Sarkis Hatspanian
Kıssadan hisse, mesele bu işte ! Hatta mesele o kadar “bu
işte” ki, kendi aynasında kendini demokrasi, onur, eşitlik, kardeşlik, barış ve
daha bilmem hangi insanî değerlerin savunucusu olarak gören ve aynasındaki
yanıltma nedeniyle kendisini, halklara, toplumlara da lafla bu değerler
üzerinden tanıtan HDP adlı partinin milletvekilleri listesinde ama Adıyaman’da
dedemler gibi onbinlerce Ermeni’yi bebek, çocuk, kız, kadın, yaşlı demeden
vahşice boğazlayan, onlara ait her ama herşeyi gasbederek zenginleşen dedelerin
torunlarından Dengir Mir Mehmet Fırat gibileri herhal “lâyık görüldükleri” yeri
alıp, meclise gönderiliyorlar işte ! Katil dedeler Osmanlı Meclis-i
Mebusanı’yken, onların oğulları Mustafa Kemal’in elinden madalya alırken, kanlı
katliamın mirasçısı torunları günümüz TBMM’sinde, hem de HDP gibi bir partiden
milletvekili olabiliyorlarsa, Ermeni insanı bu gibilere pek haklı olarak
“2015’in 1915’ten farkı ne peki ?” sorusunu sormaz mı sanıyorlar acaba ?
***
2015’in biz Ermeniler için özel bir yıl olduğu pekâlâ
bilindiği halde, olur da bilmiyormuş edalarındakilere de duyurmak için bir-iki
yıl öncesinden neredeyse “bakın size şimdiden söylüyoruz, duruşunuzu ona göre
belirleyiniz” türünden çabalarla sağır sultana bile duyurduğumuz bilinmektedir.
2015 aslında, o kadar bizim için değil, ne kadar ki hâlâ
kanayan yaramızı sarma çabalarında bulunma, acımızı paylaşabilme insanlığını
göstererek insanlaşma evrelerindeki eksiklerini tamamlama ihtiyacı olanlar için
“100 yılda bir ayaklarına gelen” bir fırsat olma önemini taşıyordu. Zira, 100
yıl önce Ermeni halkına karşı işlenen suçun günâhıyla, 100 yıl sonra da olsa
yüzleşebilmenin onlara vereceği manevi rahatlık, bizim çok geç kalınmış olsa da
böylesine insanca bir duruştan duyacağımız hoşnutluktan çok daha ağır
basıyordu.
Bugün, 2015’in son ayının son gününde olduğumuza göre,
olsun insanî vicdanlarda, olsun uluslararası hukukta, salt Ermeni halkına
değil, İNSANLIĞA KARŞI İŞLENMİŞ SUÇ olarak kabul gören SOYKIRIM gerçekliğiyle
yüzleşmeye hazır olmayan toplumların insanlaşma evrelerindeki eksiklerini
tamamlayamayanlarıyla bu işin muhasebesini yapma zamanıdır artık !
Yıllardan beri söylüyor, yazıyor, bağırıp-çağırıp,
haykırıyoruz, ama yoktan var etmeyi, yaratmayı, üretmeyi becerememiş
toplumların tarihsel ve kültürel anlamda ilkel kalmış aidiyetlerin mirasçısı
olmayı günümüzde de sürdüren milyonlarca insanının, kendilerine ait olmayan
değerler üzerine yağma, talan, gasp ve katliamla çulunu serip uzanmış bir suç
ordusunun gönüllü tetikçiliğini yapmışların evlâtlarıyla torunlarından hiç ses
çıkmıyor. Ermenilere yapılan soykırımın sonucunda işlenen suça iştirakın
karşılığında ganimet paylaşımından elde ettiklerinden vazgeçmeye hiç de niyetli
olmayan bu kesimin kendilerini insan olarak tanımlayanlarına söylenecek tek
sözün aslında, korkunç suçla yüzleşebilmelerinin başlıbaşına bir ahlâk sorunu
olduğu gerçeğidir. Bugün “T.C.” nüfusunda kaç kişi kendi öz dedesinin alın teri
ve elleriyle inşa ettiği bir evde oturuyor, onun diktiği ağacın meyvesini,
bağın üzümünü yiyor dersiniz ? Bu sorunun her ama herkesçe bilinen cevabı,
kendi topraklarında soykırıma uğratılmış Ermeni halkının 100 yıldır tek başına
omuzlayageldiği başlıca sorununun anlaşılabilmesinin de temelini teşkil
etmektedir.
Geçen yıl eşimle oğlum Doğu Ermenistan’dan Batı
Ermenistan’a gittiler. Adıyaman’da dedemin mülkü olan evi de ziyaret ettiler.
Evimizde şimdi oturan Kürt aileye oğlum bu evin kendi dedesine ait olduğunu
hatırlatınca, ona “şimdi burada biz oturduğumuza göre, bu ev bizimdir, evinizi
geri alma niyetindeyseniz kan dökülecek” deyince oğlum onlara “bu evi
gasbederken döktüğünüz kan yetmedi de kendi sahiplerine geri verilmesini
engellemek için de mi kan dökeceksiniz ?” diyerek öz dedesine ait olan evden
ayrılırken anasına dönüp “babam bana buraların Batı Ermenistan ve orada evimiz
olduğunu öğretmişti, gidip ona buraların Kürtler tarafından nasıl işgal
edildiğini anlatayım da Batı Ermenistan’ın ne hale geldiğini kendi evlâdından
duysun” deyiverse de eşim beraberinde bana ana-baba toprağımdan bir avuç
toprakla, bir içimlik su da getirmişti.
Elinden vatanını senin kanını dökerek alanların
oğullarıyla torunları da, senin kendi vatanına dönüşünü “kan dökülme” meselesi
olarak algılıyorlar ne yazık ki… Kıssadan hisse, mesele bu işte ! Hatta mesele
o kadar “bu işte” ki, kendi aynasında kendini demokrasi, onur, eşitlik,
kardeşlik, barış ve daha bilmem hangi insanî değerlerin savunucusu olarak gören
ve aynasındaki yanıltma nedeniyle kendisini, halklara, toplumlara da lafla bu
değerler üzerinden tanıtan HDP adlı partinin milletvekilleri listesinde ama
Adıyaman’da dedemler gibi onbinlerce Ermeni’yi bebek, çocuk, kız, kadın, yaşlı
demeden vahşice boğazlayan, onlara ait her ama herşeyi gasbederek zenginleşen dedelerin
torunlarından Dengir Mir Mehmet Fırat gibileri herhal “lâyık görüldükleri” yeri
alıp, meclise gönderiliyorlar işte ! Katil dedeler Osmanlı Meclis-i
Mebusanı’yken, onların oğulları Mustafa Kemal’in elinden madalya alırken, kanlı
katliamın mirasçısı torunları günümüz TBMM’sinde, hem de HDP gibi bir partiden
milletvekili olabiliyorlarsa, Ermeni insanı bu gibilere pek haklı olarak
“2015’in 1915’ten farkı ne peki ?” sorusunu sormaz mı sanıyorlar acaba ?
2015’te ne oldu diye soran olursa, söyleyeyim.
Ermeni canı, kanı, varlığı ve toprağı üzerine kurulmuş, şimdilerde nüfusu 80
milyona yakın bir devletin vatandaşlarından sayısı birkaç bini bile bulmayan
sol gelenekten gelme meseleye duyarlı bazıları tarafından bile 100 yıllık sorun
“senede bir gün” usulü 24 nisan’da anma toplantıları düzenlenmesine endeksli
olarak algılandığından, öylesine bir oldu-bittiyle 24 nisan günü de
geçiştirildi işte ! Eh, sol geleneğin sarsılmaz gelenekleri bizde geleneksel
olarak tartışılmazdır ya hani, nasıl her senenin 30 martında Kızıldere
şehitleri, 6 mayısında darağacında 3 fidan, 18 mayısında da İbo yoldaş
anılıyorsa, bunlara 19 ocak’ta Hrant Dink, 24 nisan’da da Ermeni soykırımını
anma geleneği ekleniverdi işte ! Ve nasıl oldum olası duyup, bir türlü
bıkıp-usanmadığımız haliyle olsa da, değerinin gittikçe daha da düşürülmesine
şahit olduğumuz “kanları yerde kalmayacak, hesabını soracağız” türünden
aslı-astarına uymayan kof söylemlere bu yıl, belki de bir ilk olmak üzere
Avrupa’daki 24 nisan toplantı ve yürüyüşlerinden birinde tanıdık solcularımızca
açılan “Ermeni soykırımının hesabını soracağız” yazılı bir pankartın varlığı da
eklenmiş oldu. Olur ya, birilerimiz kalkıp da bu yazıyı alenen, binlerce insan
arasında uzun kilometreler boyu ellerinde taşıyarak yürüyüp, Avrupa’daki “T.C.”
konsolosluklarından birinin girişine kadar getirerek “düşmana korku
salarcasına” onun kalkanlı polisler tarafından korunan kapısına diken yiğitlere
“hesabını nasıl soracaksınız peki ?” diye soracak olsa, sizi nasıl cevaplarlar,
ne derler acaba diye düşüneniniz oldu mu hiç ? Sahi, Ermeni soykırımının hesabı
nasıl sorulur ?
2015, Ermeni soykırımının hesabının sorulması için
gerekli ilk adımın, herkesin önce kendi dedesiyle hesaplaşmasından geçtiğini
bile bile, bu hesabın sorulmamasının dünyada son yüz yılın en büyük ahlâksızlık
örneği olduğunu da gösterdi. Benim açımdan, yaşanmış sayısız vefasızlık
örneğine dayanan bu gerçek, 1915’in 100.üncü yıldönümünde de en ortaya çıkan,
en belirgin olguydu maalesef… Konunun daha iyi idrak edilmesi için son birkaç
senede yaşadığım bazı örnekler vereyim. Bu yıl, daha evvelki yıllara nazaran
yüzyıllık acımıza duyarlı çok ama çok daha fazla insan Yerevan’ı, soykırım anıt
ve müzesini, bu arada tabii bizleri de ziyarete geldi. Bunlardan bir kısmı daha
önceleri de memlekete defalarca gelip-gitmiş, her gelişlerinde sıcak ve samimi
bir dostlukla karşılanmış ve uğurlanmış insanlardı. Birçokları, olsun Türk,
olsun Kürt veya Zaza, Çerkes ya da Türkmen, Arap veya Laz, 70’li-80’li yılların
ilerici-devrimci örgütlerin aktif militanlarından, kısmen temsil ettikleri
politik birimlerin üst düzey kadrolarından insanlardı. Gelenlerin hepsi,
değişik halk ve inançlardan olsalar bile, hümanistinden ilericisine,
demokratından devrimcisine, sosyalistinden komünistine istisnasız sol gelenekten
insanlardı kuşkusuz. Çoğu, ezgi ve baskının ne olduğunu “T.C.” zindanlarında
işkencelere bizzat maruz kalmalarından biliyorlardı. Onlarla değişik ortamlarda
yan yana gelerek, uzun uzun sohbet edebilme olağından yararlanarak, özellikle
Ermeni insanını en fazla ilgilendiren sorunların en başında gelen ‘aramızda
varolmayan güvenin oluşabilmesi için’ ne gibi adımlar atılması gerektiği
üzerine konuşmuş, bazılarıyla neyin, ne zaman ve nasıl yapılması üzerine
planlar yapmış ve ortak çabalarımızla yapılacakların bir yol haritasını da
çizmiş, yaklaşık olarak zaman cetvelini de hazırlamıştık. Bu insanlardan her
biriyle, buradan dönüşlerinden sonra gittikleri yerlerdeki kişisel, örgütsel,
sosyal bağlarıyla, sahip oldukları ilişki ağlarını olabildiğince hareketlendirerek,
oldukça gecikmiş olduklarını peşinen kabul ve itiraf ettikleri işe bundan böyle
sarılacaklarına dair verdikleri söze olan samimi bir inançla,
sarılıp-kucaklaşarak birbirimizden ayrılmıştık.
Aradan geçen (kimileri için 2 veya 3, kimileri için son
1-1,5 yıllık) süre zarfında, Yerevan’da verilen sözlerden hiç birinin
tutulmadığını görünce, zaten onulmaz soykırım acısıyla zaten yaralı ruhum
yeniden fırtınalar yaşadı, yüreğimin derinlerindeki sızım yeniden canlandı, 100
yıllık yaralarım tekrar kanamaya başladı. Kendi iç dünyamda, insan denilen
hayvanın bu kadar maneviyat yoksunu, bu kadar utanmaz, arsız ve terbiyesiz
olup-olamayacağı hakkında kavgalar verip, bir hükme varmaya çalışsam da, işin
içinden çıkamadım, inanın ! Kendimi bildim bileli “insanları oldukları gibi”
değil de “olmaları gerektiği gibi” kabullenme felsefesine değer verdiğimden de,
inadına ve her ne pahasına olursa olsun bu insanları varoldukları halden evirme
yönünde çabalarımızın yeterli olmadığı hükmüne vardım.
Yıllar önce “Ermeniler için her gün 24 nisan !” başlıklı
bir yazı yazmış ve okura Güney Afrika Cumhuriyeti’nde ırkçı Apartheid rejimine
karşı verdiği mücadele nedeniyle 1984 Nobel Barış Ödülü’ne layık görülen
Desmond TUTU’nun siyah ırkdaşlarına yönelik bir konuşmasında, “Beyazlara iyi
davranın, insanlıklarını yeniden bulmak için size ihtiyaçları var” sözlerini
alıntılayarak sunmuştum. Yazımı noktalarken “Bir Ermeni olarak, O büyük
hümaniste duyduğum saygı gereği, bize ihtiyacı olan kendi beyazlarımıza onun
sözlerini duyurmayı seve seve üstleniyor, kendi payıma düşen vicdani bu görevi
bugün yerine getiriyorum. Bu gerçeği anlayıp da bilenlerin bilmeyenlere
anlatması, ‘ben insanım’ diyebilmenin de kıstası olarak algılanmalıdır artık !”
diye ifade ettiğim düşüncelerimi bildirdiğim zamanlardan bu güne pek uzun
yıllar geçmiş olsa da, ne sözlerimin doğruluk ve haklılığından birşey eksilmiş,
ne de permanent olarak şahidi olduğumuz pek çirkin tabloda birşey değişmiş
değil ne yazık ki !
Genellikle insan yerine koyduklarımızın çoğunluğu aynı
kendi verdikleri sözlere kendilerinin biçtiği değer kadarlar aslında, yani
hepsi de üç aşağı-beş yukarı “üç kuruşluk opera, beş para etmez bir oyun”un
sahne oyuncuları gibi aramızda insan geçinme rolünü üstlenenlerdenler vesselam
! Bendeki kabarık listede “kendi kendilerine biçtikleri değer kadar” yer alan
yukarıda bahsini ettiğim kişiler arasında günümüz “T.C.” ve Avrupa’sının hatırı
sayılır milyonerleri listesinde ismine rastlayabilecekleriniz de var, Avrupa
üniversitelerinde bilimsel çalışmalarda bulunup, doktor ünvanına erişmiş
profesörler de, devrimci kimliğiyle “T.C.” mahpusanelerinde geçirdiği uzun
yıllardan sonra Avrupa’da politik ilticacı statüsüyle yaşarken Ermeni
meselesiyle tesadüfen tanışmışlığını, maddi ve manevi getirisi bol olan bir kaynak
olarak görüp, “dostlar alışverişte görsün” usulünden mesleki ilgi alanına
dönüştüren, duygu sömürüsünde ustalaşmış modern rantçılar da var, son yıllarda
yıldızı sönmeye yüz tutsa da özellikle Kürt özgürlük hareketinin değişik
akımlarınca adı fazlasıyla pohpohlanan sözde bilim adamlarından birinin adına
atfedilmiş bir kurumun başında bulunan “aslını inkâr eden haramzadedir”
doğrusunun aksine kürek sallayarak geçineni de… neyse bu liste o kadar uzun ve
benim gözümde değer kaybına uğramış kişiliksiz varlıklarla dolu olduğundan
üzerinde daha fazla durmaya gelmez sanıyorum.
Peki, “bu gibi leylimley tiplerin yanında hiç mi insan
evlâdı olan birileri yok” diye sorarsanız, sorunuzu samimi bir gönül
rahatlığıyla bundan tam on yıl önce “Baba… Dede… Soykırım’da Sen Neredeydin ?” ( http://m.gelawej.net/index.php/yazarlar/recep-marasli/1559-baba-dede-soykirimda-sen-neredeydin )
yazısıyla tanıdığım, ondan çok az zaman sonra yayınladığı “Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı” adlı 550 sayfalık eserini mahpusanede okuma onuruna sahip olduğum ve bundan sadece günler önce kendi deyimiyle ‘2015’i uğurlamaya hazırlanırken’ kaleme aldığı “Yüzüncü yıl muhasebesi” yazısıyla bildiğim ve bu yazımın başlığını ondan esinlendiğim, gerçekten aydın insana özgü dürüstlük ve namusluluk bayrağını hiçbir zaman yerlere düşürmemiş ve düşürmeyen, babası Türk, anası Kürt olan değerli araştırmacı-yazar Recep Maraşlı’nın adını vererek yanıtlayabilirim. Recep Maraşlı’yla şahsen tanışma şerefine nail olduğum Yerevan’da, 50 yaşıma girdiğim o unutulmaz günden beri aklıma takılan tek ama tek şeyi itiraf etmek istesem, “Eğer sadece anası tarafından bu yarı Kürt insanın Kürt özgürlük hareketine verdiğinin dürüstçe bir muhasebesini yapmayı temel kabul ederek örnek almamız halinde, bugün Kürt özgürlük hareketi olarak adlandırılan meşaleyi ilk tutuşturanlardan tutun, günümüzde o ateşi tüm yakıcılığıyla taşıyanlardan çok ama çok çoklarının neneleri ve analarının 1915 yetimi Ermeni kızları olduğu gerçeğiyle yüzleşme zorunluluğuna varırız” diyebilirim.
yazısıyla tanıdığım, ondan çok az zaman sonra yayınladığı “Ermeni Ulusal Demokratik Hareketi ve 1915 Soykırımı” adlı 550 sayfalık eserini mahpusanede okuma onuruna sahip olduğum ve bundan sadece günler önce kendi deyimiyle ‘2015’i uğurlamaya hazırlanırken’ kaleme aldığı “Yüzüncü yıl muhasebesi” yazısıyla bildiğim ve bu yazımın başlığını ondan esinlendiğim, gerçekten aydın insana özgü dürüstlük ve namusluluk bayrağını hiçbir zaman yerlere düşürmemiş ve düşürmeyen, babası Türk, anası Kürt olan değerli araştırmacı-yazar Recep Maraşlı’nın adını vererek yanıtlayabilirim. Recep Maraşlı’yla şahsen tanışma şerefine nail olduğum Yerevan’da, 50 yaşıma girdiğim o unutulmaz günden beri aklıma takılan tek ama tek şeyi itiraf etmek istesem, “Eğer sadece anası tarafından bu yarı Kürt insanın Kürt özgürlük hareketine verdiğinin dürüstçe bir muhasebesini yapmayı temel kabul ederek örnek almamız halinde, bugün Kürt özgürlük hareketi olarak adlandırılan meşaleyi ilk tutuşturanlardan tutun, günümüzde o ateşi tüm yakıcılığıyla taşıyanlardan çok ama çok çoklarının neneleri ve analarının 1915 yetimi Ermeni kızları olduğu gerçeğiyle yüzleşme zorunluluğuna varırız” diyebilirim.
Verdiğim bu son örnekten hareketle de aslında mağduru
olduğumuz soykırımın günümüz gerçekliğinde Ermeni meselesiyle yüzleşmeye en
fazla ihtiyacı olan kesimin işte sülalesinde 1915’in acısının bedelini
bedellerin belki de en ağır şekliyle ödemeye zorlanmış, Ermenilere ait
topraklarda yaşamayı sürdüregelseler de, öz kimliği, kültürü ve inancından edilmiş
Ermeni dede, nene ve anaların evlâtları olduklarını çok iyi bildikleri halde,
kendilerini Türk, Kürt, Çerkes, Türkmen, Alevi-Kızılbaş, Zaza, vs. kimliğiyle
tanımlayan onbinler, yüzbinlerce insanın kendi dede, nene ve analarının bir
ömür boyu tarif edilemez bir acıyla taşıdıkları gerçekle yüzleşmesiyle birebir
bağlı olduğunu düşünmekten kendimi alamıyorum.
Bence 100 yılda yüzleşilemeyen suçun muhasebesinin zamanı
öncelikle, işte bu parmakla gösterdiğim kesimlerden insanların, bizim oldukları
halde bizden çalınan bu insanlarımızın oldukça sancılı da olsa, asıl köklerine
dönüşüyle belirlenecektir. 2016’yı işte bu umutla karşılıyor, 2015’te
gerçekleşmeyen amaç ve umutlarımızın, girdiğimiz yıl filizlenerek, hayat
bulmasını diliyorum.
Sarkis HATSPANIAN
Yerevan, 31 aralık 2015
DOĞU ERMENİSTAN



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.