Özgür Duygu Durgun
Prof. Dr. Nadir Özbek’le kitabını konuştuk… Osmanlı
devletinin temel gelir kalemleri söz konusu tarım ekonomisinin
vergilendirilmesine dayalı. Osmanlı devleti bir yandan da artan kamu
harcamalarını karşılayabilmek için vergi gelirlerini artırmaya yöneliyor. 1840’lardan başlayıp 1910’lara uzanan evrede
vergi gelirleri beş kat artıyor. Bu artış, Rumeli’de, Anadolu’da ve Doğu
vilayetlerinde yaşayan Osmanlı köylüsünün sırtına ağır bir yük bindiriyor. Bu
vergi yükünün altında ezilen Osmanlı köylüsü son çare olarak direnişlere
yöneliyor. Tanzimat sonrası süreçte birçok bölgede vergi isyanları çıkıyor.
Osmanlı taşrasında neredeyse gündelik
hayatın bir paçası haline gelen bu isyanlara 1850’li yılların Bulgar ve Sırp
isyanları, 1890’lı yılların Ermeni ve Kürt isyanları örnek olarak
gösterilebilir… Osmanlı ve Cumhuriyet dönemlerinde yönetim kademesindeki
kesimler söz konusu adaletsizliklerin temellerini ortadan kaldırmak yerine,
sorunları şiddet ve askeri yöntemlerle çözmeyi yeğliyor ve neticede vatandaş
ile devlet arasındaki ilişki barışa değil çatışmaya dayalı bir nitelik
kazanıyor. Vergi adaletsizliği, gelir bölüşümündeki dengesizlikler ve yoksulluk
gibi sosyal sorunlar hızla sosyal patlamalara dönüşerek siyasal nitelikler
kazanabiliyor…
***
Osmanlı’nın en zor yüzyılında vergi politikaları ve
sosyal patlamaları ele alan önemli bir çalışma İmparatorluğun Bedeli. Prof. Dr.
Nadir Özbek’le kitabını konuştuk.
“Ermeni ve Kürt
sorununun temelinde toplumsal adaletsizlik yatıyor”
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü’nde öğretim üyesi
olarak görev yapan Prof. Dr. Nadir Özbek’in 1839-1908 dönemi Osmanlı
İmparatorluğu'nda vergi, siyaset ve toplumsal adalet konularını ele alan kitabı
İmparatorluğun Bedeli, Boğaziçi Üniversitesi Yayınevi tarafından kısa süre önce
yayımlandı.
Osmanlı’nın son döneminin can alıcı konularından birini
büyük ustalıkla ele alan Özbek’in çalışması hakkında kitaba bir önsöz yazan
Boğaziçi Üniversitesi Atatürk Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Şevket Pamuk, 19.
yüzyıl Osmanlı toplumunda bölüşüm ilişkileri, vergi adaleti, siyasal ve
toplumsal meşruiyet, vergi tahsil kurumu ve pratikleri, iltizam sisteminin
dönüşümü, vergi tahsilatının askerî niteliği, baskı ve şiddet boyutu gibi
konuları ele alan İmparatorluğun Bedeli’nin hem tarih meraklıları hem de
profesyonel tarihçiler için önemli ve okunması gereken bir eser olduğunu
vurguluyor.
Prof. Dr. Nadir Özbek ile İmparatorluğun Bedeli üzerine
sohbet ettik.
Kitabın önsözünde Osmanlı jandarmasının vergi tahsilatında
aktif yer alması gerçeğinin bu çalışmanın gündeme gelmesinde etkili olduğunu
belirtmişsiniz. Asayişle ilgili olması gereken bir birimin vergi gibi son
derece teknik bir meselenin de içinde olması merak cezbeden bir bilgi.
Öncelikle kitap fikrinin nasıl oluştuğundan başlayabilir miyiz?
Vergi konusu günümüzde de sosyal sorunların merkezinde
yer alıyor. Verginin adil olup olmaması ve vergi yükünün farklı toplum
kesimleri arasında nasıl paylaştırıldığı güncel bir öneme de sahip. Vergi
konusu Osmanlı’da da toplumu anlamak, sosyal yapının adalet temeli üzerinde
kurulup kurulmadığını tespit etmek açısından imkânlar sunuyor. Vergi konusuna
yönelmeden önce ağırlıklı olarak son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda güvenlik
teşkilatı ve pratikleri üzerine çalışıyordum. Bu çalışmalarım sırasında Osmanlı
jandarmasının asli görevleri arasında kırsal kesimde kamu düzenini sağlamanın
yanı sıra vergi tahsilatının da bulunduğunu tespit ettim. Dolayısıyla vergi
konusuna yönelmem bu şekilde başladı. 19. yüzyıl Osmanlı tarihine vergi adaleti
açısından bakmaya karar vererek 2009’un başında bu çalışmaya başladım. Bu
süreçte Osmanlı kamu maliyesinin oluşumu ve vergi sistemi üzerine Türkçe ve
İngilizce pek çok makale yazdım. Yaklaşık yedi-sekiz yıla yayılan bir sürecin
sonucunda bu kitabı hazırladım.
Çok ilginçtir. Bizde Osmanlı tarihçiliğinde vergi konusu
hemen hemen hiç ele alınmamış. Son dönem Osmanlı İmparatorluğu’nda vergi
konusuyla ilgili birtakım genel geçer kanaatlerin ötesinde araştırmaya dayanan
bir bilgiye sahip değiliz. Cumhuriyet tarihçiliğinde de aynı durum söz konusu.
Bu kitap söz konusu boşluğun doldurulması yönünde de bir adım aynı zamanda.
Osmanlı köylü toplumunun Tanzimat ve Abdülhamit
dönemlerinde uygulanan vergi politikalarıyla aslında ciddi bir bedel
ödediğinden bahsediyorsunuz. Rumeli’de Rum, Bulgar ve Sırp sorunu, Doğu
vilayetlerinde Ermeni ve Kürt sorunu olarak nitelenen ayaklanmaların temelinde
aslında vergi adaletsizliğinin ve şiddete dayalı uygulamaların yattığını
belirtiyorsunuz. Osmanlı vergi politikaları ve uygulamaları baskı ve şiddete
dayanmasaydı bu ayaklanmalar olmayabilir miydi?
Bu aslında gerek önceki makalelerimde gerekse bu yeni
kitapta cevap bulmaya çalıştığım ana sorulardan biri. 19. yüzyıl Osmanlı
İmparatorluğu tarımsal bir ekonomiye dayanıyor ve Almanya, Fransa ve İngiltere
gibi büyük ekonomilere sahip sanayi temelli devletler karşısında varlığını
korumaya çalışıyor. Osmanlı’da askeri harcamalar ve borç ödemelerine bütçeden
ciddi oranda pay ayrılıyor. Osmanlı tarım ekonomisi büyük oranda geçimlik küçük
üreticiliğe dayanan bir yapıya sahip. Küçük köylünün kendi ihtiyaçları dışında
bir artı değer üretmesi bir hayli zor. Osmanlı devletinin temel gelir kalemleri
söz konusu tarım ekonomisinin vergilendirilmesine dayalı. Osmanlı devleti bir
yandan da artan kamu harcamalarını karşılayabilmek için vergi gelirlerini
artırmaya yöneliyor. 1840’lardan başlayıp 1910’lara uzanan evrede vergi
gelirleri beş kat artıyor. Bu artış, Rumeli’de, Anadolu’da ve Doğu
vilayetlerinde yaşayan Osmanlı köylüsünün sırtına ağır bir yük bindiriyor. Bu
vergi yükünün altında ezilen Osmanlı köylüsü son çare olarak direnişlere
yöneliyor. Tanzimat sonrası süreçte birçok bölgede vergi isyanları çıkıyor.
Osmanlı taşrasında neredeyse gündelik hayatın bir paçası haline gelen bu
isyanlara 1850’li yılların Bulgar ve Sırp isyanları, 1890’lı yılların Ermeni ve
Kürt isyanları örnek olarak gösterilebilir. Aslında yaşanan öncelikli olarak
vergi yüküne ve vergi tahsilatı sırasında maruz kalınan baskılara karşı bir
direniş, bir vergi isyanı. Fakat zaman içinde bu vergi isyanları, toplumsal
adaletsizlik ve baskılara karşı direniş ve başkaldırışlar hem Rumeli’de hem de
Doğu vilayetlerinde milliyetçi ve politik renler kazanmaya başlıyor. Osmanlı
İmparatorluğu için büyük bir siyasal sorun oluşturan milliyetçi hareketlerin
arka planında vergi sistemindeki adaletsizliklerin ve vergi tahsil sistemindeki
baskı ve şiddet unsurunun yattığını söylemek mümkün.
Öte yandan Tanzimat Fermanı ile birlikte herkesin gelir
ve serveti oranında vergilendirileceği bir sistemin kurulmasının planlandığını
ancak bunun başarıya ulaşmadığını belirtiyorsunuz. Bu anlamda Tanzimat dönemi
reformları aslında Osmanlı toplumu adına hayal kırıklığı mıydı?
Tanzimat Fermanı herkesten gelir ve servetine göre gücü
oranında vergi alınacağına dair bir vaatte bulunuyor. Geniş halk kesimlerinde
de bu yönde bir beklenti oluşuyor. Ancak Tanzimat’ın ilanından İmparatorluğun
son yıllarına kadar Osmanlı yöneticilerinin hiçbir koşulda vergi dağılımının
adil bir şekilde gerçekleştirilmesi, köylü üzerindeki vergi yükünün
hafifletilmesi yönünde kayda değer bir adım atmamış olduğunu görüyoruz.
Tanzimat Fermanı’nın bu vaadi hayata niçin geçirilememiş?
Bunun politik ve sınıfsal bir nedeni olduğunu düşünüyorum. Gerek merkezî
hükümette gerekse taşra idare meclislerinde yer alan kişilerin, eğitimli devlet
bürokratları, taşra eşrafı, mülk ve toprak sahibi kesimlerden oluşan imtiyazlı
bir zümre olduğunu görüyoruz. Gerek merkezi hükümet düzeyinde gerekse mahalli
idari birimlerde mülki amirlerle yerel eşrafın uyum içinde karar alma
mekanizmalarını denetimleri altında bulundurdukları anlaşılıyor. Aslında
verginin herkesin gücüne göre, yani gelir ve servetine göre paylaştırılması
ilkesi vergi yükünün köylüden alınıp varlıklı kesimlere aktarılması anlamına
geliyor. Merkezde ve taşrada yönetim kademesindeki kesimler bu doğrultudaki bir
uygulamayı 19. yüzyıl boyunca bilinçli bir şekilde hayata geçirmiyor. Varlıklı
kesimler vergi yükünü sırtlamamak konusunda çok kararlılar. Oysa Avrupa’nın
birçok ülkesinde 19. yüzyıl boyunca kişisel gelir vergisi aracılığıyla vergi
yükümlülüğünün süreç içinde artan oranlarda varlıklı kesimlerin sırtına yüklendiğini
görüyoruz. Tanzimat sonrası Osmanlı İmparatorluğu’nda ise yaratılan
beklentilerin aksinde kat’i surette bu doğrultuda bir gelişme yaşanmıyor.
O dönemde Avrupa siyasetinin ve kamuoyunun Osmanlı’ya
yaklaşımı ne yönde? Bu alanda reform önerisinde bulunuyorlar mı?
1877-78 Osmanlı-Rus Savaşı sonrasında hem Rumeli’de hem
de Doğu vilayetlerinde kapsamlı idari, malî ve sosyal reformlar yapılması
doğrultusunda Avrupa devletlerinin baskısı var. Ahali üzerinde uygulanan türlü
baskıların kaldırılması ve vergi sisteminin iyileştirilmesi yönünde talepler
var. Aslında Osmanlı yöneticileri de bu tarz reformların halkın lehine
olduğunun farkında. Ancak artan kamu harcamaları, özellikle askeri harcamalar
ve borç ödemeleri, vergi gelirlerin artırılması yönünde baskı oluşturuyor. Bu
koşullarda ne pahasına olursa olsun gelirlerin artırılması yoluna gidiliyor.
Vergi tahsilatı, sivil bir vergi tahsil teşkilatı yerine polisiye ve askeriye
yöntemlerin devreye sokulması yoluyla, zora başvurularak gerçekleştiriliyor.
Böylece vergi devletle vatandaş arasında rızaya dayanan bir ilişki olmaktan
çıkıp baskı ve zulüm temelli bir ilişkiye dönüşüyor. Bu da Osmanlı devletinin
süreç içinde halk nezdindeki meşruiyetini büyük oranda sarsıyor.
Öte yandan, Ahmet Şakir Paşa gibi vergi meselesinin
aslında bir sosyal sorun olduğunun farkında olan Osmanlı idarecileri de var.
Ahmet Şakir Paşa vergi adaletinin Ermeni sorununun altında yatan temel
sorunlardan biri olduğunun farkında ve vergi tahsilatı sırasında gündeme gelen
baskı ve zulümlerin bertaraf edilmesi gerektiğini düşünüyor, bu doğrultudaki
görüşlerini Abdülhamit yönetimine kapsamlı raporlarla iletiyor. Hatta 1890’lı
yıllarda Ermeni ve Kürt nüfusun ağırlıklı olduğu Doğu vilayetlerinde vergi
nedeniyle halkın maruz kaldığı baskıları gidermek ve halkın güvenini kazanmak
üzere pilot çalışmalar yürütüyor ve olumlu sonuçlar alıyor. Ancak bu
denemelerin kalıcı olması İmparatorluğun bütününe yayılması önünde ciddi
politik ve sınıfsal engeller var.
Son olarak, devlet geleneğinin devamlılığı açısından
Osmanlı’dan bugüne uzanan süreç nasıl değerlendirilebilir? Cumhuriyet
Türkiye’sinin Osmanlı’dan bu bağlamda miras aldığı politikalar oldu mu?
Sosyal yapı, gelir dağılımındaki eşitsizlikler, vergi
adaletinin yokluğu gibi sosyo-ekonomik noktalardan bakılacak olursa,
Türkiye’nin bugün yaşamakta olduğu Kürt sorunu ile 1890’larda Doğu
vilayetlerinde yaşanan Ermeni sorunu arasında ciddi benzerlikler olduğu
görülür. Her iki sorununun arka planında toplumsal adaletin, gelir dağılımında
eşitliğin kurulamamış olmasının önemli payı var. Osmanlı ve Cumhuriyet
dönemlerinde yönetim kademesindeki kesimler söz konusu adaletsizliklerin
temellerini ortadan kaldırmak yerine, sorunları şiddet ve askeri yöntemlerle
çözmeyi yeğliyor ve neticede vatandaş ile devlet arasındaki ilişki barışa değil
çatışmaya dayalı bir nitelik kazanıyor. Vergi adaletsizliği, gelir
bölüşümündeki dengesizlikler ve yoksulluk gibi sosyal sorunlar hızla sosyal
patlamalara dönüşerek siyasal nitelikler kazanabiliyor. Sosyal adaletin
kurulamış olması, bölüşüm ilişkilerindeki dengesizlikler ve geniş yığınların
toplumsal-siyasal sisteme yönelik hoşnutsuzluklarının şiddet yoluyla
bastırılmasını temel alan bir yönetim tarzı Osmanlı İmparatorluğu ve Cumhuriyet
Türkiyesi’nin ortak yönlerini oluşturuyor. Böylesi bir durum da toplumsal
çatışmaya zemin hazırlıyor.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.