ekim
devriminin uygulayıcılarından, 1917-18 yıllarında Dışişleri Bakanı, Kızıl Ordunun
kurucusu, İç savaşta Kızıl Ordu Başkomutanı. Stalin’le içine girdiği liderlik
kavgası sonucu 1929 yılında yurtdışına sürgün edilir, bir süre Türkiye’de
kalır. 1940 yılında Meksika’da KGB ajanı İspanyalı R. Merkader tarafından
öldürülür.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.