Osman Olcay
Büyük usta, rahmetli Hasan Pulur’un başlıktaki deyimini
sıkça tekrar edişine tanık olan bir nesildenim. Bu eski deyimle Pulur,
insanoğlunun unutkanlık gibi bir hastalıktan muzdarip (etkilenmiş) olduğunun
altını çizmekteydi ve bu hastalığın milletimizde fazlasıyla bulunduğunu
vurgulamaktaydı. İzninizle, Almanya ile birlikte 1. Dünya Savaşı’na girip,
kaybedenlere katılan Osmanlı İmparatorluğu’nca imzalanan Sevr Antlaşması
konusuna gireceğim; zira imzalanmasından bu güne değin, bazı çevreler açısından
geçerliliğini sözde hala korumaktadır. Bunun yerini alan Lozan Barış Antlaşması
Cumhuriyetimiz ile Batılı güçler arasında daha sonra 24 Temmuz 1923 günü
imzalanmış ise de Sevr’e özlem duyan çevreler hala karşımızdadır.
Sevr Antlaşması, Fransa’nın başkenti Paris’in bir kenar
semti olan aynı addaki bir mahalledeki müzede 10 Ağustos 1920 tarihinde
imzalanmıştır. Özü itibarıyla bir teslimiyet ve Osmanlı İmparatorluğunun,
savaşın galipleri arasında nasıl paylaşılacağı ile geriye kalan Osmanlı
Devleti’nin borçlarını nasıl ödeyeceğine dair bir Antlaşmadır.
Sözkonusu Antlaşma’nın 62’den 64’e kadarki maddeleri,
daha sonra özerklik istemesi mümkün olan bir Kürt bölgesinin kurulmasına imkân
verirken, 88’den 93’e kadarki maddeleri de Ermenistan’a hangi vilayetlerin
verileceğini karara bağlamıştır.
Dedim ya, 1923 Lozan Barış Antlaşması ile tarihin çöp
sepetine atılan Sevr Antlaşması hem Kürt hem de Ermeni çevrelerince canlı
tutulmaya çalışılmış, bu gayrete Batılı devletlerce de katkıda bulunulmuştur.
Kürt ve Ermeni çevrelerince, Sevr’e bağlı olarak kendi
‘büyük’ devletlerinin tanımı ayrı ayrı yapılmış olmakla birlikte, Batılı
ülkelerin kendi politikaları çerçevesinde Sevr Antlaşması’nın kapsamı da zaman
içinde çiğnenmiş ve bu toplumlar ayrı ayrı kışkırtılmıştır. Bu kışkırtmanın
bugün dahi devam ettiğini söylemek yanlış olmayacaktır.
Zaman içinde, gerek Ermenilerin, gerek Kürtlerin,
kendileri açısından geçerli sınırlarına ilişkin iddiaları öyle bir boyuta
gelmiştir ki, bu sınırların artık üst üste çakıştıkları gözlenmektedir. Bu
gerçeğe, internette dolaşan haritalardan varmak mümkündür.
Bir zamanlar görev yaptığım Almanya’da bir Kürt
derneğinin davetlisi olarak gittiğimde; Türkiye haritasının üzerine, ‘Büyük
Kürdistan’ ve ‘Büyük Ermenistan’ sınırlarını gösteren aynı ölçekteki şeffaf
asetata yerleştirilmiş haritaları çakıştırdığım ve bunların esasen neredeyse birebir
aynı olduklarını ispat ettiğim zaman topluluktan aldığım hayret ifadelerini net
olarak hatırlıyorum.
Kürt ve Ermeni toplulukları, neredeyse bir yüzyıldır
üzerinde oynanan oyunların farkında değildir. Ne yazık ki hükümet de bu oyunun
farkına varamamıştır.
HDP’nin son günlerde artık açıkça dile getirdiği ‘özerk
yönetim’ anlayışının altında da bu kandırmaca yatmaktadır.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.