Ümit Kıvanç
Beyaz duvara gelince. Oraya şunu yazmışlar: “Ermeni
piçleri”. Sonunda ünlem yok. Çünkü Türkçe’deki en büyük ve geniş anlamlı ünlem,
Ermeni kelimesidir; ünleme şuna buna ihtiyaç bırakmaz. Tekrar edeyim: 60 bin
küsur Ermeni yurttaşı bulunan bir devletin güvenlik kuvvetleri, Kürtlere
yönelik ezme-bastırma harekâtı esnasında, “düşman”a hakaret olsun diye duvara
“Ermeni piçleri” yazmış. Kısaltayım: devletin güvenlik kuvvetleri duvara
“Ermeni piçleri” yazmış. Daha da: duvara “Ermeni piçleri” yazmışlar. Üç hilalle
ay-yıldızın yanına. (Ne diyelim Allah ıslah etsin. HYETERT)
***
"Yalçınhan Timi"nin imzasını attığı duvarın önünde
geçmiş tarihe. Devletin "kamu düzeni" sağlamak için yolladığı
"güvenlik kuvveti", savaştığı yurttaşlarına meydan okuyan sözler
yazmış duvara. Kadın başını öyle bir hafifçe öne eğmiş ki, bakışları öyle
usulca yere eğilmiş ki, o sloganlı duvarın önünden geçerken bize tek şey
söylüyor olabilir: "Utanmıyorlar..."
Oysa olguyla bilgiyle, destekli dayanaklı yorumla dolu
olması gerektiğini iddia ettiğim gazete yazısının gereklerini yerine getirmeye
pek kararlı kalkmıştım...
Uyanıp bir günü daha yüklenmenin baştan yıldırıcılığı; nasıl
bir ortama uyandığına dair kulağına fısıldanıveren o uğursuz bilgi; onca genç,
renksiz hayatımıza bahar tazeliği getirebilecek onca gülüş, mutluluğu çocuğuna
bir lokma daha yedirebilmekten ibaret yoksul ana, gururunu gazeteye sarılı iki
ekmek suretinde eve taşıyan yoksul baba ve orada doğup büyümekten, orada
yaşamaktan başka kabahati olmayan onca insan öldürülmüşken yaşıyor olmanın
utancı; hayata gelmiş olmaktan, en azından var kalmış olmaktan duyulduğunu
tahmin ettiğim bir garip, marazî pişmanlık... yüzünü yıkasan da akıp gitmiyor
bunlar.
Hayat sıkıştı abluka altındaki sokaklara. Bir toplumun
geleceği, daracık sokaklara sıkıştı. Bir devletin hayatı, öldürmeye öldürtmeye
sıkıştı. Bir rejimin niteliği, bir kişinin geleceğine sıkıştı. Düşmanlıktan
ikbal umanlar hayata hükmediyor.
Ablukanın kalktığı, sokağa çıkma yasağının bittiği yerlerden
hep benzer fotoğraflar… yakılmış yıkılmış evler, darmadağın edilmiş hayatlar,
şaşkın, üzgün, öfkeli… hiçbir sıfatla tam tarif edilemeyecek yüzler…
…ve ölü hayvanlar. Vurulmuş yatan, leşleri şeklen bozulmuş,
sadece tek kurşunla vurularak o hale gelmesi imkânsız, yatışından çaresizlik
akan, paralanmış mağduriyetinden gaddarlık okunan hayvanlar… Üzerlerine moloz
dökülmüş oluyor bir yerlerden. Vurulmuş kalmışlar, sonra yıkım devam etmiş,
moloz kısmen örtmüş hayvanları. Toprak kalkıp saramamış, haydi gelin artık,
yeriniz burası, diyememiş. Belki ateş edildiğinden, o da delik deşik olmak
istememiş, bilinmez. Has toprağın yerine moloz geçmiş. Az evveline kadar, bir
çocuğun lekelediği, bir kadının sildiği duvarken, bir adamın yaslandığı
duvarken şimdi paralanmış, şahsiyetsiz, ufalanmış tuğla rengi, ufalanmış sıva
rengi, tozuyla soluksuz bırakan, başlı başına bir şeylerin yanlış gittiğinin
kanıtı, çünkü bir şeylerin bittiğinin, sürmesi gerekirken bittiğinin değersiz
kanıtı…
Hayvanların başında bir kadın duruyor. Durur onlar öyle.
Ellerini bellerine koyarlar. Öyle bir bakarlar ki, kızıyorlar mı, bir şey mi
diyecekler, tamamen başka şeyler mi düşünmekteler, anlayamazsın. Tek bir
kadından ibaret olmadığını sezersin, orada ellerini beline koymuş duranın. Bir
geçmiş, çok hatıra. Kafasından ne geçer, bulamazsın. Hükme mi varıyor: “Olmaz
bu!” Soru mu soruyor: “Olur mu böyle?” Durmuş kadın, ellerini beline koymuş,
hayvanların başında. Bir tek şey okuyabilirsin yüzünden: Suçluyor. “Şu
yaptığınıza bakın” mı diyor yoksa?
En çok bunu yakıştırıyor ve öteki Silopi fotoğrafına
geçiyorum. Burada öfke değil utanç var. Başkası adına duyulan utanç. Utancın en
kötü cinsi. Dünyanın en alçakgönüllü meydan okuması da var. Masmavi elbisesinin
kolunu dirseğine kadar çekmiş kadın. Soğuksa soğuk, diyor, üşümüyorum işte.
Ayaklarında çorap yok, mavi terliğiyle çamurlu kaldırımda, tam adımını atarken
geçmiş kayda. Ve tarihe. “Yalçınhan Timi”nin imzasını attığı duvarın önünde
geçmiş tarihe. Devletin “kamu düzeni” sağlamak için yolladığı “güvenlik
kuvveti”, savaştığı yurttaşlarına meydan okuyan sözler yazmış duvara. Kadın
başını öyle bir hafifçe öne eğmiş ki, bakışları öyle usulca yere eğilmiş ki, o
sloganlı duvarın önünden geçerken bize tek şey söylüyor olabilir:
“Utanmıyorlar...” Bakmıyor o tarafa. Korkuyla değil. Tiksinerek değil.
Bakmıyor. Utanıyor o lafları yazanlar adına. Arkada, kollarını göğsünde
kavuşturmuş bir başka kadın, ucunu göremediğimiz sokağa bakıyor. Tankla topla
yıkmasanız da dertli sokak, yoksul sokak. Ne bekliyor? Birilerinin gelip,
“Bunlar hiç olmadı, haydi sofrayı hazırlayalım,” demesini mi? Sofra falan
kalmış mı ki?
Üçüncü fotoğrafta iki kadın yanyana, karenin tam ortasında.
Sağda bir oğlan, solda bir kız çocuğu. Paltoları yok, kızın ayağında terlikler.
Soğukta o kılıkta orada durmalarının manası bellidir: Bizim burası, burada
doğduk, büyüyoruz, her şeyine alışığız, evimiz aha şurada, giyinmeden sokağa
kaçarız, anamız bağırır geri çağırır, gideriz geliriz, bizim mahallemiz burası.
Hepsi bir duvarın önünde duruyorlar. Büyük kısmı yeşil,
azıcığı beyaz. Yeşil kısma gelişigüzel ay-yıldız ve üç hilal çizilmiş. Bir de
gülümseme ikonu yapılmış: sizden güçlüyüz, sizden üstünüz, sizinle alay
ediyoruz. Kırmızıyla koca bir “PÖH!” karenin neredeyse tam ortayerini belli
ediyor. PÖH! Sonunda ünlem de var. Gülümseme var ama ona aldanma, o işkence
kısmı olmalı; esas olan ünlem. Sokaklarda günlerce bekletilen, alınması
engellenen cenazeleri nihayet alabilenler, cenazelerin görünüşünü güçlükle
tarif edebiliyorlar. Belli ki bazı kurbanlar kolay ölmemiş, bazılarıysa
öldükten sonra bile eziyet görmüş. Kamu düzeni. Gülümseme bu olmalı. Ünlemse
resmiyet.
Beyaz duvara gelince. Oraya şunu yazmışlar: “Ermeni
piçleri”. Sonunda ünlem yok. Çünkü Türkçe’deki en büyük ve geniş anlamlı ünlem,
Ermeni kelimesidir; ünleme şuna buna ihtiyaç bırakmaz.
Tekrar edeyim: 60 bin küsur Ermeni yurttaşı bulunan bir
devletin güvenlik kuvvetleri, Kürtlere yönelik ezme-bastırma harekâtı
esnasında, “düşman”a hakaret olsun diye duvara “Ermeni piçleri” yazmış.
Kısaltayım: devletin güvenlik kuvvetleri duvara “Ermeni piçleri” yazmış. Daha
da: duvara “Ermeni piçleri” yazmışlar. Üç hilalle ay-yıldızın yanına.
Bir de dördüncü fotoğraf var. Evin içindeyiz. Ucuz duvar
kağıdı kaplı duvardaki kocaman delikten gözümüzü alan manasız, tekinsiz,
ürkütücü beyazlık, fonumuz. En ufağı anasının kucağında; büyük sağda, ortanca
solda. Ortanca gülüyor. Moloza bulanmış yastıklar, halılar, perişan haldeki
eşya onun yüzünü soldurmamış. Makineli taramıyor, ona gülüyor belki, bombalar
patlamıyor, ona gülüyor. Anasının eteğini tutmuş ucundan, gülen, heyecanlı bir
çocuk. Başka bir yerde, viraneye dönmemiş bir evde ya da ilk defa gördüğü
dönmedolaba binmeye hazırlanırken, anasının eteğinden çekiştirerek gülen bir
çocuk nasılsa öyle. Solacağını uğursuz bir kesinlikle bildiğiniz bir gülüşü
izliyorsunuz. Acaba ne zaman idrak edecek velet durumu? Ablası çoktan farkında.
Her şeyin farkında. Nereye bakıyor, anlamıyoruz. Karşı duvardaki bir başka
kocaman deliğe mi? Mermi deliğine mi? Yoksa, alıştığı bildiği bir şeyin
bulunması gereken yerde olmayışına mı? Sağ eliyle sol elinin üç parmağını
kavramış, sıkıyor usulca. Fotoğraf çekilir çekilmez fırlayıp koşacakmış gibi
bir hali var. Nereye koşacak?
Yıkıntı arasında durmuş bu dört insanla aramızda neyin
bulunduğunu nasıl söyleyeceğim bilmem. Her şey tarihe öyle bir geçsin ki, bir
daha kimse kazıyıp silemesin diye konmuş sanki oraya. Öyle bir simge yeralsın
ki fotoğrafta, hafızalarımız makineliyle taranmış gibi olsun; her şey yerli yerinde
ama paramparça. Bir beşik, önümüzdeki! Beşik. Dünyanın en çok şey anlatan
beşiği. Sağlam kalmış. Beyaz boyalı.
Büyük kız -büyük dediğime bakmayın, o da küçücük; ne yazık
ki olan biteni bütünüyle idrak edebilecek kadar büyük- gözlerini bizden
kaçırmasa daha net anlayabileceğiz belki; tahmin edebilsek dahi ondan öğrenmek
iyi olurdu: Niye duramıyorsun yerinde, küçük kız? Nereye koşmak istiyorsun
birden fırlayıp?
Nereye koşacak?

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.