Hakan Güngör
'Rüzgarın Hatıraları' filmi ile 3. kez yönetmen koltuğuna
oturan Özcan Alper, son filmini gazetemize anlattı. Alper, filmin düşünceleri
nedeniyle baskı gören aydınlardan; Walter Benjamin, Sabahattin Ali, Aram
Pehlivanyan, Krikor Zohrab, Zabel Yesayan, Musa Anter ve Tahir Elçi’den izler
taşıdığını belirtti. İnsanın kendisiyle, toplumla, tarihle, doğayla yüzleştiği
bir film “Rüzgarın Hatıraları.” Filmde Ermeni bir aydın olan Aram üzerinden
bireyin ve kadim bir halkın yaşadığı baskı ve zulümler anlatılıyor.
Aram, fikirleri nedeniyle tehditler alan bir isimdir.
Artık baskılar öyle bir hale gelir ki, İstanbul’da yaşama imkanı kalmamıştır.
Sovyetler Birliği’ne kaçmaktan başka çaresi yoktur. Bunun için Sovyetler
Birliği sınırındaki bir Karadeniz kasabasına gizlice gider. Mikhail ile
Meryem’in evinde saklanmaya başlar. Gerekli evrakları getirecek olan arkadaşını
beklerken geçmişiyle ve tarihle hesaplaşması başlar. Onur Saylak, Sofya
Khandamirova, Mustafa Uğurlu, Ebru Özkan, Murat Daltaban, Menderes Samancılar
ve Tuba Büyüküstün’ün rol aldığı filmin senaryosunda Alper’le birlikte Ahmet
Büke’nin imzası bulunuyor. Antalya Film Festivali’nde izleyici ile buluşan, 11
Aralık’ta vizyona girecek olan “Rüzgarın Hatıraları”nın Yönetmeni Özcan
Alper’le filmi ve ifade özgürlüğüne yönelik baskıları konuştuk.
‘YÜZLEŞMELER SADECE GEÇMİŞİN DEĞİL GELECEĞİN DE OLGUSU’
Filmin otoriter ve totaliter rejim altındaki bir
entelektüelin sıkışma hikayesini anlattığını belirten Alper, “Bu evrensel bir
hikaye. Benim seçtiğim karakter olan Aram, 1943’te yaşayan bir Ermeni. Ama bu
aynı zamanda Walter Benjamin’in hikayesi, bir Sabahattin Ali’nin hikayesi. Aram
Pehlivanyan, Krikor Zohrab, Zabel Yesayan ve pek çok Ermeni
entelektüellerinden, sosyalistlerden izler taşıyor” diyor ve ekliyor: “Bugün
için Tahir Elçi’den, Musa Anter’den izler var. Düşünceleri yüzünden hayatta
kalabilmek için mücadele veren, her şeye rağmen ayakta kalmaya çalışan
entelektüellerin hikayesi bu.”
Alper, hafıza, katliam, baskı temaları üzerine kurulan
filmle ilgili şunları söylüyor: “Hafıza meselesi, yüzleşme, hatırlamalar… Bunlar
tabii ki bizim kişisel olarak dünyamızda olan şeyler. Hatırladıklarımız
maalesef Türkiye’nin yalnızca geçmişi değil bugün ve geleceğini de sürükleyen,
etkileyen olgular. Suruç ve Ankara’da yaşananlar, Tahir Elçi’nin ölümü,
Türkiye’de ve yanı başımızdaki Suriye’de, Ortadoğu’da meydana gelenler… Bu
temaları sürekli yaşıyoruz. Bir sanatçı ya da yönetmen olarak bu temaları
bulmak için kendinizi zorlamanız gerekmiyor.”
‘DEVLETİN SİNEMA POLİTİKASI YOK'
Filmleri hakkında bir “festival filmi” algısı yaratılmasından
yakınıyor Alper ve “Ben her şeyden önce filmler seyirciye ulaşsın istiyorum.
Seyirciye de aslında gerekli koşullar oluştuğunda ulaşabileceğini hissediyorum.
Ama dağıtım, salon gibi konularda alternatif olarak çok adım atamadık,
eksikliğimiz var” ifadelerini kullanıyor.
Alper, devletin bir sinema politikası olmadığının altını
çizerek, “Solun, sosyalistlerin de yok. Hatta sosyal demokrat belediyelerin
bugün İstanbul’da bile bir sinema salonları yoktur. Türkiye’de bu anlamda iki
sinema salonu var. Biri Urfa Viranşehir’de, biri de Batman’da Yılmaz Güney
Sineması. Halbuki Türkiye’de şu anda 200 kadar böyle sinema olabilirdi. O zaman
daha farklı dağıtım ve rekabet koşullarıyla karşı karşıya gelebilirdik. Eminim
ki, o zaman bizim filmlerimiz de 400 bin-500 bin, 1 milyon kişi tarafından
izlenebilirdi” diyor.
SURUÇTAKİ GENÇLER UMUDUN ÖRNEĞİYDİ
İfade özgürlüğüne yönelik kısıtlamalar ve baskıların bir
sanatçı olarak kendisini nasıl etkilediğini soruyoruz Alper’e. “Fiili olarak
farklı zorluklar yaşıyoruz. Sinemacılar en azından gazeteciler gibi doğrudan
politikayla uğraşan ya da sokakta mücadele edenler kadar maruz kalmıyorlar
baskılara. Ama bu kalmayacakları anlamına gelmiyor” diye konuşuyor Alper.
“Özgürlük, demokrasi, gerçekten herkesin birbirine saygı duyduğu, eşitçe;
kardeşçe diyemeyeceğim, çünkü buna artık çok inanmıyorum; herkesin birbirine
saygı duyduğu, halkların özgürce yaşadığı bir Türkiye bekliyoruz” diyor.
Alper umudun yapılan filmlerde, yazılan kitaplarda, aktif
olarak kendi yaşam alanlarını korumak isteyenlerde olduğunu vurguluyor.
“Suruç’taki gençler umudun en güzel örnekleriydi. Sonuçta sadece başka
çocuklara oyuncak götürmek istiyorlardı. Gazetecilerin tutumu da umudu
gösteriyor. Baskıya rağmen gerçekleri saklamıyor, direniyorlar” diyen Alper, şu
ifadeleri kullanıyor: “Kısmen az görülebilir ama her şeye rağmen karanlığa
karşı mücadele ediliyorsa, birileri kendi yaşam alanlarını korumaya çalışıyorsa
umut var demektir”

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.