Toplumsal Tarih Ocak 2016 sayısında Henry Shapiro’nun “17.
Yüzyıl Osmanlı-Ermeni Sosyal ve Entelektüel Tarihine Aralanan Yeni Bir Pencere:
Ermenice Elyazması Kolofonlar” başlıklı yazısını kapağa taşıdı. Henry Shapiro,
Ermeni rahiplerin yazdığı ve Türkçe tarih yazımında neredeyse hiç
yararlanılmamış olan elyazması kolofonlardan örnekler sunuyor.
Genel olarak Celâli İsyanları, 16. ve 17. yüzyıllarda,
Osmanlı idaresindeki Anadolu’da toplumsal ve ekonomik yapının bozulmasından
kaynaklanan ayaklanmaların tümü olarak bilinir. Tarih araştırmacıları
tarafından şimdiye kadar pek çok farklı yorumun ileri sürüldüğü bu konu uzun
zamandır gündemden çıkmış gibidir. Herkesçe bilinen kaynaklar arasında
toplumsal ve iktisadi hayatı önde tutanların tarih alanındaki pek çok bilgiyi
değiştirdiği hatırlanabilir. Henry R. Shapiro Toplumsal Tarih’te yayımlanan
“17. Yüzyıl Osmanlı-Ermeni Sosyal ve Entelektüel Tarihine Aralanan Yeni Bir
Pencere Ermenice Elyazması Kolofonlar” adlı makalesi, konuyla alakalı
çalışmaların yeni yönelimleri açısından üzerine durulmayı hak ediyor. Yazar,
yeniçağ Osmanlı tarihini incelemek için kaynakların zenginleştirilmesi
gerektiğinin altını çizerken bugüne kadar ihmal edilen bazı tarih vesikalarının
bu alana dair çok zengin bilgiler içerdiğini belirtiyor.
Her şeyden evvel söylemek lâzımdır ki, ilahiyat öğrenimi de
gören Shapiro, Princeton Üniversitesi tarih bölümünde doktora adayı ve tezinde
Celâli İsyanları ve Batı Ermeni toplumunun yükselişi konusunu “Ermeni Büyük Kaçgunluk
Dönemi” üst başlığıyla çalışmakta. Yazar, tarih araştırmalarında sadece devlet
arşivini ve çoğunlukla da yöneticiler tarafından yazılmış vakayinameleri
kullanmanın teorik ve pratik açıdan birtakım problemleri beraberinde
getirdiğini şu cümleleriyle belirgin kılıyor:
“Sadece devlet belgelerini kullanmak, tarih idrakini ‘devlet
merkezli’ bir bakıştan ibaret kılmaktadır. Daha kapsamlı ve daha bütüncül bir
yaklaşımla Osmanlı İmparatorluğu’nun tarihini anlamak, tarihçilerin her daim
mümkün olduğunca farklı ses ve kaynakların arayışında olmasını
gerektirmektedir.”
BİR TARİH KAYNAĞI OLARAK KOLOFONLAR VE CELÂLİ İSYANLARI
Henry R. Shapiro, bu amaçla erken 17. yüzyıl Osmanlı
tarihinin farklı bir perspektiften incelenebilmesi için, şimdiye kadar Türkçe
araştırmalarda kullanılmamış Ermenice elyazması kolofonları gündeme getiriyor.
Önce kolofonun ne olduğunu, biçimsel özelliklerini döneminde ne tür
fonksiyonlar icra ettiğini açıklıyor yazar. Bu husus, aynı zamanda yazarın
çalışma alanının kavranması bakımından da anlamlı olmaktadır. Kolofonlar
üzerinde esaslı olarak meşgul olmuş bulunan yazar bize şu bilgileri aktarıyor:
“Ortaçağ döneminden 19. yüzyıla kadar, bütün Ermenice
elyazmalarında kâtiplerin çeşitli notlar aldığı ve dualar yazdığı
bilinmektedir. Bu notlar bazen nesir ve bazen de nazım şeklindedir ve
çoğunlukla da dilleri grabar olarak adlandırılan Eski Ermenicedir. Kolofonlarda
kâtiplerin zikrettikleri, hitap ettikleri ve dua ettikleri pek çok farklı yetke
ve şahıs vardı; kimi zaman kendileri, ebeveynleri, kardeşleri, kimi zaman ise
nüshaların alıcısı, çeşitli akrabaları ve bazı rahipler için dua ederlerdi.
Bununla da kalmayıp, bu duaları nerede ve ne zaman yazdıklarını da
belirtirlerdi. Sıklıkla, kendi dönemlerinin pratiklerinden, sultanlarından ve
tarihi koşullarından bahsettikleri de görülmektedir. Bazen bu tarihi notlar
yalnızca bir veya birkaç cümleden ibaretken, bazen kâtiplerce yazılmış uzun
sayfalardan oluşan kolofonlara da rastlamak mümkündür. Söz konusu metinleri
kaleme alan bu kâtiplerin hemen hemen hepsi Ermeni din adamlarıydı. İçlerinde
en mütevazı keşişten en rütbeli rahibe ve hatta piskoposa kadar geniş bir
yelpazedeki din adamlarını görmek mümkündür.”
Osmanlı tarihçileri için özellikle de on beşinci ve on
yedinci yüzyıla ait kolofonların, ehemmiyet teşkil ettiğini belirten Shapiro,
makalesinde Ermenilerin perspektifinden Celâli İsyanlarını, Ermeni din
adamlarının Osmanlı devleti hakkındaki görüşlerini, Genç Osman’ı ve
Osmanlı-Ermeni entelektüel tarihi ile bilimin yayılımı temalarını işliyor. Burada
ben makale yazarının Celâli İsyanları hakkında söylediklerini Mustafa Akdağ’ın
çalışmalarının açtığı gediği genişletmesi çerçevesinde ele almak istiyorum.
Zira onun, sosyal ve ekonomik çalışmaların önemsenmeye başladığı 1960’lardan
daha evvel bu konuyu gündemine alarak araştırmış olması başlı başına önem arz
eder.
Türkiye’de sosyal ve ekonomik tarihçilik alanında ilk ve
zorlu adımlardan birini atan Mustafa Akdağ daha çok Celâli İsyanları’yla
tanındı. Akdağ’ın, Enver Ziya Karal’ın yönetiminde 1945 senesinde tamamladığı
“Celâli İsyanlarının Başlaması” adlı doktora tezi Türkiye’deki tarih
çalışmaları açısından oldukça erken bir çalışma olarak ele alınır. 1951’de
DTCF’ye dönmesinin ardından “Celâli Fetreti 1597-1603” adlı teziyle doçent olan
Akdağ, 1959’da Türkiye’nin İktisadi ve İçtimai Tarihi 1243-1453 adlı kitabını
yayımlar. 1963’te ise doktora ve doçentlik çalışmalarını birleştirir ve Celâli
İsyanları 1550-1603 adıyla kitaplaştırır. Buna rağmen o ele aldığı döneme dair
her şeyi söylediği iddiasında değildir. Fakat o bu konuda söylediklerinin söz
konusu olayların tarihini ancak ana çizgileriyle verdiğinin farkındadır ve asıl
önemli çalışmaların kendi eserine eklenmek suretiyle sonraki yıllarda
oluşturulacağı beklentisi içerisindedir. Gelgelelim yazarın yıllarını verdiği
ve beş cilt olarak planladığı ama nihayete erdiremediği çalışmalarının yeni
neşirleri, üstelik halk ayaklanmalarından bahsedildiği yıllarda yapılmasına
karşın pek dikkat çekmedi ve üzerinde durulmadı.
16. yüzyılın sonuyla 17. yüzyılın ilk yarısında vuku bulan
bu isyanların sebebi konusunda kimi araştırmacıların askeri devrimi kimileri
ise iktisadi dönüşümü ön planda tuttukları görülmektedir. Mustafa Akdağ, tek
yönlü siyasi gelişmeler ile önemli kişileri ön planda tutan dönemin
tarihçiliğinin sınırlılıklarının farkına vararak, toplumsal ve iktisadi
gelişmelere dikkat kesilmiştir. Bu yüzden, sadece vakayinamelerle yetinmemiş
Osmanlı toplum düzeninin yeni tarih görüşlerine göre esaslı bir biçimde tetkik
edilmesini önemsemiştir. Akdağ, Celâli isyanlarını aydınlatacak en doğru bilgi
kaynağının şer’iyye sicilleri olduğunu ileri sürmüştü. Ona göre bu defterlerin
satır satır okunması bu döneme dair yapılacak bilimsel incelemelerin temelidir.
“Celâli isyanlarının tarihi değerleriyle tetkik olunmaları
istenirse yalnız vak’anüvist eserleri asla yetmez. Bilhassa devlet arşivindeki
geniş vesikalardan ve vilayetlerde saklanmış bulunan şer’iye sicillerinden ve
hatta folklor araştırmalarından esaslı surette faydalanmak lazımdır.”
Akdağ, dönemin araştırılmasının ancak farklı kaynaklardan
elde edilen bulgularla bütünlük kazanabileceğinin farkındadır. Nitekim Henry R.
Shapiro da makalesinde dönemin olaylarının sadece vakanüvislerin eserlerinden
hareketle ele alınmasının beraberinde getirdiği satıhta kalışa dikkat çeker.
Fakat Shapiro’nun araştırmalarına yön veren ana düşünce, ayaklanmalar esnasında
Hıristiyan halkın yaşadıklarıdır. Bu bile günümüz tarihçiliğinin düşünsel
doğrultusunun onun yazdıklarını çerçevelediğinin göstergesidir. Elbette Osmanlı
Müslüman yazarlarının Anadolu halkının içerisinde bulunduğu zor duruma
eserlerinde yer verdiğini de belirtir. Ne var ki onun yaklaşımı, dönemin
Ermenice elyazması kolofonlarının çok daha acılı bir Anadolu tablosu
çizdiklerinden beslenir veya bu hususu günümüz küresel azınlıkçı tarihçiliğine
katkı sunmayı öne çıkarır. Bu metinlerden hareketle, tarihin yukarıdan bakılan
değil, aşağıdan görülen olduğunu vurgulayan tarihçilere kulak kabartır.
Mustafa Akdağ ise, farklı bir itkiyle bazı konularda ilk
araştırmacı olmanın zorluklarını yaşamıştır. Buna rağmen çok boyutlu bir
tarihsel araştırma yöntemiyle dahası ilk kaynaklara başvurmasıyla alanında
ciddi bir boşluğu doldurmuştur. Celâli İsyanlarını yansıtırken, bu isyanlara
katılan suhtelerle ehl-i örfün yahut leventlerin asiliğine zemin hazırlayan
sebeplere yoğunlaşır. Akdağ’a göre Celâli İsyanları, devleti yıkma amacıyla
değil, ekonomik ve sosyal talepleri ile öne çıkan halk hareketleridir. Yazarın
kendine has kelimelerle Selçuklulardan Osmanlılara Türk halkının yarattığı
“özgen” devlet düzenine dikkat çekmiş olması yabana atılamaz doğrusu.
Türkiye’de endüstrinin çoğu çeşidinin Anadolu’ya has karakterinden ötürü
buranın Hıristiyanlarından özellikle de Rumlar ve Ermenilerden süregeldiğini
söyler. Buna karşın, Akdağ iktisadi meseleleri ön planda tutarak Celâliler
konulu araştırmalarını yapmış dahası gayrimüslimlerle alakalı konuları doğrudan
ele almamıştır. Ayrıca Akdağ hakkında yapılan çalışmalarda, tarihçiliğinin
Türkiye merkezlilik olarak görülen yahut “merhametsiz Türk” şeklindeki
menteşeleri sökmeye matuf “milliyetçi bir temayül” taşıdığına dair kavrayışı da
dikkate alabiliriz. Keza onun metinlerinde oryantalistlere karşı çıkışı başta
olmak üzere bu tespiti haklı kılacak pek çok pasaj bulunabilir. Sözgelimi
Türkiye’nin İktisadî ve İçtimaî Tarihi’ne 1959’da yazdığı önsözden şunları
aktarabiliriz: “Türk tarihini hatalı bilgilerden temizleyerek, dünyaya ve Türk
halkına milletin geçmişini bütün hakikati ile öğretmek için Türk ilim adamları
arasında büyük bir araştırma gayreti vardır. Bu sayede de artık Batı dünyasının
zihnindeki yanlış ve garazkârane ‘Türklük’ mefhumu değişmeye başlamıştır.” Yani
tarih nasıl ele alınırsa alınsın, dönemin temayüllerinden etkilendiği için
aşağıdan ya da yukarıdan tarihçilik bir noktadan sonra işe yaramaz olur.
KOLOFONLARDA CELÂLİ FELAKETİ
Gelelim bahsettiğimiz makalede aktarılan pasajlara. Ki
bunlar Celâli İsyanlarının nasıl görüldüğünü daha iyi tebarüz ettirmek
açısından gereklidir. Stephanos isimli rahibin 1607 yılında kaleme aldığı
kolofonda Celâlilerin Anadolu halkına çektirdiği zulümlerden bahsedilir:
“[Celâliler] çocukları esir ettiler/altın ve gümüş ve
kumaş/bunları talan ettiler doyumsuzca”
1609 tarihli Ermeni kâtip Azarya’nın kolofonunda şiir
tarzında şunlar yer alır:
“[Celâliler] köy ve şehirleri tahrip ettiler/adam ve
kadınları esir aldılar/ Yetim ve dullara kıydılar/zengin ve yoksulları kılıçtan
geçirdiler/yaşlı ve gençlere merhamet etmediler… Onlar böylesi amansızlardı/
hain kalpleri taşlaşmıştı…”
Başka bir kolofonda ise pek çok kilisenin yıkıldığı ve pek
çok haçın parçalandığına yer verilir. İsyancılar hakkında oldukça çok abartılı
ifadelerin yer aldığı satırların gerçekliğinden ziyade dönemin Ermeni
kâtiplerinin tarih idraki konusunda önemli ipuçları sunduğu açık. Celâlilerin
bu sahada büyük bir korku yaratmış oldukları yazarın makalesinde naklettiği iki
pasajdan anlaşılabilir. Birlikte okuyalım:
“Ararat toprakları tekrar ıssız olduğu zaman, bir hırsız
çetesi (onlar için Celâli diyorlar), Türk tarafından gelip orada yerleşti ve
çok sayıda suç işlediler az sayıda kalan [halk] üzerinde. Geceleyin gidip
bakıyor ve arıyorlardı; nerede bir adam bulunursa üzerine gelerek onu
katlediyor ve çocuklarını esir alıyorlardı. Ülkeye kıtlık getirinceye kadar
evleri ve kiliseleri talan ediyorlardı. Sonra yamyam oldular. Moğnoy
Manastırı’ndan piskoposu kaçırdılar, ızgara yapıp yediler.”
“Her yerde o kadar aşırı kıtlık vardı ki, mezarlıktan
ölüleri alıp yiyorlardı. Anne ve babalar çocuklarını yiyordu… Oruç günlerinde
köpek ve kedi ve her tür pis hayvanı yiyorlardı. Aç karnın yarattığı delilikle
insafı unutuyor ve vahşi hayvanlar gibi pusu kurarak birbirlerini avlıyorlardı.
Bir anne evinden çıktığı zaman, aile çocuğunu kurban ediyordu. Annesi evine
ulaştığında [evladının] pişirilmiş etini önüne koyuyorlardı ve o bilmeyerek bu
eti yiyordu… Erzurum’da insanların etini ve yağını satıyorlardı. Şehrin paşası
meseleyi öğrenince, [bunu yapan] adamları boğdurttu, fakat olayları
engelleyemedi.”
Celâli İsyanlarının sadece insafsızca yağma ve katliam
esasına da dayanmadığı ama asilerin disiplinden mahrum olduklarından yolları
üzerindeki köy, kasaba ve şehirleri yağmaladıkları, direnme olduğu takdirde
buraları ateşe verdikleri, kadınların dağa kaldırılması gibi olayların vuku
bulduğu bilinir. Henry R. Shapiro, yukarıdaki ifadeler için sadece abartılı
bulunabilir diyor. Elbette bu iç karışıklıkta kimin gerçek Celâli, kimin kanun
ve düzen savunucusu olduğunu anlamak çoğu kez mümkün değildir. Olaylar
esnasında halkın canını ve malını yağmanın oluşturduğu ruh haletini hatırlatmak
bakımından yukarıdaki alıntılar katkı sunabilir. Anlatılanların günümüzdeki
küresel felaket anlatılarıyla ortaklığı bir yana Ermeni din adamlarının
başlarına gelen Celâli felaketini, kendi günahlarına karşılık bir ceza gibi
algılamaları dönemin zihniyetini yorumlamak açısından son derece önemli. Fakat
her halükârda bunlardan istifade etmede daha dikkatli ve sabırlı olunması
zaruridir. Öte yandan kolofonlarda Celâlilerin kadın ve çocukları lekeleme konusunda
Hıristiyanlara yaptıklarından daha çok Müslümanlara karşı merhametsizce
zulmettikleri de yer alır. Bu duruma göre kolofonlar Celâli İsyanları olarak
söz konusu edilen iç kavganın doğasını kavrama sürecinde tek boyutlu ve
Hıristiyan acılarını merkeze alan bir ifadeye hiç de uymamış olur. Yani
makaledeki pasajların sunduğunun ötesine geçildiğinde tek boyutlu bir kaynakla
karşı karşıya olunmadığı ortaya çıkar ki bu durum, müellifin bu türlü
vesikaları doğru olarak kıymetlendiremediğini akla getirir.
Dönemin Ermeni kâtiplerinden bir kısmı, Osmanlı devletinden
bahsederken, “Türk milletinin istibdadı”, “Müslümanların krallığı ve büyük
istibdadı” şeklinde olumsuz bir yaklaşım içerisindedirler. Bazıları ise
Celâlilerin zulümlerine karşın Osmanlı Devleti’nin ve yöneticilerinin
iyiliklerine dikkat çekerler. Bayburtlu Srapion adlı bir Ermeni din adamı
1608’de Trabzon’da kaleme aldığı kolofonda meşhur Celâli isyancısı Canbulatoğlu
Ali Paşa’yı lanetlemiştir. Onun zulümlerini anlattıktan sonra Sadrazam Kuyucu
Murat Paşa’yı över:
“… Rab Allah’ımız insanların imhasını istemiyordu, kır saçlı
Murad Paşa’yı kuvvetlendirdi [ve Murad Paşa] pek çok askerle geldi ve büyük
kibirli Canbulatoğlu’nu aldı ve amansızca onu öldürdü.(…) O cesur ihtiyar adam
[Murad Paşa], Allah ona güç verdi.”
Rahip Srapion Sultan I. Ahmed ile Celâli kalabalığını imha
eden Murat Paşa için şöyle dua eder:
“…kuvvetlendiren İsa hem Sultan Ahmed’e hem de onun
sadrazamına, Murad Paşa’ya uzun ömürler versin. Âmin.”
Yazarın Osmanlı bünyesine mahsus bu isyanları irdelerken,
devlet ricalinden övgüyle söz eden müellifler konusunda, serdettiği yorumların
olumsuzluğu dikkatlerden kaçmıyor. Bu şu satırlarda açık olarak kendisini
göstermektedir: “Bir Ermeni rahibin Kuyucu Muratd Paşa’yı övmesi ironiktir,
çünkü Murad Paşa son derece kanlı bir sefer gerçekleştirmişti ve kazdırdığı
toplu mezarlar nedeniyle ‘Kuyucu’ lakabını taşıyordu.”
Hrand D. Andreasyan’ın yayımlandığında pek yankı uyandırmışa
benzemeyen İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Tarih Dergisi’nde 1963 yılında
yayımlanan “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celâlî İsyanları” başlıklı çalışmasında
tanıklıkları aktarılan Kemahlı Krikor adlı vakanüvis, 1634-40 yılları arasında
yazdığı vakayinamesinde, Ermenilerin Celâlilerden İstanbul’a doğru kaçışını
anlatır. Sadrazam Murad Paşa, olumsuz bir figür değil, Allah tarafından
kuvvetlendirilmiş ve her Ermeni’nin yardımcısı bir paşa olarak tasvir edilir.
Şu da var tabii; bazı Ermeni kâtipler Celâlileri desteklemiş olsa da istikrarı
bozan girişimler olduğu için bu isyanlar genel olarak olumsuz bulunur. Zaman
zaman padişahların ve yöneticilerin gevşekliğinden şikâyet edilmesi de bunun
bir yansımasıdır. Bu aslında sadece Anadolu’nun Hıristiyan halkı için değil
Müslüman halkı için de geçerlidir. Osmanlı Türkiyesi’nden Cumhuriyet Türkiyesi’ne
pek çok olumsuz olaya rağmen halkı arkasına almayı başarabilen herhangi bir
halk ayaklanmasının çıkmayışının altında yatan sebebi anlamak açısından da
gereklidir bu.
Kolofonlarda, Celâlilerin birbirlerini yiyerek Anadolu’yu
tahrip etmeleri, Anadolu’ya kar gibi yağmaları, “Memleketi çekirge sürüsü ve
sel gibi kaplamış olmaları”, Rumeli ve Trakya dışında asayiş kalmamasından
dolayı Batı’ya göç gibi pek çok konuya dair pasajlar bulunur. Doğrusu bunların
tümü bir araya getirildiğinde ilginç neticeler elde edileceğini tahmin etmek
güç değildir. Celâli İsyanlarına katılanların “çekirge gibi her şeyi mahvetmiş,
henüz ambara konulmuş mahsulü yemiş, kalanı sokaklara dökmüş, damları da yakmış
bozguncular” şeklindeki tasviri göz ardı edilemez. Özellikle çekirge ve sel
kelimeleri Celâli İsyanlarının nasıl görüldüğünü tasavvur etmek açısından
ayrıca ele alınmalıdır. Yazarın doktora tezi tamamlandığında kolofonlarda
kâtiplerin ve din adamlarının Celâli İsyanları ve Osmanlı hakkında
anlattıklarını daha kapsamlı bir şekilde görmek ve incelemek mümkün olabilir.
Elbette diğer kaynaklar gibi kolofonlar da doğrudan
yaşananları anlatan değil, bir anlatıcının düşünceleriyle kurulan metinlerden
oluşmuştur. Görüldüğü kadarıyla bu belgeler gayrimüslimlerin Celâli İsyanlarını
nasıl gördükleri başta olmak üzere şikâyetler, işlenen suçlar, anlaşmazlıklar
hakkında çok değerli bilgiler sunar gibidir. Neticede Celâli İsyanlarının
yerleşik düzende değiştirdiği/pekiştirdiği siyasi ve sosyal koşullarla olayları
anlama çabası başlı başına önemlidir.
Tartışmanın en başına geri dönecek olursak, Mustafa Akdağ’ın
geçmişin sıradan insanlarının da içinde yer aldığı kaynaklar yardımıyla
aydınlatılabileceği şeklindeki yaklaşımı dikkate alınırsa kolofonlarla bu
fetret devrinin biraz daha aydınlanacağı düşünülebilir. Lakin Akdağ’ın,
Ermenilerle dostane yaşam, gayet iyi komşuluk ilişkilerinin geliştirildiği gibi
yaklaşımları dikkate alındığında, Henry R. Shapiro’nun Hıristiyan acılarını
merkeze taşıma çabasına pirim vermeyeceği açıktır. Bir diğer husus, on altıncı
yüzyılın ortalarında yaşayan Ermeni tarihçi Arakel’den bahseden Mustafa
Akdağ’ın Hrand D. Andreasyan’ın “Bir Ermeni Kaynağına Göre Celâlî İsyanları”
başlıklı çalışmasından haberdar olup olmadığı, haberdarsa buna değinen bir
şeyler yazıp yazmadığıdır. Şüphesiz böylesi bir karşılaştırma son derece
yararlı olacaktır.
Celâli İsyanlarında göz ardı edilmiş ve ilk kaynak
eserlerden olması hasebiyle kolofonlar sayesinde döneme dair genel kabul gömüş
yaklaşımlarda bazı farklılaşmalar kaçınılmazdır. Hiç şüphesiz bunları okurken
Edward Hallett Carr’ın bir tarih eserini ele alınca ilk ilgileneceğimiz
içindeki olgular değil, onu yazan tarihçi olmalıdır deyişini göz ardı
etmemeliyiz. Buna eserin yazıldığı zamanı da eklediğimizde bahsettiğimiz
makalenin Toplumsal Tarih’in genel yaklaşımı ile yükselişteki tarihçilikten
kuvvetli izler taşıdığını söylememiz malumun ilamı olacaktır. Bu değiniye son
verirken, “ihbar celbi” telakki edilmemesini umarak makalenin dipnot kısmındaki
bir bilgiyi hatırlatmak gerekir diye düşünüyorum. Henry R. Shapiro, 2014-2015
akademik yılında Amerikan hükümetinin Fulbright bursuyla Erivan’ın Matenadaran
Elyazmaları Kütüphanesinde doktora araştırmalarına devam etmiş. Bunun göz ardı
edilerek yazarın çalışmalarına yön veren saikin hakkıyla kavranması mümkün
değil gibi görünmektedir. Ancak bu tür ilişki ağlarını dikkate alan bir
değerlendirme, onun yazdıklarının/yazacaklarının daha anlaşılır kılınması
sürecine katkı sunabilir.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.