Yukarıda açıklanan gerekçeler ve dosya kapsamına göre ŞİKAYETİN KABULÜNE, Şikayet konusu talepten hareketle, azınlık cemaat vakıflarına; cemaat mevcudu, talebin mahiyeti gözetilerek ihtiyaçlarının yeterli bir şekilde karşılanması hususunda ülkemizde yaşayan gayrimüslim azınlıklara mensup vatandaşlarımızın düşünce, vicdan ve din özgürlüğü çerçevesinde sosyal ihtiyaçlarını karşılanmasına yönelik olarak; mümkün olması halinde meri mevzuatın işlerliğinin sağlanması, bunun mümkün bulunmaması halinde ise makul sürede karşılanması için mevzuat değişikliğine gidilerek mağduriyetlerinin giderilmesi hususunda gereğinin takdir ve ifası için T.C. BAŞBAKANLIĞINA, TAVSİYEDE BULUNULMASINA
6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu'nun 20 nci maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, Başbakanlık Makamınca bu karar üzerine tesis edilecek işlem ya da tavsiye edilen çözümün uygulanabilir nitelikte görülmediği takdirde gerekçesinin 30 gün içinde Kurumumuza bildirilmesinin zorunlu olduğuna,
Bu kararın, ŞİKÂYETÇİYE, T.C. BAŞBAKANLIĞA ve T.C. DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'NA TEBLİĞİNE
Türkiye Cumhuriyeti Kamu Başdenetçisi’nce karar verildi.
Not: Kurum kararını bize göndererek yayımlanmasına izin veren Nazaret Özsahakyan'a teşekkür ederiz.HYETERT
(OMBUDSMANLIK)
ŞİKAYET NO : 2013/300473
KARAR TARİHİ : 30/12/2015|tarih|
TAVSİYE KARARI
ŞİKAYETÇİ :
ŞİKAYETÇİ VEKİLİ :
ŞİKAYET EDİLEN
İDARE :
1- T.C.
Diyanet İşler Başkanlığı
2- 2-
T.C. Başbakanlık (Re’sen)
ŞİKAYETİN KONUSU : Şikayetçi, …. Kilisesi Vakfı’nın
başkanı olduğunu, kiliselerinin yıllık geliri dikkate alındığında ücretli din
görevlisi çalıştırmalarının imkânsız hale geldiğini, Anayasa’nın 10 uncu
maddesine göre dini vecibelerini yerine getirebilmelerinin kendileri için de
bir hak olduğunu belirterek, kiliselerinde görevli din adamının maaşının
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından karşılanmasını talep etmektedir. ŞİKAYET
BAŞVURU TARİHİ : 16.7.2013 Şikâyet başvurusu üzerine yapılan ön inceleme
sonucunda;
I. USÛL
A. Şikayet Başvuru Süreci
1) Şikâyet başvurusu, 16/07/2013 tarihli şikayet başvuru
belgesi ayrıca posta yolu ile gönderilen ve 23/07/2013 tarih ve 5035 sayı ile
kayıt altına alınan dilekçe vasıtasıyla yapılmıştır. Şikayet başvurusunun
karara bağlanması için 28/3/2013 tarihli ve 28601 mükerrer sayılı Resmi
Gazetede yayımlanan Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun Uygulanmasına İlişkin
Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 41 inci maddesinin birinci fıkrasının (a)
bendi ve İmza Yetkileri Yönergesinin 7 inci maddesinin birinci fıkrasının (e)
bendi uyarınca, şikayetin incelenmesine ve araştırmasına geçilmiş, 2013/473
Şikayet No.lu dosyaya ilişkin “Ret Kararı” önerisiyle Kamu Başdenetçisi’ne
sunulmuştur.
B. Ön İnceleme Süreci
2) Yapılan ön inceleme neticesinde, şikayet konusunun
kapsamlı olması, kurumlar arası yazışmaların uzaması vd. nedenlerle 6328 sayılı
Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun “Dava açma süresinin yeniden işlemeye
başlaması” başlıklı 21 inci maddesi ile Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun
Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin “Karar verme
süresi” başlıklı 36 ncı maddesinin birinci fıkrası gereğince kanuni hakların
kaybına neden olunmaması için şikayet tarihi olan 16/07/2013 tarihinden itibaren
başlayan 6 aylık inceleme ve araştırma süresinin 16/01/2014 tarihinde sona
ereceği ve anılan tarih itibariyle dava açma süresinin yeniden işlemeye
başlayacağı hususunun şikayetçiye bildirildiği ve Denetçilik makamınca uzatma
kararı verildiği, bununla birlikte yapılan inceleme sonucunda; şikayet
konusunun Kurumumuzun görev alanına girdiği, şikayetçinin menfaat ihlali
koşulunu taşıdığı, idari başvuru yollarının tüketildiği, şikayetin süresinde
yapıldığı ve diğer ön inceleme konularında da bir eksiklik bulunmadığı bu
nedenlerle şikâyetin inceleme ve araştırmasına engel bir durumun olmadığı
tespit edilmiştir.
II. OLAY VE OLGULAR
A. Şikâyetçinin Konu Hakkındaki Açıklamaları ve İddiaları
3) Şikayetçi, …. Kilisesi Vakfı başkanı olduğunu,
kiliselerinin tek gelirinin cenazelerde taraflarına yapılan bağışlar olduğunu,
2012 senesinde kiliselerine sadece 4.550.-TL bağışın cenazeler nedeniyle
yapıldığını, böyle bir rakamla kiliselerinde ücretle çalışan din görevlisinin
maaşını ödemenin kendileri için imkansız hale geldiğini, konuyla ilgili 2013
tarihinde Diyanet İşleri Başkanlığı’na verdikleri dilekçeye, adı geçen Kurum
tarafından verilen 2013 tarihli cevabi yazıda; “Kilisenizde istihdam edilecek
papaz unvanlı din görevlisinin masraflarının Başkanlığımız bütçesinden
karşılanmasına yasal olarak imkân bulunmamaktadır.” hususunun ifade edildiğini,
4) Diyanet İşleri Başkanlığı’nın bu ülkede yaşayan ve
dini ne olursa olsun tüm vatandaşların kurumu olduğunu, Anayasa’da “ bu ülkenin
dini Müslümandır, dini kurumlardan ve hizmetlerden sadece Müslümanlar
yararlanır” diye açık bir madde ve ifadenin olmadığını, kaldı ki; Anayasa’nın
10 uncu maddesinde, “Herkes, dil, ırk, renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî
inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde
eşittir.” hükmüne yer verildiğini,
5) Bu bağlamda Diyanet İşleri Başkanlığı’nın kendilerinin
de ihtiyacına cevap vermesi gerektiğini, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak
Anayasa’ya göre dini vecibelerini yerine getirebilmelerinin kendileri için de
Anayasal bir hak olduğunu belirterek, kilisede görevli din adamının maaşının
Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından karşılanmasını, talep ettiği
anlaşılmıştır.
B. İdarenin Şikâyete İlişkin Açıklamaları
6) Kurumumuzun, 2013 tarih ve ….. sayılı bilgi-belge
isteme yazısına istinaden Diyanet İşleri Başkanlığı’ndan alınan 2013 tarih ve
…. sayılı yazıda;
7) Şikayetçinin, Başkanlıklarına vermiş olduğu dilekçeye
cevaben yazılan yazıda; ibadethanelere (cami, mescit, kilise, havra ve sinagog)
ilişkin sadece elektrik giderlerinin 6446 sayılı Elektrik Piyasası Kanununun
Geçici 6 ncı maddesi çerçevesinde Başkanlıkları bütçesine konulan ödenekten
karşılandığını, kilisede istihdam edilen papaz unvanlı din görevlisinin
masraflarının Başkanlıkları bütçesinden karşılanmasına yasal imkân
bulunmadığının belirtildiği, ifade edilmiştir.
C. Olaylar
8) …. Kilisesi Vakfı’nın başkanı olan şikâyetçi,
kiliselerinde görevli din adamının maaşının Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından karşılanmasına ilişkin talebinin adı geçen Başkanlık tarafından ret
edilmesi üzerine, 16/07/2013 tarihli şikayet başvuru dilekçesi ile Kurumumuza
başvuruda bulunmuş, Kurumumuz tarafından şikayet konusu taleple ilgili olarak
Diyanet İşleri Başkanlığı’na yazılan 2013 tarihli bilgi-belge isteme yazısına
istinaden adı geçen Başkanlık’tan 2013 tarihli cevabi yazı alınmıştır.
D. Kamu Denetçisinin İnceleme ve Araştırma Bulguları
9) Şikâyet konusunun çözümüne ilişkin yürütülen inceleme
ve araştırma kapsamında; şikayetçinin dilekçesi ve ekinde sunduğu belgelerde
belirtilen hususlar ile mezkur iddialar hakkında idareden alınan cevabi yazıya
Kararın, “İdarenin Şikâyete İlişkin Açıklamaları” ve “Olaylar” başlığı
altındaki paragraflarda yer verilmiştir.
10) Kilisede görevli din adamlarının maaşlarının Diyanet
İşler Başkanlığı tarafından karşılanması talebine ilişkin olarak bilgilendirme
ve çalışma toplantıları kapsamında;
10.1) Ülkemizde bulunan Ermeni, Musevi ve Süryani ruhani
lideri ile Aralık 2013 tarihleri arasında İstanbul’da görüşmeler yapılmış bu
görüşmeler kapsamında Kamu Denetçisi Mehmet ELKATMIŞ sırasıyla; Musevi Cemaati
Hahambaşısı İ., Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi Metropoliti Y. ve Türkiye
Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Başpiskopos A.’ı ziyaret etmiş anılan
görüşmelerde; toplantılarda hazır bulunan yetkililere Kurumumuz hakkında bilgiler
verilmiş ayrıca şikayet konusu taleple ilgili olarak görüş alış verişinde
bulunulmuştur.
10.2) Kamu Denetçisi Mehmet ELKATMIŞ, 29 Ocak-1 Şubat
2014 tarihleri arasında İstanbul’da gerçekleştirdiği çalışma ziyareti
kapsamında, İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi Ruhani Lideri Patrik I. B. ile
yaptığı görüşmede diğer konularla birlikte şikayet konusu talep hakkında görüş
alış verişinde bulunulmuştur.
10.3) 2014 tarihinde Dışişleri Bakanlığı, İçişleri
Bakanlığı ve Vakıflar Genel Müdürlüğü temsilcileri ile şikâyet konusu talebe
ilişkin Kurumumuzda çalışma toplantısı düzenlenmiştir.
10.4) Şikayet konusu taleple ilgili olarak 2014 tarihinde
Maliye Bakanlığı Bütçe ve Mali Kontrol Genel Müdürlüğü, Diyanet İşleri
Başkanlığı, Devlet Personel Başkanlığı temsilcileri ile Kurumumuzda çalışma
toplantısı düzenlenmiştir.
10.5) Şikayet konusu hakkında Bütçe ve Mali Kontrol Genel
Müdürlüğü’nden alınan 2014 tarih ve …. sayılı yazıda (özetle), mevcut mevzuat
kapsamında; kiliselerde görevli din adamlarına maaş ödemesi yapılmasına ayrıca
kilisede görevli din adamlarının ücretlerinin ödenmesine destek olunması
amacıyla bu kapsamda kurulmuş veya kurulacak olan dernek veya vakıf gibi tüzel
kişilere bütçeden yardım yapılmasının mümkün olmadığı, değerlendirilmesi yapılmıştır.
10.6) İstanbul Rum Ortodoks Patrikhanesi Ruhani Lideri
Patriği I. B., Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Başpiskopos
A., Musevi Cemaati Hahambaşısı İ. ve Süryani Kadim Ortodoks Kilisesi
Metropoliti Y.’e şikayet konusu talebe ilişkin görüş ve önerilerini mümkün olan
en kısa sürede ibadethanelerinde görevli din adamlarının sayısı ve unvanlarına
ilişkin bilgiler ile birlikte Kurumumuza gönderilmesi hususu 2014 tarihli
yazımız ile talep edilmiştir.
10.7) Mezkur bilgi talepli yazımıza istinaden Türkiye
Hahambaşılığı’ndan alınan 2014 tarih ve No:.... sayılı yazıda;
ibadethanelerindeki görevli din adamlarının sayısı ve unvanları ile açık
bulunan din adamı kadrosu ve bu açık kadrolara ödenecek bütçelerinin olmaması
nedeniyle gerekli ve yeterli din adamı istidam edilemediği bilgisine yer
verilmiştir.
10.8) …. Kilisesi Vakfı’ndan alınan 2014 tarih ve No:…
sayılı yazıda; aynı ülkenin vatandaşı olarak camilerde görev alan din adamları
gibi kiliselerinde görev alan din adamlarının maaşlarının da genel bütçeden
karşılanması gerektiği belirtilerek, yazılarında isimleri ve unvanları
belirtilen din adamlarına genel bütçeden maaş bağlanması isteği, ifade
edilmiştir.
10.9) Kamu Denetçisi Mehmet ELKATMIŞ adına Kurumumuza
gönderilen İstanbul Rum Patriği I. B. imzalı 18/09/2014 tarihli yazıda;
“ İlgili Devlet Kurumu tarafından din adamlarımıza maaş
ödenmesi hususu ile ilgili göndermiş olduğunuz yazınız müteakip Ermeni, Süryani
ve Musevi toplumlarımızın ruhani reisleriyle toplandık ve görüşünüzü değerlendirdik.
Din adamlarımız Hıristiyan ve Musevi dini gereğince
hiyerarşik ve geleneksel bir yapı ve yönetim düzenine tabii olduklarından
Devletçe yapılacak olan maddi katkının doğrudan dini merkezlerimize yapılması
ve tarafımızca tasarruf edilmesi daha uygun olacağı kanaatine varıldığını
bilgilerinize arz ederiz.” hususları ifade edilmiştir.
10.10) Kamu Denetçisi Mehmet ELKATMIŞ adına Kurumumuza
gönderilen Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Başpiskopos A.
imzalı 18/12/2014 tarih ve ….. sayılı yazıda;
“ İlgi yazınızdan ve Zatı-ı Aliniz'in ziyaretinden ….
Kilisesi Vakfı Yönetim Kurulu Başkanı Sayın N. tarafından Kurumunuz'a bir
şikayet yapılmış olduğunu, ve şikayet konusunun ise “Kilisede görevli din
adamlarının maaşını genel bütçeden karşılanmasına ilişkin talep” olduğunu ilgi
yazıdan öğrenmiş bulunmaktayız.
Konu Patrikliğimiz Ruhani Meclisi’nin 23 Mayıs 2014
tarihli 120.nci oturumunda görüşülmüştür.
Öncelikle, Sayın N.’ın Patrikliğimize bağlı ruhaniler
adına müracaatta bulunmaya yetkili olmadığını ifade etmek gerekir. Ayrıca, maaş
ve ücretleri diğer Kilise Vakıf Yönetim Kurulları tarafından karşılanan din
adamlarının maaşları hakkında diğer vakıf yöneticileri adına da çözüm arama
yetkisini haiz değildir.
Kadim geleneklerimiz uyarınca kilise din görevlilerinin
ücret ve maaşları kilise üyesi olan cemaatimiz tarafından karşılanır. Aynı
cemaat üyelerinin yapmış ve yapmakta oldukları Hayrat, Akar ve Nakdi bağış
gelirleri de Kilise Vakıf Yönetim Kurulları tarafından bu gibi giderlere tahsis
edilmektedir. Yeterli gelir seviyesi bulunmayan Kilise Vakıf Yönetim Kurulları
için (… Kilisesi Vakfı gibi) bu gibi giderleri temin temek amacıyla diğer
Kilise Vakıf Yönetim Kurulları'na ve cemaatin hayırsever üyelerine müracaat
yolu daima açıktır.
Yukarıda arz edilmiş bulunan hususları göz önünde
bulunduran Ruhani Meclis Üyeleri, cemaatin kendi din adamının maaşını
karşılaması ile ilgili kadım geleneği sürdürmeyi uygun bulmuştur. Bu bağlamda
Zat-ı Aliniz'in ve Kurumunuz’un göstermiş olduğu yakın alaka için teşekkürlerimizin
kabulünü arz ederiz.” hususları ifade edilmiştir.
III. HUKUKİ DEĞERLENDİRME VE GEREKÇE
A. İlgili Mevzuat
11) İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin 18 inci
maddesinde; herkesin düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne hakkının olduğu, bu hak,
din ve vicdan değiştirme özgürlüğünü, dinini veya inancını tek başına veya
topluca, açık ya da özel olarak öğretim, uygulama, ibadet ve törenlerle açığa
vurma özgürlüğünü içereceği, düzenlemesine yer verilmiştir.
11.1) BM'nin, “Medeni ve Siyasal Haklara İlişkin
Uluslararası Sözleşme” sinin 18 inci maddesinde; herkesin düşünce, vicdan ve
din özgürlüğü hakkına sahip olduğu, bu hak, kendi tercihiyle bir dini kabul
etme veya bir inanca sahip olma özgürlüğü ile tek başına veya başkalarıyla
birlikte, toplu bir biçimde, aleni ve özel olarak dinini veya inancını ibadet,
uygulama ve öğretim şeklinde açığa vurma özgürlüğünü de içereceği,
düzenlenmiştir. (Sözleşme, ilişik beyanlar ve çekince ile 21/07/2003 tarih ve
25175 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanmıştır, Sözleşmeye Ek İhtiyari Protokol
ise beyanlar ve çekince ile 05/08/2006 tarih ve 26250 sayılı Resmi Gazete’de
yayımlanmıştır. Sözleşmede yer verilen çekince: “Türkiye Cumhuriyeti,
Sözleşme’nin 27 nci maddesini, Türkiye Cumhuriyeti Anayasası ve 24 Temmuz 1923
tarihli Lozan Barış Andlaşması ve Ek’lerinin ilgili hükümlerine ve usullerine
göre uygulama hakkını saklı tutar.” şeklindedir.)
11.2) Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesinin (AİHS) düşünce,
vicdan ve din özgürlüğünü düzenleyen 9 uncu maddesinin bir numaralı fıkrasında;
herkes düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne sahiptir; bu hak, din veya inanç
değiştirme özgürlüğü ile tek başına veya topluca, kamuya açık veya kapalı
ibadet, öğretim, uygulama ve ayin yapmak suretiyle dinini veya inancını
açıklama özgürlüğünü de içerir, düzenlemesine yer verilmiştir.
11.3) Lozan Antlaşmasının Azınlıkların Korunması başlıklı
bölümünün 37 nci maddesinde, “Türkiye, 38 nci Maddeden 44 ncü Maddeye kadar
olan Maddelerin kapsadığı hükümlerin temel yasalar olarak tanınmasını ve hiç
bir kanunun, hiç bir yönetmeliğin (tüzüğün) ve hiç bir resmî işlemin bu
hükümlere aykırı ya da bunlarla çelişir olmamasını ve hiç bir kanun, hiç bir
yönetmelik (tüzük) ve hiç bir resmî işlemin söz konusu hükümlerden üstün
sayılmamasını yükümlenir.”1 hükmüne yer verildikten sonra, 39 uncu maddesinde
Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının Müslümanların
yararlandıkları aynı medeni haklardan yararlanacakları, Türkiye'de oturan
herkesin din ayrımı gözetilmeksizin kanun önünde eşit olacağı, 40 ncı
maddesinde Müslüman olmayan azınlıklara mensup Türk uyruklarının öteki Türk
uyruklarıyla aynı işlemlerden ve aynı güvencelerden yararlanacakları,
özellikle, giderlerini kendileri ödemek üzere, her türlü hayır kurumlarıyla,
dinsel ve sosyal kurumlar, her türlü okullar ve buna benzer öğretim ve eğitim
kurumları kurmak, yönetmek, denetlemek ve buralarda kendi dillerini serbestçe
kullanmak ve dinsel ayinlerini serbestçe yapmak konularında eşit hakka sahip
olacakları, 41 nci maddesinin ikinci fıkrasında, müslüman-olmayan azınlıklara
mensup Türk uyruklarının önemli bir oranda bulundukları il ve ilçelerde, söz
konusu azınlıklar, devlet bütçesi, belediye bütçesi ya da öteki bütçelerce,
eğitim, din ya da hayır işlerine genel gelirlerden sağlanabilecek paralardan
yararlanmaya ve pay ayrılmasına hak gözetirliğe uygun ölçülerde katılacakları
aynı maddenin üçüncü fıkrasında ise bu paraların, ilgili kurumların yetkili
temsilcilerine teslim edileceği, belirtilmiştir.
11.4) Anayasa’nın 90 ıncı maddesini beşinci fıkrasında;
usulüne göre yürürlüğe konulmuş milletlerarası andlaşmalar kanun hükmünde
olduğu, bunlar hakkında Anayasaya aykırılık iddiası ile Anayasa Mahkemesine
başvurulamayacağı (Ek: 7.5.2004-5170/7 md.) usulüne göre yürürlüğe konulmuş
temel hak ve özgürlüklere ilişkin milletlerarası andlaşmalarla kanunların aynı
konuda farklı hükümler içermesi nedeniyle çıkabilecek uyuşmazlıklarda
milletlerarası andlaşma hükümleri esas alınacağı, kuralı belirtilmiştir.
11.5) Anayasa’nın 5 inci maddesine göre, Devletin, temel
amaç ve görevleri arasında; kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk
devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak olduğu, Anayasa’nın 24
üncü maddesinde ise herkesin, vicdan, dinî inanç ve kanaat hürriyetine sahip
olduğu belirtilmiştir.
11.6) Anayasa’nın 10 uncu maddesinde; herkesin, dil, ırk,
renk, cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri
sebeplerle ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğu, hiçbir kişiye,
aileye, zümreye veya sınıfa imtiyaz tanınamayacağı ayrıca, Devlet organları ve
idare makamların bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorunda olduklarına ilişkin, kurallara yer verilmiştir.
11.7) Anayasa’nın 128 inci maddesinde; Devletin, kamu
iktisadi teşebbüsleri ve diğer kamu tüzel kişilerinin genel idare esaslarına
göre yürütmekle yükümlü oldukları kamu hizmetlerinin gerektirdiği asli ve
sürekli görevlerin memurlar ve diğer kamu görevlileri eliyle görüleceği;
memurların ve diğer kamu görevlilerinin nitelikleri, atanmaları, görev ve
yetkileri, hakları ve yükümlülükleri, aylık ve ödenekleri ve diğer özlük
işlerinin kanunla düzenleneceği ancak, mali ve sosyal haklara ilişkin toplu sözleşme
hükümlerinin saklı olduğu düzenlenmiştir.
11.8) 657 sayılı Devlet Memurları Kanununun 147 nci
maddesinde aylık deyimi “Bu Kanuna tabi kurumlarda görevlendirilen memurlara
hizmetlerinin karşılığında, kadroya dayanılarak ay itibarıyla ödenen parayı” ifade
eder şeklinde tanımlanmıştır. Aynı Kanunun 33 üncü maddesinde kadrosuz memur
çalıştırılmayacağı, 190 sayılı Genel Kadro ve Usulü Hakkında Kanun Hükmünde
Kararnamenin 10 uncu maddesinde de bu Kanun Hükmünde Kararnameye ekli
cetvellerde yer almayan kadro unvanlarının kullanılamayacağı hüküm altına
alınmıştır.
11.9) 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol Kanununun
“Bütçelerden Yardım Yapılması” başlıklı 29 uncu maddesinde; “ Gerçek veya tüzel
kişilere kanuni dayanağı olmadan kamu kaynağı kullandırılamaz, yardımda
bulunulamaz veya menfaat sağlanamaz. Ancak, genel yönetim kapsamındaki kamu
idarelerinin bütçelerinde öngörülmüş olmak kaydıyla; kamu yararı gözetilerek
dernek, vakıf, birlik, kurum, kuruluş, sandık ve benzeri teşekküllere yardım
yapılabilir. Bu yardımların yapılması, kullanılması, izlenmesi, denetlenmesi ve
kamuoyuna açıklanmasına ilişkin esas ve usuller Maliye Bakanlığınca
hazırlanarak Bakanlar Kurulunca çıkarılacak yönetmelikle belirlenir.” hükmü yer
almaktadır.
11.10) 5018 sayılı Kamu Mali Yönetimi ve Kontrol
Kanununun 29 uncu maddesine göre, Bakanlar Kurulu’nca çıkarılan; Dernek, Vakıf,
Birlik, Kurum, Kuruluş, Sandık ve Benzeri Teşekküllere Genel Yönetim
Kapsamındaki Kamu İdarelerinin Bütçelerinden Yardım Yapılması Hakkında
Yönetmeliğin “Yardım Yapılabilme Şartları” başlıklı 5 inci maddesinde;
“İdarelerce teşekküllere yardım yapılabilmesi için;
a) İdare bütçesinde bu amaçla ödenek tefrik edilmiş
olması,
b) Yardımlarda kamu yararı gözetilmesi, yardımların
öncelikle toplumun ihtiyaç ve sorunlarına çözüm sağlaması ile toplumsal
gelişmeye katkıda bulunulmasına yönelik olması,
c) Teşekkülün, yardımı yapacak idarenin görev alanına
giren konularda faaliyet göstermesi,
ç) Teşekkül ile yardım yapacak idare arasında protokol
yapılması,
d) Teşekkülün, 5072 sayılı Dernek ve Vakıfların Kamu
Kurum ve Kuruluşları ile İlişkilerine
Dair Kanun kapsamındaki dernek ve vakıflardan olmaması,
e) Teşekkülün, Anayasa ve kanunlarla yasaklanmış
faaliyetlerde bulunmamış olması, f) Teşekkülün, üyelerine veya ortaklarına
kazanç paylaşımı veya kâr dağıtımı amacının bulunmaması, gerekir.”
açıklamalarına
yer verilmiştir.
11.11) 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 3 üncü maddesine
göre cemaat vakıfları; “Vakfiyeleri olup olmadığına bakılmaksızın 2762 sayılı
Vakıflar Kanunu gereğince tüzel kişilik kazanmış, mensupları Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşı olan Türkiye’deki gayrimüslim cemaatlere ait vakıflar”
olarak tanımlanmıştır. Bu vakıfların, 5737 sayılı Vakıflar Kanununun 4 üncü
maddesine göre özel hukuk tüzel kişiliğine sahip olduğu, aynı Kanunun 6 ncı
maddesine göre de yöneticilerinin, mensuplarınca kendi aralarından seçileceği
hüküm altına alınmıştır.
11.12) Anayasa’nın 136 ncı maddesinde, Diyanet İşleri
Başkanlığı, “laiklik ilkesi doğrultusunda” özel kanununda gösterilen görevleri
yerine getirmek üzere, genel idare içinde yer alan bir anayasal kurum olarak
tanımlamıştır.
11.13) 1965 tarihli 633 sayılı Kanun’un 1 nci maddesi
uyarınca, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın amacı, “İslam Dininin inançları, ibadet
ve ahlak esasları ile ilgili işleri yürütmek, din konusunda toplumu aydınlatmak
ve ibadet yerlerini yönetmek” olarak belirlenmiştir.
B. Şikâyet Konusuna İlişkin Uygulamalar
12) AİHM’in 25 Mayıs 1993 tarihli Kokkinakis –
Yunanistan, kararında; AİHS’nin 9 uncu maddesinde hüküm altına alınan, düşünce,
vicdan ve din özgürlüğünün Sözleşme’nin anlamı dâhilinde “demokratik bir
toplumun” temellerinden birini oluşturduğu bununla birlikte, demokratik bir
toplumun olmazsa olmaz unsurlarından ve yüzyıllar içerisinde çok büyük bedeller
ödenerek kazanılan bir değer olan çoğulculuğun da bu özgürlüğe dayandığı, ifade
edilmiştir.
12.1) AİHM, Avrupa Konseyi’ne üye olan bütün üye devletlerde
geçerli olabilecek ortak bir din anlayışı belirlemenin mümkün olmadığını, bu
konu üzerindeki görüşlerin büyük değişkenlik gösterebileceğini, (AİHM’nin 20
Eylül 1994 tarihli, Otto-Preminger-Institut . /. Avusturya davasındaki kararı,
Başvuru no. 13470/87, Seri A, 295-A, par. 50.) Bu nedenle din-devlet
ilişkilerine dair bir tartışmanın varlığı durumunda ulusal karar verme
organlarının rolüne özel önem verilmesi gerektiğinin de altını çizmektedir.
(AİHM’nin 10 Kasım 2005 tarihli, Leyla Şahin . /. Türkiye davasındaki kararı,
Başvuru no. 44774/98, Hükümler ve Kararlar Raporları 2005-XI, par. 109.)2
12.2) Bununla birlikte AİHM, pek çok kararında Sözleşme
mekanizmasının rolünün temel olarak ikincil olduğunu, belirtmiştir. 8 Temmuz
2003 tarihli Hatton ve Diğerleri - Birleşik Krallık davasında “Mahkeme,
Sözleşmenin esas olan ikincil rolünü yinelemektedir. Ulusal makamlar doğrudan
demokratik meşruiyete sahiptir ve ... yerel ihtiyaç ve şartları uluslararası
bir mahkemeden daha iyi tespit edebilmektedirler. Demokratik toplumdaki
görüşlerin makul olarak geniş bir şekilde değişiklik gösterebildiği genel kural
konusunda ulusal kural koyucularının rolüne özel bir ağırlık
verilmelidir.(par.97)3 ” şeklinde karar vermiştir. 12.3) Diğer taraftan AİHM,
devletin yapacağı düzenlemelerdeki takdir hakkı ile ilgili olarak 15 Ocak 2013
tarihli Eweıda ve Diğerleri - Birleşik Krallık davasında “Devletin Sözleşme
kapsamındaki pozitif ve negatif yükümlülükleri arasındaki sınır kesin olmasa
da, geçerli ilkeler yine de benzerlik arz etmektedir. Her iki bağlamda da,
bireyin çıkarlarıyla genel anlamda toplumun çıkarları arasında gözetilmesi
gereken denge adil olmalı ve her hal ve karda Devletin takdirine de tabi
olmalıdır. (bkz. Palomo Sanchez ve Diğerleri, yukarıda atıfta bulunulan, paragraf
62). (par.84)” yönünde görüş bildirmiştir.
12.4) Anayasa Mahkemesi’nin, 20.9.2012 tarih ve
E.2012/65, K.2012/128 sayılı Kararında; “…Diğer yandan, Türkiye Cumhuriyeti
Devletinin kuruluşu öncesine giden bazı toplumsal ve siyasal olayların azınlık
dinlerinin mensuplarına özgü hukuki düzenlemeleri beraberinde getirdiği de bir
gerçektir. Dolayısıyla, dava konusu kuralın diğer dinlerin mensupları aleyhine
bir eşitsizliğe neden olup olmadığını incelerken, sistematik yorum gereği hukuk
düzenini bir bütün olarak ele almak, konuyu mevzuattaki diğer hükümlerle
birlikte değerlendirmek gerekecektir.
Türkiye Cumhuriyeti Devletinin kurucu belgelerinden olan
Lozan Antlaşması, azınlıkların haklarını düzenleyen en önemli hukuki
metinlerden biridir. Antlaşmanın “Azınlıkların Korunması” başlıklı üçüncü
faslında (m.37-44), Türkiye'de yaşayan gayrimüslim azınlıkların hukuku
düzenlenmektedir. Antlaşma'nın 37. maddesine göre, “Türkiye, 38'den 44'e kadar
olan Maddelerde musarrah ahkâmın kavanini asliye şeklinde tanınmasını ve hiç
bir kanun, hiç bir nizam ve hiç bir muamelei resmiyenin bu ahkâma münafi veya
muarız olmamasını ve hiç bir kanun, hiç bir nizam ve hiç bir muamelei
resmiyenin ahkâmı mezkûreye ihrazı tefevvuk etmemesini taahhüt eder.” Böylece,
Türk hukukunun ayrıcalıklı bir parçası haline gelen Lozan Antlaşması'nın
Anayasa'nın 90. maddesi kapsamında kanun hükmünde olduğu açıktır. Nitekim
Türkiye Cumhuriyeti Hükümeti, AİHM önündeki bir davada yaptığı savunmada, Lozan
Antlaşması gereğince, Musevi ve Hıristiyan öğrencilerin zorunlu din kültürü ve
ahlak bilgisi derslerinden muaf tutulduğunu bildirmiştir. (H. ve E. Z./TÜRKİYE,
par.44).” açıklamalarına yer verilmiştir.
12.5) Anayasa Mahkemesi’nin 05/07/1989 tarih ve E.1989/1,
K. 1989/12 sayılı Kararında; “ Türkiye için lâiklik anlayışı, tarihsel gelişimi
nedeniyle özellik taşımakta, Anayasa ile benimsenen yapısıyla, batıdan ayrı
biçimde ele alınsa da, özenle korunması zorunlu bir ilke olarak
yaşatılmaktadır...1961 Anayasası'nın 153. maddesi, 1982 Anayasası'na 174. madde
olarak, olduğu gibi alınmış, ayrıca 1982 Anayasası'nın Başlangıcıyla kimi
maddelerinde gereklerine açıkça yer verilerek lâiklik anlayışı benimsenmiştir.
Bu nedenle, Anayasa Mahkemesi'nin lâiklik konusunda 1961
Anayasası dönemindeki tüm yargıları günümüzde de
geçerlidir. Bu kararlara göre:
a) Dinin devlet işlerinde etkili ve egemen olmaması,
b)Dinin, bireyin manevî yaşamına ilişkin olan dini inanç
bölümünde, aralarında ayrım gözetilmeksizin, sınırsız bir özgürlük tanınarak
dinlerin anayasal güvence altına alınması,
c) Dinin, bireyin
manevî yaşamını aşarak toplumsal yaşamı etkileyen eylem ve davranışlara ilişkin
bölümlerinde, kamu düzenini, güvenliğini ve yararını korumak amacıyla
sınırlamalar yapılması ve dinin kötüye kullanılmasının ve sömürülmesinin yasaklanması,
ç) Kamu düzeninin ve haklarının koruyucusu sıfatıyla,
dinsel hak ve özgürlükler konusunda devlete denetim, yetkisi tanınması, lâiklik
ilkesinin gereği olarak anlaşılmaktadır. Modern devlet, değişik din ve
mezheplere inananlara, bunlara ilişkin kuruluşlara yapısı içinde yer vermekte,
bireyler arasında inançlarına göre ayrım gözetmemektedir. Herkes dinini
seçmekte, inançlarını açıklamakta, tanınmış olan din ve vicdan özgürlüğü
sınırları içerisinde serbesttir. Lâik bir toplumda bireyin istediği dine ve
inanca sahip olması, yasa koyucunun her türlü etki ve el atmasının dışındadır.
Devletin dinlerden birini tercih fikri, ayrı dinlere bağlı yurttaşların yasa
önünde eşitliğine de aykırı düşer.” açıklamalarına yer verilmiştir.
12.6) 657 sayılı Kanun’da din hizmetleri sınıfının yer
almasının Anayasaya aykırı olduğu öne sürülerek 1327 sayılı Kanun’un din
hizmetleri ile ilgili kısmın iptali istemi ile açılan davaya ilişkin Anayasa
Mahkemesi’nin, 21.10.1971 tarihli E.1970/53, K.1971/76, sayılı Kararında;
“ Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa'da yer almasının
ve mensuplarının memur niteliğinde sayılmasının, yukarıdaki bölümlerde
açıklandığı üzere birçok tarihi nedenlerin, gerçeklerin ve ülke koşullariyle
gereksinmelerinin doğurduğu bir zorunluk sonucu olduğundan kuşku yoktur.
Anayasanın 154. maddesinin gerekçesinde (Dinî inanç ve kanaat hürriyetini,
temel hak ve hürriyetler arasında ilân eden, ibadet ve dinî törenlerin
serbestisini teminat altına alan Anayasa'da sosyal bir müessese olarak dinin
taşıdığı önem bakımından, Diyanet işleri Başkanlığının bugüne kadar olduğu gibi
genel idare içinde yer alması tabiî ve zarurî görülmüştür. Bu sebeple tasarının
ek 2. maddesinde sevkedilen hüküm, Diyanet İşleri Başkanlığının özel
kanunundaki görevleri yerine getireceği esasını muhafaza etmektedir)
denilmektedir.
Gerçekten, Diyanet İşleri Başkanlığının Anayasa'da yer
almasının nedenleri Anayasamızda kabul edilen lâiklik düzen ve esaslarından ve
bir Anayasa hükmü olan 154. maddedeki, Diyanet İşleri Başkanlığının özel kanununda
gösterilen görevleri yerine getireceği yolundaki ibareden de
anlaşılmaktadır."
açıklamalarına yer verilmiş ve dava konusu hükümle din
hizmetleri sınıfının kurulmuş olmasının Anayasa'daki nitelikleri açıklanan
laiklik ilkesine ve Anayasa'ya aykırı olmadığına karar verilmiştir.
12.7) Anayasa Mahkemesi’nin 04.11.1986 tarih ve
E.1986/11, K. 1986/26 sayılı Kararında; “ …Farklı dini inançlara sahip olanlar
ya da herhangi bir inanca sahip olmayanlar laik devletin koruması altındadır.
Nitekim Anayasa’nın 2. maddesinin gerekçesinde yapılan tanıma göre, “Hiçbir
zaman dinsizlik anlamına gelmeyen lâiklik, her ferdin istediği inanca, mezhebe
sahip olabilmesi, ibadetini yapabilmesi ve dinî inançlarından dolayı diğer
vatandaşlardan farklı bir muameleye tâbi kılınmaması anlamına gelir.” Devlet,
din ve vicdan özgürlüğünün gerçekleşebileceği ortamı hazırlamak için gerekli
önlemleri almak zorundadır.
Bu anlamda laiklik, devlete negatif ve pozitif
yükümlülükler yüklemektedir. Negatif yükümlülük, devletin bir dini ya da inancı
resmî olarak benimsememesini ve bireylerin din ve vicdan hürriyetine zorunlu
nedenler olmadıkça müdahale etmemesini gerektirmektedir. Pozitif yükümlülük ise
devletin, din ve vicdan hürriyetinin önündeki engelleri kaldırması, kişilerin
inandıkları gibi yaşayabileceği uygun bir ortamı ve bunun için gerekli
imkânları sağlaması ödevini beraberinde getirmektedir.
Laikliğin devlete yüklediği pozitif yükümlülüğün kaynağı,
Anayasa’nın 5. ve 24. maddeleridir. Anayasa’nın 5. maddesine göre, Devletin,
temel amaç ve görevlerinden biri “kişinin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal
hukuk devleti ve adalet ilkeleriyle bağdaşmayacak surette sınırlayan siyasal,
ekonomik ve sosyal engelleri kaldırmaya, insanın maddî ve manevî varlığının
gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmaktır.” hususları
belirtilmiştir.
12.8) Anayasa Mahkemesi’nin 21/10/1986 tarih ve
E.1986/16, K. 1986/25 sayılı Kararında; “Anayasa'nın 10. maddesinde yer alan
eşitlik kavramıyla kanun önünde eşitlik yani hukuki eşitlik kastedilmiştir. Bu
ilkeyle bir tek kişiye veya kimi topluluklara, aynı durumda bulunan
yurttaşlardan daha çok veya daha geniş hak ve yetkiler tanımak yoluyla kanun
karşısında eşitlik ilkesinin çiğnenmesi yasaklanmaktadır… Anayasadaki eşitlik
ilkesinin amacının, aynı durumda bulunan kişilerin yasalarca aynı işleme bağlı
tutulmasını sağlamak ve yurttaşlara, yasa karşısında dil, ırk, cinsiyet,
siyasal düşünce, felsefî inanç, din ve mezhep ve benzeri sebeplerle ayırımlı
davranılmasını önlemek olduğu Anayasa Mahkemesi'nin çeşitli kararlarında
vurgulanmıştır. ” açıklamalarına yer verilmiştir.
12.9) Davacının sorumlusu olduğu kilisenin bedelsiz su
kullanım hakkından yararlandırılması isteminin zımnen reddine ilişkin işlemin
iptali istemiyle açılan davada; ASKİ Tarifeler Yönetmeliğinde bedelsiz su
kullanımı hakkından yararlanacak bir abone türü belirlenmediğine ve davacının
sorumlusu olduğu kilise konut abonesi kapsamında değerlendirildiğine göre
işlemde Anayasanın eşitlik ilkesine ve mevzuata aykırı bir yön bulunmadığı
gerekçesiyle davayı reddeden Ankara 7. İdare Mahkemesinin 26.2.2004 gün ve
E:2002/1867, K:2004/344 sayılı kararının; ayrımcılık yapıldığı öne sürülerek,
2577 sayılı Yasanın 49. maddesi uyarınca temyizen incelenerek bozulması
istemini görüşen Danıştay 8. Dairesi’nin, 22.2.2005 tarih ve E. 2004/4350, K.
2005/809 sayılı kararında;
" Davacının sorumlusu olduğu Protestan Kilisesinin,
anılan meclis kararında belirtilen dini yerlerden olduğunda kuşku bulunmadığı,
kararda sayılan ibadet ve dini eğitim yerleri dışında bir başka dine ve inanca
mensup ibadethanelerin sayılmamış olması kararın belirli bir dine mensup
ibadethaneler için alınmış özel bir karar olduğu anlamına gelmeyeceği, zira
belde sakinlerinin mahalli mahiyette müşterek ve medeni ihtiyaçlarını tanzim ve
tesviye ile mükellef olan belediyenin hizmet sunumunda dinsel farklılık
gözetmesi düşünülemeyeceği,
Bu durumda, davacının sorumlu olduğu Protestan
Kilisesinin, yukarıda anılan belediye meclisi kararı kapsamında olan dini
yerlerden olması nedeniyle bedelsiz su kullanım hakkından yararlandırılması
gerekirken, aksi yönde tesis edilen işlemde eşitlik ve hakkaniyet kurallarına uyarlık
bulunmadığından, işlemin iptali istemiyle açılan davanın reddi yolundaki İdare
Mahkemesi kararında isabet görülmediği,"
yönünde karar verilmiştir.
C. Kamu Denetçisi Mehmet ELKATMIŞ’ın Kamu Başdenetçisi’ne
Önerisi
13) Kamu Denetçisi tarafından ; maaş adı altında kamu
kaynağından herhangi bir ödeme yapılabilmesi için ilgili kişilerin bir kadro
ile bağlantısının olması ve bu kadroya ilişkin yapılacak mali ve sosyal
hakların kanunla düzenlenmesinin gerektiği ayrıca, kiliselerde görevli din
adamlarına ilişkin 190 sayılı Kanun Hükmünde Kararnameye ekli cetvellerde
herhangi bir kadro unvanının düzenlenmediği bu bağlamda kilisede görev yapan
din adamlarının kamu görevlisi sayılmasının mümkün bulunmadığı, bu yönde de bir
talebin olmadığı diğer taraftan, Kararın 10.10 no.lu paragrafında belirtilen
Türkiye Ermenileri Patrikliği Patrik Genel Vekili Başpiskopos A. imzalı yazıda;
“Yukarıda arz edilmiş bulunan hususları göz önünde bulunduran Ruhani Meclis
Üyeleri, cemaatin kendi din adamının maaşını karşılaması ile ilgili kadım
geleneği sürdürmeyi uygun bulmuştur.” yönünde yapılan açıklamaları dikkate
alınarak yapılan değerlendirmeler neticesinde ; kilisede görev yapan din
adamlarının kamu görevlisi statüsüne dahil edecek işlemlerin yapılan işin
niteliği ve mevcut kamu personel rejimi dikkate alındığında yeni yasal
düzenlemeler yapılmaksızın yerine getirilmesinin mümkün olmadığı sonucuna
varıldığı ve şikayetin reddi gerektiği yönünde öneride bulunulmuştur.
D. Hukuka ve Hakkaniyete Uygunluk Yönünden Değerlendirme
14) Şikayet konusu olay kararın 3, 4 ve 5 no.lu
paragraflarında açıklandığı üzere; .. Kilisesi Vakfı’nın başkanı olan
şikâyetçinin, kiliselerinin yıllık geliri dikkate alındığında ücretli din
görevlisi çalıştırmalarının imkânsız hale geldiğinden bahisle, kiliselerinde
görevlendirdikleri din adamının maaşının Diyanet İşleri Başkanlığı tarafından
karşılanması talebinin, adı geçen Başkanlık tarafından reddedilmesine
ilişkindir.
14.1) Şikayetçinin talebi göz önüne alındığında,
uyuşmazlık konusu olay öncelikle laiklik ve düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
ilkeleri kapsamında değerlendirilecektir.
14.2) Bilindiği üzere, lâiklik anlayışı pozitif bir hukuk
kuralı olarak Anayasa hukukumuza 1924 tarihli Teşkilatı Esasiye Kanunu’nun,
Cumhuriyetin niteliklerini belirleyen 2 nci maddesinde 5/2/1937 tarihinde ve
3115 sayılı Kanun ile yapılan değişiklikle girmiştir.4 Laiklik kavramı ise
Anayasa'nın başlangıcı ile 2., 13., 14., 68., 81., 103., 136. ve 174.
maddelerinde yer alırken bu maddelerde laiklik, devletin dini inançlar
karşısındaki konumunu belirleyen siyasal bir ilke olarak düzenlenmiştir.5
14.3) Anayasa, resmî bir dine yer vermemekle birlikte,
çoğunluk dininin mensuplarının inanç, ibadet ve eğitim gibi ihtiyaçlarını
karşılamaya yönelik resmî mekanizmalar öngörmüştür. Anayasa'nın 136 ncı
maddesi, Diyanet İşleri Başkanlığını “laiklik ilkesi doğrultusunda” özel
kanununda gösterilen görevleri yerine getirmek üzere, genel idare içinde yer
alan bir anayasal kurum olarak tanımlamıştır.6
14.4) Laikliğin genel tanımının devletin vatandaşlarıyla
olan ilişkilerinde inançlara göre ayrım yapmaması, yönetimde ise
vatandaşlarının mensubu olduğu dinler ve inançlar karşısında tarafsız olması
şeklinde yapılması, laiklik ilkesinin uygulanması aşamasında vatandaşlar
arasında eşitliğin ve tarafsızlığın hangi ölçüde sağlanabileceği hususunda
tartışmalara ve herkes tarafından kabul edilebilecek bir tanımlamanın
yapılamamasına neden olmaktadır.
14.5) Bununla birlikte laiklik ilkesinin; devletlerin,
vatandaşlarının mensubu olduğu din veya inançlar ile birlikte, zamanın
getirdiği toplumsal gereklikler ve bunlara bağlı olarak şekillenen siyasal
tercihlere göre yorumlanması/uygulanması, devletlerin lâiklik ilkesi
anlayışlarını etkilemekte ve birbirlerinden farklılaşmasına neden olmaktadır.
14.6) Anayasa Mahkemesi'nin, Kararın 12.5 no.lu
paragrafında değinilen kararında ; laiklik ilkesinin uygulanmasına ilişkin
olarak, “Türkiye'de lâiklik ilkesinin uygulanması, rejimleri değişik kimi
batılı ülkelerdeki lâiklik uygulamalarından farklıdır. Lâiklik ilkesinin, her
ülkenin içinde bulunduğu koşullarla her dinin özelliklerinden esinlenmesi, bu
koşullarla özellikler arasındaki uyum ya da uyumsuzlukların lâiklik anlayışına
da yansıyarak değişik nitelikleri ve uygulamaları ortaya çıkarması doğaldır.”
tespitine yer vermiştir.
14.7) Laiklik ilkesinin kabul edildiği devlet
sistemlerinin temelinde din, inanç ve ibadet hürriyetini tüm yurttaşlara,
aralarında ayrım gözetmeksizin eşit biçimde tanıyan ve taraf tutmayan bir
anlayışın olması esastır.
14.8) Bu bağlamda, din ve inanç hürriyeti, kamu düzenini
bozmadığı ve başkalarının inanç ve ibadet hürriyetini kısıtlamadığı sürece
kişinin mensubu olduğu dinin gereklerini yerine getirmek için; ibadet yerleri
açması, ibadetlerini özgürce bireysel veya topluca yerine getirmesi, dini
eğitim alması vb. taleplerinin din ve inanç hürriyeti kapsamında
değerlendirilmesi ve bu hakların güvence altına alınması gerekmektedir.
15) Diğer taraftan şikâyet konusu mezkur talebinin
mahiyeti gereği, konunun azınlık hakları kapsamında da değerlendirilmesi
gerekmektedir. Azınlık haklarının şekillenmesi konusunda günümüze kadar oldukça
uzun bir süreç izlenmiş, fakat bu süreç içinde bağlayıcı ve evrensel kabul
gören bir azınlık tanımı üzerinde uzlaşıya varılamamıştır. Günümüzde en çok
kabul gören azınlık tanımlaması Birleşmiş Milletler Ayırımcılığın Önlenmesi ve
Azınlıkların Korunması Alt Komisyonu Özel Raportörü F. tarafından önerilmiş
olan tanımdır. Buna göre azınlık, “Bir devletin geri kalan nüfusundan sayısal
olarak az olup, hakim olmayan durumda bulunan, -bu devletin uyruğu olan üyeleri
- etnik, dinsel ve dilsel nitelikleri bakımından nüfusun geri kalan bölümünden
farklılık gösteren, üstü örtülü de olsa kendi kültürünü, gelenekleri, dinini ve
dilini korumaya yönelmiş bir dayanışma hissi taşıyan grup” tur.
15.1) Azınlıklara mensup bireylerin haklarının korunması
ve geliştirilmesine yönelik hükümler; 1945 tarihli Birleşmiş Milletler Temel
Sözleşmesi, 1948 tarihli Evrensel İnsan Hakları Bildirgesinde, AGİT İnsani
Boyut Konferansı Kopenhag Toplantısı Belgesi gibi pek çok uluslararası
sözleşme, bildirge ve belgede yer almıştır.
15.2) Azınlık hakları korunması ilişkin olarak
Türkiye’nin dahil olduğu sistemler arasında Birleşmiş Milletler, Avrupa Konseyi
ve AGİT bulunmaktadır. Bu örgütler, siyasal taahhütleri hukuki statüye taşıma
çabaları ve azınlık haklarında standartlaşma amacını taşımaktadır. Azınlık
hakları açısında, BM, AGİT ve Avrupa Konseyi prensiplerini benimsemiş olan
Avrupa Birliği, Türkiye üzerine hazırlanan raporlarında, insan hakları başlığı
altında, Kopenhag siyasi kriterlerine uyum kapsamında, azınlık haklarındaki
durum ve gelişmeler üzerine değerlendirmelerde bulunmaktadır.
15.3) Avrupa Komisyonu 1998 yılından bu yana Türkiye
üzerine İlerleme Raporları hazırlamaktadır. 2013 Yılı İlerleme Raporunun “ 2.2
İnsan hakları ve azınlıkları korunması” başlıklı bölümünde9; Türkiye’nin insan
hakları mekanizmaları ve kurumlarının oluşturması konusunda iyi düzeyde
ilerleme kaydettiği, bununla birlikte, kurumların hâlâ etkililiklerini ve
tarafsızlıklarını kanıtlayacak bir performans ortaya koyması gerektiği,
15.4) Diğer taraftan, azınlık mensupları ve yetkili
makamlar arasındaki diyaloğun yoğunlaştırıldığı ve azınlıkların eğitim
alanındaki ve dini konulardaki sorunları dâhil olmak üzere çeşitli alanlarda
ilerlemeler kaydedildiği, Lozan Antlaşması uyarınca Türkiye tarafından tanınan
gayrimüslim azınlıklar dışında, Türk makamları azınlığa veya çoğunluğa ait
olmalarına bakmaksızın tüm Türk vatandaşlarını kanun önünde eşit haklara sahip
bireyler olarak kabul ettiği, ancak, tüm vatandaşlar için tam eşitlik öngören
bu yaklaşımın, Türkiye’yi Avrupa standartlarına uygun olarak belirli
vatandaşlara kimliklerini korumaları için etnik köken, din veya dil temelinde
belirli haklar vermekten alıkoymaması gerektiği, hususları belirtilmiştir.
15.5) Avrupa Komisyonu Türkiye 2014 Yılı İlerleme
Raporunun “ 2.2 İnsan hakları ve azınlıkları korunması” başlıklı bölümünde ;
düşünce, vicdan ve din özgürlüğü mevzuatında kapsamlı bir reforma ve bu mevzuatın
AİHM kararları, Avrupa Konseyi tavsiye kararları ve AB standartları
doğrultusunda uygulanmasına ihtiyaç duyulduğu ayrıca, hükümet ve azınlık
temsilcileri arasındaki diyalogun devam ettiği, yasal çerçevede değişiklik
olmadığı, hususları ifade edilmiştir.
15.6) Türkiye’de azınlıkların korunmasının genel
çerçevesini çizen temel düzenlemeler 24 Temmuz 1923 tarihli Lozan Barış
Andlaşması, 18 Ekim 1925 tarihli Türkiye Cumhuriyeti ile Bulgaristan Krallığı
Arasındaki Dostluk Andlaşması ve Türkiye Cumhuriyeti Anayasası’dır. Lozan Barış
Andlaşması’nın “Azınlıkların Korunması” başlıklı III. Bölümü (37-44. maddeler)
“gayrimüslim” esasına dayalı bir azınlık anlayışı benimsemiştir. Söz konusu
Andlaşma ve ekleri 23 Ağustos 1923 tarih ve 341-344 sayılı kanunlar ile iç
hukukun bir parçası haline getirilmiştir.11
15.7) Kararın 11.3 no.lu paragrafında belirtilen Lozan
Andlaşması’nın ilgili hükümleri ile Anayasanın 90 ncı maddesinin son fıkrası
birlikte değerlendirildiğinde ; Andlaşmanın azınlıklara ilişkin hükümlerinin,
temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası andlaşma niteliğinde olduğu ve
şikayet konusu ile ilgili yapılacak değerlendirmelerde bu hususun öncelikle
dikkate alınması gerektiği açıktır.
15.8) Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sında azınlık ifadesine
yer verilmemektedir. Anayasa’nın 66 ncı maddesinde; Türk Devletine vatandaşlık
bağı ile bağlı olan herkesin Türk olduğu hükmüne yer verilmiştir. Bu hükmün,
vatanı ve ulusuyla bir bütün olan Türkiye Cumhuriyeti’nde bireysel insan
hakları yönünden eşitliği sağlamak için getirilmiş, ulusu kuran herhangi bir
etnik gruba ayrıcalık tanınmasını önleyen birleştirici ve bütünleştirici bir
temel oluşturduğu, Türklüğün ırka dayalı bir anlam taşımadığı, her kökenden
gelen vatandaşların ulusal kimliği anlamına geldiği Anayasa Mahkemesi’nin
23/11/1993 tarih ve E.1993/1, K.1993/2 sayılı kararında belirtilmiştir.
15.9) Azınlık kavramının üzerinde anlaşmaya varılmış
evrensel bir tanımı bulunmamaktadır. Bu tanımsızlık azınlıkların korunması
konusunun siyasi alana taşınması, devletlerin egemenlik alanı içinde kalan
koruma olgusuna her devlet tarafından farklı anlamlar yüklenmesine, dolayısıyla
farklı uygulamaların gözlenmesine neden olmaktadır. Ülkemizde; gayrimüslim
vatandaşlara Lozan Andlaşması ile getirilen hakların tam olarak uygulanmadığı
yönünde yapılan eleştiriler ile birlikte gayrimüslimlerin, Türkiye Cumhuriyeti
vatandaşı olmaktan kaynaklanan haklarını elde etmelerinin önünde engellerin
olduğuna ilişkin görüşler, ifade edilmektedir.
15.10) Bununla birlikte, Türkiye’nin AB'ye katılım
sürecinde son yıllarda yapılan yasal düzenlemeler neticesinde cemaat
vakıflarının mülkiyet sorununun çözüme kavuşturulması yönünde önemli ve güçlü
adımlar atıldığı hususu ise kuşkusuzdur. Söz konusu düzenlemelere ilişkin
ayrıntılı bilgilere; Kopenhag siyasi kriterlerinin yerine getirilmesi için
mevzuat uyumlaştırma çalışmaları kapsamında gerçekleştirilen reformların en üst
düzeyde takip edilebilmesi ve reformların etkin bir şekilde uygulanmasını
sağlamak amacıyla 2003 yılı Eylül ayında kurulan Reform İzleme Grubu’nun 27.
toplantısı sonucu yayımlanan 11 Kasım 2012 tarihli basın bildirisinde yer
verilmiştir.
16) “Vatandaşlık, bireyi devlete bağlayan hukuki bir
bağdır. Bireyin, bir devleti oluşturan insan unsuruna hukuki bağlılığını ifade eder;
yani, devletin beşeri unsurunun bir üyesi olduğunu gösterir.”Bugünkü anlamıyla
modern devlet teorisinin bir ürünü olarak kabul edilen “vatandaşlık kavramı”,
19. yüzyılın sonları ve 20. yüzyılın başlarında dilimize girmiştir. Toplumsal
hayatımıza girdiği ilk günlerden beri “vatandaşlık”, devletle birey arasında
yasal düzeni oluşturan ve o yasal düzenden meşruiyetini alan bir kurum olarak
değerlendirilmiştir. Bunun sebebi, vatan ve yurt kavramlarının devlet ve birey
arasındaki ilişkinin vazgeçilmez bir ifadesi olmasıdır. Kavramın anlatmak
istediği vatandaşlığın devletle birey arasındaki yasal ilişkinin somut
göstergesi olduğudur.
Bu kapsamda devlet bireyin haklarını tanıyan, koruyan ve
güvence altına alan bir kurumdur.
16.1) Hukukumuzda bugün var olan modern vatandaşlık
kurumuna tarihsel açıdan bakıldığında, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığının
hukuki bir kurum olarak Anayasa’larımızda yer bulmuş olduğu tespit edilebilir;
kurumun temelleri ise Tanzimat döneminde modernleşme çabalarının ortaya çıkması
ile atılmış ve bu temeller aslında Osmanlı, devlet ve toplum yapısından
bağımsız olarak şekillenmemiştir. Gerçekten, Türk hukukunda vatandaşlık,
Osmanlı İmparatorluğu’ndaki tebaa statüsünden, Cumhuriyetle birlikte ulus-devletin
vatandaşlık anlayışına doğru gelişme göstermiştir.
16.2) Bilindiği üzere, Osmanlı Devleti’nde farklı inanç
gruplarına mensup kişiler bir arada yaşamışlardır. Bu farklı inanç gruplar
arasında gayrimüslim tebaa için zımmi terimi kullanılmıştır. Osmanlı Devleti’nde
zimmilere İslâm hukukunun yanında örfî hukuk da uygulanmıştır. Zaman zaman
zimmilerle ilgili çıkarılan fermanlar, büyük ölçüde İslâm hukukuna uygun
olmakla birlikte devlet idarecilerinin görüşlerini de yansıtmaktadır.19 Bu
husus Başbakanlık Devlet Arşivleri Genel Müdürlüğü Osmanlı Arşivi Daire
Başkanlığı tarafından hazırlanan “Gökkubbe Altında Birlikte Yaşamak”20 adlı
eserde yer verilen belgelerde görülmektedir.
- Sultan II. Mehmed (Fatih) dönemine ait belgede; “
Makamıma gelip yüz sürerek ellerinde mevcut olan Hz. Peygamber ve Hz. Ömer’den
bu yana Kudüs-i Şerif’teki Hz. İsa’nın doğduğu Beytüllahm Kilisesi, Kamame
Kilisesi vb. kutsal mekanlar ile ilgili sahip oldukları hak ve imtiyazları
yeniden talep eden Kudüs Rum Patriği Atnasyos ve ruhbanlarına aynı imtiyazları
verdim. Bunları kimse rencide etmesin. Kim ki bu hükmün feshini murad ederse
Allah’ın ve Resulünün hışmına uğrasın”
- Sultan III. Mustafa dönemine ait belgede; “Kudüs ve
çevresindeki Ermenilere, Hz. Ömer ve Melik Salahaddin (Eyyubi) zamanlarında
tanınan ayrıcalıklar gereği; kilise manastır ve ziyaretgahlarına müdahale
olunmayıp haklarının ellerinden alınmaması hususunda Yavuz Sultan Selim, Kanuni
Sultan Süleyman, Sultan I. Mahmud ve Sultan III. Osman tarafından fermanlar
sadır olduğundan, bölgedeki halkın ibadetlerini özgürce ve birbirini rahatsız
etmeden ifa etmeleri.”
- Sultan III. Selim Han dönemine ait belgede; “ Hassa
Bostancıbaşısı, sana emr-i hümayunum ulaşınca bilesin ki: İstanbul civarında
oturan Rum ve Ermenilerin evlilikleri esnasında resmi vergi ve harçlardan
başka, kanunlara aykırı yollardan akça talebiyle rencide edilmemelerine ve
fakir halkın himayesine dikkat etmeniz hususunda fermanım sadır olunmuştur.
Buyurdum ki; Emirime uyma konusunda son derece hassas ve dikkatli olasınız ve
aksine hareket etmekten sakınasınız.” - Sultan II. Abdülhamit Han dönemine ait
belgede; “Maddi sıkıntı içinde olduğunu Patrik efendiden öğrendiğimiz Ermeni
Katolik Patrikhane’sine gerekli yardım yapılsın.” aynı döneme ait bir başka
belgede; “ Darülaceze’de bulunan Museviler için sinagog yapılıncaya kadar bir
oda sinagog olarak düzenlendi. Hahamlar tarafından Tevrat okunarak açılış
yapıldı. Sinagoga bir haham, bir hademe ve bir aşçı tayin edildi. Musevilerin
özel günleri ve yiyecekleri hususunda da gerekli titizlik gösterildi.”
16.3) Günümüz ulus devletlerinin; toplumu oluşturan
farklı inanç grupları arasında ayrım gözetmeksizin hoşgörü ve saygı
çerçevesinde ilişkiler geliştirmesi, farklılıklar zenginlik olarak görmesi, her
grubun kimliğine saygı göstererek taleplerini değerlendirmesi bunun yanı sıra
haklarını güvence altına alması böylelikle, toplumu oluşturan tüm gruplar ve
bireyler arasında gerilimi azaltarak toplumsal istikrarın ve barışın
gözetilmesi hususunda önemli görevleri olduğu düşünülmektedir.
16.4) Türkiye Cumhuriyeti Anayasa’sının “Başlangıç”
kısmında; “ Her Türk vatandaşının bu Anayasadaki temel hak ve hürriyetlerden
eşitlik ve sosyal adalet gereklerince yararlanarak millî kültür, medeniyet ve
hukuk düzeni içinde onurlu bir hayat sürdürme ve maddî ve manevî varlığını bu
yönde geliştirme hak ve yetkisine doğuştan sahip olduğu”, 176 ncı maddesinde
de; Anayasanın dayandığı temel görüş ve ilkelerini belirten başlangıç kısmının,
Anayasa metnine dahil olduğu belirtilmiştir.
16.5) Ülkemizde yaşayan ve Lozan Andlaşması'na göre, din
bağı gözetilerek gayrimüslim olmalarından dolayı azınlık kabul edilen kişiler
Türk vatandaşıdırlar. Bu durumda, Anayasa'ya göre Türk vatandaşı olarak kabul
edilen gayrimüslim azınlığa mensup vatandaşların taleplerinin öncelikle ve esas
olarak, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmaktan kaynaklanan haklar kapsamında
değerlendirilmesi gerekmektedir.
17) Anayasa’nın 5 nci ve 10 uncu maddeleri ile AİHS 9
uncu maddesinde güvence altına alınan düşünce, vicdan ve din özgürlüğü hakları,
evrensel temel insan hakları arasındadır.
17.1) Anayasa’nın anılan maddelerinde; Devletin,
kişilerin temel hak ve hürriyetlerini, sosyal hukuk devleti ve adalet
ilkelerine aykırı olarak sınırlayan engelleri ortadan kaldırmak ve insanın maddi
ve manevi varlığının gelişmesi için gerekli şartları hazırlamaya çalışmak
hususunda görevli olduğuna, bununla birlikte herkesin, dil, ırk, renk,
cinsiyet, siyasî düşünce, felsefî inanç, din, mezhep ve benzeri sebeplerle
ayırım gözetilmeksizin kanun önünde eşit olduğuna ve Devlet organları ve idare
makamların bütün işlemlerinde kanun önünde eşitlik ilkesine uygun olarak
hareket etmek zorunda olduklarına ilişkin, kurallara yer verildiği
görülmektedir.
17.2) Yukarıda yer verilen kurallara ilişkin irade, Anayasa’nın
10 uncu maddesinin gerekçesinde şu şekilde ifade edilmiştir; “Madde,
demokrasinin üç vazgeçilmez ilkesinden birini teşkil etmektedir. İnsanın insan
olması dolayısıyla doğuştan bir değeri ve haysiyeti vardır. Bu onun tabii bir
hakkıdır. Bu hak dolayısıyla herhangi bir niteliğe veya ölçüye dayanılarak
insanlar arasında ayırım yapılamaz. İnsanlar arasında kanunların uygulanması
bakımından da hiçbir fark gözetilemez. İnsanlar arasındaki eşitliğin
temellerinden birini de böylece kanunlar önünde eşitlik ilkesi sağlar.
Komisyonumuz bu hakka saygı göstermenin Devlet organları ve idari makamlar için
de bir görev olduğunu belirtmektedir. Devletin organları ve idari makamları,
bütün işlemlerinde insanlar arasında ayırım yapmadan Devlet faaliyetlerini
yürütmek zorundadırlar.”
17.3) Hukuk devleti anlayışı Anayasa Mahkemesi’nin
11/10/1963 tarih ve 124/243 sayılı kararında şu şekilde ifade edilmiştir;
“Hukuk Devleti, insan haklarına saygı gösteren, bu hakları koruyucu, adil bir
hukuk düzeni kuran ve bunu devam ettirmeye kendini zorunlu sayan ve bütün
faaliyetlerinde hukuka ve Anayasaya uyan devlet demektir”
17.4) Düşünce, vicdan ve din özgürlüğü kişilerin insan
olmaktan dolayı sahip oldukları hak ve özgürlükleri kapsamında
değerlendirilmesi gereken doğal haklardır. Bu hakların tanınması, korunması,
geliştirilmesi ve saygı duyulması hukuk devleti olmanın bir gereğidir.
17.5) 13 Mayıs 2010 tarih ve 27580 sayılı Resmî Gazete’de
yayımlanan 2010/13 sayılı Başbakanlık Genelgesinde;
“Anayasamızın eşitlik ilkesi çerçevesinde; ülkemizde
yaşayan gayrimüslim azınlıklara mensup Türk vatandaşları, bütün Türkiye
Cumhuriyeti vatandaşları gibi, ayrılmaz parçası oldukları ulusal kültür ve
kimlik yanında, kendi kimlik ve kültürlerini yaşama ve yaşatma imkanına sahip
bulunmaktadırlar.
Bu vatandaşlarımızın Devlet önündeki iş ve işlemlerinde
kendilerine güçlük çıkarılmaması, haklarına halel getirilmemesi, ilgili mevzuat
gereği olduğu gibi, Devletimizin ve Türk ulusunun bir parçası olduklarının
kendilerine hissettirilmesi açısından da büyük önem taşımaktadır.” hususları
belirtilmiştir.
17.6) 02/01/2015 tarihinde Dolmabahçe’deki Başbakanlık
Ofisi’nde düzenlenen yemekte, gayrimüslim azınlık cemaatlerinin temsilcileriyle
bir araya gelen Türkiye Cumhuriyeti Başbakanı Ahmet DAVUTOĞLU yaptığı
konuşmasında;
“ ‘… Diğer taraftan da eşit vatandaşlık ilkesi bağlamında
da bu tablo önemlidir. Hiçbir zaman biz yurttaşlarımız arasında yurttaşlık
temel ilkesi etrafında bir fark gözetmedik. Gözetmeyiz’ diye konuştu,
Davutoğlu, ‘ Hangi dini, mezhebi, etnik temelden gelirse gelsin bütün
yurttaşlarımızın canı, malı, ırzı, aklı, namusu bizim için bütün dinlerde
azizdir. İslam geleneği içinde bütün o temel esaslara baktığımızda, insan
onurunun korunması, canının korunması aklın, neslin korunması, dinin korunması
bütün geleneklerin kabul ettiği evrensel ilkeler. Bu evrensel ilkeleri eşit
vatandaşlık kavramı etrafında modern, çağdaş bir devletin ana esaslarından biri
olarak bugün yaşatmaya büyük özen gösteriyoruz. ’ ”22 açıklamalarında
bulunmuştur.
18) Yukarıda açıklanan gerekçeler, verilen görüşler,
yüksek mahkeme kararları bilgi, belge ve tüm dosya kapsamı birlikte
değerlendirildiğinde;
18.1) Kararın “A. İlgili Mevzuat” başlıklı bölümünde yer
verilen yasal düzenlemeler birlikte dikkate alındığında şikayetçinin mezkur
talebinin karşılanması hususunda; mümkün olması halinde meri mevzuatın
işlerliğinin sağlanması, bunun mümkün bulunmaması durumunda ise makul sürede
mevzuat değişikliği yapılmasının uygun olacağı değerlendirilmiştir.
18.2) Bununla birlikte gayrimüslim azınlık cemaatlerine
mensup din adamlarının meri mevzuat çerçevesinde kamu personel sistemi içinde
yer almadıkları, mezkûr şikâyet başvurusunda da kilisede görevli din adamının
açık bir şekilde kamu personel sistemine dâhil olması yönünde bir talebin
bulunmadığı anlaşılmıştır.
18.3) Diğer taraftan, Lozan Andlaşması'nın “Azınlıkların
Korunması” başlıklı üçüncü kısmında yer alan maddelerde öngörülen hususlar ile
Anayasa ve ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşmeler ve antlaşmalar
kapsamında; mezkûr talebin karşılanması için üst normlarda gerekli hukuki
düzenlemelerin mevcut olduğu, düşünülmektedir.
18.4) Bilindiği üzere Anayasa’da resmî bir dine yer
vermemekle birlikte, çoğunluk dininin mensuplarının inanç, ibadet ve eğitim
gibi ihtiyaçlarını karşılamaya yönelik resmî mekanizmalar öngörmüştür. Söz
konusu mekanizmalara ilişkin yasal mevzuat Kararın 11.12 ve 11.13 no.lu
paragraflarında belirtilmiştir. Hemen her ülkenin din eğitim ve öğretimi, hâkim
dine belli bir ağırlık vermekte, diğer dinler karşısında çoğunluk dininin
mensuplarına bazı öncelikler tanımaktadır. AİHM de objektif ve gerekli olduğu
takdirde bu farklı muamelenin Sözleşme’ye aykırılık teşkil etmeyeceğini
belirtmiştir.23
18.5) Anayasa'nın 2 nci maddesinde belirtilen hukuk
devleti, eylem ve işlemleri hukuka uygun, insan haklarına dayanan, bu hak ve özgürlükleri
koruyup güçlendiren, her alanda adaletli bir hukuk düzeni kurup bunu
geliştirerek sürdüren, hukuk güvenliğini sağlayan, bütün etkinliklerinde hukuka
ve Anayasa'ya uyan, işlem ve eylemleri bağımsız yargı denetimine bağlı olan
devlettir. Kanunların kamu yararının sağlanması amacına yönelik olması, genel,
objektif, adil kurallar içermesi ve hakkaniyet ölçütlerini gözetmesi hukuk
devleti olmanın gereğidir.24
18.6) AİHM ve Anayasa Mahkemesi’nin içtihatlarına göre
eşitlik: eşit durumlara eşit biçimde, eşit olmayan durumlara ise farklı muamele
edilmesidir. Eşitlik ilkesine aykırılıktan söz edilebilmesi için bir kanunun
aynı hukuksal durumda olanlar arasında bir ayırım veya ayrıcalık oluşturması
gerekmektedir. Kanun önünde eşitlik, herkesin her yönden aynı kurallara bağlı
tutulacağı anlamına gelmez. Durumlarındaki özellikler, kimi kişiler ya da
topluluklar için değişik kuralları ve uygulamaları gerektirebilir.
18.7) Toplumu oluşturan birey grupları veya
kategorilerinin bazı yönlerden zayıf olduğu alanların varlığı, toplumun
geneline kıyasla birtakım fiili eşitsizliklere sebebiyet verdiği tespit
edildiğinde, devletin eşitliği sağlamak adına bazı tedbirler alması sosyal
hukuk devleti olmanın bir gereği olarak kabul edilmelidir.
18.8) Şikâyetçinin başkanlığını yürüttüğü vakıf
kilisesinde görevlendirilen din adamının maaşının Diyanet İşleri Başkanlığı
tarafından karşılanması talebinin, demokratik toplumun ayrılmaz unsurları olan
kanun önünde eşitlik, çoğulculuk ve hoşgörü kavramları kapsamında değerlendirilmesi
gerekmektedir.
18.9) Sonuç olarak, şikâyetçinin mezkur talebinin reddine
ilişkin idari işlemin, ülkemizin taraf olduğu uluslararası sözleşme ve
antlaşmalar ile yüksek mahkeme kararları dikkate alındığında üst hukuk
normlarına ve hakkaniyete aykırı olduğu, AİHS'in 9 uncu maddesinde korunan
hakları zedelediği değerlendirilmiş olup, tüm bu nedenlerle ve mezkur talepten
hareketle, Lozan Andlaşması kapsamında azınlık kabul edilen vatandaşlarımızın
sosyal ihtiyaçlarını karşılanmasına yönelik olarak mümkün bulunması halinde
meri mevzuatın işlerliğinin sağlanması, bunun mümkün olmaması halinde ise
mevzuat değişikliğiyle şikayet konusu talebin yeterli oranda karşılanması
gerektiği, kanaat ve sonucuna varılmıştır.
18.10) Diğer yönden; Kamu Başdenetçisine süresinde
önerisini sunmakla görevli ilgili Denetçi (Ombudsman) ret önerisinde bulunmuşsa
da yukarıdan bu yana açıklanan gerekçeler, uluslararası ve ulusal mevzuat,
uluslararası standartlar, AİHS ve onun ayrılmaz parçası olan AİHM içtihatları
gözetildiğinde Kamu Denetçisinin ret önerisine katılmak mümkün olmamıştır.
D. İnsan Hakları Yönünden Değerlendirme
19) Anayasa’nın ilgili maddeleri ile AİHS'in (Sözleşme) 9
uncu maddesinde güvence altına alınan düşünce, vicdan ve din özgürlüğüne
ilişkin düzenlemeler çerçevesinde; kişilerin belirli bazı durumlarda ilgili
idareden, anılan hakların korunması, kullanımı ve geliştirilmesinin önündeki
maddi engellerin kaldırılmasını ve/veya gerekli tedbirlerin alınmasını talep
edebilecekleri hususu dikkate alındığında, şikayetçinin mezkur talebinin de bu
kapsamında ele alınması gerektiği değerlendirilmiştir.
19.1) Bilindiği üzere Sözleşme’nin 1 nci maddesi
kapsamında sözleşmeci taraflar, kendi yetki alanları içinde bulunan herkese
Sözleşme’nin birinci bölümünde (Sözleşme’nin 9 uncu maddesini de kapsayan)
açıklanan hak ve özgürlükleri tanımayı taahhüt etmektedir. Dolayısıyla,
Sözleşme’nin 9 uncu maddesi kapsamında tanınan hakların kullanımı ve
geliştirilmesinin önündeki maddi engellerin varlığı, insan hakları ihlali
sonucunu doğurabilecektir.
19.2) Sözleşme’nin 1 nci maddesi gereğince, Sözleşme’nin
tarafı olan devletler öncelikle, korunan haklara müdahaleden kaçınma yönünde
“negatif” bir yükümlülük altındadır. Ancak, bu yükümlülük yalnızca devletlerin
korunan haklara müdahaleden kaçınması gereğiyle sınırlı değildir, devlete dini
özgürlüğün çoğulculuk ve karşılıklı hoşgörü ruhu içerisinde varlığını sürdürebilmesi
yönünde aktif bazı adımlar atması yönünde “pozitif” bir yükümlülük de
getirmektedir.
19.3) Bu bağlamda devletin, Sözleşme’nin 9 uncu
maddesinde korunan haklar kapsamında toplumu oluşturan bireylerin müşterek
ihtiyaçlarının karşılanmasını kolaylaştıran düzenlemelere ilişkin atacağı
adımları, sosyal hukuk devleti ilkesinin bir gereği olarak değerlendirmek
gerekmektedir. Bununla birlikte söz konusu “pozitif” yükümlülüğün ortaya
çıktığı durumlarda, devletin bu yönde yapacağı düzenlemelerde, toplumun genel
menfaatleri ile bireylerin çatışan şahsi menfaatleri arasındaki adil dengeyi
gözetmesi gerekeceği hususu ise açıktır.
19.4) Bu nedenlerle ülkemizde, Lozan Antlaşması’na göre
din bağı gözetilerek gayrimüslim olmalarından dolayı azınlık kabul edilen
kişilere, kendi kültür ve kimliklerini korumaları çerçevesinde ve dini
vecibelerini yerine getirmelerini sınırlayan maddi engellerin ortadan
kaldırılmasına ilişkin pozitif yükümlülüklerin uygulaması kapsamında yeterli
bir maddi yardımda bulunulmasının, uluslararası anlaşmalara ve eşitlik kuralına
uygun olacağı sonucuna varılmıştır.
19.5) Diğer yönden, AİHS’in 13 üncü maddesindeki etkili
başvuru hakkının ve 17 nci maddesindeki hakları kötüye kullanma yasağının ihlal
edildiğine dair herhangi bir bulgu ve bilgiye rastlanmadığı ve şikâyete konu
olayda başkaca bir insan hakkı ihlalinin söz konusu olmadığı sonuç ve kanaatine
varılmıştır.
E. İyi Yönetişim İlkeleri Yönünden Değerlendirme
20) Günümüzde demokratik, modern ve katılımcı yönetim
anlayışında idarelerden sadece hukuka uygun olarak hareket etmeleri değil aynı
zamanda iyi yönetim ilkelerine de uygun işlem tesis etmeleri beklenmektedir.
21) 28/03/2013 tarihli ve 28601 mükerrer sayılı Resmi
Gazetede yayımlanan Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun Uygulanmasına İlişkin
Usul Ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin "İyi yönetim ilkeleri" başlıklı
6 ncı maddesinde "Kurum, inceleme ve araştırma yaparken idarenin, insan
haklarına dayalı adalet anlayışı içinde; kanunlara uygunluk, ayrımcılığın
önlenmesi, ölçülülük, yetkinin kötüye kullanılmaması, eşitlik, tarafsızlık,
dürüstlük, nezaket, şeffaflık, hesap verilebilirlik, haklı beklentiye uygunluk,
kazanılmış hakların korunması, dinlenilme hakkı, savunma hakkı, bilgi edinme
hakkı, makul sürede karar verme, kararların gerekçeli olması, karara karşı
başvuru yollarının gösterilmesi, kararın geciktirilmeksizin bildirilmesi,
kişisel verilerin korunması gibi iyi yönetim ilkelerine uygun işlem ve eylem
ile tutum ve davranışta bulunup bulunmadığını gözetir ve iyi yönetim ilkelerine
uyar." hükmü yer almaktadır. Söz konusu Yönetmelik hükmünde yer alan
ilkelerin kaynağını teşkil eden Avrupa Birliği Temel Haklar Şartının 41 inci maddesinde
de iyi yönetim hakkından bahsedilmekte olup, benzer ilkelere Avrupa
Parlamentosu tarafından kabul edilen Avrupa Doğru İdari Davranış Yasası’nda da
yer verilmiştir.
22) Söz konusu ilkeler yönünden yapılan değerlendirme
neticesinde; İdare tarafından şikayet konusuyla ilgili bilgi-belge talepli
yazımıza ve şikayetçinin başvurusuna yasal süre içerisinde cevap verildiği,
İdarenin iyi yönetim ilkelerine bu yönüyle uygun davrandığı, ancak şikayetçinin
talebinin reddedilmesine ilişkin söz konusu cevabi yazılarda yapılan
açıklamalarda, Diyanet İşleri Başkanlığı’nın 633 sayılı Kanunun 1 inci
maddesinde zikredilen işleri yapmakla görevlendirildiği hususuna değinilmediği,
bu yönüyle, “kararların gerekçeli olması” ilkesini tam olarak karşılanmadığı
ayrıca İdarece şikâyetçiye verilen cevabi yazıda “karara karşı başvuru
yollarının gösterilmesi” ilkesine uygun hareket edilmediği tespit edilmiş olup,
İdareden bundan böyle bu ilkelere de uyması beklenmektedir.
23) Diğer taraftan, şikayet konusu taleple ilgili olarak
İstanbul’da gerçekleştirilen toplantılarda ev sahipliği yapan azınlık cemaat
liderleri ve toplantılarda hazır bulunan yetkililer ile birlikte şikayet
konusunu değerlendirmek üzere Kurumumuzda gerçekleştirilen toplantılara icabet
eden tüm kamu kurumları ile yapılan görüşmelerin dürüstlük, nezaket, şeffaflık
gibi iyi yönetişim ilkelerine uygun bir çerçevede gerçekleştirildiği tespit
edilmiş ve bu davranışları takdirle karşılanmıştır.
IV.HAK ARAMA ÖZGÜRLÜĞÜNE İLİŞKİN YASAL MEVZUAT
A. Dava Açma Süresinin Yeniden Başlaması
24) 6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu’nun “Dava
açma süresinin yeniden işlemeye başlaması” başlıklı 21 inci maddesinde, Kamu
Denetçiliği Kurumunun inceleme ve araştırmasını, başvuru tarihinden itibaren
altı ay içinde sonuçlandıramaması hâlinde durmuş olan dava açma süresinin
kaldığı yerden işlemeye başlayacağı belirtilmiş; Kamu Denetçiliği Kurumu
Kanununun Uygulanmasına İlişkin Usul ve Esaslar Hakkında Yönetmeliğin 38 inci
maddesinin dördüncü fıkrasında da Kurumun inceleme ve araştırmasını, şikâyet
başvuru tarihinden itibaren, altı ay içinde sonuçlandıramaması halinde durumun
gerekçesiyle birlikte şikâyetçiye tebliğ edileceği ve durmuş olan dava açma
süresinin tebliğden itibaren kaldığı yerden işlemeye başlayacağı
belirtilmiştir.
25) Bu kapsamda incelemenin altı ayda bitirilememe
gerekçesi ve dava açma süresinin kaldığı yerden yeniden işlemeye başlayacağı
hususu 2014 tarihli ve 113 sayılı yazıyla şikayetçiye bildirilerek, 04/02/2014
tarihinde tebliğ edilmiştir.
B. Yargı Yolu
26) 2709 sayılı 1982 Anayasasının “Temel Hak ve
Hürriyetlerin Korunması” başlıklı 40 ıncı maddesinin ikinci fıkrasında,
“Devlet, işlemlerinde, ilgili kişilerin hangi kanun yolları ve mercilere
başvuracağını ve sürelerini belirtmek zorundadır.” hükmü yer almakta olup, 6328
sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanununun 20 nci maddesinin ikinci fıkrası
uyarınca, ilgili idarenin işlemine karşı başvuran yönünden işlemeye başlamış
olan 60 günlük dava açma süresinden varsa arta kalan süre içinde Ankara İdare
Mahkemesinde yargı yolu açıktır.
V. KARAR
Yukarıda açıklanan gerekçeler ve dosya kapsamına göre
ŞİKAYETİN KABULÜNE,
Şikayet konusu talepten hareketle, azınlık cemaat
vakıflarına; cemaat mevcudu, talebin mahiyeti gözetilerek ihtiyaçlarının
yeterli bir şekilde karşılanması hususunda ülkemizde yaşayan gayrimüslim
azınlıklara mensup vatandaşlarımızın düşünce, vicdan ve din özgürlüğü
çerçevesinde sosyal ihtiyaçlarını karşılanmasına yönelik olarak; mümkün olması
halinde meri mevzuatın işlerliğinin sağlanması, bunun mümkün bulunmaması
halinde ise makul sürede karşılanması için mevzuat değişikliğine gidilerek
mağduriyetlerinin giderilmesi hususunda gereğinin takdir ve ifası için T.C. BAŞBAKANLIĞINA,
TAVSİYEDE BULUNULMASINA
6328 sayılı Kamu Denetçiliği Kurumu Kanunu'nun 20 nci
maddesinin üçüncü fıkrası uyarınca, Başbakanlık Makamınca bu karar üzerine
tesis edilecek işlem ya da tavsiye edilen çözümün uygulanabilir nitelikte
görülmediği takdirde gerekçesinin 30 gün içinde Kurumumuza bildirilmesinin
zorunlu olduğuna,
Bu kararın, ŞİKÂYETÇİYE, T.C. BAŞBAKANLIĞA ve T.C.
DİYANET İŞLERİ BAŞKANLIĞI'NA TEBLİĞİNE
Türkiye Cumhuriyeti Kamu Başdenetçisi’nce karar verildi.
M.Nihat
ÖMEROĞLU Kamu Başdenetçisi
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder
Not: Yalnızca bu blogun üyesi yorum gönderebilir.